Yayınlanma tarihi: Cts, May 7th, 2011

Dünya Gündemi ve Müslümanlar. Atasoy Müftüoğlu

Atasoy Müftüoğlu’nun İslami kesime getirdiği içeriden eleştiri çok net ve zihin açıcı. Adını koyduğu “500 yıllık tahakküm üreten dil”i ve daha güncele gelirsek “neo-liberal seküler sistem”i güzel bir şekilde deşifre ediyor. Buna karşı net olarak “şunu yapmalıyız, şu zamana kadar şu yoldan gittik ama olmadı, şimdi şu şu yoldan giderek ona karşı sağlam bir direniş hattı örebiliriz” demiyor. Belki de diyemiyor, zira o hattın nereden örülmesi gerektiği bugün çok zor bir soru. Hepimizin, hegemonikliği karşısında kıvrandığı, biraz umutsuzluğa kapıldığı, “nasıl direnilir ki” diye kafa patlattığı kapitalizme karşı mücadeleye dair bir yol haritası koymuyor ortaya. Bu üslup ve yöntem, bizim gibi heyecanlı ve genç kuşak mensuplarına çoğu zaman biraz içi boş gelir. Ancak köktenci muhalifliğin günümüzde içinde bulunduğu feci durum düşünüldüğünde Müftüoğlu’nun gösterdiği, işaret ettiği kadarı bile çok mühim. Eleştirileri o kadar net ve keskin ki bunlara kulak kabartarak, ama gerçekten kabartarak yürünmeye, ama gerçekten yürünmeye başlandığı takdirde bile çok kıymetli bir mücadele hattının ipuçları önümüzde belirebilir. Tabii bir yandan da bu eleştirilere kulak kabartıp, o dikkat ve özeni kuşanmışken yürümek, aktif mücadele etmek bir o kadar da zordur. Zira kapitalizme karşı, o bunca hegemonik iken mücadele etme azmini içimizde örgütleyebilmek için biz havva-kızları ve adem-oğulları, fena halde bir cemaate, bir aidiyete, hatta belki bir şef-önder-menkıbeye ihtiyaç duyuyoruz. Bu da bizim ayıbımız, ya da çağın bir insanlık durumu. Ama onu aşmak da elbet elimizde. Yani belki de Müftüoğlu yeterince, hatta fazlasıyla devrimci bir şey söylüyor.

Müftüoğlu’nun politik eleştirilerinin yanında, onunla bağlantılı ama biraz ayırarak düşünmekte yarar olan, örgütsel ya da örgütsel yapılanma usullerine dair bir eleştirisi daha var. Bunun önemi, Emek ve Adalet Platformu’nda uygulamaya sokmanın hayalini kurduğumuz toplumsal eleştirelliğin peşi sıra giden örgütsel özeleştirelliğin hayatiliğini hatırlatmasından kaynaklanıyor. Bir “hizip”, “cemaat”, “aidiyet”, “biz ve onlar” kurmadan örgütlü ve devrimci muhalefet yapabilmek mümkün mü? Grup çıkarı ile ilkeler çeliştiğinde ikinciden taraf olmak mümkün mü? Belki de değildir. Burada ütopyacı ve naif olmadığımız anlaşılsın diye şunu söylemeli: Elbette zalimlere karşı mazlumlardan yana bir hizip, bir cemaat, bir aidiyet, zalimlere yönelik bir “ötekileştirme” içinde olmalıyız ve olacağız. Ama hepimiz çok iyi biliyoruz ki, bu hizip-cemaat-aidiyet-ötekileştirme mekanizması süregiden cılız ve bölünmüş “devrimci” muhalefet bağlamında “zalim”lerden ziyade “rakip muhalif cemaat”lere karşı işlemekte, işletilmekte. Müftüoğlu’nun bu noktadaki farkı çok açık: düşünsel ve pratik (öz)eleştirel duruşu temel şiar edinmek, buna kafa patlatmak, bunu evire çevire her daim anlatmak, hem fikri hem zikri ile bu duruşun adeta abidesi olmak. Müftüoğlu’nun İmam Şafii’den yaptığı aktarım kulaklarımızda çınlıyor: “Eğer bir tartışmada sesinizi yükseltiyorsanız, o tartışmayı kaybetmişsinizdir.” Yani Emek ve Adalet de sonuçta (soldan sayınca 51., İslamcılıktan sayınca 41.) bir yeni hizip, bir yeni cemaat değil de; iyi kötü hissettiğimiz bir ihtimalin, bir “hakikat”in ortaya çıkmasına katkıda bulunacak bir zemin olabilir mi? Aynı zamanda disiplinli, özverili ve kolektif eylemliliği sağlayarak…

