Metin Kayaoğlu

1962’de Gaziantep’te dünyaya geldi. ’70’lerin ikinci yarısında yükselişe geçen sol hareket içinde yer aldı. Politik faaliyetleri nedeniyle tutuklandı ve birçok kez gözaltına alındı. Örgütlü politik mücadelesini sürdürürken giderek artan şekilde Marksizmin teorik sorunları üzerinde durdu. 1995 yılında “Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı” adlı broşürü yayımlayan ekip içinde yer aldı. Özellikle Marksizmin krizi ve Türkiye’de devrimci hareketin sorunlarını konu alan taslak, 1996 yılında yayın hayatına başlayan Teori ve Politika’nın çıkışında belirleyici rol oynadı. Marksizmin yeniden kuruluşu ve yerlileşmesi, pozitivizm ve Aydınlanmacılıktan kopuş, materyalizm, din ve milliyetçilik gibi konular üzerine yoğunlaşan Teori ve Politika dergisinde ve başka yayınlarda birçok makalesi yayımlanan Kayaoğlu, halen aynı derginin görüşleri doğrultusunda teorik ve politik faaliyetlerine devam etmektedir.



Ne Liberalizm, Ne ‘Derin

Liberalizm’ (Aydınlanmacılık) ‘Hanif’ Marksizm

Metin Kayaoğlu

1. Başlangıç Önermeleri:

“Yeni ortaçağ”a giriş vizesi

Aydınlanmacı solcular, Aydınlanmacı Marksistler ve bilumum liberalizm düşmanları; sanılanın ve sandıklarının aksine, liberalizme o kadar da uzak değiller. Liberalizme gösterdikleri aşırı tepkinin bir nedeni de belki bu yakınlığı sezmeleri… Bir ırkçının etnik kökeninin düşman bellediği ırk çıkması gibi, Aydınlanmacı olan solcuların ve Marksistlerin aslı da liberalizminkiyle aynıdır. Bu, onların paradoksu olarak kalsa sorun yok; sorun, Marksizmin içine işlemiş bulunuyor.

Marksizm, liberal şekilli olanı ve olmayanıyla ‘Büyük Liberalizm’i, burada kullanılacağı şekilde ‘derin liberalizm’i yani Aydınlanmayı bütün etki ve müdahaleleriyle, sonuçları, gidimleri ve başlangıçlarıyla dışına atmalı; ve politik olarak uygun momentlerde karşısına almalıdır.

***

Hem liberallerin hem de ulusalcıların, –kendi meşreplerine göre tarif ettikleri– Aydınlanmacılığı insanlık tarihi bakımından tayin edici bir yere koymaları tesadüf olabilir mi? Bu, onları birleştiren bir unsur olmasın!

Peki, Marksistlerin çoğunluğunun da bu görüşe katılmasını neye yormalı? Bu da, Marksistlerin çoğunun, liberaller ve ulusalcılarla birleştiği bir unsur olmasın!

Söz konusu olan, derindeki bir akıntının yüzeye yansımış üç ayrı köpüğü olmasın!

***

Bir tarihsel bölünme olmuştur ve “liberaller” ile “Aydınlanmacılar”, esasen politik olmak üzere, bazı örneklerde kendilerini ötekinden saymamaktadır. Bu toplam’a Marksizm de katılmak isteniyor. Marksizm Aydınlanma ve liberalizm ‘bir’liğinin ya da –yüzeydeki ama kesinlikle sahte olmayan– ayrılığının bir öğesi, bileşeni, türevi değildir; olmamalıdır.

Aydınlanma ve liberalizm, kendine ilişkin kendisi tarafından uydurulan yalana inanmıştır ve sosyalist (ve Marksist) kuşakları da bu yalana inandırmayı başarmıştır. Hem yalan hem de yalanın mahiyeti, Aydınlanmanın ve liberalizmin başarısıdır.

***

Birbirlerinin gölgesine kurşun sıkmaları, inandırıcılığını azaltsa da, ulusalcılarla liberaller aynı epistemolojik temelin üzerinde duruyorlar.

Ulusal solcular liberalizme ateş püskürüyor. Onların politik olarak liberallerden uzak olduğuna kuşku yok, fakat derin devlet düzleminde değil ama “derin teori” düzleminde liberallerle ulusal solcuların ortak bir temeli paylaştığı görülecektir. Çünkü, onların anladığı sosyalizm ve Marksizm, liberalizmden kendini ayırmamış bir yapıdır. B. Russell, liberalizmle Marksizmin felsefi olarak büyük ölçüde ayrışmış olmadığını, ama politik bölünmenin kesin olduğunu söylüyordu. Bu durum, liberallerle Aydınlanmacılar için ziyadesiyle geçerlidir.

***

Bugün Türkiye’de liberal denilen ve aralarında sol formu da bulunan kesimlerle, ulusalcı denilen ve aralarında sol formu da bulunan kesimlerin, aralarındaki sorunun hiçbir şekilde sahte olduğu ima edilmiyor. Fakat, eğer varlığın temelinin teorik kısmı önemliyse, teori önemliyse, bu akımların derinde bir yerlerde, teorik sayıltılar bakımından aynı zemine oturdukları ileri sürülecektir. Bu ayrışma üzerinden süren Marksistler arası tartışmalar da, eninde sonunda tek ve aynı zemine referans vermekten kaçınamamaktadır. Her akımın argümanlarını Aydınlanmaya dayandırması bu bakımdan hiç de tesadüf değildir.

***

Liberalizmin anayolu Aydınlanmadır ve liberalizm adındaki arayolu izlemeden de anayola çıkılabilir.

Türkiye’nin giderek zayıflayan sol hareketi ve onun Marksist yoğunlaşmaları, sorunlarla karşılaştıkça bilinçli ya da kendiliğinden yeni teorik avadanlıklar arıyor ve el yordamıyla karşısına neredeyse her zaman Aydınlanmanın platform teşkil ettiği liberalizm, modernizm, sosyalizm, anarşizm, milliyetçilik akımlarının atmosferi çıkıyor. Hareketin açıkça liberal yönelimleri, açıklığı ve dolaysızlığıyla asıl teorik tehlikeli suları oluşturmuyor; asıl tehlike, liberalizme karşı durmaya çalışırken, hareketin giderek Aydınlanmanın has ve orijinal sularına çekilmesi / sığınması eğilimi oluyor. Buradaki sorunu, en azından liberalizme tepkili olan kesimler nezdinde, Aydınlanmanın güvenli sularının liberalizmin beşiği olduğunun –nedense– bilinmemesi oluşturuyor.

Sol hareket, liberal veya illiberal niyetlerle, ulusal ve liberal eğilimdeki kesimlerin dışında durmaya çalışanları dahil olmak üzere, “derin liberalizm”e doğru bir eğik düzlemde bulunuyor.

Marksizmin asıl başka bir uygarlık çağrısı ve dünya anlayışı olarak kurulmasının gerektiği koşullarda, yüzünü yatay ve dikey anlamda dar ve derinliksiz bir düzleme çevirmiş bu eğilimin tahripkar niteliği açıktır.

Halihazırdaki yerinde kaldığı sürece, Marksizm, liberalizmi reddetse de, bu kez reddetme gerekçeleriyle tekrar liberalizmin kozmosuna girmektedir. Liberalizmin etkilerinden azade olmak için Aydınlanmadan kopmak, bunun için de Aydınlanma-öncesine ve Aydınlanma-dışına uzanmak zorunludur. Aydınlanmadan kopuş, Marksizmin bilim-felsefe-politika olarak adlandırılagelen bileşenlerinin bütünlüğü bakımından tayin edicidir. Aydınlanma, bu üç bileşeni de kendine bağlayacak argümanlara sahip olacak ölçüde engin ve zengindir. Son üç yüzyılın olanca entellektüel faaliyeti bunu beslemektedir bir bakıma.

Materyalist felsefe bakımından felsefe tarihini ve felsefi kategorileri Aydınlanmacıların çizdiği şemadan edinmeyi ve Eski Yunan’dan Aydınlanmaya uzanan diyalektiği reddetmek zorunludur. Tarih bilimi bakımından, toplumsal varlığın nesne edinilmesinde Aydınlanmacı bilim anlayışının bir teorik olanak olduğu sanısından uzak durmak gerekmektedir. Devrimci politika bakımından, ezilenlerin tarihin öznesi oluşunun Aydınlanmayla başladığı görüşünün reddi ve ezilenlerin tarihine uzanmanın gereği zorunludur. Binlerce yıllık ezen-ezilen mücadelesinin çeşitli boyutlarda ürünleri –ezici ağırlığı küllerin altında elbette– dururken, çağımız ezilenlerinin devrimci öncüleri, kavganın zihni ve fiili gerekçelerini burjuvazinin Aydınlanmasından devşirmeye ihtiyaç duymamalıdır.

Marksizm, her şeye rağmen Aydınlanmanın engin çevrenine ve oradaki ayrımlara mahkum değildir. Liberalizmle bir sentezinden ya da Aydınlanmanın yeniden veya sosyalistçe edinimi / yaratımı / ihyası gibi bir alternatiften, Marksizmin tarihsel ve teorik olarak atfedilen bütünselliği çıkmaz.

***

Marksizm, bir buçuk yüzyılı bulan ömrü boyunca, Aydınlanmacılık olarak derin liberalizmin yanında ya da yakınında oldu, ama varlığının sürmesini buradan çıkmaya veya çıkma çabasına borçlu oldu. Marksizm ne zaman atılım yapsa Aydınlanmadan uzaklaşmıştır, ve ne zaman gerilese Aydınlanma değerlerine dönmüştür: Liberal Aydınlanmanın liberal (yumuşak) ya da Jakoben (sert) şekilli değerlerine…

Bugün, Marksizmin kritik bir dönemeçte olduğunu sezinleyen eski veya yeni Marksistlerin, onu ya liberalizmle sentezlemeye ya da derin liberalizmin versiyonu olarak tazelenmeye teşvik ettiği bir dönemi yaşıyoruz. Başta tarihsel nedenlerle, bugün artık Marksizmin Aydınlanmacılıkla ilişkili bir atmosferde yaşama şansı olmadığı savunulacaktır.

***

Sol hareket, liberalizmin teorik algılanışına karşı duyarlı ve uyanık değilken, politik ve ideolojik algılanışına ağır bir reaksiyon gösteriyor.

Bugün Komünist Manifesto’yu öne çıkaranların, Marx’ın gününün tekrar geldiğini öne sürenlerin neredeyse tamamı, liberal teoriyle taze bir ilişki yaşıyor. Yani artık ulusal, dinsel gibi, sınıfsal ayrımları örten ve geriye atan, veya köylü gibi, işçi sınıfını yedekleyen öğeler ortadan kalkmaktadır ya da kalkmıştır; Manifesto’dan sonra Marksizme özellikle de 20. yüzyılda Leninizm ve Maoculuk eliyle musallat olan –en iyi yorumla– “tarihsel zorunluluklar”dan kurtulmuş durumdayız ve nihayet çıplak kapitalizm ve sınıflarla karşı karşıyayız! Liberal sentezciler de Aydınlanmacılar da bu görüşte ortak. Zaten teorik olarak süregelen benzerlikleri politik tarihsel hususta da tecelli etmiş oluyor.

***

Bazılarının söylediğine kulak verilecek olsa, liberalizme derinden karşılar, ama Marksizmden ne anladıklarına bakıldığında, derinde bir yerlerde liberalizmle ortak sayıltıları paylaştıkları, aynı temelden hareket ettikleri görülüyor.

Başka bazıları, durumun farkındalık bakımından daha ileride. Onlara göre, Marksizm verili anlaşılış ve tarihiyle gelişmelere yetmemektedir; liberalizmle sentezlenmesi gerekmektedir.

***

Aydınlanmacılar; ve bunu bal gibi biliyorlar. Marksizmin Aydınlanmanın en has evladı ve mirasçısı olduğunu ileri sürüyorlar.

Aydınlanmacılar; bunu bilmiyorlar, ve / ama liberal sorunsalın ta içinde olduklarının da farkında değiller! Aydınlanmanın güçleriyle kavgada ortaya çıkmışlar ama kafaları hala düşmanlarının esiri.

***

Bugün neo-liberalizme karşı çıkanların dayanağı Aydınlanmacı proje oluyor. Burada bir çelişki var. Neo-liberalizm ile Aydınlanmacılık arasında bir aykırılık değil süreklilik vardır. Elbette, süreklilik içinde kopuş ya da içererek aşma gibi diyalektik laf ebeliğinin at oynatabileceği uygun bir ilişkidir bu.

Neo-liberalizm denilen akıma karşı çıkarak liberalizmden de uzaklaştıklarını sanıyorlar; özelleştirme politikalarına karşı çıkarak rahatlıyorlar, ama “sosyal refah devleti”ni savunmayı bir tür Marksistlik olarak savunuyorlar! Neo-liberalizm, doğal olarak, Keynesçiliğin de olduğu gibi, liberalizm büyük alanı içinde bir önlem ve uygulama aşamasıdır.

***

Bu çalışmada, Aydınlanmanın temel düsturu olan akıllı ve etkin kurucu birey ve rasyonalizmin doğurduğu liberalizm ve sosyalizm (anarşizm de dahil edilir bazı örneklerde) gibi “ideoloji”lerin tablosunu dağıtmak amaçlanmaktadır. En azından, sosyalizm akımlarından farklılığı ölçüsünde Marksizm bu tabloda yer almamalıdır. Marksizmin yeri, ilk akla gelen veya ilk sayılan muhafazakarlığın yanıdır bu parametreler bakımından.

***

Kuşkusuz, çağın maddi ve toplumsal üretim güçleri aşılamaz. Sosyalizm deneyimleri bunu bir kez daha gösterdi. Politik kudret mücadelesi, bu verili ortamda “kurtarılmış bölgeler” oluşturmak ve onları yaşatmak için krizlerden yararlanmaktır. Mücadele, bu yapısal tarih ceplerinde sonuşmaz bir varkalma mücadelesidir.

***

Çağımızın artık liberalizmin kesin hakimiyetini kurduğu bir nitelik göstereceği ileri sürülüyor bazılarınca. Başka bazıları da, çağın yeni bir ortaçağ niteliği gösterme eğiliminde olduğunu savunuyor. Buna göre, sosyalist çevrelerde genel olarak her iki olasılığa karşı tek bir liberal çözüm öneriliyor. Uygarlığı çökertecek ortaçağcı kaosa, eşdeyişle barbarlığa karşı, liberallerle ortak bir istikrar arayışına girilmeli, ve liberal hakimiyet olasılığına karşı, liberalizmin tezleri ondan daha tutarlı ve ileri şekilde savunulmalıdır. Liberalizmin hakimiyeti olasılığına karşı da, aynı şekilde, liberalizmin tezleri ondan daha tutarlı ve ileri şekilde savunulmalıdır. Marksist politika için yol bu olursa, bu yolun teorisinin ne olacağını öngörmek zor değil.

Bu çalışmada, kategorik olarak farklı bir hal tarzı savunulmaya çalışılmaktadır. Her iki olasılığa karşı devrimci tutum, ortaçağın koşulları için sabotajdır. Yabancıya karşı savunulacak, veya üzerinde kavga edilecek bir uygarlık olduğu nosyonu, Marksizmin bütün devrimci varlığını geri çekmek anlamına gelecektir.

Marksizmde liberalizmin esasları

Genel olarak sol düşüncede –liberal ya da ulusal, devrimci ya da reformcu bütün eğilimlerinde– liberalizm konusunda birbirini besleyen yanlışlar var.

Bir: Aydınlanma insanlık tarihinde bir kopuştur. Artık bütün tarih bu kopuşa göre yazılmalıdır. (Aydınlanmanın insanlık tarihinde benzersiz bir kopuş olduğu, bugün liberal olan ya da olmayan Aydınlanmacıların ortak ve vazgeçemeyeceği varsayımdır. Değme Marksistler de, değme liberaller de bunu savunur.)

A) Liberalizm bu kopuşun bir ürünüdür. a) Liberalizm, Aydınlanma ideallerinin doğru ve “iyi” takipçisi ve uygulayıcısıdır. b) Liberalizm bu kopuşun bir istismarcısı ve “kötü” uygulayıcısıdır.

B) Sosyalizm düşüncesi –ve asıl olarak Marksizm– bu kopuşun bir ürünüdür. Marksizm Aydınlanmanın tutarlı takipçisi ve uygulayıcısıdır. (Sosyalist düşünce asıl karakterini Aydınlanmacı liberal teorinin doğru teorik anlayışının pratik-tarihsel sınırlarını göstermede ve Aydınlanmacı idealler doğrultusunda uygulamada bulmuştur.) a) Sosyalizm deneyimleri, Aydınlanma değerlerini yozlaştırmış liberalizme karşı Aydınlanmanın hakiki mirasçısı ve uygulama çabasıdır. b) Sosyalizm deneyimleri, liberal özgürlükler ve Aydınlanma değerlerinin “kötü” uygulayıcısıdır.

İki: Evrensel olarak dünya, Aydınlanma ile Ortaçağın kavgasına benzer bir döneme girmiştir. Ya barbarlık ya Aydınlanmacı uygarlık! Sosyalizmin misyonu Aydınlanmacı güçlerin yanında saf tutmaktır. a) Sosyalizm özgürlükçü liberalizmle yeni bir senteze girecek; kendi eksiklerini liberalizmden devşirecektir. b) Sosyalizm, gerçek mirasçısı olduğu ama reddetme eğilimleri gösterdiği Aydınlanmacılığı yeniden üretecek, onu içererek aşacaktır.

Türkiye’ye gelince… Türkiye’de bir Aydınlanma kopuşu yaşanmamış veya bu kopuş başlamış ama bitmemiştir. Kopuşa odaklanılmalı ve “geri”lik hiç unutulmamalıdır. Öncelik, bu kopuşun gerçekleşmesi ya da bitmesidir. Pasif ya da aktif bir demokratik devrimdir gündemde olan. a) Kopuş, Jakoben Aydınlanmacı tarzda olacaktır: Burjuvazinin (Kemalizmin) tarihsel öncülüğünde başlamış olan süreç sosyalizmin desteğinde ilerletilecek… b) Kopuş, liberal Aydınlanmacı tarzda olacaktır: Burjuvazinin (liberal burjuvazinin) öncülüğünde başlamış olan süreç sosyalizmin desteğinde ilerletilecek… c) Kopuş, devrimci Aydınlanmacı tarzda olacaktır: Devrimcilerin öncülüğünde sosyalizme… (Bu seçeneği bu zamana kadar esas olarak Türkiye devrimci hareketi izlemiştir. Anlayışı, ötekilerle aynı olmakla birlikte, devrimci hareketin pratik zihniyeti devrimci tarzda farklıdır.)

Bu çalışma, Marksizmin devrimci gerekleri bakımından, yukarıda sıralanan esasların toptan reddini kurmaya çalışmaktadır.

2. Tarihsel-Politik

Aydınlanma liberalizmi ya da liberal Aydınlanma

Aydınlanmayla liberalizmi ayırmanın ne kadar zor olduğu herhangi bir ilk taramada görülür. “Liberalizm, insanlık tarihinde bir dönüm noktası, müthiş bir entellektüel devrim olan Aydınlık Felsefesinin sonucunda ortaya çıkan bir düşünce akımıydı. Entellektüel bir devrim olan Aydınlık Felsefesi insan özgürlüğünü amaç, aklı da araç sayıyordu. Liberalizm de, esas itibariyle iki bileşenden oluşuyordu: İnsanı merkeze alan, insanın eşit ve özgür olduğunu ilân eden politik felsefe ve mülkiyeti esas alan ekonomik doktrin.” Liberalizmin farklı versiyonlarını da kapsayan “genel bir tanımı”nı şu şekilde yapmak uygun görülüyor: “Aydınlanma geleneğine dayanan ve siyasal iktidarı sınırlandırarak bireysel hak ve özgürlükleri tanımlayıp savunmaya yönelen siyasal ve ekonomik felsefe.” “Liberalizm Aydınlanma’nın hem mirasçısı, hem de sürdürücüsü konumunda”dır. Aydınlanmanın düşünürleri çoğu zaman liberalizmin de kurucu düşünürleridir. Aydınlanmanın teorik öncülleri aynı zamanda liberalizmin de teorik öncülleridir. Aydınlanmanın öncüleri aynı zamanda liberalizmin de öncüleridir. Genel kabule göre, Eski Yunan’da Sofistler hem ilk Aydınlanmacılardır hem ilk liberaller. Helvetius, Locke, Condillac, Adam Smith, Montesquieu, d’Holbach, Kant, Voltaire, Rousseau hem Aydınlanmanın düşünürleridir hem liberalizmin…

Aydınlanma ile liberalizmin, tarihsel politik bir durum dışında, ayrıldığı hususlar çok belirgin olmaktan uzaktır. Daha doğrusu “klasik liberalizm” denilen şey, ya genel olarak Aydınlanma, ya da Aydınlanmayla büyük ölçüde özdeş olarak anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, bugünün liberalizm düşmanlarının aynı zamanda Aydınlanmanın en büyük dostları olarak ortaya çıkmasında –elbette politik olmayan– teorik bir sorun vardır. Bunu, klasik ayrıma uyan biri, bir Kemalist Aydınlanmacı, bir çağdaş liberale karşı şu isyan duygularıyla yazıyor:

“Liberal düşünce gökten zembille mi indi? İnsanlık tarihinin binlerce yıllık gelişim savaşımının bir sonucu olduğunu bilmiyor mu? Liberal düşüncenin Aydınlanma hareketinin hem tetikleyicisi, hem de doğal sonucu olduğunu bilmiyor mu?”

Bu sözlerde doktriner anlamda bir yanlış yok. Doktriner yanlış, bugün yaygın olarak yapılan, Aydınlanmayı Jakoben bir Fransız eğilimine, liberalizmi bir Anglo-Amerikan karakteristiğine indirgeyen yaklaşımdır. Sadece, Jakobenliği, benimseyerek –bu durumda Aydınlanmacı– veya reddederek –bu durumda liberal–, ama öteki her şeyi aynen koruyarak…

Aydınlanma ile liberalizmin özdeşliği, liberalizmin bugün politik bir tutum olarak anlaşılmasından daha farklı bir algılamanın konusu olmasını da getiriyor. Aydınlanma ve klasik liberalizm, sonraki düşünce dünyasına hegemonik bir etkide bulundu. Neredeyse her fikir akımı ve politik akım, ya kendini bu kökene bağladı, ya da nesnel olarak bu kökenden beslendi. Bu yüzden, Aydınlanma ve klasik liberalizm, insanlık tarihinde her zaman köklü bir kopuş olarak algılandı. Liberal Aydınlanma, Marksizm dahil birçok akıma esin verdi. Anarşizm, milliyetçilik, liberalizm, sosyalizm, hep Aydınlanmacı liberalizm ya da liberal Aydınlanmanın platformunda ya da gölgesinde varolageldiler.

