Yayınlanma tarihi: Çar, May 30th, 2012

Hakkını helal etmeyen işçi – Cihan Aktaş

Cihan Aktaş’la Nisan ayının başında keyifli bir sohbet gerçekleştirmiştik. Dün, bu sohbete de değindiği, ama asıl olarak temel ve belli ki ortak dertlerimizden birini formüle etmeye soyunduğu çok güzel bir yazı kaleme almış. Meselemizin insanları kaba bir iktisadi hesapla eşitlemek filan değil, tüm insanların insanlığın ortak değer ve kabiliyetlerinden paylarına düşeni keşfetme imkanlarına haiz olması meselesi olduğunu çok güzel anlatmış. Liberalizmin yanından bile geçemediği vaadini hatırlatıyor: kendini ve kabiliyetlerini keşfetmek için fırsat eşitliği. Liberalizmin, Avrupa feodalizmi ya da “sosyalist” sistem karikatürlerinin yanında çok çok görece sağlamış göründüğü ancak hakikate kıyasla yanından bile geçemediği vaadi. Aktaş, düşünce ve sanat üretimi ufak bir azınlığın bunca tekelindeyken, bu üretimin “sahici”lik vasfının hayli şüpheli kalacağının da altını çizmiş. İçine sokulduğumuz medeniyetin üzerinde kurulu olduğu yalanlara işaret etmiş. Bu meseleyi irdeleme gerekliliğimizi not düşüyor, kendisinden Allah razı olsun diyor ve uzatmadan yazısına bağlanıyoruz. Önce yazısından altını çizdiğimiz iki paragrafı, sonra yazısının tamamını, onun ardından da bu yazıda referans verdiği konuyla irtibatlı eski bir yazısını dikkatinize sunuyoruz.          

“Temizlikçi kadının yeteneklerini keşfetmesi, yazar kadının kelimelerinin de sahicilik kazanması için ikisinin de teori üretimine bir şekilde katılması gerekmiyor mu… Ömrü kirleri paklamayla geçen kadının da yeteneklerini keşfetmek için boş zamana ihtiyacı var. …”

İnsanlık toplumu gelişmek için “kirli” sayılan işlerin bir gönüllülükle, sanat eseri için ortaya konulduğu şekilde coşkuyla yapılacağı bir aşamaya muhtaç. Kojin Karatani “Değer üreten emek” ile “değer üretmeyen emek” arasındaki ayrımın sanayi kapitalizmiyle başladığı ve tezlikle toplumsal cinsiyetin etkide bulunduğu bir hâl aldığı şeklinde bir tesbitte bulunuyor Transkritik’te. Her emek işinin sanatlaştırılması mümkün olmasa dahi, “çıkar unsuru paranteze alınarak” bir sanat eserinin gereksindiği ihtimamla Fatma Aldalların canına mal olan türde işler sanatsal bir faaliyete hâkim olan duyguyla yürütülemez mi…”

Hakkını helal etmeyen işçi 

Cihan AKTAŞ

28.05.2012

Nisan ayında Emek ve Adalet Platformu’nun Fatih Kıztaşı’ndaki merkezinde bir toplantıya katılmıştım. Beklediğim gibi aktif bir toplulukla gündemdeki meseleleri irdelemeye çalışmıştık. Katılımcılar konuşma konusu hakkında düşünmüşlerdi, soruları vardı. Ali Akyurt’un sunumuyla Necm Suresi vurgulu bir başlangıç oldu: İnsan için ahirette göreceği sadece emeğinin, cehdinin karşılığı.

Üzerinde durmak istediğim konulardan biri, kadının ev içi emeğiydi. O kadınlardan sadece birisiyle,Fatma Aldal ile ilgili yas henüz taze. Aldal, pencereden düşerek hayatını yitiren ev işçilerinin ilki değil. Buna rağmen hâlâ emeğinin tanımı ve hukuki karşılığı yok, bu nedenle de ölümü iş kazası bile sayılmıyor. Toplantının katılımcılarından Filiz Demircan, Ev İşçiliği Sendikası kapatıldığı için de pencereden, balkondan düşerek sakatlanan “nâmevcut” işçinin başına gelenleri sorgulamanın aktivistlerce sürdürüldüğünü belirtti.