Lafı uzattık, sözü sahibine devredelim; Müftüoğlu’nun 28 Nisan 2011 Perşembe akşamı Zübeyde Hanım Kültür Merkezi’nde verdiği konferansta aldığımız notlara geçelim. Notların okunmasını kolaylaştırmak açısından sıralamada bazı değişiklikler yaptık, ara başlıklar ekledik. Her halükarda Müftüoğlu’nun söylediklerini ve yazdıklarını dikkatle tefekkür etmeye devam edeceğiz.


Cemaatler, manevi tiranlar, neo-nurculuk

Tiranlar yerel siyasi tiranlar ve emperyal tiranlardan ibaret değil. Ülkemizde ve tüm İslam coğrafyasında efendiler, hocaefendiler, başkanlardan geçilmiyor. Bunların hepsi kendinden menkul hikmetler taşıyor. Bir tanesini bile biz seçmemişiz. Burada kastettiğim demokratik bir seçim değil elbette, ehliyet ve liyakat sahiplerinden oluşan bir meclisin seçimi. Bunların bir tanesi bile doldurdukları mevkiyi kendileri terk etmiyor, bırakmıyor. Bunlar yalnızca kendilerini takip ettiriyor, diğer fikir odaklarının takibini engelliyor, yasaklıyor.

Uzlaşıyoruz, artık uzlaşmadığımız hiçbir şey kalmadı. Günümüzde bir “hoşgörü” meselesi çıktı. Ben niye hoşgörü isteyeyim? Bir halt yemişimdir ki o sebepten sizden hoşgörü istiyorumdur. Bu hoşgörü ve uzlaşma diyenler hep muktedirlerle uzlaşıyor, hiç mustazaflarla uzlaşma aramıyor.

Benim “neo-nurculuk” dediğim hareket bugün küresel bir holdinge dönüşmüş, sayıları var, büyük sayılar, paralar ve insanlar, ama bir tane entelektüeli yok. Entelektüeli yok çünkü sadece manevi önderini dinleyen, onun sözünden çıkmayan bir hareket mantığı. Başlarındaki meczup diyor ki: “Bediüzzaman kıyamete kadar bütün soruların cevaplarını vermiştir.” Zaman’da yapılan bir röportajında böyle demiş.

Etrafımızdaki bütün meczuplar “yarın böyle olacak” diyorlar.

Cemaat önderlerimizden “dünyada çaba sahibi herkesle görüşün, fikrini öğrenin, inceleyin” diyen biri çıkmadı.

Bir cemaat kurulur, hemen yanında bir menkıbe fabrikası kurulur. Ufak cemaatlerin de kendi boylarına göre bir menkıbe atölyeleri oluyor. Sizi duygusal olarak baskılamak, cemaate kopmaz bağlarla bağlamak için.

Neo-nurculuğu ben şu yüzden eleştiriyorum, bunlar saldırı değil, küfür değil, hepsi kendimce kanıtlayabileceğim iddialar:

  1. İslam’ı millileştiriyor.
  2. İslam’ı ehlileştiriyor.
  3. Emperyalizmin istihbaratıyla birlikte, işbirliği içinde hareket ediyor.
  4. İstisnasız bütün direniş hareketlerine muhalefet ediyor ve elinden gelen gayretle bastırmaya, altını oymaya çalışıyor.

Erbakan cenazesindeki kalabalığı gördük, milyondan bahsediliyor. Neo-nurcuların andıkları sayılar, diğer cemaatlerin andıkları sayılar… Ne yazık ki sayılar hakikatin ölçütü olamaz. Madem bu kadar kalabalıklar; ülkemiz, dünya niye bu halde. Kalabalıklar ama fikrî üretim yok, çünkü sürü mantığı, nesneleştirme var. Sürüler ne yazık ki hakikati temsil edemezler.