Fransız ve İskoç Aydınlanması

Fransız Aydınlanmasıyla, –liberalizmin kökenlerinden kabul edilen– İskoç Aydınlanması arasında, ya da bu yerlerde eser veren liberal düşünürler arasında da, birtakım teorik farklar görülebilir, fakat bu iki yere ait Aydınlanma fikirlerini salt bu iki yer’den kaynaklı niteliklere ait olarak kabul etmenin hiçbir ikna edici gücü yoktur. Teorik olarak Fransız Aydınlanmasının İskoç Aydınlanmasından belirgin bir farkı yoktur.

Fransız Devriminde Jakobenler bir an paranteze alınırsa, ortada esaslı hiçbir sorun kalmaz. Aydınlanmacı liberal olur, liberal de Aydınlanmacı… Bugün liberaller kendilerini Aydınlanmanın Fransız geleneğine uzak, ama Anglo-Amerikan Aydınlanmasına yakın görürler. Onlara göre, liberalizm esas olarak bir Anglo-Amerikan geleneğidir. Fransız liberalizmine mesafe konulmasının nedeni, teorik değil politiktir; bu ülkede burjuvazinin temsilcileriyle “eski rejim”in temsilcileri arasındaki mücadelenin daha şiddetli olması ve bunun doğurduğu politik ayrımlardır. Bir politik tutum olarak liberalizmin sert, şiddetli veya daha kapsamlı bir ifadeyle devrimci politika yöntemlerine uzak olduğu ifade edilir. Liberaller genel olarak Fransız tarzı Jakoben yani “merkezileştirici ve homojenize edici” ulus-devlet uygulamalarına karşı kabul edilir. Onlar, “kapsayıcı devrimci projelere karşı evrimci ve kısmi değişimden yana tutum alırlar”. Bu, liberalizmin birey rasyonalitesi anlayışıyla ilgili görülür. Fakat, bu ayrımın da esas olarak politik olduğunu ve teorik bakımdan bir ayrımdan söz edilemeyeceğini ifade edeceğiz. Liberal Aydınlanmaya göre, insan aklı doğruyu yanlıştan ayırt edebilir ve dolayısıyla kendine uyan yönetimi de bulabilir. Aydınlanmacılığın burada ele alındığı anlamda her iki kesimi de, hareketi ancak rasyonel sınırlarda kabul eder. Bu sınır birinde “kapsayıcı devrimci projeler”e kadarken, ötekinde ancak “reformlar”a kadardır.

Politikada şiddet unsurunun liberal Aydınlanmacı mantığı zorladığı bir gerçektir. Marksizmdeki Aydınlanmacılık, şiddeti, rasyonel devrimci aklın, kontrolü hiçbir zaman yitirmediği bir sürecin yine kontrol altında bir momenti olarak görür. Bu yaklaşıma göre, politikanın şiddet olarak varoluşu, aklın kontrolü dışına zorunlu olarak çıkacağı için Marksizmin politika anlayışına da uymaz. Has liberaller devrimi insan aklının sınırlarını aşan bir şey olarak görür ve bu yüzden ona karşı çıkarlar; Marksist liberallerin en uçkunları ise, devrimin insan aklının sınırlarına çekilebileceğini ileri sürerler. Yani onlara göre, şiddet, Marksist öznenin elini bulaştırmadan, bulaştırsa da hemen arınabileceği, dışsal olarak başvurabileceği geçici bir faktördür. Dışsal bir araç!

Ünlü “isyan hakkı” da dahil, liberalizmin ufku insan aklının sınırına kadardır. Liberalizmin devrimci biçimleri, zor ve şiddeti ancak aklın planı dahilinde kabul edebilirler. Buna benzer olarak, Marksizmin büyük bir akımının çoğu zaman söylemde kalan zor kabulü ancak aklın soğukkanlı hesabının sonucu olarak kabul edilebilen bir dışsal araçtır. Kendini şiddete bırakmayan, şiddeti dışsal bir alet olarak rasyonalize eden, aklın yolunun istenmeyen ve geçici bir önlemi olarak gören… Liberalizmin sonraki ayrışmada Fransız devrimci liberallerinden, aklın sınırına ilişkin nicel bir farkı vardır. Sonraki liberalizme göre, insan aklı “toplum mühendisliği”ne değil, ancak reformlara, ya da Popper’ın deyimiyle, “lehim”e yetebilecek kapasitededir.

Fransız Devrimi ile İngiliz Devrimi arasındaki, soyut değil, mücadelenin sertliğinden, mücadele edenlerin konumundan kaynaklanan tarihsel bir farktır. Fransız liberalizminin Marksizm bakımından önemsenen ve benimsenen yönü de devrimci yöntemleridir. Bu bakımdan aslında tarihte çokça örneği görülebilecek devrimci yöntemleri savunmanın Marksizmi ve Marksistleri Fransız Devrimine daha geniş ve sıkı bağlarla bağlaması söz konusu olamaz.

Fransız Devrimiyle bağlı Fransız Aydınlanma geleneğinden söz edilirken bu eğer Fransız Devrimi bağlamında ise, Fransız liberalizmiyle Anglo-Sakson liberalizmi arasındaki farka dikkat çekilmiştir. Yoksa, Fransız Devriminin ideolojisinin veya Fransız Aydınlanma geleneğinin liberal olmadığını kimse söyleyememiştir. Bu bakımdan, liberalizmden hoşlanmayan Aydınlanmacılar isterlerse kendilerini Fransız liberalizminin misyonerleri olarak sunabilir. Öte yandan, bugün liberalizmden, daha çok onlar anlaşıldığı için, Anglo-Amerikan liberalizmini savunanlar da Kıta Avrupası liberal geleneğine liberal demeyi dillerinin ucuyla yaparlar. Liberaller kadar liberalizm düşmanı bazı Aydınlanmacılar ortak olarak Fransız Devriminin tutumunu “illiberal” (liberal olmayan) olarak niteleyebilmektedirler.

Aydınlanma ve özellikle Fransız Devrimiyle sorunu liberalizmin kendi iç sorunudur. İngiltere’de Aydınlanma ve devrim süreci, burjuvaziyle eski egemen sınıflar arasında daha az şiddetli bir mücadele içinde geçmiş, buna karşılık Fransa’da bu süreç, Fransız Devriminin “terör dönemi”nde zirve yapmak üzere, şiddetli olmuştur. Esasen bu ayrımdan dolayı Fransız ve İngiliz Aydınlanma gelenekleri ayrışmış ve liberalizm daha çok İngiltere tarafında kalmıştır. Fakat burada genel görüşler anlamında herhangi bir temelli ayrım bulunmamaktadır.

Kıta Avrupası ve Anglo-Amerikan liberal Aydınlanması arasında dine karşı tutum konusunda bir fark olduğu söylenir. Bu konuda bir ayrım olduğu görülür gerçekten. Fransa’da dine ve dinsel kurumlara daha hoşgörüsüz bir yaklaşımın egemen olduğu ve laikliğin bu bağlamda anlaşıldığı belirtilir. Buna karşılık, Anglo-Amerikan örneğinde dine hoşgörülü bir yaklaşım egemen olmuş ve ayrım laiklik değil sekülarizm terimiyle ifade edilmiştir. Uygulama farkları her ne olursa olsun, Anglo-Amerikan liberalizmi de laikliği bir ilke olarak benimser ve meşruiyeti göksel değil insan-merkezli açıklar.

Bu ayrımları asıl olarak burjuva devriminin kendisinin şiddetinde düğümlenmiş olarak almak gerekmektedir. Günümüz liberalizminin devrimden en ürken kesimleri bile, kötü yönetime isyan ve direniş hakkından söz eden Locke’u liberalizmin kurucusu olarak görür. (Rousseau’daki “genel irade” gibi birtakım fikirlerin liberal bireyciliğe aykırılık ve milliyetçiliğe kaynaklık teşkil ettiği gibi birtakım görüşler bu anlamda ikincil ayrım mertebesindedir. Ayrıca, liberallerde görülen “toplumsal sözleşme” fikrinde bir “genel irade”den söz etmek mümkündür.)

Liberalizmin evrensel “insanlık” belgeleri

Liberalizmin üç tarihsel belgesinden söz edilir. Birincisi, ABD Bağımsızlık Bildirisidir. İkincisi, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, ve üçüncüsü Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirisidir. (Buna bazıları İngiltere’deki 1689 tarihli Haklar Bildirgesini de ekler. Öte yandan, başka bazıları İngiliz Magna Carta’sını (1215) “hukukun ilk belgeleri” olarak selamlayabilmektedir.)

1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, bu fikir akımının en parlak ifadesini bulduğu bir belge olarak kabul edilir. Bu bildirinin karakteristik özelliği bireyciliğidir. Birey, toplumun temel unsuru ve “esas gayesi” olarak ele alınır. Fakat, devrimin otoriter yöntemleri ve giderek “toplum mühendisliği” uygulamaları liberalizmin aşamadığı bir iç sorun olarak varlığını korumuştur.

ABD Bağımsızlık Bildirgesi (4 Temmuz 1776) de zaten esin verdiği Fransız belgesindeki esasları barındırmakta ve birçok başkaları gibi, kötü yönetime karşı ayaklanma hakkını benimsemektedir.

Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (26 Ağustos 1789’da yayınlanan ve 3 Eylül 1791’deki Anayasaya önsöz olarak eklenen metin) de, ABD bildirisi gibi insanın doğuştan gelen haklarının varlığının ilanıyla başlar. (Bu, birinci maddedir.) Ve ardından (ikinci maddede) insanın “doğal hakları”nı sıralar: “özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme”. 17 maddelik bildirge, sonuncu maddesiyle, “mülkiyet(in) dokunulmaz ve kutsal bir hak olduğu”nu ve kimsenin –bir kayıt dışında– bu haktan yoksun bırakılamayacağını tescil eder.

Her iki bildiri ve 1948 tarihli BM bildirisinin başlangıç cümleleri, yani bütün insanların özgür doğduğu, eşit olduğu ve doğuştan haklara sahip olduğu gibi bir ifadenin –ifade olarak bile– eleştirilememesi Marksizm açısından çok önemli bir sorundur. Marksizm, –asıl/öncel olarak değil ama– öncelikle, bu türden soyut lafların bir somut özgüllüğe referans olmaksızın tamamen boş olduğunu anlatır. Öte yandan, bu bildirilerde bu sözlere rağmen insanın mülkiyet hakkından söz edilmesi, başka bazı insanların “insan” olmak dışında değerlendirilmesi gibi hususların varlığı onları –uygulanmalarından azade olarak– birer metin olarak kabul edilemez kılar. Ayrıca, salt başlangıç cümleleri esas alınırsa –evet, bazı insanların eşit olduğunu söylemekle bütün insanların eşit olduğunu söylemek arasında söz olarak kategorik bir fark vardır– bu bildirilerin insanlık tarihi açısından hiç de birer ilk olmadığı açığa çıkacaktır. Bu iki bildiriyle başlayan tarihin eşsiz olduğuna inanmak için, hakikaten Aydınlanma atgözlüğüne sahip olmak, kendine meftun olmak gerekir.

Ezilenlerin binlerce yıllık kurtuluş mücadelesinin her durumda programatik nitelikte olmasa da, “evrenselci” belgelere veya fikirlere sahip olmadığına, hatta “bütün insanlar”ın eşit ve özgür doğduğu görüşüyle sınırlanmayan, aynı güneşin altındaki “bütün varlıklar”ın hakları olduğunu ifade eden fikrin çok eski olmadığına inanmak için sadece Aydınlanmanın ilkeleriyle özel olarak eğitilmiş olmak gerekir. Öte yandan, çok eski yazılı metinler olarak Tevrat’ta, yaklaşık 4 bin yıllık Hammurabi Kanunlarında da birer hak ve suç öznesi olarak özgür bireylerden söz edilir. (Daha eski yazılı hukuk metinleri bulunmaktadır.)

O halde, bütün bu fırtına neden koparılmaktadır liberal metinler çerçevesinde? Bu bildirilerdeki evrensel insan hak ve özgürlükleri anlayışının, evrensele ilerleyen bir sürecin belirleyici momentleri olarak alınması kabul edilebilir mi? Eski Yunan’daki demokrasi anlayışının köleleri de kapsayacak şekilde genişletilmesiyle Yunan demokrasi anlayışındaki sorun çözülmüş mü olacaktır? Amerikan ve Fransız Bildirilerinde unutulan insanlar (beyaz olmayanlar, kadınlar, …) metne eklendiğinde sorun çözülmüş mü olmaktadır?

Evrenselcilikle ilgili ağırlıklı anlayış, onun bir sürecin “sonucu ya da doruğu” olduğuna ilişkindir. Burada da tektanrılı dinler kategorik bir yer işgal eder. “En önemli törel sıçramanın, insanlar (ya da bazı insanlar) kabilevi bir tanrıya inanmayı bırakıp Tanrı’nın birliğini ve dolayısıyla örtük bir biçimde insanlığın birliğini kabul ettikleri zaman gerçekleştiği öne sürülmüştür.” Wallerstein açık ve haklı olarak yankılar: “Denir ki, modern Aydınlanma düşüncesi, (…) bu tektanrısal mantığı bir adım öteye götürmüştür yalnızca.” Wallerstein, liberal evrenselciliğin, Amerikan ve Fransız bildirilerinde görülebileceğini ve “ideolojik tarihi(n) daha da ileri götürüle(bileceğini)” belirtmiştir. “18. yüzyıla ait ideolojik belgelerde de facto ihmaller vardı –en çok da beyaz olmayanlar ve kadınlar unutulmuştu. Ancak zaman geçtikçe bu ve diğer ihmaller, evrenselci öğreti başlığı altında bu grupları açık bir biçimde içerecek şekilde düzeltilmiştir.”

Bu yaklaşıma sahip olanlara bakılırsa, insanın kendi kabilesini insan kabul etmesiyle bütün insan ırkını insan kabul etmesi arasında ikincisi lehine bir epistemolojik kozmogonik uçurum vardır.

Fakat öncelikle pratik olarak, kabilenin ilişkilenebildiği başka kabileden insanların oranıyla, örneğin Aydınlanmacı sömürgecilerin ilişkilenebildiği başka insanların oranının hangisi aleyhinde olduğunu saptamak için ampirik tarih araştırmalarına ihtiyaç yok. İkincisi, kabile komünizminde, bir ilke ile uygulaması arasında herhangi bir örtüşmeme söz konusu bile olamaz. Malum bildirilerin örtüşmemesi ise kuraldır. Her topluluğun insan tanımını üretim güçlerinin gelişme düzeyi belirlemektedir. Ve bu konuda kapitalizmin önceki üretim tarzlarıyla arasındaki fark “nicelikseldir”. Son ve asıl olarak, “homo sapiens sapiens”in tümüne bir hak bahşetmenin epistemolojik niteliği ancak, bu türün sınırının epistemik bir niteliğin sınırı da olduğunu kabul etmekle mümkün olabilir. Bu da zaten, hümanizmin varlığını bulduğu ilkeden başka bir şey değildir.

Evrenselliği ilerlemeci bir yaklaşımla ele almanın Marksizmi tarihsel ve teorik olarak Aydınlanmaya ne ölçüde hapsettiği, ona mahkum ettiğini görmek için, sadece dışarıya çıkmak, Aydınlanmanın zehirli hava solunan binasının dışına çıkmak, varoluşunu “doğa”ya bırakmak yeter.

İslamiyetin tek tek kabile putlarına karşı Allah’ı ortaya koyması düşüncesinde de aynı ilerlemeci ve teleonomik evrenselcilik işlem görmektedir. Arap Yarımadasında üretim tarzının bir imparatorluk kuruluşunu dayattığı gibi bir maddi belirleyici bir an ihmal edilirse, neredeyse her puta karşılık gelen adlarıyla Allah’ı nasıl yorumlamalı? Buradaki “bir”lik, epistemolojik olmaktan önce ontolojik gibi duruyor Öte yandan, genişlik ve sürede İslam imparatorluğundan hiç de geri kalmayan Cengiz imparatorluğunun “geri” evrenselciliğini de açıklamak durumundadır bu yaklaşım.

Liberal tarihsel dönemler

Marksist yazında liberalizme ilişkin ilk temel yanlışlardan birini, kapitalizmin bir dönem –doğal olarak da ilerici ve hatta devrimci olması gereken!– serbest rekabet yaşadığı anlayışı oluşturmaktadır. Liberalizm de bu kapitalizmin ideo-politik yansıması / ürünüdür… Kapitalizmin bu özelliği, feodalizme karşı onun temsilcileriyle birlikte mücadele vermeye olanak tanımaktadır.

Sosyalizmin tarihine içkin olan bu mesele, Marksizmde ilk özel belgesini Komünist Manifesto’da buldu. Marksizmin kurucuları, kapitalizmin devrimci rolünü vurgulamayı, onu yıkacak devrimciliğin gücünü ve meşruiyetini kanıtlamak için kullandılar adeta. Burjuvazi tarihin en devrimci sınıfıydı ve katı olan her şey buharlaşıyordu!

Oysa, kapitalizmin hiçbir zaman serbest rekabetçi bir dönemi olmamıştır. Böyle bir dönem gerçekten olsaydı da kapitalizm ve burjuvazi yine –ezilenler ve ezilen proletarya bakımından, yani politik olarak– ilerici olmazdı gerçi. Marksizmdeki ilgili yanılsama kırılmalıdır. Tarihsel olarak ileride olmak, politik olarak ileride olmayı yani ilerici ve devrimci olmayı zorunlu kılmaz. Tarihsel olarak ileride olan güçlerin genel olarak –kural dememek için geçici olarak bu terime başvuruluyor– politik bakımdan geri olduğu örneklerin daha çok olacağı görülecektir.

Politikanın rasyonalist, yani tarihsel ilerinin nedensel ilişkilerle politik olarak da ileri olacağı şeklinde, anlaşılmasında liberalizmle Marksizmin bu ortaklığı, yine liberalizmin sorunsalında, bilen özneye tanınan bir kredidir. Bilgi, özne aracılığıyla somutlanacak ve burada kapitalizm, Aydınlanma ile kategorik bir yere sahip olacaktır.

Kapitalizmin 19. yüzyılın son çeyreği ya da sonuna kadar yaşadığı kabul edilen serbest rekabetçi ilerici döneminden sonra, liberalizmin yeşerdiği ve kapitalist ülkelerin ilerici olduğu kabul edilen ikinci dönem, İkinci Büyük Savaş ve sonrasıdır. Savaş sırasında ve ardından kısa bir dönem boyunca Sovyetler Birliği’nin öncülüğündeki Marksistlerin Batı kampını “özgürlüksever ve demokrat ülkeler” olarak nitelediği görülür. Birleşmiş Milletler’in liberalizmin zaferinin tescili olarak kurulduğu ve liberal Batı uygarlığının dünyanın temel kavramlarını belirlediği bu dönem, 1970’lerin ortalarına kadar sürecektir. Marksizmin egemen olduğu sol yazında, liberalizmin 19. yüzyılda ve savaştan sonraki refah devleti döneminde ilerici bir tarihsel rol oynadığı kabul ya da ima edilir. Liberalizmin şaha kalktığı son dönem, sosyalizm deneyimlerinin çöktüğü 1990’larla başlar ve hala sürer. Liberalizmin bu son zaferle birlikte büyük çöküşüne gireceği ileri sürülüyor.

***

Aydınlanmacı liberalizm, başta Fransa’da Büyük Devrim sırasında politik devrimci bir biçim aldı. Jakobenler burjuva devrimci liberallerdi. Fakat bu ülkede devrim ortamında Babeuf şahsında başka bir tür devrimciliğin de belirdiği görülecektir… İspanya, İtalya gibi ülkelerde devrimci liberaller belirdi. 1815’teki Viyana Kongresinde Fransız Devriminin etkilerini kontrol altına almaya yönelen girişimler, mutlaki yönetimlere karşı liberaller önderliğinde ayaklanan halk kitlelerinin gerçekleştirdiği 1830 devrimleriyle başarısızlığa uğradı. Bütün Avrupa sarsıldı. Avrupa’nın birçok ülkesinde 1830 ve 1848 devrimlerinde liberaller sınırlı devrimci roller oynadı. Ancak bu devrimlerle birlikte liberaller yanı başlarında ezilenlerin devrimciliğini giderek güçlenen bir şekilde görmeye başladılar. İngiltere’de de devrimci tarzda olmayan bir liberalleşme sürüyordu. Seçim yasası geliştiriliyor, Avam Kamarası güçlendiriliyordu.

Avrupa’da 19. yüzyıl boyunca, liberal hareketlerle milliyetçi hareketler çoğu örnekte iç içe ve aynı öznede gelişti. 19. yüzyılın ortalarında Avrupa ülkelerinde liberal rejimler kural oldu. Bu arada, milliyetçi hareketler büyük devletlerin yayılması ve öteki milletlere egemen olmak için bir vesile oldu.

Orta ve Doğu Avrupa ile Balkanlar’da gelişen ulusal nitelikli hareketlerin üst-anlatısı Aydınlanmacı liberalizmi belirgin olarak taşıyordu.Rusya ve Osmanlı’daki devrimci olan ya da olmayan liberal hareketler “çevre” yanında “merkez”de de ortaya çıkmaya başladı. Osmanlı Devletinde bir yandan Tanzimat Fermanı (1839) gibi düzenlemelerle devlet eliyle bir liberalleşme süreci başlarken, bu sürece bağlı olarak “Yeni Osmanlılar”ın devrimciliğe yaklaşmayan liberal yönler barındıran muhalefeti, ve ardından, Jön-Türklerde Aydınlanmacı liberal fikirler devrimciliğe meyleden bir tarzda ortaya çıktı. İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf, başta her ikisinin de devrimci liberal denebilecek, sonra birinin –Alman bağlantısıyla beslenen– milliyetçi, ötekinin –İngiltere bağlantısıyla beslenen– “klasik liberal” hareketi yükseldi.