(Soyadını hatırlayamadığım) Delil Bey beş TEDAŞ işçisinin başına gelenleri hatırlattı. Aslını sorarsanız toplantıya hâkim başlık konuşulmadığı halde bile TEDAŞ işçileriydi. (Ben bunu daha sonra Erzurum’da da farkettim. Bütün cümleler TEDAŞ işçilerine çıkmaya zorlanıyor ve baraj gölünün buz gibi suyunda bağıra bağıra ölüme terkedilen beş işçiyle ilgili sorular yüzünden de ucu açık kalıyor konuşmaların… İçişleri Bakanı Şahin’in Uludere’de bombalanan kaçakçılar için kullandığı “figüran” sıfatı bu açıdan çok anlamlı. Bir tür iktidar görüşü devleti hatadan masun kılmak üzere kimi vatandaşlarını “figüran” olarak işaretliyor.)

Saim Erol’un aile içi hegemonyalarla ilgili sorusu bizi aynı tesbite götürüyor: İyi bir ev kadını olarak eğitilen çoğu kadının yüzüne bir gün en yakını bildiği kişinin sözüyle bir tokat gibi çarpar, vasıfsız biri olduğu. Ağır söz en yakınlarından, bazen çocuklarından bile yükselir. Ev kadınlarına nankör mesaiden daha ağır gelen zaten orada burada karşılarına çıkan konumlarını kuşkulu bir dille yoksayan sorular. Birkaç yıl önce, üniversite sınavlarına başörtüsü nedeniyle girememe korkusu yaşayan başörtülü bir ortaokul öğrencisinin “hiçbir şeysiz olma”ya ilişkin korkusunu dinlemiştim annesinden. Sadece ev kadını olmak, “hiçbir şeysizlikle” aynı şeydi adeta.

Aynı yaprak sarması, aynı mantı ev mutfağı yerine bir ev yemekleri restoranında sunulduğunda, başka türlü bir tem, bir değer kazanıyor. “Hiçbir şeysiz” olarak görülen kamusal onayı olmayan durumlar, çoktandır.
Veblen’in gösterişçi tüketiminde avunmayı kolaylaştıran da bu “hiçbir şeysizlik” korkusu değil mi… Ev kadını gibi görünmeme çabasının bir parçası, kadın yardımcılar… Evin kadını kendini geliştirmeye çalışıyor, başka türlü biri olmak için. Sanrılı hamleler arasında yardımcıya muamele öylesine başıboş, rastlantısal. İşçi Fatma sahipsiz, çerük çürük pencere kasasının kıymıklarıyla birlikte boşluğa savrulabilir. “Geldiğimiz yere dönelim, suyu kirletmediğimiz zamanlara” diyordu, Tarkovski’nin Domeniko’su, Nostalji’de. Geri dönüş yolları göçten daha az pahalıya mal olmayacak oysa… Plastik zamanlarda her şey fazlasıyla kirlenirken ev işçisi kadınların sayısı da azalmayacak, artacak. Herkes kendi kirli işini kendi yapsın, gücü yetiyorsa tabii, dediğimde, hayatın acı gerçekleri yanında insanlığın henüz üretilmemiş teorilere duyduğu ihtiyaç ileri sürülüyor. “Temizlikçi kadın ve yazar kadın” isimli yazımda açmaya çalıştığım bir temenniyi Kıztaşı toplantısında da dile getirdim: Yazar kadın elinin altındaki lavaboyu temizlerken, yardımcısı kadın kitap okuma molasını sürdürüyor olabilir. Tahsin Yücel’in Yalan’da irdelediği gibi, birbirinden öğrenmenin, yazıya dökülen kelimeleri de sahici kılan bir öğrenmenin daha değerli bir yolu yok. Temizlikçi kadının yeteneklerini keşfetmesi, yazar kadının kelimelerinin de sahicilik kazanması için ikisinin de teori üretimine bir şekilde katılması gerekmiyor mu… Ömrü kirleri paklamayla geçen kadının da yeteneklerini keşfetmek için boş zamana ihtiyacı var.