İsmail Beşikçi’yi asistan olduğu ve Kürtlerle ilgili ilk bilimsel çalışmalarını yaptığı günlerden beri tanıyorum. O dönemde, ulus-devlet mantığına hapsolan İslami kesimden, Beşikçi ile aynı üniversitede bulunan birçok isim, Beşikçi aleyhine ifade vermek için mahkemeye katılmışlardı.

Bugün hiçbir ticaret din ticareti kadar kârlı değil.

Kendi namım, üstadımın namı, bizim cemaatin namı yürüsün diye bir şey yapmayalım, Allah’ın namı yürüsün diye bir şey yapalım.

Bugün her türlü yalan mubah telakki ediliyor. Cemaatin iyiliği için her türlü yalan, riya mubah sayılıyor. Zaten bu yüzden de Allah bu çabaları bereketli kılmıyor.

Cemaatlere verilen nice zekatlar, fitreler, sadakalar bir kişinin imajını parlatmak için harcanıyor. Öyle ki bir cemaatin topladığı bu paraların bir bölümü Hillary Clinton’un seçim kampanyasına destek olarak veriliyor.

Genç kuşaklar kendilerine nesne muamelesi yapan cemaatlere direnmeliler.

Bir insan bir cemaate ihtiyaç duyabilir, ama sürüden cemaat olmaz. Düşünen, tartışan, akledenlerin cemaati olur. Hz. Ebubekir “yanlış yaparsam ne yaparsınız” diye sormuştu, “kılıcımızla düzeltiriz” dediler, bugün hangi cemaat liderine, hocaya, hocaefendiye, başkana bunu diyebilirsiniz.

Naomi Klein’ı bilenleriniz vardı. Bu aktivist yazar, Gazze’ye saldırıların yaşandığı dönemde oradaymış, sığınaklarda kalmış, Filistinlilerle birlikte olmuş. Ancak kendisi bu eylemini hiçbir yerde öne çıkarmıyor, ben oradaydım, “ben Gazze’deyken” diye başlayan laflar etmiyor. O bir yerde anlatmış, Türkiye’den yardım kuruluşları varmış, Gazze’ye sınırdan yardım getiren, bu kuruluşlar kendi logolarını, tabelalarını öne çıkarmak için kendi aralarında itiş kakış yaşamışlar. Böyle bir zihniyet dünyası.

Ben böyle ulu orta hadis, ayet okumayı sevmem, Kuran’ın, hadisi araçsallaştırmak çok büyük bir ayıptır. Ama şimdi bir hadisi anacam. Peygamberimiz ben “üç kişi için cehennem ateşinden korkarım” diyor, “birinci şehit olmuşlar için.” “Nasıl olur peygamberimiz” diyorlar etrafındakiler. “Kimileri vardır, namım yürüsün diye savaşa girerler şehit olurlar, onlar için korkarım” diyor Peygamber. “İkincisi ilim ve irfan sahipleri” diyor, “kimi ilim irfan sahipleri vardır ki, namım yürüsün diye bunu yaparlar, ilim irfan bilgili olurlar. Üçüncüsü de imkan ve iktidar sahipleri. Onlardan kimileri vardır ki ‘ne çok veriyor’ desinler diye verirler.”

İran’daki yeşil hareketinin kurucusu olan gençlerin içinde pek çok ismin İngiliz istihbaratıyla bağlantılı vakıflarca İngiltere’ye getirilip eğitim aldıklarını biliyoruz.

Bir cemaatimiz İngiltere’de vakıf kuruyor, eğitim vakfı. Bunlar ülkenin önemli üniversitesine yardımlarda bulunuyor, şuyunuza yardım edelim, buna yardımcı olalım diye. Maddi imkanlar geniş tabii. Böyle yavaş yavaş bir ilişki kuruluyor. İlişki sağlamlaşınca, sizin filanca seminer salonunuzda bir seminer yapmak istiyoruz deniyor, ilişki kurulan hocalardan sunumlar isteniyor, seminer yapılıyor. Sonra filanca, işte İngiltere’nin en iyi okulu, London School of Economics’te bizim cemaat üzerine seminer çalışması yapıldı diye gazetelerde boy boy tefrika.