Bu gelişmeler, hem liberalizmin hem de –gerçekte onun yedeği konumundaki– sosyalist hareketin, kendi yordamlarınca mazeret üretmesine yol açtı. Liberallerce, 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren “Aydınlanma ruhunun başarısının bencillik güçleri tarafından yok edildiği sürülür”. Bu tarihten itibaren “sosyal, ulusal ve tekelci korumacılığın uyguladığı istihdam, ticaret ve paraya yapılan müdahaleler” bütün dertlerin temelinde yatan unsurlardır. “Eğer işçi sendikaları ve işçi partilerinin tekelci sanayiciler ve tarım çıkarlarıyla kurduğu korkunç ittifak, dar görüşlü bir açgözlülükle ekonomik özgürlükleri kısıtlamaya yönelen bir güç birliği olmasaydı, dünya bugün hemen hemen otomatik bir biçimde maddi refah yaratan bir sistemin meyvelerini topluyor olacaktı.” Liberallerin, bu konuda suçu milliyetçilere ve sosyalistlere attığını belirten Karl Polanyi, gerçeklerin hiç de böyle olmadığını, dönemin zorunlu gerekleri sonucu bu önlemleri liberallerin de en az ötekiler kadar şevkle uyguladığını gösterir. İş koşullarındaki serbest piyasacı mantığın, sadece liberalliği tartışılan Almanya’da değil, liberalizmin beşiği İngiltere’de de yerini bir tür korumaya ve sosyal güvenlik önlemlerine bıraktığını ifade eder Polanyi. Ancak bu dönemde de hakim rengin liberalizm olduğunda genel olarak mutabakat vardır. Yani, milliyetçilik ve sosyalizm hareketleri bir anlamda Aydınlanmacı liberalizmin bir türevi olarak belirmektedir.

Sosyalizm deneyimleri ve liberal demokrasiler

Liberalizm teorik olarak ciddiye alındığında sosyalizme gerek olmayacak denli kapsamlıdır. Onu ciddiye alan Marksist ya da sosyalistlerin hali bunun kanıtı gibidir. Eagleton’ın ironik bir ifadeyle belirttiği gibi, “Sosyalist projenin büyük kısmının gerçekte liberal Aydınlanma’ya yöneltilmiş tek bir faux naif (çocuksu, saftirik) soru şeklinde kısaltılabileceği söylenebilir: Liberal Aydınlanmanın o muhteşem idealleri pratikte niçin asla gerçekleştirilemiyor?”

Genel olarak sosyalist ve Marksist akımların Ekim Devrimine kadar liberal Aydınlanmacı uygarlığın sol tarafı olarak konumlandığını söylemek yanlış değildir. Liberaller sosyalistlerin kendilerine engel olduğu görüşünde yanılmaktadır. Bu tarihe kadar Marksizm esasen bir Avrupa akımıydı ve Avrupa uygarlığının muzaffer ilerleyişinden bu kesimler de sarhoş olmuştu. Nitekim, muzaffer kapitalist uygarlık liberalizmin gücünün kanıtı olarak gösterilmiştir.

20. yüzyılın başlarına kadar, “yeni demokratik kitle hareketlerinin, sosyalist işçi hareketlerinin, hem teoride hem de pratikte en dolaysız tehlikesi, akıl, bilim, ilerleme, eğitim ve bireysel özgürlük değerlerine herkes kadar tutkuyla bağlı olmalarıydı. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin 1 Mayıs madalyonu, bir yanda Karl Marx’ı, öte yanda Özgürlük Anıtı’nı gösteriyordu. Onların meydan okuyuşu, anayasal hükümete ya da uygarlığa değil, ekonomiye yönelikti.”

Bu değerlendirmede, Aydınlanmaya, liberalizme ve genel olarak Batı uygarlığına dönük sosyalist algı net bir şekilde resmedilmektedir. Koca sosyalist kuşakların sorunu Batı uygarlığının değerleriyle değil, onların değerlerini ekonomik alana kadar genişletmemeleriyle idi. Yani felsefi ve politik liberalizme diyecek hiçbir şeyleri yoktu; sorun, liberal değerlerin ekonomik alana genişletilmesine ilişkindi.

Öte yandan, sosyalizm akımlarının bu sorununu salt II. Enternasyonalciliğe bağlamamak da gerekiyor. Marksizmin kurucularından ve –Marx’ın ölümünden sonra– “ihtiyar” Engels’ten itibaren, liberal demokrasilerin gelişmesiyle işçi sınıfının iktidarı arasında bir bağlantı kurulmasına dönük birtakım yaklaşımlar görülmüştür. Marx’ın Gotha Programına ve Almanya’daki sosyalistlere dönük eleştirileri bu konuda devrimci bir tutamak olmakla birlikte, Marksistlerde burjuva demokrasisiyle sosyalizm arasında kurulan olumlu bağ Lenin ve sonrasına –Gramsci ve hatta Mao’ya– kadar sürmüştür. Ama önce “Birinci Dünya Savaşı” ve ardından Ekim Devrimi bu pembe tabloyu dağıttı. Ancak Marksizmin egemen akımı ve giderek kendisi haline gelen Leninizmin de genel olarak Aydınlanma ve liberalizmle (kapitalist uygarlıkla) çekişmeli ilişkisi bitmedi.

Sosyalizm deneyimlerinin genel olarak maddi üretim güçleri bakımından kapitalizm karşısındaki tarihsel konumu burada değerlendirme dışı tutulacaktır. Sosyalist iktidarların ilk birkaç onyılında üretim güçlerini büyük bir hızla geliştirmelerine karşılık, sürecin ilerleyen evrelerinde liberal demokrasilerin üretim güçlerinin hızı bakımından bu deneyimleri geride bıraktığı ve Marksizmin, sosyalizmde üretim güçlerinin kendilerini engelleyen üretim ilişkileri olmadığından hızla gelişeceğine dair mahut teorisinin bu konuda yanıldığı tarihen sabittir.

Bu başlık dışında ele alınırsa, sosyalizm deneyimlerinin, liberalizmin tarihsel gücüne iki kez güç kattığı görülecektir. İlk hamle, “İkinci Dünya Savaşı” olarak anılan savaştı. Bu dönemde ve dönemin ardından, başını Sovyetler Birliği’nin çektiği sosyalist güçler, “Batı liberalizmi”ni “özgürlüksever ve demokrat” olarak resmetti ve söylemini bu şekilde kurdu. Bu, liberalizm ve liberal değerler karşısında çok önemli bir geri düşüştü. Marksist tarihçi Hobsbawm, İkinci Dünya Savaşının taraflarını “Aydınlanmanın çocukları” ile ona karşı olan güçler olarak ifade eder. Ona göre, bu savaşta cephe, “ideolojik aileler” arasında, yani “ilerleme” ve “gericilik” denilen kesimler arasında çizildi. Faşizm kapitalizme uygun olmayan bir yönetim biçimi ve ideolojiydi ve “demokrat kapitalizm” veya burjuva demokrasisi sosyalizme giden yolu gösteriyordu. Liberalizm güçlü ve muzafferdi!

Sosyalizm deneyimlerinin liberalizme ikinci tarihsel katkısı, bizatihi bitişleridir. Daha iyi bir toplum ancak kapitalizm zemininde mümkün olabilirdi! Liberalizm, güçlü ve muzafferdi!

Sosyalizm deneyimlerine yaklaşım, liberalizme yaklaşım bakımından temel başlıklardan birini oluşturmaktadır. Bu, bu ülkelerdeki iktidarlar “Marksist-Leninist”ken de aynen geçerliydi. Burada, modernizm ya da Aydınlanmacılık içinde bir ayrım görüyoruz. Liberalizmin her türü ya da eğilimi olmasa da, karakteristik denebilecek örnekleri, devlet müdahalesini sosyalizmle özdeşleştirmeye eğilimlidir –ama tabii sadece ve kesinlikle “sosyal politika” uygulaması türünden olanları… Bu, sosyalist karşı taraf için de geçerlidir; sosyalizmi devlet kapitalizminden ya da devletin alt toplumsal sınıflar lehine müdahil olduğu ekonomik düzenlerden ayırt etme konusunda zayıftır bu kesimler. Neo-liberal denilen özelleştirme uygulamalarına da aynı anlayışın sağladığı gerekçeyle karşı çıkılmaktadır.

19. yüzyıldaki gelişmeleri kapitalizmin “doğasına uygun”, 20. yüzyılın iki büyük savaşıyla faşizm deneyimlerini, –‘saf liberal’ bakıştan, sosyalizm deneyimleri de dahildir buna– kapitalizmin başına gelmiş kazalar, yapısal olmayan ve istenmeyen sapmalar olarak alırsanız, sosyalizm deneyimlerinin çöktüğü geçen yirmi yıldan bu yana beliren dünyayı da 19. yüzyıla benzetir ve kapitalizmin Avrupa’da ortaya çıkmış liberal tarzının gücünün test edilmesi olarak görürsünüz. Sosyalizm deneyimlerini bu uygarlıktan erken ve nafile çıkış girişimleri olarak ele alabilirsiniz Kautskyler gibi ve bu durumda, “Batı uygarlığı”nın tümden dışında kabul edersiniz.

Başka ve “Marksizm-Leninizm” geleneği içinden ağırlıklı bir bakış, sosyalizm deneyimlerini de bu “büyük uygarlığa” dahil edebilir. Aydınlanmacı liberal yaklaşımların genişçe bir kesimi açısından, sosyalizm deneyimleri, geri toplumları daha iyi yoldan “Batı uygarlığı” düzeyine getirme ve hatta geçme girişimleri olarak Aydınlanma projesinin içinde değerlendirilebilir de… Sosyalizm deneyimlerinin bu şekilde değerlendirilmesi arızi olmaktan uzaktır. Nitekim, bugün “Marksist-Leninist dönem”in Aydınlanmacı derin liberal solundan arta kalanların ağırlıklı görüşü budur.

Marksizmin, Marx-Engels şahsında ilk yıllarındaki evrensel Aydınlanmacı ve burada aynı anlamdaki liberal tezler ve dünya görüşüyle bulaşık yanlarını, uzun bir sapak döneminden –Leninizmden ve onun etkilerinden– sonra orijinal yatağına nihayet girdiği görüşünü paylaşan her iki türden (“liberal” veya “Jakoben” ama Aydınlanmacı, ilerlemeci…) Aydınlanmacı sorunsalla kendini yeniden üretmesi gününün geldiği iddialarıyla bize yarın yoktur.

Jakoben Aydınlanmacılar, yani Fransız devrimci Aydınlanmacılarının yani devrimci liberallerinin varlığını model yapanların Marksizm savunusu da ötekilerden farklı olmuyor. Onlar için, sosyalizm deneyimleri savununun konusudur, fakat ancak Batı uygarlığının modernleşme kurucu yönünün uygulandığı ve gerçekleştirildiği şekliyle, yoksa bu uygarlığı yıkan yönüyle değil.

Bizim, sosyalizm deneyimlerinin kurucu yanını –yani buradaki anlamıyla modernleşmecilikle uzlaşan ve onu izleyen yanını– reddetmemiz gerekmiyor, fakat bu katkının sınırını da bilmeli ve aslolanın yıkıcı devrimci unsur olduğunu bir an gözden kaçırmamalıyız. Aydınlanma uygarlığının tezlerine de başka türlü karşı duramayız.

Sosyalizm deneyimlerinin modernleşmeci yanını reddetmemiz gerekmediği gibi, reddedemeyiz de… Çünkü üretim güçlerinin yönünü hala kapitalizm belirliyor. Sosyalizm deneyimleri kapitalizmi aşan üretim güçleri gelişmişliğini yakalayamadı. Bu yüzden, nasıl hukukta burjuva hukukunu izlemek durumunda idiyse sosyalizm deneyimleri, üretim ve teknolojide de kapitalizmi izlemek durumundadır.

Liberalizmin, Marksizmi sosyalizm deneyimleri üzerinden mahkum etmesi karşısında, bu deneyimleri, Aydınlanmacılığın, modernizmin eklentisi olan yönleriyle savunmaya kalkmanın dramatik niteliği açık olsa gerektir… Bu savunu liberalizmin argümanını gerçek sanır ve böylece, devletçiliği sosyalizmle özdeşleştirir. Sanki liberalizm devlete karşı bireyi gerçekleştirmiş veya gerçekleştirebilecekmiş gibi… Ardından da, “sosyal refah devleti kapitalizmi”yle sosyalizm arasındaki ayrımları silikleştirir ve sosyalizmi bir “devletçilik” türü olarak, yani aslında sosyalizm deneyimlerini başlıca eleştirilecek hatta reddedilecek yanlarıyla kutsar. Sosyalizm deneyimlerinin devletçi hatta devlet kapitalisti uğrakları olmuştur; ama bu, hiçbir zaman ilke mertebesine çıkarılarak savunulacak bir husus değildir.

Sosyalizm deneyimlerinin genel olarak Batı uygarlığına yedeklenmesi görüşünde bir gerçek payı vardır. Sosyalizm deneyimi yaşayan ülkelerin arasında ortaya çıkan sorunları bu bağlamda değerlendirebiliriz. Kuruculuk-yıkıcılık ikiliği olarak da anlaşılabilecek bu ayrımda, kuruculuk boyutu –herhalde her örnekte– esas olarak liberal Batı uygarlığına hizmet etmiştir. Sosyalist inşa çabalarının ekonomik alandan başlayan boyutu, bir toplumun iaşesinden sorumlu bir devlet oluşturma zorunluluğu gibi faktörler, “Batılı ülkeler” gibi davranmaya zorlamıştır. Nitekim, Sovyetler Birliği’nin Stalin’den başlayarak ama ondan sonra kategorik ivme kazanarak Batıya karşı ideolojik argümanı kalmamasını bu şekilde açıklayabiliriz.

Maoculuk, Çin’de ve zamanın dünyasında modernizmin bu gelişmesine karşı bir tepki olarak belirdi. Maoculuk, Wallerstein’ın ifadesiyle, Lenin’in Kautsky’yi eleştirisini yansıtır şekilde, Sovyetler Birliği’nin ve “Leninist sosyalizm”in “tarihsel olarak liberal sosyalizme dönüşümü”ne karşı dünya sol hareketinde devrimci bir tepki ortaya çıkmıştı.

Buna karşılık, liberal Batı uygarlığının Aydınlanma üzerinden, burjuvazi kadar, mücadelesiyle Batılı işçi sınıfının da eseri olduğuna ilişkin görüşü de göğüslemek gerekir. Bu, Avrupa’nın –en azından, aynı zamanda– bir emek uygarlığı olduğunu söyleyen sosyal liberallerden Aydınlanmacı sosyalistlere kadar kuzey yarıkürenin solunun ağırlıklı kesimince üretilen bir görüştür. Batılı demokrasilerden ve Batı uygarlığından alacağımız hiçbir kategorik şey yoktur. İşçi sınıfının kazanımları esprisi koca bir yalan ve aldanıştan ibarettir. Devrim ve komünizm davası, sömürgelerden aktarılan kaynakların bir kısmıyla semirtilen birkaç kuşak işçinin daha fazla protein alması, daha iyi barınması ve tatillerini ılıman bölgelerde geçirebilmesine harcanacak bir rant kapısı değildir.

Bu anlamda, Wallerstein’ın vurguladığı husus, sosyalist mücadelenin çıktıları ve etkileri değil aslında kendisinin bile Batı demokrasilerinin tarihine yazılması gerçeğidir. Bizim tarihimize devrimci kazanım ve yıkım, savaşçı yenilgiler yazılmalıdır.

Devrime karşı güvencelenmiş rejim

“Liberalizmi doğuran sorun, önce merkezde, daha sonra bütün olarak dünya sisteminde tehlikeli sınıfların nasıl zapturapt altında tutulacağıydı. Liberal çözüm, kesintisiz sermaye birikimi sürecini ve onu destekleyen devlet sistemini tehdit etmeyecek düzeylerde kalmak şartıyla, siyasî iktidara sınırlı bir erişimin ve ekonomik artı değerin sınırlı paylaşımının bu sınıflara bahşedilmesiydi”. Başka bir değerlendirmeye göre de, demokrasi, “Demokratik oylamanın ulusal nüfusun bölümleri arasındaki sınırları kestiği ya da bunların arasındaki çatışmaların yatışmasını ya da tamamen ortadan kaldırılmasını mümkün kıldığı yerde geçerliydi.”

Bu değerlendirmeler, liberal demokrasiyi devrimci politik açıdan nasıl göreceğimize ilişkin bir temel veriyor. Liberal bir demokrasi devrimciler için öncelikle, devrime karşı güvencelenmiş bir rejim demektir. Bütün öteki unsurlar ancak bu bağlamda anlam kazanabilir.

Liberalizm rejimin sağlamlığının bir göstergesidir ve ancak sağlamlaşan rejimler liberal önlemlere yönelebilmekte ya da rejimler liberal önlemlerle sağlamlaşabilmektedir.

Liberal demokrasilerin belirtisi genellikle, çok partili temsili demokrasi, sendikalar, sivil örgütler, ılımlı çekişmeli bir politik ortam, din ve vicdan özgürlüğü, söz, toplantı ve basın özgürlüğü, özel mülkiyet ve mahremiyet hakkı gibi faktörlerdir…

Böyle bir politik yapıyı sosyalizm için elverişli zemin, bir önkoşul olarak gören bir Marksist yaklaşımın ilerlemeci, evrimci, reformcu ve liberal olması kaçınılmazdır. Bu hususların gerçek ya da önemli olduğunu sanmak, Marksizmin devrimci görüşünü bırakmak ve evrimci / liberal bir sosyalizm anlayışını öne çıkarmak anlamına gelir. Hiç değilse, Marksizmin devrimci tarihi bunu reddetmek üzerine kuruludur. Bu yaklaşımla en küçük bir kavramsal flört, liberalizmin sorunsalında düşünmeyi zorunlu kılacaktır.

Liberal ütopya ve reel liberalizm

Marksizm açısından tarihsel olarak önemli olan, liberalizmin tezlerinin hangi gerçek kurumları meşrulaştırdığı, hangi gerçek politikaları işe koştuğudur. Marksist felsefe açısından ise, “hangi kategorilerin ne şekilde konumlandığı”dır.

Liberalizm, özgür birey ve az devlet argümanıyla aslında uygulama ve gerçeklik olanağı hiçbir zaman bulamamış bir akım oldu. Klasik model diye anlaşılan İngiltere örneğinden hemen sonra öncelikle Avrupa’nın klasik örneklerinde devredışı kaldı –başta Fransa ve Almanya’da… Batılı liberal devletlerin, başta liberal demokrasinin çağdaş örnekleri kabul edilen ABD ve İngiltere’nin küçük ya da en az devlet olduğunu kabul etmek için yalancı olmak gerek.

Liberalizmin tezini Polanyi güçlü bir şekilde çürüttü. Pazar ekonomisinin, liberallerin adını bile anmadığı devletin baskı aygıtları gibi bazı kurumsal önkoşulları vardı. Dolayısıyla, liberalizmin az devletli –bekçi devlet– dünya anlayışını bir hakikat olarak kabul edemeyiz. Bu, bir görüşün perdesidir. Hikayesini Polanyi’nin açığa çıkardığı bu hususun tekrarına yine de hala ihtiyaç var. Polanyi, “dengesini kendi sağlayan piyasa fikrinin düpedüz bir ütopya olduğu”nu güçlü bir şekilde gösterdi.

“Laissez-faire’in hiçbir doğal yanı yoktu; işler oluruna bırakılmış olsa, serbest piyasalar hiçbir zaman ortaya çıkamazlardı. Serbest ticaret sanayilerinin önde geleni pamuk sanayinin gümrük tarifeleri, dışsatım primleri ve dolaylı ücret desteklemeleri yardımıyla kurulması gibi, laissez-faire’in kendisi de devlet tarafından uygulanmıştı.”

“(D)evleti gereksiz görevlerden kurtarmayı en çok isteyenler, felsefelerinin tümü devlet faaliyetlerinin kısıtlanmasını ön görenler bile, devlete laissez-faire’i yerleştirmek için gerekli yeni güçler, organlar ve araçlar yüklemekten başka çare bulamıyorlardı. / Bu paradoksun üzerine başka bir paradoks daha yüklenmişti. Laissez-faire ekonomisi bilinçli devlet müdahalesinin sonucu olmakla birlikte, laissez-faire’in bunu izleyen kısıtlamaları kendiliğinden ortaya çıkmıştı, laissez-faire planlı bir gelişmeydi, planlama ise öyle değildi.”

Liberalizm asıl gücünü kapitalist Batı toplumlarının akıbetinden almaktadır. Bu toplumlar, her türlü eleştiriye karşın, varlıklarını herhangi bir muhtemel tehdit olmadan sürdürmektedir. Sosyalizm deneyimlerinin bir alternatif olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Sıkça iddia edilenlerin tersine, kapitalist Batı toplumları üretken güçleri hala en hızlı şekilde geliştiren dinamiklerini yitirmemiştir ve yitireceğe de benzememektedir.

Muhafazakarlık, liberalizm, sosyalizm

Her şeye karşın, liberalizm “reel liberalizm” denilebilecek bir tarzda gerçekleşmiştir. Liberalizmin gerçekleşmesi, onu birtakım sentezlere, aşılamalara zorunlu kılmıştır.

Çoğu yazar, son iki yüzyılın üç büyük ideolojisi olarak liberalizm yanında sosyalizm ve muhafazakarlığı (bazıları milliyetçiliği) sayıyor. Genellikle, liberalizm ve sosyalizm Aydınlanmacılığın iki büyük çocuğu olarak değerlendirilirken, muhafazakarlık Aydınlanma-karşıtlığı olarak belirleniyor. Liberaller sosyalizmle muhafazakarlığı bir kümede değerlendirmeyi tercih ederken, muhafazakarlar, liberalizmle sosyalizmi aynı kümede görüyorlar. Sosyalistlerin, sosyalizmi değerlendirirken genel olarak muhafazakarlara –öteki bütün konulardan farklı olarak– katıldığı gözleniyor. Burada ise, –öteki bütün konulardan farklı olarak!– liberallere katılınacak ve sosyalizmin –ama Marksist sosyalizm olarak ve Marksistlerin kahir ekseriyetinin aksi kanaatine rağmen– muhafazakarlıkla bir kümede değerlendirilmesi gerektiği savunulacaktır.