Evin kadını temizlikçi kadına kirli işlerini yaptırmasın, derken çoğu zaman pratik gerçekliği olmayan bir görüşü dillendirdiğim düşünülebilir. Kimi kadınların sağlığı yerinde olsa da vakti kısıtlı çünkü, kimilerinin de ekmeği aslanın ağzından düşmüyor. Ev işçilerinin çalışma ortamlarının özel bir denetimi sözkonusu olmadığı gibi, başlarına gelen ölümcül kazaların da hukuki bir karşılığı bulunmuyor. İşin aslında sözkonusu olan eve, özel alana ait işlerin önemini askıya almaya zorlayan bir kamusallığın tahakkümü…

İnsanlık toplumu gelişmek için “kirli” sayılan işlerin bir gönüllülükle, sanat eseri için ortaya konulduğu şekilde coşkuyla yapılacağı bir aşamaya muhtaç. Kojin Karatani “Değer üreten emek” ile “değer üretmeyen emek” arasındaki ayrımın sanayi kapitalizmiyle başladığı ve tezlikle toplumsal cinsiyetin etkide bulunduğu bir hâl aldığı şeklinde bir tesbitte bulunuyor Transkritik’te. Her emek işinin sanatlaştırılması mümkün olmasa dahi, “çıkar unsuru paranteze alınarak” bir sanat eserinin gereksindiği ihtimamla Fatma Aldalların canına mal olan türde işler sanatsal bir faaliyete hâkim olan duyguyla yürütülemez mi… Bir başka yazıda bu konuyu açmayı sürdürmeyi umuyorum.

Temizlikçi kadın ve yazar kadın 

05.07.2010

Yıllar önce Pınar Kür’ün bir söyleşisinde, evine temizliğe gelen kadının gündelik ücretinin bir yazar olarak kendisinin eline geçene göre çok daha fazla olduğunu dile getirdiğini hatırlıyorum. Kür, bir entelektüel, tahsilli bir kişi, bir yazar olarak emeğinin gündelikçi kadının emeğine göre daha yüksek olmasını çok tabii saydığı için kıyaslıyordu, yazar ve gündelikçi kadının emeklerinin maddi bedellerini.

Ama bakalım böyle bir karşılaştırma hakça mı ? Yazar kadın yazıyla iştigali çoğu kez –elbet yazmanın elinde olmadığı hissiyatıyla birlikte- kendi seçiyor. Yazmak, yazı disiplini oluşturmak kadınlar için, özellikle de küçük çocuğu olan anneler için hiç kolay olmasa da, sevdiği işi yapmanın ayrıcalığıyla yol alıyor kişi yazarlık yolunda. Yaptığının, yazdığının, günü aşan, ölümsüzlükle ilgili bir boyutu olduğuna da inanıyor muhtemelen. “Örnek bir çilekeş” olması gerekiyor yazarken, ama bu çileyi kendi rızasıyla çekiyor, hayatın sıradan ve nankör gelen, zamanın unutkanlığa izin veren akışına katlanamadığı için.

Bu konuda sınıf farkı gözeten bir tutumun ideolojisi yok. Kaç yıl oldu; haftalık bir dergide solcu bir militan kadınla yapılan söyleşide okumuştum: Kasaba kökenli lise terk kız, katıldığı hücre-ev’de hücrenin liderininin çocuğuna bakarken, çocuğun annesi de daktiloyla örgüt için çok çok gerekli bir şeyleri yazmayı sürdürüyor. Zaman birden bire kutsallaşıyor ve ortalığı bir sessizlik kaplıyor. Ne oluyor : Filanca kişi roman yazıyor. Bir kadın daktiloyla bir şeyler yazıyor. Kutsal saatler bunlar, ne yazıyor olursa olsun. Bu kez ses bir cemaat evinden yükseliyor : Susun, filanca hanım kitap yazıyor.