İmam Şafii’nin bir sözü vardır: “Eğer bir tartışmada sesinizi yükseltiyorsanız, o tartışmayı kaybetmişsinizdir.” Bir tartışma kazanmak için yapılmaz, hakikat ortaya çıksın diye yapılır. Biz “bizim hizip kazansın” diye tartışıyoruz.

Ortadoğu gündemi, dünya gündemi

Bugünü anlamamız için son 500 yılı anlamamız, bu dönemde Avrupa’nın ürettiği ve hakim kıldığı tahakküm üreten dili deşifre etmemiz gerekiyor.

Ortadoğu’daki isyan hareketlerinin yerel tiranlara karşı tavırları netken, emperyal tiranlara karşı duruşlarının aynı netliği taşımıyor.

Ulus-devletler resmî dinler aracılığıyla kutsallaştırıldı.

Geleneğimize adamakıllı bir eleştiri yok. Ya mahkum ediyoruz, ya kutsiyet atfediyoruz. Bunun yerine olması gereken, eleştirel bir dikkattir.

Çok romantik bir toplumuz, romantik insanlarız. O kadar mağlubiyet yaşadık ki, bu sebeple en ufak şeylerden, geçmişteki şeylerden, ya da bugünkü ufak gelişmelerden romantizm çıkarıyoruz.

Hiçbir yerde hiçbir zaman kendi başına kalabalıkların bir dönüştürücü gücü olmamıştır.

Zihinsel devrim olmadan nasıl siyasi bir devrim olabilir? Zihinlerimiz bunca sömürgeleştirilmişken.

11 Eylül sonrası neo-con’lar “İslam-siyaset ilişkisi İran icadıdır, İslam aslında maneviyat ve fikriyat dinidir” propagandasına giriştiler ve büyük ölçüde başarılı oldular.

Modern zamanlardaki en büyük kötülük Aydınlanma ideolojisinin kendisidir. Habermas yakın zamanlardaki bir postmodernizm tartışmasında mealen şunu söyledi: “Aydınlanma’yı çok hırpalıyorsunuz, bu kadar ileri gitmeyin, Aydınlanma fikirleri bize Müslümanlara karşı er veya geç yine lazım olacaktır.”

Küresel gündemi, medyayı takip etmemiz gerekiyor. Bugün “Africon” diye bir şey kuruluyor Amerika tarafından. Afrika’nın yeniden kontrol altına alınması için kurulan yeni bir ordu bu. Ama sosyal bilimcilerden, tarihçilerden, filologlardan oluşan bir ordu.

Middle East Quarterly dergisi var. Bu akademik bir dergi. Ama Middle East Forum tarafından çıkarılan bir dergi. Bu forumun temel şiarı “hoşgörülü İslam”ın güçlendirilmesi. Ilımlı İslam “iyi öteki”, radikal mücadeleci İslam terörizmle damgalanacak “kötü öteki” olarak kurgulanıyor. Ilımlı İslam uyarınca Mevlana ve Yunus öne çıkarılıyor. Mevlana Yılı ilan edilmesini bunlarla beraber düşünmek lazım. Mevlana haşa İslam’ın önüne geçiriliyor. Yunus “dövene elsiz, sövene dilsiz gerek” diyor. Yunus da meczuptur, zamanının meczubudur. Bugün döveni dövmek, sövene sövmek gerek, öyle bir dönemde yaşıyoruz. Bu forum, İslam’ın siyasi iddialarından vazgeçmesini vaz ediyor, öyle yapmayanları da fundamentalist ilan ediyor.

Freedom House diye bir düşünce kuruluşu var. Bunlar dev bütçelere sahip, kâr amacı gütmeyen vakıflar. Ortadoğu’da aktif bu kuruluş. Muhalif gençleri Batı’ya davet edip, ders veriyor, eğitim yapıyor. Tahrir meydanındaki öncü gençlerin önemli bir kısmının bu kuruluşun davetlisi olarak eğitim aldığını isim isim biliyoruz. Ortadoğu’daki muhalefet hareketlerinde iki talep görüyoruz, pragmatik ve demokratik talepler.

Ortadoğu’da insanlar sıkıntılarını ifade ediyor, yerel tiranlara başkaldırıyor bu güzel bir şey. Bu hareketleri küçümsemiyorum.