Özgülleşme ve eşdeyişle realizasyon sürecinde, sosyalizm ve liberalizm, muhafazakarlıkla ve özel olarak milliyetçilikle alaşımlandı. Özgül dinamiklerle her biri kendi “doğasına” uygun tarzlarda ilişkilendi.

Polanyi’nin gösterdiği gibi, 19. yüzyılın son çeyreğinde artık liberalizm tarihsel koşulların gerektirdiği özgül önlemleri almaktan kaçınmıyordu. Bu dönem liberalizminin önde gelen düşünürü J. S. Mill, küçük halk ve ulusları ve yerel gelenekleri büyük ulusların ayak bağı olarak görüyordu: “Kimse, bir Bretanyalı ya da Basklı (…) için (Fransız) olmanın, geçmiş zamanların yarı-yabanıl kalıntıları olan kayalar üzerinde, kendi küçük zihinsel yörüngesinde dönüp durarak somurtmaktan daha hayırlı olmadığını düşünemez.” Bu, herhangi bir muhafazakar milliyetçiden ayrılamayacak nitelikte bir değerlendirmedir.

***

Sosyalizm, “akla tanrısal bir rol biçen Aydınlanmacı liberalizm”e mi, “insanın evrende sınırlı bir varlık olduğu görüşü”yle muhafazakarlığa mı yakındır?

Bu soruya Marksistlerin ezici bir çoğunluğu cevap vermeye tenezzül bile etmez; doğal olarak, Aydınlanmacı liberalizme… Ama liberaller, yerinde bir ısrarla Marksistlerin yanıldığını söylemekten usanmadılar.

Muhafazakarlık, Aydınlanmanın ve Fransız Devriminin toplumdaki ara kurumları tahrip etmesine karşı çıkan bir yaklaşım olarak, sosyalizmi de ikiye bölen bir işleve sahip oldu.

“Muhafazakar felsefenin gücü, bize, bireylik deneyimimizin yerel niteliğini hatırlatmaktaki ısrarında yatar. Soyut insanlığın sanrılı perspektifini dağıtır ve bizi, bütün çeşitlilikleri ve nitelikleriyle, gerçek insanın daha dar, ancak daha köklü bakış açılarına döndürür. Muhafazakar düşüncenin bizim herhangi bir toplumsal görenek ve geleneğin mirasçısı olmaktan uzak, malsız mülksüz, sorumluluğu olmayan kişiler, boşluktaki bağımsız kullar olduğumuz yanılsamasını düzeltmede ölçülemez bir değeri vardır.”

Marksizm, teorik olarak, liberalizme değil muhafazakarlığa yakındır. “Olanın haklılığı” üzerinden bir yakınlık kuruluşu, olan’ın kronolojik olan değil de “tarihsel olan” olarak alınmasıyla, geleceğin de olana dahil edilmesi sağlanmış olur ve muhafazakarlıkla görünen aykırılığın giderilmesi sağlanmış olur. Ancak elbette ayrımın, teorik bakımdan olduğu yinelenmelidir. Politik olarak Marksistlerin hangi politik akımın sürdürücülerinin yanında, hangisinin karşısında olduğunu konjonktür tayin eder.

Liberalizmin, eski ve çağdaş biçimleri, “doğal olanı”, yani olması gerekeni kabul etmek durumundadır. Bu, Marksizm için söz konusu olamaz. Marksizmin politik olarak bile bir olması gereken, kendi başına bir hak etme, soyut olarak bir konum hakkı isteme görüşü olamaz. Hak güçtür, haklı olanın değil güçlü olanın kazanacağıdır.

Muhafazakarlık; liberalizm ve Marksizmi soyut evrenselcilikleri ve toplumun ara halkalarını yok etmekle eleştirirken, liberalizm de “devrimci ideolojiler”in toplumun derin tarihsel damarlarını kestiğini ve böylelikle toplumu köksüz bıraktığını söylemektedir.

20. yüzyıldaki ulusal hareketlerin derin ideolojisi çoğunlukla sosyalizm biçimini almış Aydınlanmacılıktı. Sosyalizm deneyimleri de, Batılı modernleşmeci modeli benimsedikleri oranda ve ölçüde liberalizmle ortak bir temayı benimsemişlerdi. Bu doğaldı. Sorun, onların hangi momentten itibaren milliyetçi olduğu, hangisinde olmadığıdır.

Marksizm, özellikle geçen yüzyıl boyunca, başarılı olduğu moment ve dönemlerde neredeyse hep muhafazakarlığa benzer özellikler sergiledi. Buna karşılık, başarılarını Marksistler çoğu zaman Aydınlanmacı liberal Marksist tarzda ifade ettiler. Marksizm başarısız olduğu moment ve dönemlerde neredeyse hep liberal Aydınlanmacılığa benzer özellikler gösterdi. Başarısızlığını da Marksizm neredeyse hep Aydınlanmacı liberal Marksist tarzda ifade etti. Artık Marksizm, “başarılı” olduğu moment ve dönemlerin dinamiğini bilincine de “çıkarmalıdır.

***

Liberalizm, fikriyatı esas alınırsa tam bir ütopyadır. Gerçekleşme ihtimali bulunmamaktadır ve olmamıştır. Bu yüzden, bir anlamda “reel liberalizm”in çeşitli özgülleşme formlarına rastlanmaktadır. Liberalizm, çağın hegemonik ideolojisi olarak sürekli şekilde başka birtakım özgül eğilimlerle alaşımlanmıştır. Liberalizm, kendi başına kaldıkça, soyutlanacak ve geçersizleşecektir. Onu bir sentez, özgüllüklerle, milliyetçilikle, yerel dinlerle, geleneklerle, muhafazakarlıkla, sosyalizmle sentez kurtaracaktır.

Liberallerin –gerçekte “küçük uluslar”ın yürüttüğü– milliyetçilikten şikayeti, Fransız burjuva devrimcilerinin 1791’de patlak veren ve 1804’e kadar süren Haiti Devriminden şikayetinden beri gündemdedir. Haiti’nin köle devrimcileri, Fransız sömürgecilerine karşı Fransız Devriminin şiarlarıyla savaşmışlardı ve Fransızlar, kendi silahlarını başkalarının elinde görmüştü! Negri ve Hardt’ın belirttiği gibi, “Paris’te büyük bir güven içinde ilan edilen evrensel hakların Saint Domingue’de [Haiti’nin o zamanki adı] bulduğu yankı Fransızların yüreklerine korku salmıştı”. Ama bu, yazarların da vurguladığı gibi, hiçbir zaman Haitili kölelerin ancak Fransız Devriminin etkisiyle harekete geçtiği anlamına gelmez. Haiti’de köleler ve ötekilerin devrimsel isyan hareketi 18. yüzyıl boyunca sürmüştür.

Milliyetçi hareketler Avrupa’da özellikle Fransız Devriminin liberal rüzgarlarının etkisiyle ideolojik argümanlar buldu. Orta ve Doğu Avrupa’yla Balkanlar’da gelişen milliyetçi hareketlerin liberalizme bağı dolaysızdı. Buna rağmen, Slav kökenli halkların milliyetçiliği “gerici ve otokratik” Rusya’yla bağlarından dolayı liberaller açısından açıklanması zor bir gelişme oldu. Henüz, Asya ve Afrika halklarının, Kuzey ve Güney Amerika ile Okyanusya “yerli” halklarının mücadelesi milliyetçilik mertebesinde görülmüyordu. Güney Amerika’da Simon Bolivar hareketi (1814-30) de Aydınlanmacı “milliyetçi” şiarıyla Aydınlanmacı yapıyı çatırdatan bir rol oynadı. 20. yüzyılda ise, Avrupa’da Almanya ve İtalya’nın, ve Japonya’nın politik yöneliminin liberal değerlerden uzak olduğu ileri sürülür. Ayrıca, bu yüzyılda sömürge ve yarı-sömürgelerde süren ulusal kurtuluş mücadeleleri sosyalist biçimler alsın ya da almasın, Batılı Aydınlanmacı liberal değerleri de savunuyorlardı aynı zamanda.

“Modern” milliyetçiliğin Aydınlanmayla, liberalizmle ortaya çıktığı ve başta Avrupa’nın geri ülkeleri olmak üzere, giderek dünyanın geri ülkelerinin “modern ideoloji”si olduğu bir gerçektir. Çoğunun, dayandığı kalabalığın kollektif aksiyonunu ortaya çıkarmaya çalışmak gibi pratik bir gerekçeyle de olsa kapitalizm öncesine başvurması, milliyetçi hareketleri, kendini kapitalizmin modern uygarlığıyla sınırlayan liberal doktrinden farklı kılıyor.

Faşizan milliyetçilikte cemaatçilik, ya da başka bir ifadeyle, özgücülük vardır, ama “Fransız tarzı milliyetçilik”te liberal doktrine uygun şekilde birey ile ulus arasında herhangi bir kategori bulunmamaktadır. Tarihsel olarak yaygın Marksizm anlayışı, kendini Fransız tarzında koymuştur. Ona göre, proleter bireyle enternasyonal arasında herhangi bir kategori yoktur –olanlar da geçici ve katlanılması gereken fazlalıklardır.

3. Tarihsel-Teorik

İnsan ve insanlık: Liberalizm ve Aydınlanma

Tarihsel veya reel özgüllükleriyle değil soyut anlayış olarak liberalizm başka akımlardan nasıl ayrılabilir?

Bir yazar, liberalizmin dört önemli oluşturucu fikri olduğunu ileri sürüyor. Bu dörtlünün, “diğer bütün liberaller ve onların eleştirmenleri tarafından kabul edilebilir nitelikte” olduğu ifade ediliyor. “Birincisi, törel ya da normatif bireycilik fikridir; yani, ruh halleri, duygu ya da bireylerin yaşam özellikleri dışında hiçbir şeyin nihai değeri olmadığından, bireylerin taleplerinin her zaman ortaklıkların, kurumların ya da yaşam biçimlerinin hak taleplerine üstün geleceği fikri. Bu iddia, […] hümanizm savına –Yahudi-Hıristiyanlık itikadında da derin kökleri olan, sadece insanların ve onların yaşam biçimlerinin nihai bir değeri olduğu yönündeki modernist inanca– ilişkin bir değişkedir. […] ikinci unsur evrenselciliktir: kültürel miraslarına ya da tarihsel koşullarına bakılmaksızın, salt insan olma hallerinden dolayı, bütün insanların yükümlü olduğu önemli görevler ve/veya haklar vardır. Bu güçlü anti-görececi iddia, bana göre, yapısal olarak liberal olan her liberal görüş için elzemdir […].[Ü]çüncü unsur, yani iyimserlik […]. Bununla, insan kurumlarının –kusurlu olsa bile– yine de eleştirel aklın sağgörülü kullanımıyla sınırsız ilerlemeye açık oldukların görüşü anlatılır. Bunu söylemek, hiçbir çağdaş liberalizm insan ilerlemesini garanti eden tarihsel yasaları inanılır bir biçimde öngörmese de, aynı şekilde, hiçbir çağdaş liberalizmin, ne kadar zayıf da olsa, bazı ilerleme fikirleri olmadan yapamayacağını söylemektir. Dördüncü liberal […] unsur, –eşitlikçilik– açıkça ilk üçünden ileri gelir. Bununla, insanlar arasındaki, Aristoteles’in kölelik ve Filmer’in mutlak monarşi konusunda kuramlaştırdığı gibi, doğal türden herhangi bir törel ya da siyasal hiyerarşinin yadsındığı anlatılır. Başka bir deyişle, herhangi bir liberal için, insan türü tek-statülü bir törel toplumdur […].”

Toplum, liberallere göre ancak bir soyutlamadır, ve “onu oluşturan bireylerinkinden ayrı bir varlığı, iradesi ve amaçları yoktur”. Liberaller, birey dışında her türlü yapıtaşını, “toplum, ulus, sınıf, grup, cemaat vs.”yi reddeder. Liberalizmin “en temel değer”i ve “temel siyasal öznesi birey”dir. O, bir “modern toplum projesidir”. John Locke’tan (1632-1704) başlayarak liberalizmin bireye kutsal ve tanrısal nitelikler atfettiği kabul edilir.

Liberalizmin kurucusu ve Aydınlanma düşüncesinin de öncülerinden kabul edilen J. Locke’a göre, “İnsanların devletlerde birleşmelerinin ve kendilerini yönetimlerin altına koymalarının asıl amacı, benim mülkiyet genel adı altında topladığım, canlarının, özgürlüklerinin ve mallarının korunmasıdır”. Bu, Locke’un “hayat, hürriyet, mülkiyet” üçlemesi olarak ifade edilir. Liberalizmin bireyi, gizli ya da açık, mülkiyetinden bağımsız düşünülemez. Bir liberal için özel mülkiyetin kutsanmasını Benjamin Constant (1767-1830) şu sözlerle yapar: “Sadece mülkiyettir ki, aydın olabilmek için gerekli boş zamanı ve doğru yargıda bulunabilme olanağını verir; dolayısıyla sadece mülkiyet insanların siyasal hakları kullanabilmelerini sağlar.” Aydınlanmanın Helvetius, Locke, Reid, Condillac, Kant, d’Holbach, Voltaire, Rousseau gibi filozofları hep “bireycilik savunucuları” olarak anılır.

Böylelikle liberalizm, yaygın olarak sanıldığı gibi, dinlerden uzaklaşmış mı olmaktadır, yoksa dinlerle özel bir şekilde ilişkilenmekte midir? Bilişsel anlayış olarak uzaklaşmıştır, fakat nesnel olarak, ikincisi geçerlidir. “Liberal dünya görüşü, temelinde insan merkezci olduğu için, değerin temel kaynağı olarak insanüstü varlığa referans yapan teolojik görüşlerden de ayrılır.” Tanrı nasıl semavi dinlerin ana akımlarına göre bazı niteliklerini bireye veriyorsa, liberalizmin bireyi de bazı tanrısal niteliklere sahiptir. Bu, “en el Hak”ta olduğu gibi seküler olmayan bir anlayışa konu olabileceği gibi, “irade-i cüziye” gibi seküler ya da laik bir anlayışa da konu olabilir. Devleti mesele etmeyen bir ana akım Müslümanın tutumuyla liberalinki arasında kategorik bir ayrım bulunmaz. Burada bir “epistemolojik görecelilik” söz konusudur. Liberalizmin akıllı bireyi, kendi gerçekliğinin (kendisi için faydalı olanın) sağın bilgisini edinebilir. Bu bilgi daima eksiktir, ama liberalizmin akıllı bireyi sınırlı bilgisinin bilgi olarak kesinliğinden / doğruluğundan emindir. Başkasının bilgisiyle ilgili bir yargıda bulunmaz ve ona karışmaz liberal akıllı birey. Herkesin bilgisi kendinedir. Dolayısıyla, ne liberalizmin ne de Aydınlanmanın akıllı bireyi yepyenidir. Aynı şekilde semavi dinlerin evrenselciliğiyle liberalizmin evrenselciliği de ortak bir özelliğe sahiptir.

Liberalizm için, birey hem ontolojik merkez, hem epistemolojik temeldir. Gerçek varlık bireydir, gerçek bilgi bireyindir. Epistemoloji ile ontoloji özdeştir. Liberalizmin bireyi rasyonel bir varlık olarak epistemolojik bir birimdir. O, eyleminin sonucunu hesap eder ve ona göre davranır. Liberalizmin bireyi, ontolojik olarak özerk ve kendini yöneten bir birimdir. Eylemleri, kendisine aittir ve aracılarca veya kendi denetiminin dışındaki nedenlerle belirlenmez. Bu tikel insan varlığı, kendi varoluş koşuluna kendisinde sahip bir özne olarak, bilginin biricik kaynağı, daha doğrusu bilginin imkanının dayanağıdır.

Birey ya da insan ile, biyolojik insan tekleri değil, bir “insan”, akıllı, bilinçli, “eşrefi mahlukat”, kast edilmektedir. “Aklı ve iradesi özgürleşmiş insan, birey olarak nitelenir.” “İnsanın yüceliği” “bireyciliğin ilk çekirdek düşüncesi” olarak görülür. Büyük dinlerin ana akımlarının bireyi, Aydınlanmanın ve liberalizmin aklını kullanan bireyi ya da homo economicus’u, hümanist Marksizmin kendini insanlığın kurtuluşuna adamış sınıf bilinçli proleteri, hep aynı yaratıktan söz etmektedir. Ana akım İslamın, Allah’la kul arasında herhangi bir aracıya ihtiyaç olmadığı anlayışı ile aklını kullanarak hakikate ulaşabilecek insan arasında teorik bir fark yoktur. Aydınlanmanın (ve Rönesansın) Kiliseye itaat etmemeye çağrılan –başka bir otoriteye itaate davet edilen– bireyinin dine karşı oluşu, dinin bireycilik karşıtı olması anlamına gelmez. Kilisenin de bir bireyi vardır; pekala aklını kullanan ve bu yüzden Tanrısına itaat eden… Ayrım, iki ayrı birey ve bireyin bağlılığı anlayışının çatışmasıdır. Birey birinde –güya– Tanrı’ya, ötekinde –güya– kendi aklına ya da genel akla veya bilime bağlıdır. Yani ayrım ontolojiktir, epistemolojik değil.

Birey üzerine kavramlaştırmalar ve yapı-inşalarının, doğuşu kapitalizmle eşzamanlı görülen liberalizmden çok önceye tarihlendiği açık. Bireyi bir birim kabul eden görüşlerin özel mülkiyetle birlikte çıktığı kabul edilebilir. M.Ö. 18. yüzyıla tarihlenen Babil kralı Hammurabi’nin adıyla anılan kanunlardan çok önceden itibaren “bireyin hakları”nın düzenlendiği öngörülebilir. Eski Yunan düşüncesinde bireyi bir birim olarak alan görüşler ortaya çıkmıştı. Roma Hukukunun birey temelli örgütlendiği kabul ediliyor. Hıristiyanlık ve İslamiyet’te de birey ana akımda temel bir birim olarak kabul görür. Bu büyük dinlerin, bireyle ilgili aykırı görüşler ileri süren akımlarının da olduğunu söylemeli. Bireyin temel bir birim olarak belirdiği son ve kesintisiz moment Aydınlanma’dır. Aydınlanmacılığın aklını kullanan bireyinin önemli bir ayırt edici olduğu açık. Aydınlanmacılıkta da örneğin büyük dinler gibi bireyi reddeden bir yan kol olup olmadığı soru olarak ortadadır. Aydınlanmacılığın içinde bir akım olan milliyetçiliğin bireye kör akımlarının olduğu kabul edilebilir. Her şeye rağmen, birey-insan anlayışı, son birkaç yüzyıl boyunca Aydınlanmacılığın ve liberalizmin uhdesinde giderek daha güçlü bir şekilde toplanmıştır.

Liberalizm, genel ve soyut olarak, bireyi esas aldığı için cemaat, toplum, sınıf, ulus gibi kollektif varlıkları esas alan akımlardan köklü bir şekilde ayrılır. (Bu akımların somut örneklerinin pek çoğu, bireyle karışık bir bütün tasavvur etmektedir gerçi.) Ancak burada bir sorun vardır. Liberalizm de bireylerden oluşan bir büyük varlıktan söz etmek durumundadır. Bu durumda, bireylerden oluşan sınıf, ulus, cemaat gibi kavramlaştırmalar ile liberalizmin kavramlaştırması arasında ne gibi bir farklılık olacaktır? Birey bir kez kabul edildikten sonra, temel birimini bireyin oluşturduğu herhangi bir üst varlık organik nitelik kazanamayacaktır. Liberallerin tezi tutarlı görünmektedir bu konuda. Bireyi (birey-insanı, insanı) bir varlık olarak kabul eden ve daha üst birimi bireylerden kurulu (insanlık, ulus, sınıf) olarak tasavvur eden her akım, yakasını liberalizme kaptırmış demektir.

Nitekim, “özgürlüğün öznesi herhangi bir toplu varlık biçimi (toplum, ulus, sınıf, grup, cemaat vs.) değil, sadece birey olarak insandır” derken bir liberal gayet tutarlı, ama karşısındakiler tutarsızdır. Herkes özel yaşamında istediği şeydir: Kürt ya da Türk, Alevi ya da Sünni, dindar ya da dinsiz… Kamusal alana yansıtmamak kaydıyla… Bu da, aslında evrenselciliğin, tek ilkesi dışında her unsuru kişisel veya özel alana gönderen tutumunun ifadesidir. Bu, liberalizmin “öz”sel bir özelliğidir.

Bireyciliğin bireye ait mahremiyeti savunması neredeyse zincirleme bir reaksiyon başlatır. Özel alanın kabulü anlayışı ile laikliğin benimsenmesi –dar anlamda dinsel inancın özel alana itilmesi– birbirinin tamamlayıcısıdır. Dinler, etniler, gelenekler özel alanda, kişisel düzlemde, bireysel olarak yaşanacak ve kamusal alana aksettirilmeyecektir. Bu, –tarihsel olarak hikayesi dışında– Aydınlanmacı liberalizmin birey birimini esas alan tipik bir liberal-egemen görüştür. Burada, galibiyetin liberalizmde olduğunu kabul etmek gerekir. (Ancak, mahremiyet başlığının da –birçok başka konuda olduğu gibi– tarihsel olarak liberal akıma özgü olmadığını, İslamiyet dahil dinlerin akımlarında bu görüşün az ya da çok belirgin varlığını gösterdiğini vurgulamak gerekli.)

***

Laiklik ilkesinin has liberaller ile has Aydınlanmacıların üzerinde sessizce anlaştığı bir başka ama önemli husus olmasının nedeni budur. Onlar, benzerliklerinden rahatsız olmakta ama bundan vazgeçememektedirler… Liberaller de, öteki derin liberaller de Aydınlanmacılığın argümanını izlemek zorundadır. Has liberallerin –Anglo-Sakson liberallerin– sekülarizmi dinlere sadece hoşgörü gösterecektir, onlara kamusal alanda tanınacak her imtiyaz, liberalizmin kendi alanından vermesi anlamına gelecektir. Nasıl öteki derin liberallerin milliyetçiliğe tavizler vermesi bir gerçekse, bu liberaller de dinlere taviz vermekte ve bu, teoride aykırı, ama bir “realite” olarak tecelli etmektedir. Her iki liberalizmin ayrımı bir ilke olarak laikliğe ilişkin olmaktan çok, onun uygulanma yol ve yöntemlerine ilişkindir.