Tahsilli veya üst seviyede sayılan bir meslek sahibi kadının kirli işlerini yoksul kadına yaptırmasının tutarsızlığını Aksu Bora’nın Birikim’de yayınlanan bir yazısında tartıştığını hatırlıyorum. Kirli iş-temiz iş, İslami hareketin gündeminde de yer etmiş bir tartışmadır : Yardım etmek istiyorsan muhtaç kadına, bunun farklı yolları da var. Ev işlerinin üstesinden gelemiyor, makul bir nedenle yardım almaya mecbur kalıyorsan, ayrı. Ama temiz işinin hatırına muhtaç kişiye kirli işlerini yaptırtıyorsan, sünnete uygun hareket etmiş olmazsın. Peygamber Efendimiz (s.a.) söküğünü dahi kendisi dikermiş.

Kimi insan için kirli işlerle bir ömür tüketmek kader midir? Bazı kadınların doğuştan fahişe ruhlu olduğunu söylemeyi, çapkın erkekler kadar hijyenik ev kadınları da savunur ya… Yüksek seviyede mesleğe (hatta ahlâka) ilişkin imtiyazını doğuştan mı getiriyor kişi ? Eski Yunan’da bu soruların cevabı neredeyse kesinleşmişti. Sonraları Marksizm’in pratiğe aktarılması sürecinde komünist ideologlar da işçi sınıfı ve parti ayrımı üzerinden bu sorulara yeniden cevaplar aramaya mecbur kaldılar. Ranciere “Filozof ve Yoksulları” isimli kitabını tamamen bu sorular için verilmiş cevapların yeniden irdelenmesine ayrılmış. “Sorgulanabilecek olan her işçide konuşacak olan, işçinin yokluğundan başka bir şey olmayacaktır. Ama işçiler zaten konuşmazlar. Zamanları yoktur. Çok yorgundurlar” diye yazıyor Ranciere ve mesela Sartre’ı eleştiriyor, onun, yazı yazmaya devam ettiği kuleden Yunan filozoflarının işçi sınıfını belli bir kadere mahkûm eden sınıfçı yaklaşımını tekrarladığı görüşü üzerinden.

Beni Ranciere’nin irdelemelerinde en çok, işçi sınıfının katıksız yorgunluğu nedeniyle katılamadığı işçi etkinliklerinden söz ettiği bölümler ilgilendirdi. Bir işçi kolay kolay katılamaz sendika etkinliklerine, mitinglere, işçi klübünün kültürel programlarına. Yorgundur çünkü ve işçi olarak kalması için de yorgunluk zemininde mevcut olmayı sürdürmesi gerekir.

Bazı kadınların yazı yazacak zamana sahip olabilmesi için, kimi kadınlar kendi yaşamadıkları evlerin kirli işlerini yapmaya devam etmelidir. İyi de, karşılığında ücret alıyor işte, ev işi yapabilme dışında da bir yeteneği yok, denilir kısaca. Bu çaresiz bir durum, ihtiyacı olan kadınlar daha tuzu kuru olanların kirli işlerini yapmaya devam edecek, denildiğini de duyar gibiyim.

«Geldiğimiz yere dönelim, suyu kirletmediğimiz zamanlara» diyordu, Tarkovski’nin Domeniko’su, Nostalji’de. Her şey fazlasıyla kirlenirken ev işçisi kadınların sayısı da azalmayacak, artacak. Herkes kendi kirli işini kendi yapsın, gücü yetiyorsa tabii, dediğimde, hayatın acı gerçekleri yanında insanlığın henüz üretilmemiş teorilere duyduğu ihtiyaç ileri sürülecek.

Yazar kadın elinin altındaki lavaboyu temizlerken, evini temizlemeye gelen kadın kitap okuma molasını sürdürüyor olabilir en azından. Birbirinden öğrenmenin, yazıya dökülen kelimeleri de sahici kılan bir öğrenmenin başka da bir yolu yok. Temizlikçi kadının yeteneklerini keşfetmesi, yazar kadının kelimelerinin de sahicilik kazanması için ikisinin de teori üretimine bir şekilde katılması gerekmiyor mu… Ömrü kirleri paklamayla geçen kadının da yeteneklerini keşfetmek için biraz boş zamana, dinlenmiş bir zihne ihtiyacı var.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>