Jean Baudrillard 1979’da İslam devrimi olduğunda “son 500 yılda gerçekleşen en iyi şey” demişti. Tekno-bilimsel aklın 500 yıllık iktidarını sarsan bir olay olduğunu söylemişti. Çünkü bağımsız düşünebiliyordu.

Bugün kültürel İslamileşme temelinde bir dinî hayat şekilleniyor, bireyselleşme yaşanıyor dinde de.

Zaten bugün bu 500 yıllık hegemonyaya karşı isyan etsek, bu savaşı göğüsleyebilecek fikirsel cephanemiz yok. Sadece İmam Humeyni karşı durabildi, gerçek bir çıkış yaratabildi bu hegemonyaya karşı.

Raşid Gannuşi’ye son olaylardan sonra Tunus’a döndüğünde gazeteciler sormuştu “Tunus’a döndünüz, ne hissediyorsunuz?” diye. O da “çok mutluyum” gibi bir şey demişti. Bu sahne yıllar evvel İmam’a sorulan aynı soruya verdiği cevabı aklıma getirdi. İmam “hiçbir şey hissetmiyorum” demişti, “ama vatanınıza döndünüz, nasıl olur?” diyen gazeteciye, İmam’ın cevabı “benim vatanım İslam’dır” olmuştu.

Hoca devrimcilik, hegemonik paradigmayı kökünden devrimci bir şekilde söküp atacak devrimci eylem/söylem vurgusu yapıyor. Biraz Zizek’in Lenin güzellemesine benziyor.

Ortadoğu’ya dönecek olursak, devrim ve bahar tanımlamaları bana erken geliyor, isyan var, muhalefet var, ama özgün bir şey yansıtmıyor. Neoliberal, seküler dünyaya yönelik bir eleştirellik yok. Eylemlerdeki gençlerin büyük bölümünü bıraksanız Batı’ya gidecekler, Batı’ya gitmek istiyor gibi görünüyor pek çoğu. Ama gidemedikleri için Batı’yı oraya getirmek istiyorlar.

Ne yapmalı?

Gençlerin yeni bir dilin inşasına odaklanmaları gerek. Şu soruyu sormalılar: “İslam dünyası sömürgeci etkilere nasıl böylesine açık hale geldi?” Bir de şu soru: “İslam’ın küreselleşmesini sağlayan ilk dönemindeki o coşku, o ufuk nerede?” Bu soruların sorulması gerekiyor.

Büyük çabalar olmadan, büyük umutlara gönül düşürülmez. Ve büyük çabalar, büyük fedakarlıklar, büyük bedeller ödenmeden yönelinen büyük umutlar çoğu kez insanları ve toplumları yanlışa götürür.

Ben bana gelen gençlere “bana gelmeden, kendinize gelin” diyorum.

Epiktetos’un Düşünceler ve Sohbetler isimli kitabında bu bağlamda sık sık andığım bir anekdot, bir aforizma var. Epiktetos “Bir şey öğrendiğinizde hemen ortaya çıkıp, ‘ben bugün bunu öğrendim’ diye gösteri yapmayın, bunu bir ahlaka dönüştürün,” diyor. “Mesela benim keçilerim var, onları gün boyu çobanlara emanet ediyorum, onlar geziyorlar, yiyorlar içiyorlar, akşam da buraya geri geliyorlar. Keçilerim bana hiç ‘biz bugün şunu yedik, şunu içtik’ diye anlatmıyorlar, bana süt veriyorlar, yün veriyorlar, et veriyorlar.” Anekdot bu. Siz de süt verin, yün verin, okuduklarınızdan, öğrendiklerinizden kendi özgün üretimlerinizi yapın.

Tekno-bilimsel aklın mutlaklaştırıldığı çağımızda bizler bilimi yeniden düşünmek zorundayız. Yeni bir bilgelik ve dinî duyarlılık inşa etmeliyiz.

1 Yorum
  1. saim dedi ki:

    Atasoy Müftüoğlu hem devrimci hem de özgürlükçü bir şekilde mevzuyu ele alıyor. Çağın üretimini sömürgeci ve tahakkümcü olarak gördüğü için, sistemin yeniden yeniden üretiminin tahakkümcü bir saikle gerçkleştiğini söylüyor.
    atasoy Müftüoğlu’nu önemsemeliyiz ve de dinlemeliyiz.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>