Doğu-Batı veya kapitalizm–pre-kapitalizm

Liberalizmin birey anlayışı onu birtakım zorunluluklara iter. Birey, bireylik niteliklerine doğuştan sahiptir. Böylece, liberalizm, tarih-öncesi ve tarih-aşırı öze sahip bir birimi savunur. Bu temel birim, başlangıçta vardır; çeşitli liberal yaklaşımlara göre, insanların kendi aklını kullanan özgür bireyler olduğu bir dönem olmuştur. Ancak bir tarihsel dönemde, insan özgür aklını kullanmaktan vazgeçmiştir. Bu, bireyin bilincini kendi dışına bağlamasıdır. Tanrısallığa ilişkin liberal yaklaşım burada devreye girer. Nihayet, tarihin bir döneminde, birey, gerçekleşebileceği koşullara kavuşmuştur. Artık kendi kafasında kendi aklını taşımaktadır. Liberalizme ve kaynağı Aydınlanmaya göre, birey artık eski cemaat ilişkilerinden kopmuş, ve tek bir insan olarak kendi aklıyla baş başa kalmıştır. Eskiden, biyolojik birey tekleri iradelerini başkasına –Tanrı ya da otoriteye– bağlamışken, davranışını kendi aklını kullanarak tayin eden birey teki Birey’dir, İnsan’dır. “Böylece, modernizm öncesi ancak tabi olduğu bir akılsallıktan ya da iradeden hareketle, yani uyruk olarak varolabilen bu tikel insan varlığı, artık kendi varoluş koşuluna kendisinde sahip bir özne olarak, bilginin biricik kaynağı, daha doğrusu bilginin imkanının dayanağı haline gelir.” Bu, liberalizmin kaçınamadığı aşamacılık / ilerleme anlayışının ifadesidir. Bireyin sadece kendinden sorumlu ve kendi gerçeğini bilen bir varlık olarak hareket etmesinin (epistemolojik görecelilik) sonucunda kendiliğinden toplam bir ahenk ortaya çıkar. Bu, liberalizmin evrenselcilik anlayışının ifadesidir.

Liberalizm, tarihe ve güne, ontolojik ve epistemolojik çizgiler çeker. Birey yani Aydınlanmanın bilinçli insanı olmadan bilgi de olamayacağı için, öncelikle bireyin ortaya çıkmasına vesile olacak kapitalizmin gelişmesi gerekecektir. Ona göre, bireylik ve evrensellik ancak kapitalizmin yarattığı serbest rekabet dünyasında mümkün olabilir. Liberalizm, kapitalizmi tüm öteki toplumsal formasyonlardan özde farklı bir nitelikte görmek durumundadır. Bu bakımdan, kapitalizmle önceki ve öteki toplumsal formasyonlar arasında ontolojik yanında epistemolojik nitelikte de bir ayrım vardır.

Bu engel, kapitalizm (Batı) ile kapitalizm-dışı (Doğu) arasında da geçerlidir. Bilim, bireyin olduğu yerde mümkün, olmadığı yerde değildir. Liberalizm, zorunlu olarak Doğu-Batı ayrımı yapar. Ona göre Batı toplumlarında birey vardır, Doğu toplumları bireyi ezen yapılardır. Dolayısıyla, Aydınlanmanın mesajının ulaşacağı bir birim olarak bireyin yaratılması, yani kapitalizmin geliştirilmesi gerekmektedir. Burada gerçek bir ayrıma ilişkin bir husus vardır olmasına, ama bu, birey-toplum diyalektiği ya da ikiliği değildir.

Liberalizmin, “Doğu’nun cemaati” yerine “Batı’nın bireyi”ni öne çıkarması, devleti zayıflatmaya çalışması gibi hususlar, onu Batı-Doğu ikiliği çerçevesinde değerlendiren yaklaşımlara güç verir niteliktedir. Hele, liberalizmin “Batı dışı toplumlara kök salmakta en fazla zorlanan ideoloji olduğu” görüşü, bunun net bir şekilde itirafı anlamına gelmektedir. Batıda birey, Doğuda cemaat ya da toplum, Batıda sivil toplum, Doğuda devlet hegemoniktir ve liberalizm bu yönleriyle has bir Batılı ideolojidir.

Bu görüş, Batıda bireyin gerçekten devlet karşısında öne çıkması söz konusuysa, liberalizm gerçekten “bireyi ön plana çıkaran, devlet karşısında kollayan bir siyasi düzen” ise, veya birey, toplum veya sınıfa karşı asıl birimse değerli olabilir. Bu bakımdan, Türkiye’de de, liberalizmin imkanları konusunda akla ilk gelen hususlar, toplumun “bireyci karaktere sahip olmaması”, “bireyleşmenin gerçekleşmemesi” olarak beliriyor.

***

Genel olarak görüldüğü kadarıyla evrenselciliğin başlıca sorunlarından birini, özgüllüğe karşı konum oluşturuyor. Evrenselcilik, tanımı gereği bir ve tek üst-varlık ile bir ve tek birim arasında dolaysız bir ilişki önerir. Tekil birim, evrenselin özniteliklerine sahiptir. Bir ve tek birim olarak insan-bireyinin somut olarak bir ve tek özellik ve donanımda olmadığını bilmemesi mazeret sayılamaz ve bu bilgisizlik daha doğrusu ilgisizlik, evrenselciliğe içkindir.

Evrenselciliğin alternatifi özgücülük olarak anlaşılmamalıdır. Evrenselciliği özgücülükle değiştirenler dünya toplumlar tarihinin tek bir tarih olarak nedenselliklerini reddeder. Bilakis liberalizm ve Aydınlanmanın niteliklerinden biridir evrenselcilik, ve özgücülüğe karşı olmak. Burada sorun, gerçek gerçek ile soyutlanmış gerçeğin ilişkisi ve nasıl anlaşılacağıdır. Bunlar arasında bir somut, gerçek, … ilişki ve halka aranırsa teorik bir sorun vardır ve pek aşılabilecek cinsten de değildir. Epistemolojik hakikatin ontolojik karşılığı yoktur.

Ne insan ne insanlık: Marksizm

Marksizmin ve tarihsel olarak Marksistlerin şu önermelerin hesabını vermesi gerekmektedir: “Liberaller ve Marksistler felsefi olarak büyük ölçüde ayrılmış değildir. İkisi de usçudur, ikisi de bilimsel ve empirik bir niyete sahiptir. Fakat siyasal açıdan bölünme kesindir.” Althusser, Marksizmi bu tasnife konu olmaktan çıkarmaya uğraşmıştır.

***

İlk bakışta, –liberal– birey’cilik ile toplum’culuk (sosyalizm) arasında aşılmaz bir engel varmış gibi görünür. Terimler birbirine karşı gibidir. Bu kanıyı doğrulayacak birtakım tarihsel öğeler de vardır. Marksizmden önceki bazı sosyalizm akımları, tam da liberalizmin bencil bireyciliğine karşı özgeci toplumculuğu, dayanışmayı savunmuşlardır. Fakat, genel bir tarihsel yaklaşımla bakıldığında ayrımın sanıldığı kadar belirgin olmadığı anlaşılacaktır.

Marksizmin eleştiricileri, daha çok da liberaller, onun bireyi yok eden kollektivist bir yapıda olduğunu ileri sürerler. Böylelikle Marksizmi totalitarizm başlığında faşizmle benzeştirirler. Popper’ın Açık Toplum ve Düşmanları bu konudaki liberal başyapıttır. Marksizmin başka bir yerden eleştiricileri, daha çok da muhafazakarlar, onun liberalizmle birlikte bireyci ve kozmopolit bir yapı olduğunu, toplumun kültürüne, gelenek ve göreneklerine kayıtsız ve karşı olduğunu ileri sürer.

Peki bu manzarada Marksistler Marksizmin birey konusundaki konumu hakkında ne düşünürler? Marksistlerin açık bir ağırlıkla muhafazakarların Marksizmle ilgili yargısına katıldığı görülür, ama bambaşka bir değer yüklemesiyle. Aynı Marksistler oysa aynı açık ağırlıkla, muhafazakarlığın Marksizme ne kadar zıt olduğu konusunda da kalıplarını basarlar. Marksistlerin birçoğuna göre, Marksizm bireyin kurtuluşunu öngören bir teoridir ve buna aykırı pratikler –sosyalizm deneyimleri başta gelir–, Marksizmden arındırılmalıdır.

Marksist tarihçi Hobsbawm, bu ağırlıklı Marksist algıya yaslanarak, “klasik Marksizm”in, “en azından teoride ve nihai hedefi bakımından bireyin tam kurtuluşunu ve kendini gerçekleştirmesini tasarla(dığını)” ileri sürerek bu konuda aykırı ya da sorunlu gördüğü Marksist akımları eleştirir. Marksizm, bireyin insan oluşuyla liberalizmin “insanlık”ına karşı duramamıştır. Böylece Marksizm tarihsel olarak, insanlığın özgürlüğü için mücadele eden akımlardan biri olarak sayılmaya razı olmuştur. Marksizmde liberalizmin bireyci özerklik anlayışına karşı duramamanın dinamiği, kapitalist toplumun bireyi ezen, güdüleyen ve yabancılaştıran özelliklerine tepki duyulmasıdır. Yaygın Marksistler, genel olarak Aydınlanmacılığın ve özel olarak liberalizmin sorununun sonuna kadar gitmemek ve ekonomik boyutla ilgilenmemek olduğunu düşünür. Başka bir sorun yok gibidir. Bu, Aydınlanmacı liberalizmin epistemolojisini kabul etmek demektir.

Yaygın Marksist anlayışa göre, kapitalizm, üreticileri topraktan yani bununla bağlı toplumsal ilişkilerden kopardı ve onu tek başına bir proleter teki olarak endüstriyel ilişkilerin ortasına attı. Artık yegane toplumsallığı, anonim bir toplumsallık olarak, fabrikada aynı tezgahta üretim yaptığı öteki işçiyle iş ilişkisiydi. Yani, toplumsal ilişkilerinden koparılmış bir başka proleter tekiyle… Bu bireyin artık ne ulusu, ne dini, ne tarihi, ne hemşehrilik ilişkileri, ne geleneği, kültürü vardı; o tek-ölçekli, anonim sınıfsal bir varlıktı.

Marksizm bu bireyi veri alacaktır. Ancak bu birey özgür değildir. Öyleyse, asıl misyon olarak onu özgürleştirmek için bir toplum inşa etme mücadelesi verilecektir.

***

Althusser, Marx’ın liberal Aydınlanmanın içindeyken Marksizmi ondan koparak oluşturduğunu ileri sürer. Kalıntılar, ona göre, Marx’ın geç eserlerinde de varlığını korumaktadır. Liberalizmin bireyi, doğal olarak bir niteliğe, bir akla, bir haklar manzumesine sahiptir. Aydınlanmanın dayandığı felsefi yaklaşımlar, “tüm alanlarında ve gelişmelerinde (‘bilgi teorisi’, tarih kavrayışı, siyasal iktisat, ahlak, estetik, vs.) insan doğası (ya da insanın özü) sorunsalına dayanıyordu.” Bu sorunsal iki postüla içeriyordu: “İnsanın evrensel bir özü vardır; ve bu öz, gerçek özneler olan ve ‘tek tek ele alınan bireyler’in özniteliğidir.” Tek tek her bir bireyin ‘insan’ olması için, “bunların her birinin kendi içinde tüm insani özü, fiilen olmasa da en azından ilke olarak taşıması gerekir”. Althusser, bu teorik süreci, “özne ampirizmi”, “öz idealizmi” gibi terimlerle anlatır. Althusser’e göre, Aydınlanmanın ve liberalizmin bütün bir tarihi bu “yapı” içindedir. Hobbes’tan Rousseau’ya “toplum teorileri”, Petty’den Ricardo’ya “siyasal iktisat”, Descartes’tan Kant’a “ahlak”, Locke’dan Kant’a, Kant’tan Feuerbach’a “idealist ve materyalist ‘bilgi’ ‘teorisi’ “ ilkeleri hep bu yapı içindedir.

Marx, “teorik temel olarak insanın özü”nü reddederken “bu organik postülalar sistemini de reddeder”. “Özne, ampirizm, ideal öz gibi felsefi kategorileri, bunların egemen olduğu her alandan dışlar.”

Marx, “tanımlanmış yetilere ve ihtiyaçlara sahip birey olarak homo economicus miti”ni, toplumsal atomculuğu reddeder. Her Marksistin bunun farkında olduğu sanılır, zira Marx, Robinson Crusoe mitini tanımamıştır, ama ardından neredeyse her Marksist, yine insan’dan, insanlık’tan, özgürlük’ten söz etmeyi sürdürür. “İnsan – insan-dışı çifti, tüm hümanizmlerin gizli ilkesidir.” “Burjuva hümanizmi insanı tüm teorinin ilkesi haline getiriyor” ve sosyalist hümanizm, bundan, ya burjuva hümanizminin insanının aslında sadece burjuva insan olduğunu, bu anlamda insanı asıl kendisinin sahiplendiğini ileri sürerek, ya da, insanı “sosyalist insan” olarak tanımlayarak kurtulacağını sanıyor. Bunun, Marksistler açısından “eksik olan teori duygusunu vermeye yönelik” bir işlev gördüğü kesindir. Öte yandan, kamuya yönelik dilde, hiçbir ilkesel sınırlama olmayacağı da doğrudur. Ancak sorun, liberal sorunsalın içinden düşünmeye başlamanın sadece düşünme olarak kalmayacağıdır.

Althusser, Marksizmde liberal bireyciliğin kritik önemini bilinçle koydu. O, Engels’in tarihin rotasına ilişkin çok sayıda bireysel öznenin etkileşimi anlayışının nasıl Aydınlanma sorunsalında olduğunu açıklıkla belirtti. Engels’in bu yaklaşımı, “temel”in belirleyiciliğine ilişkin geri alma bağlamında ortaya koyması ve liberalizmin alanına ancak belirlemeyi geri çekerek girebilmesi de ayrıca manidardır: “Tarih öyle yapılır ki nihai sonuç her zaman çok sayıda bireysel iradenin çatışmasından çıkar, ki bunların her biri bir yığın özel varoluş koşulundan yola çıkarak olduğu gibi yapılmıştır; demek ki burada karşılıklı olarak birbirlerine karşı duran sayısız güç vardır, sonsuz sayıda kuvvetler paralelkenarı grubu vardır, bunlardan bir bileşke çıkar (…) Ama çeşitli iradelerin, (…) istediği şeye varmaması ama genel bir ortalamanın, ortak bir bileşkenin oluşmasından, bunların sıfıra eşit olduğu sonucunu çıkarmamak gerekir. Tersine, her biri bileşkeye katkıda bulunur ve bu sıfatla bileşkenin içine dahildir.” Bir liberalin toplumu tanımlayan şu sözlerinde yatıyor bu liberal Aydınlanmacı anlayış: “(M)ilyonlarca farklı aktörün her an sürmekte olan karşılıklı etkileşmelerinden oluşan insan ürünü toplum…”

Wallerstein Marx’ın liberalizmden kopuşuna ilişkin farklı bir yol izler… O, “insan doğası kavramı üzerine kurulu bir antropolojiyi, Kantçı kesin buyrukları, insanlık durumunun yavaş ama kaçınılmaz bir şekilde iyileşmesine olan inancı ve özgürlüğü arayan insana olan ilgiyi temel alan liberal burjuva düşüncesine karşı en büyük başkaldırı”yı Marx’ın gerçekleştirdiğini belirtir. Ama ona göre, bu Marx’la eşzamanlı olarak varlığını sürdüren bir başka Marx daha vardır. Bu, “liberal Marx”tır. Bu Marx, Wallerstein’e göre, “ilerlemeci”, “evrenselci”ydi. “Kuşkusuz Marx bir Aydınlanma adamı, bir Smithgil, bir Jakoben, bir Saint-Simoncu’ydu. Bunu kendi söylüyordu. 19. yüzyılın tüm iyi sol entelektüelleri gibi onun da zihni burjuva liberalizminin öğretileriyle doluydu. Yani tüm arkadaşlarıyla birlikte, Ancien Regime kokan her şeye –imtiyaz, tekel, derebeylik hakları, aylaklık, dindarlık ve hurafeye- karşı bir çeşit sürekli, neredeyse içgüdüsel bir protestoyu paylaşıyordu. Marx bu miyadını doldurmuş dünyaya karşı akılcı, ciddi, bilimsel, üretici olan ne varsa yanındaydı. Çok çalışmak erdemdi. / Marx, bu yeni ideolojiye dair çekincelere sahip olmasına rağmen (ki bunlar çok da fazla değildi), bu değerlere bağlı olduğunu iddia etmeyi ve daha sonra liberalleri kendi ipleriyle asarak, bu değerleri onlara karşı siyasal açıdan kullanmayı taktik olarak yararlı buldu. Çünkü liberallerin kendi devletlerinde düzen ne zaman tehdide uğrasa ilkelerini rafa kaldırdıklarını göstermek onun için pek de zor değildi. Bu nedenle Marx için liberallere kendi sözlerini tutturmak, liberalizmin mantığını en uç noktasına dek götürmek ve böylece onlara, kendilerinden başka herkese salık verdikleri ilacı yutturmak kolay bir işti. Marx’ın başlıca sloganlarının daha fazla özgürlük, daha fazla eşitlik, daha fazla kardeşlik olduğu söylenebilir.”

Birey-insanın yokluğu

Liberalizmin bireyi, “Herhangi bir dışsal bağ ya da belirlenimin olmadığı her durumda, her türlü dışsal bağ ve otoriteden bağımsız bir varoluş durumunda insanın ne olduğuna ilişkin bir yanıt”tır. Bir belirleme ilişkisine tabi olmayan birey anlayışı, liberalizmin Marksizmin neden büyük bir hasmı olduğunun da göstergesidir. Bu birey, liberalizme göre, “düşünüp taşınma ve hesaplama yoluyla eyleme kapasitesi”ne sahip homo economicus’tur. Liberalizmden kopamamış Marksistlere göre ise, “sınıf bilinçli işçi”, “yabancılaşmadan kurtulmuş ya da kurtulma mücadelesi veren insan” ya da “devrimci birey”dir.

Saf liberalizm, bireyin “her türlü dışsal bağ ve otoriteden bağımsız” olduğunu savunur, ama liberallerin genellikle bu konuda esnediği izleniyor. Onlara göre bazı tarihsel bağlamlar olabilir. İşte burada çoğu Marksistin görüşlerine gelinebilir. Çoğu Marksist de, bireyin elbette “her türden bağ”dan azade olmadığını, onun birtakım belirlemelere tabi olduğunu, ama yine de bireyin çevresini belirleyen ve dış dünyayı değiştiren bir akli eylem kapasitesi olduğunu savunmadan edemez. Bu, liberalizmin tezinin evrensel niteliğinin kabulü ve Marksizmin kendine bu evrensel yapıda bir yer bulma ve arama girişimi olmaktadır.

Liberalizmle Marksizm arasındaki birey kavramına ilişkin ayrım Marksizm açısından basitçe bir dışsal sorun değildir. Marksizm, liberalizmle de ayrımını oluşturan hususu, kendi içinde bir kopuş ya da ayrım yaratarak aşmıştır. Marksizmin “insanın kurtuluşu” mefhumundan “ezilenlerin kurtuluşu”na gelmesidir bu.

Komünist Manifesto’yu yazarken, Marx-Engels’in Komünistler Birliği’nin benimsediği “insan kardeşliği” şiarını reddedip “işçilerin kardeşliği”ne geçişleri, evrenselcilikte bir gerilemedir. Marksizm işe bu gerilemeyle başlamıştır. (Üstelik hala evrenselci sorunsalın dışına çıkamamışken yapmışlardır bunu.)

***

Tarihi sınıf mücadelesiyle açıklayanlar dahil, Althusser’in adında yoğunlaşacak akım dışında, hiçbir Marksizm akımı, birey’in kategorik reddini ortaya koyamamıştır. Bu, teorik bir tutarsızlık olmanın yanında, Marksist kesimlerin kendilerini Aydınlanmacılıkla ne kadar derin bir şekilde bağladığının bir kanıtıdır.

Althusser, Marksizmin teorik bir anti-hümanizm olduğunu söylüyordu; bu, aynı zamanda Marksizmin teorik ve politik bir anti-liberalizm ve anti-Aydınlanmacılık olduğunu söylemekti.

Teorik olarak, “birey” adındaki birimin toplumun oluşturucusu, oluşturucularından biri olarak, hatta varlığının kabul edilmesiyle liberalizmin iklimine, sorunsalına adım atılmış olmaktadır. Bu, keskin bir ayrım noktasıdır.

Marksizmin ciddiye alınacak bir liberalizm eleştirisi için öncelikle birey kavramının (toplumsal nesnede birey adında bir kavramsal birim olduğunun) ve kategorisinin (felsefi özne kategorisinin birimsel bir karşılığı olarak) reddedilmesi gerekmektedir. Bireyin herhangi bir şekilde kabulü liberalizmin de at oynattığı asıl alanı işaret etmektedir ve burada liberalizmin hükümranlığı sürecektir. (Anarşizmin devrimci akımlarının sorunu da hep burada yatmaktadır.)

Marksizm, kurucularının ilk eserleri nezdinde, bireyin aklını ve bilincini bir “ürün” olarak görünce salt Aydınlanmacı ve liberal çağdaşlarından değil, sosyalist çevrelerden de şiddetli bir tepki gördü. Marx, tarih bilimi çalışmalarına, “insanın bir başlangıç değil bir sonuç” olduğunu söyleyerek başladı.

Bireyin varlığının kabulü, gerçekte sınıfı da içi boş bir soyutlama haline getirir. Birey teklerinin sınıfsal aidiyeti kendi dışlarındaki faktörler tarafından tayin ediliyorsa zaten birey-özne yok demektir. Ancak böyle değilse, o zaman da sınıf yoktur. Daha doğrusu, tam da liberallerin topluma ilişkin yaptıkları tanımı sınıfa ilişkin yapmak zorunlu hale gelecektir: Sınıfın bireylerden ayrı bir varlığı, iradesi yoktur!

Birey ve toplum değil, farklı toplumsallıklar

Liberalizm bir bakıma gayet tutarlıdır. Ona göre toplum ya da başka kollektif varlıklar yoktur. Ya da en genişinden, toplum diye adlandırılan bireylerin toplamıdır.

Ama liberalizme karşı duramayan Marksistlerin aynı tutarlığı gösterdiğini söylemek mümkün değil. Onlar, ne bireyden vazgeçebiliyorlar, ne sınıftan, ne de öteki faktörlerden…

Liberalizmden farklı olarak bir şeyler demektedir yaygın Marksizm. Ona göre, sınıf diye bir kategori vardır, ama bu varlığın yanında ve içinde, bireyler de vardır. Toplumsal gerçek, yaygın Marksizme göre, maddi üretim süreci, sınıflar ve bireylerin karşılıklı etkileşimiyle dinamize olan karmaşık bir nitelik arz eder. Determinizmden söz etmeyi pek tercih etmez yaygın Marksizm; ama buna zorunlu kaldığında, belirlemenin “karşılıklı” olduğunu mutlaka vurgular. Toplum, soyut bireylerin toplamı değil, somut bireylerin toplam ilişkileri ortamında kurulan bir varlıktır. Ama bu bireylerin “bağımsız değişken”liğine ilişkin, ne kadar azaltsa da bir şeyler söylediğinde, toplum tarafından tek yönlü belirleme süreciyle yaratılan birey mefhumuna karşı çıkmak, ve toplumsal / sınıfsal ve bireysel süreçlerin tarihsel karşılıklı ilişkiselliği gibi, belirsiz ve boş bir ifadeden başka bir şey çıkamaz ağzından.

Marksizmde birey meselesi genellikle birey-toplum diyalektik ilişkiselliği bağlamında değerlendirilir. Buna göre, bireyler belirli bir sınıfsal ilişkiler ortamında öteki bireylerle ilişkiler içinde bireylik kazanır ve bu nitelikleriyle topluma etkirler. Bu yaklaşım bağdaştırmacıdır.

Yaygın Marksizmin liberalizmi eleştirirken, bireyin soyut değil somut ilişkiselliği içinde anlaşılması gerektiği yolundaki görüşü, liberalizmin –yani Aydınlanmanın– sorunsalından kopamamanın sonucudur. Yaygın Marksizm, öznel bir idealizmi hep korur ve toplumsal gerçeğin determinist açıklamasına karşı bilinçli insan faaliyetine yer bulmak için Aydınlanmacı liberalizmin bireyine karşılık gelen kategoriden bir türlü kopamaz. Aklından tarihi değiştiren bilinçli insan unsuru hiç çıkmamaktadır yaygın Marksizmin…

Yaygın anlaşılışıyla Marksizm liberal Aydınlanmanın sorunsalındadır ve onun bu durumdan bir şikayeti de bulunmamaktadır. Ateşi çalan Prometheus söylencesi ve “İnsan tarihin öznesidir; değişir, değiştirir” mottosu, liberalizmle Marksizmin bağını oluşturur.

Liberalizmin kendini kurduğu temel tümden yoktur. Bireye öncelik veren toplumlar ve topluma ya da topluluğa öncelik veren toplumlar ayrımı sahtedir. Toplum denilen nesnenin “birey” diye bir birimi yoktur. Farklı toplumsallıklar vardır; toplumlar topluluk kuruluşlarını farklı tarz ve şekillerde gerçekleştirir. Ya da toplumların topluluk tarz ve şekilleri değişir.

Özel alan ve laiklik

Bireyciliği savunan bir çalışmada, Lenin’in bireyin mahremiyetini tanımama konusunda faşistlerle ne kadar benzer olduğuna dikkat çekiliyor. Lenin’in 1920’deki bir konuşmasındaki “Özel olan hiçbir şeyi tanımıyoruz. Bizim ahlakımız tamamıyla, proletaryanın sınıf savaşımının çıkarlarından sonra gelir” sözleriyle, faşist filozof Giovanni Gentile’in şu sözlerini karşılaştırması istenir okurdan: “Böylece, hiçbir şey özel değildir ve devletin hareketlerinin hiçbir sınırı yoktur.” Fakat yazar asıl Mao’nun bireyin mahrem sınırlarını tanımama konusunda “en çarpıcı” örnek olarak ifade ettiği liberalizme karşı mücadele konulu yazısındaki fikirleri anmadan edemez.

Kişisel sorunun, –komünist veya proleter de olsa– bireyin, insanlığın bir terim olarak yer aldığı bir söylemin kendini liberalizmin tasallutundan kurtarmasının çok zor olduğu bir kez daha ifade edilmelidir. Sosyalizm deneyimleri, liberalizme aykırı bütün özgüllüklerine karşın, din gibi hususları, liberal Aydınlanmacı laiklik ilkesini izleyerek, “kişisel mesele”, kişinin özel olarak yaşayabileceği ama kamusal olmasına izin verilemeyecek öğeler olarak alarak liberal sorunsaldan çıkamamışlardır.

Marksistlerin ve Marksistlerin önderliğinde yürütülen sosyalizm deneyimlerinin, “özel alan” tanımayacağından, her sorunun kamusal ve politik düzenlemeye tabi tutulması gerektiğinin savunulmasından, bu deneyimlerin, halklarının bilinci nazarında yaygın olarak bu hususlar üzerinden “utanç verici” tarzda çöküşlerine rağmen vazgeçilmemelidir. Cesaretle ezilmelidir, ya da cesaretle düzenlenmelidir: Ama mutlaka kamusal alana konu edilmelidir. Sosyalizm deneyimlerinin bu konularda Aydınlanmacıları izlediği bellidir. Etnik her unsurun düzenlemeye tabi tutulduğu, ama dinsel unsurların en iyi örnekte görmezden gelindiği pratikler bunun kanıtı mahiyetindedir. Ayrıca, söz gelimi, ulusal özelliklerin de özel alanda tasarruf edilecek konulara katılması, Aydınlanmacılığın aşılması değil, tersine sadece genişletilmesi olacaktır. Burada, dinler ya da başka inanışların kişisel alana itilmesi anlayışının bir tür hoşgörü olduğu anlayışına katılınmamaktadır. Marksizm, bu dinamiklere ya “kamusal alan”da birer yer bulacak ve hegemonyasına alacaktır, ya da amansız bir savaş vererek onları yok etmeyi göze alacaktır. Kaldı ki, özel alana itme, hapsetme, –güya özel alanı özgür bırakma da– aslında kamusal politik bir tasarruftur.

Her bir özgüllüğün bir gerçekliği ve yaşanma gerekliği vardır ve bunları tanımayarak, ve onları özel alana, kişisel alana iterek yok edemeyiz. Leninizmin Marksizme katkısı bu özgüllüğü tanıması ve politikanın asli konusu yapmasıdır. Leninizm, etnik, dinsel, cinsel ayrımları tanımamayı ya da özel alana itmeyi değil, bilakis politik kimlik konusu yapmayı öne almıştır.

Althusser’in, Sovyetler Birliği’nde ideolojik dönüşümün tayin edici bir momenti olarak, devletin bir sınıfın değil artık “tüm halkın” yani “her bir kişinin” devleti olarak ilan edilmesinin liberal niteliğini ortaya koymasındaki yaklaşım tarzı, teorik nitelikte olduğu için, hala eskimemiştir. Bu noktadan itibaren artık liberal ideolojinin alanına girilmiştir, ama istilacı olarak değil vasal olarak… Liberal ideoloji, Aydınlanma ideolojisi gibi bir çatı terim olarak, sosyalizmi ilk kuruluş çabalarından itibaren kuşatmaya başlamıştır. Zaten Marksizmin kurucuları, “burjuva hukuku”nun sosyalizmde uygulanmak zorunda olduğunu ifade ettikleri andan itibaren bu sorunun ve tehlikelerinin derinden farkında olduklarını göstermişlerdi.

Ancak temel sorun teorik olmasa da çok derindir. Her türlü hukuk ideolojisinin en azından pozitif hukuk ideolojisinin “birey”i bir hukuk öznesi kabul etmek bakımından liberalizmle birlikte anılması veya liberalizmin rahat ettiği bir yerde olması gerçeği, politik tutumlarla teorik anlayışları arasında sürekli olarak kısa devreler arayışında olan Marksizmden etkilenmiş kesimlerde, pratik ihtiyacın ağırlıklı bir etkide bulunmasını ve sağduyuya egemen olmasını getirmektedir. Sosyalizm deneyimleri, kapitalizm-öncesi toplumsal formasyonlardaki –ya da hatta belki ilk komünizmdeki– “birey” algısı ile kapitalizmdekinin arasında sıkışmış, gelgitler yaşamış ve sonunda kapitalizmin birey algısına teslim olmuştur. Bu sorun çözümünü beklemektedir.

Evrenselcilik

Liberalizmin evrensel olduğu, bütün insanlığa ait hiç olmazsa bir dile sahip olduğu ve bunun tarihte bir ilk ve eşsizlik olduğu ileri sürülür. Böylece, sosyalizmin kendine model alacağı bir söylem bulunur liberalizmde. Bu modele göre, milliyetçilik gibi akımlar insanlığın sadece bir kısmına, bir topluluğa hitap etmekte ve böylece liberalizmle karşıtlık içinde olmaktadırlar. Bu tarihe göre, sosyalizmin liberalizmle benzerliği, hele ötekilerle kıyaslandığında, açık olarak göze çarpacaktır.

Fakat bu mantığın birtakım sorunları vardır. Öncelikle, liberalizmle yaşanan, bir ilk olmaktan çok uzaktır. Bütün evrensel dinler bu nitelikleri haizdir. Öte yandan, milliyetçiliğin hareket gerekçesi liberalizmin kendisidir. Bu, 20. yüzyılda çoğu örnekte, ‘merkez’deki liberal milliyetçiliğe (kozmopolitizm şiarını kullanmıştır) karşı, ‘çevre’deki ezilen milliyetçiliğinin hareketi olarak belirmiştir. 20. yüzyıl boyunca ezilen halklar ve ulusların hareketinde Marksizmin güçlü bir hegemonyası olmuştur. Bu, paradoksal gibi görünmesine karşın, soyut bir evrenselciliğin sorunlarını açığa çıkarmak bakımından derslerle doludur.

Evrenselcilik, ideolojiler ve dinlerin işlevlendiği alanda başvurulan bir ilke olabilir. Fakat Marksizm açısından evrensellik teorik bir anlama sahip midir? Bu, felsefi bir postüla olarak işevuruk olabilir. Ontolojik varlık tektir. Toplumsal nesne, doğasal nesnenin bir formudur.

Evrenselcilik, ideolojik alanda bir ilke olarak ihtiyaç duyulan bir husustur, fakat, Marksizmin büyük dinlerin evrenselciliğine benzer bir pratik sergilemesi için, bunun mutlaka özgül (tikel) halkalar yakalaması gerekir. Bütün insanlığı kapsayan bir anlayışa Marksizm başından beri uzaktır. Ama bütün işçi sınıfını kapsayan bir anlayışı ve buradan bütün insanlığa ulaşmayı öngörmesi söz konusudur. Marksizmin geçen yüzyıl boyunca soyut işçi sınıfı enternasyonalizmi yerine somut bir ezilen sınıflar ve halklar birliği araması bunun başarılı örneğidir. Bu süreç, her pratik süreç gibi birtakım sorunlar doğurmuştur, ama bu, ödenmesi gereken –ve tarihsel olarak ödenmiş!– bir bedeldir. Bu durumda, evrenselciliği insan-merkezli bir tarzda kullanmanın reddi kesin zorunluluktur. Bu terimin insan-merkezi dışında anlaşılmasının mümkün olduğu kabul edilirse, bu kez, bir yandan tarihsel olarak ekoloji düşüncesinin verdiği olanaklara uzanılacak, öte yandan teorik olarak materyalist bir yaklaşım gereği, insan toplumlarının doğada ayrıcalıklı olmaklığına karşı çıkış gerekecektir.

Nitekim, soyut evrenselciliği liberalizm de uygulayamamış ve geçen yüzyıl boyunca o da muhafazakarlık ve milliyetçilikle bağdaşmalar aramıştır. Bu, liberal teorinin tutarsızlığı ya da ütopikliğidir ama Marksizm açısından bu söylenemez. En azından, Marksizm, her zaman soyut evrenselci bir damar barındırmasına rağmen, özgül formlar almayı başarmış ve geçen yüzyıldaki başarılarını (ve sonunda başarısızlıklarını?) bu sayede sağlamıştır. Reel liberalizm de reel Marksizm de –sosyalizm deneyimleri bunun zirvesidir– gerçek özgül ilişkiler ortamında varlık bulmuşlar ve her ikisi de muhafazakarlık ve milliyetçilikle, dinsel hareketlerle ve yerel geleneklerle alaşımlanmıştır. Bu, liberalizmin ve Marksizmin “aşırı” evrenselciliğinin tarihsel konjonktür tarafından törpülenmesi anlamına gelmiştir. Örneğin, soyut ve tarih-dışı birey savunusu da liberalizmde daha incelikli bir hal almış ve tarihsellik işe katılmıştır.

Liberalizm ya da evrensel herhangi bir teorinin tarihsel oluş formu hep özgül oluyor. Yani bir özgül, yerli formla örtüşüyor kaçınılmaz olarak… O halde, özgül formu öngörmeyen bir evrensel teori teorik olarak eksik mi kabul edilmeli ve özgüllük teorisine de yedirilmelidir; yoksa, bu eksiklik teorik olarak hep kalmak zorunda mıdır?

Aslında –ontolojik olarak– ne evrensellik vardır, ne de özgür birey. Bu adlar altında birtakım tikelliklerin hareketi vardır. Terimlerin içerimi varsayılan nesnesiyle hiçbir zaman örtüşmez. Böyle bir tekabüliyet aranmamalıdır.

Örneğin, işçi sınıfını nesnel olarak üretim araçlarından kopuk olan bütün nüfus oluşturur. Fakat, bir tarihsel dinamik kimlik olarak işçi sınıfını aynı ölçütte arayamayız. Politik olarak ise, bu tümden değişir. Harekete geçecek veya geçmeye aday olanlardır politik olarak işçi sınıfı… Ve bu bağlamdaki “işçi”nin bilimsel kavram olarak “işçi” ile herhangi bir ilişkisi yoktur.

Örneğin, “Kürtler”e tüm etnik Kürtler dahil edilebilir belki ama “Kürt ulusu” denilince, bu canlı dinamiğe sadece hareket halinde olan ve bu hareketli topluluğa tabi olan nüfusun katılması gerekecektir. Bir somut konjonktürde de o birim, politik bir örgüt tarafından “temsil olunur”: Gerçek ifadeyle, bir somut konjonktürde bu ulusal birimin karşılığı / kendisi, politik organizasyondur.

19. yüzyılda ortaya çıkmış milliyetçilikler bizzat Aydınlanmacı liberalizmin ürünüdür. Aydınlanmacılığın “gerçekleşmesi” milliyetçilik şeklinde olmuştur. Aydınlanmanın ve liberalizmin “Vatanım yeryüzü, milletim insanlık” şiarı gerçekleşemeyecek denli geneldi ve ancak bir somut özgüllük içinde gerçek olabilirdi. Bu anlamda, liberalizmi ve milliyetçiliği karşıtlar olarak değil, tarihsel doğuşuna ek olarak teorik doğuşunda da bir ilişkililik içinde almak gerekmektedir. Tarihsel olarak biri ötekinin ürünü olmuştur; teorik olarak biri ancak diğeri formunda somutlanabilirdi.

Aydınlanmacı liberalizmin, gelenekler, dinler ve etnilerden ari insan bireyi, teorik olarak soyut ampirist, tarihsel olarak ütopikti. Nitekim, bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir –günümüzün süper küresel ilişkiler içindeki “insan bireyi” şahsında bile… Ne dinler ve etnisiteler ortadan kalkmış ve birey kendi soyut aklıyla dünyanın karşısında çıplak kalmıştır, ne de dinler ve etniler dışında özgüllükler bitmiştir. Özgüllükler hep var olacaktır. Sürecin, özgüllüklerden daha ve daha üst evrenselliklere doğru gittiği yanılsamadır. Özgüllükler arası bir hareket söz konudur. Dinler veya milletler tarzında değil başka tarzlarda… Zaten, “evrensel” olduğu kabul edilen dinler de, tarihin hiçbir momentinde “tek bir din” olarak tecelli etmemiştir. Bu anlamda, Aydınlanmanın dinleri özel alana hapsetme çabası, bazı tarihsel momentlerde, tarihsel olarak elbette ilerici bir rol oynamıştır, ama teorik olarak hep boş bir işlem olmuştur.

Benzer bir akıl yürütmeyle, sosyalizm de, hiçbir zaman bir dünya devleti olarak beliremeyecektir. Sosyalizmin tek bir dünya devleti olarak tarihsel gerçekleşmesinin olası koşulları varken üretim güçleri hep yetersiz olacaktır. Bu yetersizlik aşıldığında ise artık tarihsel koşulları ortaya çıkacak olan “sosyalizm-sonrası”dır. Bir “dışarısı” her zaman olacaktır. Ya verili uzamın sınırı aşılacak, ya da yaşanacak bir krizle yeni ayrımlar ortaya çıkacaktır. Uzam sınırı aşılırsa, bambaşka dışarlıklar belirecektir.

İnsan-birey yoktur. İnsanlık –bütün insanlar!– ise somut olarak gündeme geldiğinde artık geride kalmış demektir. Doğa başka bileşenleriyle zuhur edecektir. “Derin ekoloji düşüncesi” bunu göstermektedir. Bu anlamda, insan-bağlamlı evrenselcilik, Marksizm için teorik aykırılığının ve politik uygunsuzluğunun yanında, tarihsel olarak da aşılmış bulunmaktadır.

Kabileden daha büyük insan kümelerine –mesela kavme–, oradan evrensel dinler aracılığıyla “eşrefi mahlukat” olarak insanlığa –hayvan ve bitkilere karşı!–, oradan da kozmogonik bir boyuta sıçrayacak evrimsel ilerleme sürecinin olduğu zehabına kapılmamalıyız. Düşüncenin maddi üretim tarafından belirlendiğine, maddi üretimin birimsel düzeyine bağlı olarak bir genişleme olabileceğini söyleyebiliriz. Fakat, hiç kimse, doğaya özdeş yaşayan toplulukların ekolojik olarak, kapitalizmin endüstriyel ya da post-endüstriyel döneminin tipik toplumlarından daha geri olduğunu söyleyemez. Liberalizm, Aydınlanmayla birlikte, kendini kendi tarihine bağladıkça burada kalmaya mahkumdur. Bireycilik ve hümanizm, bireyi ve insan türünü aşamaz. Ama –şu tarih dönemlerinde– Marksizm olarak adlandırdığımız yapı, kendini bu sınırlara bağlı hissedemez.

***

Liberalizmin anlayışına göre, evrensel (tümel) ile birey (tekil) arasında bir ara-halka yoktur. Olsa da buna direnilmelidir. İnsan (tekil) ile insanlık (tümel), herhangi bir dolayıma ihtiyaç duymadan ilişkilidir. Tutarlı evrenselci Marksistler, yani liberalizmle aynı kozmosu paylaşan Marksistler de, proleter birey ile proletarya arasında herhangi bir dolayımı gereksiz görür. Leninist parti, yani sınıftan ayrı politik örgütlenme, açıklanamayan ve kısa sürede yerini sınıfa (Sovyete) bırakması gereken bir geçici çözümdür. Onlar için “işçi ne Fransız, ne Alman, ne İngiliz” (Marx), ne Türk, ne Kürt’tür… Ancak, evrenselci Marksistler içinde tutarlı olanlar genellikle azdır. Marksistlerin çoğu, evrenselcilik bakımından tutarsız bir hal tarzına yönelme eğilimindedir. Onlara göre, tekil ile tümel arasında tikel dolayım vardır ve bu, pek bir sorun olmadan yürütülebilen bir işlemdir.

Oysa, tikelin olduğu ontolojik ortamda ne tekil vardır ne de tümel; varoluş daima bir özgüllük olarak gerçekleşmektedir ve hareket de sadece bir tikelden bir başka tikele doğrudur. Nitekim, 20. yüzyılda varolan Marksizm tamamen bu özgül halka üzerinden kendine yer bulmuştur. Rus ve Rusyalıdır, Çinlidir, …

Marksizmin enternasyonalizm anlayışı genel olarak liberal bir sorunsaldan anlaşılagelmiştir. Enternasyonal adlı örgütlerin ilk ikisinin bu ada karşılık olduğu söylenemez. Komintern, Marksistlerin ölçek olarak amacına uygun ilk enternasyonal örgütlenmesidir. Komintern’in Avrupa sınırlarını aşan ilk ve tek Marksist örgütlenme olduğu onun başka önemli sorunlarının da “evrensel” ölçeğe taşınmasına yol açmıştır. Komünist Enternasyonal dar anlamda anlaşılmış bir Leninist parti olarak örgütlenmeye yönelmiştir. Bu, özgüllükleri tanımayan bir pratiğin ‘dayatılmasına’ yol açmış ve hakiki devrimci dinamiklerin ancak bu örgütün şemsiyesi dışına çıkabilenler tarafından yürütülebildiği örnekler doğmasına yol açmıştır. Çin Devrimi süreci bu konuda genel olarak bilinen bir öyküye sahiptir. Ancak Yugoslavya, Arnavutluk, Kore, Yunanistan devrimci süreçleri de, feshinden sonra ilerledikleri halde, bu “dünya partisi”nin iradesine rağmen gelişmiştir.

***

Aydınlanmayla insanlık ailesinin kozmopolit sorunsalına girildiği, ama milliyetçiliğin bütün tikelciliğiyle bu güzelim tümelliği ortadan kaldırdığı ve özellikle 20. yüzyıldaki Leninizm-egemen-Marksizmin de bu tikelci anafora kapılan ve geride bırakılması gereken bir “sapma” olduğu anlayışı yaygın olarak zerkediliyor.

Liberal ve Aydınlanmacı Marksistler aynı evrenselci anlayışla, tikelci sapmanın artık geride kaldığına ve önümüzdeki dönemin Marksizminin ya tümden proleter bir küresel olarak, ya da küçük ulusal ya da dinsel birimlere takılmayan ve büyük birimler üzerinden hareket eden bir nitelikle gündeme geleceğine inanıyorlar.

Marksizmi, başlardaki liberal temalarıyla anlamaya yönelmek, ve bu tür bir anlamayı günümüz Marksizmine egemen kılmaya çalışmak, ister sağdan –liberalizmden–, ister “soldan” muhafazakar Aydınlanmacılıktan gelsin, bir üst-anlatı olarak liberalizmin alanındadır.

Bir kollektif özne olarak işçi sınıfı, ister, insanlık’ın bir özgül karşılığı olsun, ister insanlığı kendisiyle birlikte kurtaracak olan olsun, liberal bir sorunsaldan anlaşılmış olmaktadır. İşçi sınıfının Hegel’in ulus’una ikame edilmesi ise, hala Aydınlanmanın kozmopolit cenderesindeyken, onun sorunsalından çıkma çabasının umutsuz bir işareti olacaktır; fakat bu yol da Marksizm için elverişli olmaktan uzaktır.

Marksizmin tarihi bir bakıma, liberalizmin ve Aydınlanmanın soyut evrenselliğine ve bireyselliğine karşı bir “somut evrensellik”in ve özgül toplulukların mücadelesi tarihidir. (Soyut) evrenselliğe göre Batı’da, yani bireyini yetiştirmiş, felsefesini geliştirmiş, Aydınlanmış yerlerde olacaktı devrim. Oysa, “somut evrensellik” başka bir yeri işaret ediyordu. (Soyut) evrenselliğe göre, önce burjuvazinin tarihsel işini bitirmesini bekleyecek ve bu sırada ona yardım da edecektik. Oysa, “somut evrensellik”, bu sıralamayı bozdu. Bütün işleri bizim omzumuza yıktı.

Şimdi (soyut) evrensellik güya tarihten aldığı güçle, sesini tekrar yükseltiyor: Benim günüm geldi! Evrensel proletarya nihayet belirdi. Özgüllükler, yerellikler ortadan kalktı-kalkıyor! Liberal ütopya artık gerçekleşebilir –geçmişin kazasından sıyrıldık şükür. İşçi sınıfından ve onun evrensel tarihsel misyonundan her uzaklaşma bize başarısızlık getirdi. İşte artık, evrensel çelişki her anlamda görülüyor; ona odaklanmalıyız artık. Yolumuzu yeni icat edilecek özgüllüklerle karartmayalım. Sınıf mücadelesinin en iyi şekilde bizzat ona odaklanmayarak verilebileceğine ilişkin sapkın düşüncenin özgüllüğü sona erdi ve artık sınıf evrensel bir varlık olarak zuhur etti!

4. Aydınlanma Anasının Evlatları

Liberalizm ve sosyalizm

Marksizm eğer yeni bir bayrak ve başka bir uygarlık iddiasındaysa, tutarlı ve mazeretsiz olarak karşısında olunması gereken fikir şudur:

“Büyük Fransız Devriminin üç sloganı: özgürlük, eşitlik, kardeşlik, modernite devriminin ve aydınlanmanın tezahürüydü. Sol hareket de modernitenin ve aydınlanmanın doğal mirasçısı ve devamı olarak sahneye çıkmıştı. Sosyalizm, Fransız Devriminin üç sloganında ifadesini bulan amaçların gerçekleşmesi ve insanın her türlü yabancılaşmadan arınarak özgürleşmesi [emansipasyon], kendini bütünüyle gerçekleştirmesi perspektifiydi. Sosyalizm, hem politik felsefe olan, bireysel özgürlüğü önemseyen politik liberalizmin mirasçısı, hem de onu eleştirip aşmak zorunda olan bir politik-entellektüel akımdı.[…] [A]ydınlanmanın ve modernitenın mirasçısı ve devamı olan sosyalist eleştiri ve sosyalist hareket bir tür ikinci düşünsel-entellektüel devrimdi. Aydınlanmanın vaatlerini ve Büyük Fransız Devriminin üç sloganında somutlananı nihai hedefe taşımayı vaat ediyordu.”

Sosyalizmi modern bir akım olarak Aydınlanmayla başlatırlar. En erken İngiltere’deki iç savaşa uzatılır sosyalizmin ortaya çıkışının tarihi. Daha ortalama ve belki uygun yaklaşım, sosyalizmi Fransız Devrimiyla başlatır. Bu, tarihin Aydınlanma ve kapitalizmle başladığına ilişkin malum görüşün sol taraftaki tekrarından başka bir şey değildir. Kapitalizm ve burjuvaziyle birlikte tarihin tekerleği harekete geçmiştir ve işçi sınıfına dayanan sosyalist hareket bu misyonu burjuvaziden ve ondan sonra almıştır.

Böylece Aydınlanmanın ürünü olan iki başlıca akım olarak burjuvazinin liberalizmi ve işçi sınıfının sosyalizmi doğacaktır. Zaten bu ikisi kapitalizmin de iki temel sınıfı ve ideolojisidir. Akıl, bilim, gelecek ufku bakımından proletaryanın ilişkilenebileceği yegane miras burjuvazinin, yegane hedef Aydınlanmanındır.

Bugün Marksizm alanında, bir yanda Marksizmin liberalizmle sentezini yapmayı savunanlar, öte yanda Marksizmin Aydınlanmacılık olarak yeniden-kurulmasını savunanlar saflaşıyor. Bunların derin teorik merkezinin aynı olduğu görülmüyor. Söylenmek istenen, Marksizmin Aydınlanmacılıkla birleştirilmesi, Marksizmin Aydınlanmacılık terimleri üzerinden yeniden tanımlanmasıdır.

Bunlar açısından sorun, Aydınlanmanın asıl bağlısının liberalizm mi yoksa sosyalizm mi olduğudur. Sol liberaller, Aydınlanmanın bağlısının liberalizmin özgürlükçülüğünü alması kaydıyla sosyalizm olmasını arzuluyor. Sol Aydınlanmacılar ise, liberalizmin de sosyalizmin de bu ananın has evladı olduğunu, ama liberalizmin bu misyonu artık sürdüremeyeceğini ve misyonu sosyalizmin tek başına üstlenmesi gerektiğini söylüyor…

Teorik olarak solun genelde Aydınlanmacı bir paydadan liberalizme dayandığı, ya da aynı argümanlardan beslendiği ileri sürülecektir. Bu, bir anlamda “derindeki liberalizm”dir ve yüzeydeki köpüklerde her durumda belirti vermemektedir. Ancak, bu düzlemde solun neredeyse bütün üyeleri liberaldir. Yüzeyde, yani politik ve ideolojik düzlemde de liberalizmle ilişkilenme sürmektedir. Politik ve ideolojik düzlemde solun –bir– ana öbeği liberal değildir. Bu, ulusal solcular olabileceği gibi, devrimci solcular arasında da liberal olmayan öğeler vardır.

Derin liberalizm, bir politik akım olan liberalizmi de kapsayacak şekilde, Aydınlanmacılıktır ve sol hareket, genel niteliği itibarıyla derinden liberaldir. Böylece Marksizm aslında dar-liberalizmin kusurlarından arınmışlık iddiasındaki liberalizm –derin liberalizm ya da Aydınlanma– olarak belirmiş olmaktadır. Öte yandan, bir liberal nasıl kapitalizmin “vahşi kötülüğü”nü savunamıyorsa, “piyasasız bir modernite arayışı” olarak Marksizm bağlıları da Aydınlanmayı aynı şekilde mazur gösterici bir tarzda savunurlar: Aydınlanma, 19. yüzyılın ve genel olarak da kapitalizmin vahşetinden sorumlu olamaz! Suçlu liberalizmdir!

Her şeyi birbirine bağlamaya, teorinin pratikten kopuk olmadığını anlatmaya pek hevesli çeşitli Marksizm yanlıları, sosyalizm deneyimleriyle Marksizmi de ayırır ve Marx’ın saf Marksizminin (özgürlükçü Marksizmin) reel sosyalizmin kötülükleriyle bağdaştırılamayacağını, sorumlu tutulamayacağını söyler.

Aydınlanmayı ve Aydınlanmacı bir Marksizmi güya modernizmin ve liberalizmin tasallutundan kurtaracağını sanan bir kısım Marksistlere göre, Aydınlanmayla modernizm ve liberalizm bambaşka şeylerdir ve karıştırılmamalıdır. Aynı görüş bazı liberaller tarafından da ileri sürülür. Onlara göre de, liberalizm modernizmin ve Aydınlanmanın “kötü” yanlarıyla karıştırılmamalıdır. Görüldüğü gibi, aynı ihtiyaç, aynı tutuma yol açıyor, aslında aynı yerde duran iki akımın izleyicilerince…

***

Bugün, Marksizmin yetersiz bir yapı olduğunu ileri süren ve bundan dolayı Marksizmin liberalizmden bir şeyler alması gerektiğini ya da liberalleşmesi gerektiğini savunanlar hasmımızdır, fakat açık bir hasım olmak bakımından ayrılmalılar.

Bugün, Marksizmin, “insanlığın ortak değeri Aydınlanmacılığın” büyük ideallerini zaten içermiş bir yapı olduğunu; Marksizm bakımından, Aydınlanmacılığın ideallerini tutarlı olarak izlemekten, yeni bir Aydınlanma hamlesi yaratmaktan başka Marksizme bir şey eklemenin ya da katmanın gereksiz olduğunu savunanlar hasım görünmüyorlar. Ama, Marksizmin içinden ve yetki iddiasıyla konuştuklarından, mızrağımızın sivri ucunun yöneltilmesi gereken asıl hasmımız bunlardır.

Liberal Aydınlanmacılar, Marksizmin liberalizmle sentezini, “derin liberal” Aydınlanmacılar, Marksizmin Aydınlanmayı içererek aşmasını savunuyorlar.

Sosyalizm-liberalizm sentezi: Dolaysız liberalizm

Murat Belge’nin sözü sosyalizm-liberalizm sentezini ifade edici mahiyette: “(L)iberalizmle kendi sentezini yapmayan, yapmaktan kaçınan bir ‘sol’ anlayış, gerçek bir sol anlayış olamaz. Genellersek, dünya sosyalist hareketi liberalizmin katkılarını özümsemiş bir solculuktur.” Bir başkasının, Halil Berktay’ın sola dönük eleştirisi şu: “(D)emokrat ve özgürlükçü olmayış, Solun en büyük zaafı.” Bundan dolayı, Berktay, bir liberal olmadığını söyleme ihtiyacı duymasına rağmen, J. S. Mill’in Marx karşısındaki önemini vurguluyor. “Mill’de, Marx’ta olmayan bir şey var: mevcut demokrasiyi iyileştirme, özgürlük ilkesini demokrasiye hakim kılma projesi. Onun içindir ki, 2008 Türkiye’sinin demokratik ahlak ihtiyacına, Marx’tan fazla Mill ışık tutuyor.” Berktay’a göre, bu yüzden, “birey hak ve özgürlükleri konusunda liberalizmden öğrenen ve öğrenmeyen Sol akımlar arasında, zaman içinde muazzam bir fark oluştu”.

Bu görüşlerin Marksizmle içeriden ve özel ilişkileniş iddialarına sahip kesimlerde de dile getirildiğini izlemek sorunun ciddiyetini göstermektedir. Bunun örneği, Fikret Başkaya’nın şu sözlerinde görülüyor: “Sosyalizm, Fransız Devriminin üç sloganında ifadesini bulan amaçların gerçekleşmesi ve insanın her türlü yabancılaşmadan arınarak özgürleşmesi, kendini bütünüyle gerçekleştirmesi perspektifiydi. Sosyalizm, hem politik felsefe olan, bireysel özgürlüğü önemseyen politik liberalizmin mirasçısı, hem de onu eleştirip aşmak zorunda olan bir politik-entelektüel akımdı.”

Bu, benimsenen Marksizmle liberalizmin arasında teorik bir fark olmadığının, farkın pratikte, olsa olsa pratik ideolojide olduğunun açık itirafıdır.

Nitekim, Başkaya, “sosyalizm politik felsefe olan liberalizmin içeriğinin ters-yüz edilmesiydi” demektedir. İçerik, “insanın (bireyin) kendini bütünüyle gerçekleştirmesi(ydi.) Her türlü bağdan kopmuş, her türlü koruma ve sosyal güvenceden yoksun, emeğini satmadığı zaman aç, kaderi sermayenin insafına terkedilmiş, ekonomik planda özerk olmayan, meta denizinde boğulmamak için sürekli debelenen bireyin özgürlüğünden, oradan hareketle de toplumsal refahtan söz edilebilir miydi?”

İşte, liberalizmin bu “tutarsızlığı”na yanıt sosyalizmden gelecekti! Başkaya’ya göre, “(S)osyalizm, bir bireysel özgürleşme felsefesiydi ama bunu bireyi yalnızlaştıran liberal felsefenin aksine, toplumsal dayanışmayı, toplumsal bağları güçlendirerek gerçekleştirmeyi vaat ediyordu… O halde kritik sorun ne idi? Sol bireysel özgürlükle ilgili nasıl bir tutum benimsemeliydi? Sol ekonomik liberalizme karşı çıktığı gibi politik liberalizme de karşı çıkmalı mıydı? Eğer bizdeki özgürlüğün karşılığı liberte ise, sol anti-liberal olamazdı ama bu onun asla liberal olduğu, liberalizmle uzlaştığı anlamına gelmezdi. Tarihsel sol sözünü ettiğimiz ince çizgi üzerinde yürüyemedi ve liberalizme karşı çıkarken özgürlüğü (liberte) önemsemedi. Bireysel özgürlüğün önemini kavramakta sınıfta kaldı.” Yani siyasal ve hele felsefi liberalizmle sosyalizmin pek bir sorunu kalmamış oluyor. “Ekonomik liberaller” ise solun başka kesimleriyle yakınlaşmışlardır. Zira, “Ekonomik liberaller gibi sol da ekonomik büyümeyi (prodüktivizmi) esas al(mış) ve maddi zenginleşmeyle tüm sorunların çözüleceğine dair burjuva saplantısına ortak ol(muş).” Kötü Aydınlanmacılar ve kötü liberaller, burada da bir eklemeyle devreye giriyor: Kötü sosyalistler. Böylece sosyalizm deneyimleri Aydınlanmanın kötü yanıyla özdeşleştiriliyor. Bu, sol liberalizmi teşhis etmenin bir belirtisi konumundadır.

Aşamacılık

Sosyalizmin liberalizmle sentezlenmesi düşüncesinin politik karşılığı, “burjuva demokrasisi”nin sosyalist mücadele hatta sosyalist olmak için bir önkoşul görülmesidir. Bunun, liberal ya da “Jakoben” bütün Aydınlanmacıların ortak postülası olduğu vurgulanmalıdır.

Murat Belge bu görüşü şöyle ifade ediyor: “ ‘(B)urjuva’ dediğimiz demokrasinin bazı edinimlerini yaşamadan, ‘sosyalist demokrasi’ kurmanın ne kadar imkânsız olduğu, gözümüzün önünden akan ‘tarih şeridi’nde kanıtlandı, hâlen de kanıtlanıyor.”

Fikret Başkaya’ya göre, “teorik, ideolojik, pratik ve entellektüel planda azgelişmiş Türkiye toplumu”nda bu sorunların “daha derin olarak yaşanması kaçınılmazdı”, zira “Türkiye’de bir aydınlanma ve modernite devrimi yaşanmamıştı. Eski rejimle ve onun ‘geleneksel’ ideolojisiyle bir hesaplaşma hiçbir zaman yaşanmamıştı. (…) Özgürlük, demokrasi ve sosyalizm özdeş olmasalar da akraba kavramlardır ve aynı aileye mensupturlar… Özgürlüğün ve demokrasinin olmadığı yerde sosyalizm mümkün değildir.”

Derin liberal Aydınlanmacılar da, farklı politik özneleri kast ederek, aynı tarihsel aşamayı aynı teorik gerekçelerle savunur. Onlara göre, burjuva devrimi süreci sosyalizm mücadelesi için elverişli zemin sağlayan ve toplumu pre-kapitalizmden her anlamda kurtararak sosyalizme hazırlayan bir aşamadır ve bu süreç kuşkusuz desteklenmelidir. Yolları farklı da olsa, açık liberal ile derin liberal, biri Kemalist devrim tarzında, öteki liberal burjuvazi öncülüğünde, ama mutlaka bir burjuva liberal dönemin yaşanmasını öngörürler. Kapitalizm, kavram ve kurumlarıyla gereklidir…

Aydınlanmanın her iki sürdürücülerinin bu bağlamda aynı olduğu gösterildikten sonra, devrimci hareketin benimsediği burjuva demokratik devrimi aşaması anlayışının farkı olup olmadığını sorgulayabiliriz.

Öncelikle, liberal bir rejimin devrime karşı güvencelenmiş niteliğinin öne çıkması gerektiği unutulmamalıdır. Aydınlanmacılar tarafından söz konusu edilenin, “birey özgürlüğü”nün ve “demokrasi”nin sağlandığı bir rejim olduğu ama hiçbir şekilde politik bir ihtimal olarak devrimin önkoşulunun kast edilmediği, olsa olsa evrim yoluyla bir ilerlemenin ima edildiği bir rejim olduğu açıktır. Bunun kanıtı, Murat Belge’nin dediğinin aksine, Batılı liberal demokrasiler değil midir? Liberal ile derin liberalin ayrımı günümüzdeki İngiltere ile Fransa kadardır.

Sosyalizmin kapitalizmle ortaya çıkmak zorunda olan bir politik akım olduğu anlayışı, bütün Aydınlanmacıların ortak postülalarından biridir. Bunlara göre, kapitalizmin ekonomik, toplumsal, politik, ideolojik, kültürel, entellektüel “altyapısı” oluşturulmadan “modern” sosyalizm mücadelesi gerçek rotasına giremez. Modern sosyalizm ortaya çıkamaz.

Devrimci hareketin anlayışı ise Aydınlanmacıların her iki kesimiyle kategorik olarak aynı, fakat öbür tarafta konumlandığı için paradoksaldır. Devrimci hareket, için bugüne kadar, devrimci şiddetin gerekçesi pre-kapitalist unsurların varlığıydı. Anlayışa göre, burjuva devriminin tamamlanmaması, ekonomi-dışı zoru devrede tutarken, devrimci şiddeti de meşrulaştırıyordu. Paradoks, devlet biçiminin diktatörlük olarak belirdiği bu aşamadan sonra, devlet biçiminin demokrasi olduğu koşullarda devrimci mücadelenin nasıl ve hangi araçlarla yürütüleceğidir. Devrimci hareketin, kendini Aydınlanmacılardan anlayış olarak kategorik bir şekilde ayırmaması, böyle bir sorunu doğuran başlıca etmendir.

Liberallerle ortaklık anlayışının politik temelinde burjuva demokrasisinin sosyalist mücadele ve devrim için en uygun zemin ve hatta öngün olduğu yanılgısı yatıyor. Bu konuda kurucular dahil önde gelen birçok Marksistin payının olduğu açık. Burjuva demokrasileri, en iyi yorumla, evrimci bir ilerlemenin gerçekleştiği ama devrimci ilerlemenin kesin olarak engellendiği bir durum anlamına geliyor. Yani, liberal burjuva demokrasisi, sosyalist mücadele için en uygun bir zemin değil, bilakis, bir tarihsel dönem için, mücadelenin başarı imkanlarının olmayışının –neredeyse– garantilendiği bir rejimdir. Bunun çok ağır bir yanılgı olduğunun geçen yüzyılın deneyimleriyle anlaşılmış olacağı düşünülürken, sosyalizm deneyimlerinin çöküşünün ardından bu görüşlerin hortladığı görüldü.

İçerilmiş ve aşılmış Aydınlanma: Derin liberalizm

Liberalizm-Marksizm sentezinden de önce Aydınlanmacı Marksizm vardı. Buna göre, Marksizm, Aydınlanma değerlerini sahiplenmelidir, Aydınlanmayı yaşamalı ve içererek aşmalıdır…

Dolaysız liberalizm eğilimiyle birlikte alındığında, politik sol hareketin –herhalde– hiçbir üyesinin bu geniş ikili anaforun dışında olmadığı görülecektir.

***

Aydınlanmanın, sınıflardan ve tabii burjuvaziden bağımsız bir insanlık mirası olduğu, Marksist bazı çevrelerde tazelenerek yeniden gündeme getiriliyor. Marksistlerin çoğuna göre, Marksizm Aydınlanmanın mirasçısıdır ve uygulamada sınırları görülen bu aşkın idealleri program olarak sahiplenmiştir. Günümüzün yaygın Marksizminin “guru”larından önde geleni E. M. Wood’a göre, kapitalizm Aydınlanma’yı sona erdirmiştir ve Aydınlanma sosyalizm tarafından diriltilmelidir.

Bu yaklaşıma göre, burjuvazi Aydınlanmayla ilişkisini, tekelci kapitalizmle birlikte, hele 1990’dan sonra iyiden iyiye, kesmiştir. Bu durumda Aydınlanmanın ileriliği çok açık olan düsturunu savunmak sosyalistlere kalmıştır!:

“Aydınlanmanın tarihsel olarak insanlığa verdiği mesajın özü şudur: Daha iyi bir yaşam özlemini öbür dünyaya ertelemene gerek yok; bu özlemini, akılla, bilimle ve daha iyi bir toplum düzeniyle bugün de gerçekleştirebilirsin… Evet, aydınlanmanın kimi elitist, zorlayıcı, batı uygarlığı dışında kalan halklara tepeden bakıcı vb. yanları vardır; ama bunların hiçbiri, az önce aktarılan temel mesaja gölge düşürmez.”

Tipik olarak, Marksizmin farkının ne olduğunu anlatamaması yanında, Aydınlanmanın değerine ilişkin bu sözlerin naifliği, isabeti hakkında şüphe uyandırabilir, ama hiç kuşku duyulmamalıdır. Aydınlanma isabetle saptanmıştır. Tarihe ne kadar kapalı ve kendiyle ne kadar mesut ve dolu bir yaklaşım! Sanki, ezilenler, Aydınlanmadan önce, daha iyi bir yaşam özlemini öbür dünyaya erteliyormuş, ve binlerce yıl tevekkülle beklemişler ve ancak Aydınlanmanın gözlerine ışık tutmasıyla uyanmış ve ayağa kalkmışlar!

Ezilenlerin gerçekle ilişkilenme tarzlarının biri hep gözlerini kapamak, ütopyaya kaçmak olmuştur, ama bu konuda Aydınlanmanın öncesi ile sonrası arasında bir ayrım görülemez. Bildik dinler geride kalmamıştır gerçi ama dinlerin yanında gelişen ve adına din denmeyen dinler de ezilenleri aynı şekilde “afyonlamaktadır”. Kitlelerin tarihe ancak Aydınlanmayla “aydınlandıktan sonra” dahil olduğu görüşü kendini pek beğenen Aydınlanmacılığın ve bundan etkilenen Marksizmin Batılı ve işçici bir düşüncesidir. Aynı tarih anlayışı, yani binlerce yıl dinlerin afyonuyla uyuşmuş kalabalıkların bilimle aydınlanması ve gerçeği görmesi esprisi sürüyor: “(G)erçi kapitalizm bir ‘zafer’ kazanmıştı, ama bu zaferi önceleyen on yılların zorlayıcı ütopyaları, maddeciliği ve anti-klerikalizmi, geriye tevekkülü ve azla yetinmeyi aşmış insan kalabalıkları bırakmıştı. Bu insanlar, dünyadaki ‘baştan çıkarıcı bolluğu’ görüyor ve ellerindekiyle yetinmiyordu.” Bu, gayet basit bir tarih anlayışı, ama ‘ilginç’ bir ısrarla birçok “derin” teorisyen, bu ilkelliği savunmayı bir meziyet olarak sürdürüyor.

***

Böylece Aydınlanmacılığın –henüz Aydınlanmamış!– Batı-dışındaki geri dünyaya uzanması, genişletilmesi gerekecektir. Bu işi de zaten artık sadece Marksistler yapacaktır. Marksistlere Batılı misyonerlik, Marksizme misyonerin elindeki İncil olmak yakıştırılıyor açıkça.

Marksizm alanındaki derin liberalizm eşanlamda Aydınlanmacılık, Marksizmin Aydınlanmacılığın gerçek mirasçısı olduğunu, sosyalizm deneyimlerinin bu mirasın uygarlık karşılığı olduğunu, Batı demokrasilerinin (işçi sınıfının aldığı haklarla ve kamu mülkiyetinin yaygınlığıyla) Aydınlanma misyonunun sürdürücüsü sosyalist hareketlerin ve sosyalist ülkelerin sayesinde geliştiğini, dolayısıyla günümüzün liberal değerlerden yeni bir uzaklaşma anlamına gelerek, ortaçağ özellikleri gösterdiğini, bizim mücadelemizin burjuvazinin bir yana bıraktığı değerleri yerden alıp savunmak olduğunu ileri sürüyor.

***

Liberallerin Marksizme düşmanlığı önemli değil; bu, açık bir teorik ve politik mücadele konusu… Önemli olan derin liberalizmin Marksizme sızarak hakim olması ve ezilenlerin son bir buçuk yüzyıldır bayrağı olmuş bu yapıyı niteliğinden düşürme ihtimalidir. Bu, dar anlamda liberalizmin derin liberalizm ve Marksizmle paylaştığı varsayılan epistemolojik temeldir. Marksizmin liberal değerlerle yeni bir senteze gitmesi gerektiği görüşüyle, Marksizmin Aydınlanma değerlerini aşarak da olsa edinmesi gerektiği görüşü arasında teorik bir fark bulunmamaktadır. Evet, biri sağcı öteki solcu gibi duruyor, fakat politik olarak hangisinin sağcı veya solcu olacağı konjonktüre bağlıdır.

***

Bütün Aydınlanmacılarda olduğu gibi, “liberal” veya “jakoben” Aydınlanmacılar da Aydınlanmanın insanlık tarihinde tayin edici bir kopma olduğunu ve tarihin modern terimlerle ancak bu dönemden itibaren yazılabileceğini söyler. Aklını kullanabilen insan bireyleri ya da sınıflar bu tarihten itibaren ortaya çıkmıştır, daha önce alacakaranlıkta el yordamıyla yönünü bulmaya çalışan insan sürüleri veya kalabalıkları vardır. Demokrasi, özgürlük, doğaya ve topluma ilişkin bilimsel bilgi veya değerli ne varsa, ancak bu dönemden sonra olabilirlik kazanmıştır ve bu çizginin son halkası olan Marksizm de varlığını bu mirasa borçludur. Marksizmin “jakoben” Aydınlanmacılıkla (Fransız Devriminden düğümlenen miras), ya da “liberal” Aydınlanmacılıkla (İskoç veya daha geniş olarak Anglo-Sakson devriminde beliren miras) bir varis-muris ilişkisinin kesin olduğunu, ve bugün Marksizmin günü yakalamasının (geride bırakılan başarısız yüzyıldan sonra) ancak bunun ikisinden biriyle yapılacak bir sentezle mümkün olduğunu ileri sürmektedirler.

Marksistler, her çağın insanlarının kendileriyle dopdolu olmasından ve kibirden uzak durmalıdır. Marksizmin, bu yeniden darlaştırılmış tarihsel bakışa ihtiyacı bulunmamaktadır. Burjuvazinin ya da başkalarının dar-görüşlü tarih anlayışına kapılmayacak kadar engin olmak gerekir Marksizm. Üstelik bu görüşlerle uğraşmayı ve onları –eylemli ve söylemli- reddetmeyi Marksizmin geçmişte bırakmış olduğunun kabul edilmesi beklenirken, tekrar taze bir güç ve güvenle dile getirilebilmesi, sorunun ağırlığını gösteriyor.

Öte yandan, düşünsel miras olarak, epistemolojik bakımdan, toplumlar tarihinin herhangi bir döneminin diğerinden epistemolojik üstünlüğü yoktur. Çeşitli tarikatlarıyla Aydınlanma dininin mensubu düşünür ya da filozofların kategorilerinin, önceki ya da sonraki dinlerin mensubu, bu dinlerin sorunsalı içinden yazan, söyleyen düşünür ya da filozofların kategorilerinden üstünlüğü söz konusu değildir.

Ezilenler bakımından, ezme-ezilme ilişkisinin olduğu bir toplumsal formasyonun ötekine kategorik tercihi (az ya da çok ezilme veya sömürülme!) söz konusu olamaz. Ezilme ve sömürülmede ilerilik ezilenler tarafından kabul edilemez. Marksizmde, kurucularından başlayarak, bu türden yönler sakınmaksızın budanmalıdır.

Aydınlanmacılığın temel argümanlarıyla Marksizmin temel argümanları arasında aykırılık ve zıtlıklar vardır. Tarihin ancak burjuvazinin yükselişiyle başladığı, bilinçli insan faaliyetinin bu çağla birlikte gündeme geldiği, bilimin insan faaliyeti için bu çağla birlikte devreye girdiği, burjuvazinin yükselttiği şiarın devrimci ve tutarlı olduğu, ancak burjuvazinin uygulamaktan caydığı bu ilkeleri artık proletaryanın üstlendiği savunulur.

Aydınlanmayla birey tekinin ortaya çıktığına Marksizm karşı çıkar. Aydınlanmayla düşüncenin uhrevilikten dünyeviliğe dönüştüğü bir yanılsamadır. Söz konusu olan, aynı düşünmenin tarz değiştirmesidir. Düşünce hep dünyevidir, ve Aydınlanmadan önce ve sonra dünyevilik tarzı değişmiştir. Dünyanın ancak Aydınlanmayla bilinebilir olduğu bir safsatadır. İnsan toplumları daha önce de teknik-bilgisel ürünler veriyordu. Yapılanların Tanrısal akla bağlanmasıyla insanal akla bağlanması arasında bir gerçek fark yoktur; fark, şeklidir: Aynı insan, kendi düşüncesini daha önce bir büyük akla bağlarken, artık bir başka büyük akla bağlamaktadır. Dinin ve dinsel kurumların geriye itilmesi kategorik olamaz. Tarihsel materyalizm bize, dinlerin ve dinsel kurumların da sonrakiler kadar dünyevi fikirler, inanışlar ve kurumlar olduğunu öğretir. Bireyin özneliğine ilişkin kategorik bir değişme olamaz. Bireyin önceki haliyle sonraki hali arasında birtakım tarz ve şekil farkları olabilir; o kadar. Birey, ne önceden öznedir, ne de Aydınlanmayla…

Tanrı-öznenin değil de paganizme benzer şekilde insan-öznenin öne çıkmasıyla, Aydınlanma, tarihte bir ilki gerçekleştirmiş, nihayet akıllı insanı tarih yapıcı bir yere koymuş değildir. Aydınlanma tarihte bir iç aşamadır sadece.

Aydınlanmadan önce toplumlar bilinçle ne kadar dönüştürülebiliyor idiyse, Aydınlanmadan sonra da aynı şekilde dönüştürülebilir.

5. İndirgenmiş ve ‘Hanif’ Marksizm

“İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan; ancak, o hanif bir Müslümandı.” (Ali İmran Suresi/67, Kuran)

Marksizmi Marksizme indirgemek

Yüz elli yıllık tarihindeki teorik ve politik kopma momentlerine ve sürecine rağmen, Marksizmin dönüp dolaşıp Aydınlanma ve dolayısıyla liberalizme yönelmesi, –salt “kötü” Marksistlerin bir eğilimine bağlanamayacak– bir ‘zorunluluğu’ da gösteriyor. Eğer Aydınlanmanın cenderesi (tarih anlayışı, toplum anlayışı, insan anlayışı, bilim ve bilinç anlayışı, din ve kültür anlayışı, …) kırılmazsa, başka çare olmadığını gösteriyor bütün bu tarih… Aydınlanmanın kendini bir “epistemolojik kopuş” olarak sunmasıyla, kendini genetik olarak onunla bağlayan her akım da soykütüğünü çıkarmış oluyor. Tarihsel olarak Aydınlanma-öncesi, teorik olarak Aydınlanma-dışı artık haram oluyor!

Marksizm, kendini Aydınlanmayla bağladığı, kapitalizmle sınırladığı sürece liberalizmle yenişemeyecektir. Liberalizm, Aydınlanmada, onun tarih anlayışı, bilim anlayışı, toplum anlayışı, felsefe ve din anlayışında kendi “öz” yatağını buluyor. Marksizmin, ortasında doğduğu bu yabancı topraklarda ancak, etki ve bulaşıklıklarından arınmak, dövüşmek ya da teorik-politik ganimet için işi olabilir. Liberalizm-Marksizm sentezi de, Aydınlanmacılığı üstlenmiş Marksizm de, Marksizmin, tarihsel olarak karşılaştığı dönemin devrimci dinamiğini açığa çıkarmasına yetmeyecek, Marksizmin teorik kuruluşunu iptal ettirecektir.

Marksizm, politik yol yürüme ihtimallerini gözardı etmeden bu kesimleri teorik dünyalarında baş başa bırakmalı ve bambaşka bir ezilenler uygarlığının sürdürücüsü olduğunu tekrar ortaya koymalıdır.

Günümüzde, bu bakımdan, Marksizmle ilgili ikili bir işlem uygulanmalıdır. Marksizm bir yandan ‘azaltılmalı’, öte yandan ‘çoğaltılmalı’dır.

Bir yandan Marksizm, dönemi ve teorisi itibarıyla kendine indirgenmeli, kendi içindeki ‘Marksizm-dışı Marksizmler’ ayıklanmalıdır. Buna, bir bağlamda, Marksizmin Aydınlanmacı öğelerden arındırılması da denilebilir. ‘Dar-Marksizm’, Aydınlanmacılığa ve modernizme hem teorik hem de politik bir öğe olarak indirgenmiş bir Marksizmdir; ‘kendine indirgenmiş Marksizm’, Aydınlanmadan kopmaya odaklanmıştır. Öte yandan, Marksizm dönemini aşan geniş zamanlı bir yaklaşımla, kendine yeni öğeler ve tarihsellikler katmalıdır. Ontolojik ve epistemolojik olarak Aydınlanmayla sınırlanmadan, Marksizm öncesinde ve Marksizm sırasında, bilişsel Marksizm dışında yer alan Marksizm örnekleri aranmalıdır. Aslında bu işlem de bir indirgemedir; Marksizmin, bilişsel tarih ve teori sınırları dışında, kendi dışındaki esaslarına indirgenmesi… Marksizmin, esaslarını kendi dışında da bulması…

Marksizm, tarih bilimi, materyalist felsefe, ezilenlerin devrimci politikası (bilim-felsefe-politika) olarak bütünlüğüne indirgenerek ortaya konulmalı, bu işlem, her bir bileşende derinliğine öncüller arayışı ve yeni kuruluş çalışmaları ile zenginleştirilerek sürdürülmelidir.

Marx’ın Marksizmi olarak ‘Marksizm’, Lenin’in Marksizmi olarak Leninizm ve Mao’nun Marksizmi olarak Maoculuk; tarihsel ve teorik boyutuyla ‘bütünsel Marksizm’, Aydınlanmanın dışına çıkmak için büyük atılımlar yaptı, fakat dönem, Aydınlanmanın galebe çalmasıyla bitti. Yeni bir dönemi, Aydınlanmaya yeni büyük meydan okumanın manifestosunu oluşturacak teorik ve politik bir etki ve eserle başlatmak gerekiyor.

Sorunun hala, önde gelen Marksistlerin birçoğunda, Aydınlanmanın ve “liberalizmin özgürlükçü ya da demokratik ilkeleri”nin klasik ya da çağdaş liberallerde mevcut olmayan “uygulanabilirliği”, ya da “tutarlılığını sağlamak” şeklinde tarif edilebilmesi, ortamın Marksizm açısından vahim derecede geri olduğu anlamına geliyor. Wallerstein’ın ya da Marksizmin ana akımının hep yaptığı gibi, “liberalizmin sloganlarını ciddi biçimde benimsemek suretiyle” yani “liberaller tarafından hiçbir zaman kalkışılmamış bir şeyi yaparak” yapılacağını savunmak, meseleyi hala yerinde saydırmak demektir. Ama bu bir hakikattir ve bunu veri alarak hareket etmek zorunludur. Marksizm gibi kapsamlı bir yapının tarihsel ve teorik olarak dar boyutlarda tartışılması, onun izleyicilerinin tarihselciliğin haklılaştırıcıları olduğu kuşkusunu doğuruyor olsa da, bu teorik uylaşmaya karşı da mücadele vermek zorunludur. Gereken, bu ilkelerin, Marksizmin epistemolojik çevreninden atılmasıdır.

“Hanif” Marksizm

İslamiyetin, Peygamber Muhammet’in yeni bir din duyurusuyla çalışmalara başlamasından önce varlığı söz konusu olabilir mi? Kuran’da, İslamiyetin, Muhammet’e “bildirildiği” dönemden önce de farklı bir tarzda varolduğuna ilişkin yaklaşımlar var. Anlayışa göre Allah, Muhammet’ten önceki bütün peygamberlerine temelde aynı esaslara dayanan bir dini bildirdi. Adem’den ve –anlaşıldığı kadarıyla– asıl İbrahim’den beri Musa ve İsa’dan geçerek bütün peygamberler, Muhammet’in en sonuncusu olduğu bir halkanın tarihsel karşılıklarıdır. Ancak Musa ve İsa’nın dini, izleyicileri tarafından bozuldu; “Allah’a bir ve tek olarak iman eden ve teslim olan” İbrahim’in dini bazı bağlıları tarafından İslamiyetin belirişine kadar yaşatıldı. Bu durumu açıklamak için, Kuran’da, “Hanif Müslümanlık” terimi kullanılıyor. Konu, İslam çevrelerinde, Kuran’da bulunan “haniflik” ve “muvahhidlik” kavramları çerçevesinde tartışılıyor. “Müslümanlık-öncesi Müslümanlık” anlayışına Kuran’da birçok ayette rastlanıyor. İslamiyetin Muhammet’ten önceki varlığı epistemolojik ve ontolojik boyutları olan bir tartışmayı olanaklı kılıyor.

Kuran’daki yaklaşıma ek olarak, Peygamber Muhammet’in bazı tutum ve görüşlerinin de bu konuyu zenginleştirici örnekler olduğu görülüyor. Muhammet, çağdaşı Arap toplumunun ünlü şairlerinden Ümeyye bin Ebi Salt’ı, Müslüman olmadığı, İslamiyeti kabul etmediği, hatta Bedir Savaşında öldürülen İslam karşıtları için şiirler söylediği halde, Müslümanlık açısından değerlendirmiştir. Rivayete göre, onun şiirlerini dinleyen Muhammet, “Ümeyye Müslüman olmaya yaklaşmıştır”, hatta bir başka rivayete göre, “”Ümeyye’nin şiiri îmân etmiş, fakat kendisi dalalette [küfür, sapkınlık] kalmıştır” der.

***

Kendini epistemolojik ve ontolojik olarak Aydınlanmacılıkla sınırlamaktan uzaklaşan bir Marksizmin –teorik ve politik– tarihte bağlantılarının, öncüllerinin, temsillerinin aranması işlemine, İslami terminolojiden yararlanarak, “Hanif Marksizm” demenin bir sakıncası olmadığı düşünülmektedir. “Ön-Marksizm” ve “Marksizmin genel alanı” gibi ifadelerin yanında, bu terimin kapsamının daha belirgin olduğu ve istenen özdeşliği yansıtmak bakımından daha güçlü olduğu kanısıyla, “Hanif Marksizm”in artzamanlı ve eşzamanlı bir kullanımı önerilmektedir. Böylece Marksizm, kendini –liberal– burjuvaziden veya “ortak insanlık değeri Aydınlanma”dan miraslar devşirmek gibi umutsuz bir çabayla sınırlandıracağına; burjuvazi, feodaller, aristokrasi, imparatorlar demeden, epistemolojik etkiye hiçbir önsel ontolojik rezerv koymayacak ve buna karşılık, ontolojik etkiye de hiçbir epistemolojik rezerv koymayacak ve ezenlere karşı ezilenlerin mirasını engelsiz edinmeye kendini zorunlu görecektir.

Önerilen yaklaşım bakımından, Marksizm, örneğin dinler ile Aydınlanmaya önsel bir ayrım uygulayamaz. İslamiyet ile Aydınlanma, bütünlüklü birer yaklaşım tarzı olmak bakımından, içerdikleri bilim, tarih, felsefe, politika anlayışları bakımından Marksizm karşısında önsel bir üstünlük ve ayrıma tabi tutulamaz. Hatta, tarihsel olarak mesafe ‘tescil’li olduğu için, dinler karşısında “pozitif ayrımcılık” bile uygulanabilir. Arada, tarihsel sıra bakımından Aydınlanma lehine elbette birtakım ayrımlar, üstünlükler bulunabilecektir. Fakat bunun bir epistemolojik ilerilik-gerilik ilişkisi şeklinde anlaşılması tamamen iptal olacaktır bu anlayış bakımından… Bu işlem sırasında Aydınlanmanın katkıları da yerli yerine oturabilecektir. Veri durumda, Aydınlanma-egemen tarih anlayışının etkisi ve tahribinden dolayı, Aydınlanmaya özel olarak uzak durmak gerekirken, önerilen geniş zamanlı yaklaşımda Aydınlanmayla bu türden tepkisel ve özel bir negatif ilişkilenme gereksiz hale gelecektir.

Ontolojik olarak Marx-Engels’in teorik-pratik eseriyle belirmesinden sonra, ancak büyük dinlerle kıyaslanabilecek başarılı bir dönem yaşamasının ardından, Marksizm olarak adlandırdığımız ‘teorik-politik bütünsel yapı’nın tarihin bütünüyle kıyaslanmasının ve tarihin bütününe yayılmasının koşullarının oluşmuş olduğu söylenebilir. Marksizmin kendini tarihin geçmiş ve geleceğine teşmil etmesindeki en büyük engel, Aydınlanmadan miras aldığı tarih ve bilim anlayışı oldu. Bu, elbette kendine bağlı bir politika anlayışı da doğurdu. Marksizmin Aydınlanmacı liberalizmin teorik-politik dünyasını aşmasını sağlayan bizatihi geçen yüzyıldaki pratiği oldu. Marksizm, ancak Aydınlanmacı cendereyi kırarak ‘gerçekleşebildi’. Aydınlanmacılığın izinden ayrılmasaydı, Marksizm arkasında ne koca bir sosyo-politik tarih, ne de epistemolojik kozmos bırakabilirdi. Zaten, yenilik unsurları henüz yeterince belli olmayan dönemin halihazırdaki beliren öğeleri esas alınırsa, Marksizmin kendini liberal Aydınlanmacılığın en büyük rakibi olarak göstermesinin gerekeceği bir dünya iklimine giriyoruz.

“Hanif Marksizm” anlayışında, kapitalizm ya da Marksizm-öncesi ezilenler, bilinçsiz isyan patlamaları yaşayan ezilenler olmaktan çıkacak, başı dik, ne istediğini bilen, mağrur ezilenler de olabilecektir. Aynı şekilde, zavallı, bilinçsiz çağdaş ezilenler ve işçiler olabildiği gibi… Böylece, ezilenlerin tarihyazımı bütün geçmiş tarihi kapsayacak bir şekilde Marksizmin bayrağı altına toplanacaktır.

Marksizm bir devrimci işçi politikası olarak anlaşılmaktan çıkarak, hem güne, bütün ezilenlere –Leninist ve Maocu tarihinde olduğu gibi–, hem de geçmiş tarihe, uzanabilecek; geçmiş tarihi burjuvazinin tarihyazımı dolayımıyla edinmekten kurtulacaktır.

Tarihsel materyalizm bir sınıfın bilimi, ya da kapitalist tarihsel formasyon veya üretim tarzının bilimi olarak anlaşılmaktan daha kuvvetli bir şekilde çıkacaktır. Epistemolojik olarak, tarihin sınıfsal, ideolojik, kültürel öğelerinden ari bir bilimsel bilgi olarak tarih bilimi varlığını koyacaktır.

Bu işlemle, Marksist arazinin dövüş sınırları ve ilişki sınırları yeniden kurulabilecek, “Hanif” Marksizm, bilişsel olarak anlaşılmış Marksizmin sınırlarını genişletebilecektir.

Marksizmin yenilik zaafı giderilmelidir. Marksizmin geçmişe yürümesi mümkün ve gereklidir. Tarihsel olarak geriye yürüdükçe Marksizm verili ve artık boğucu sınırlarını zorlayacak ve aşacaktır.

Marksizmin bilim sektöründe bu tartışma görece daha ileridedir. Tarih biliminin, tarihsel materyalizmin kapitalizme özgü bir bilimsel disiplin mi, yoksa insan toplumlarının hareket yasalarını ve üretimin yasalarını ortaya çıkarmaya uğraşan bir bilimsel kıta mı olduğu Marksistler arasında da yaygın bir tartışma konusu olmuştur. Ama bu konuda taraflar görece belirgin bir şekilde ayrışmıştır.

Tarihsel materyalizmin kapitalizmin ve münhasıran proletaryanın çıkarlarının bilimi olduğu anlayışı, kendi epistemolojisi gereği Marksizmin yirminci yüzyıl serüvenini anlayamamakta ve işçi hareketi zayıfladığında dünyası kararan, umutsuzca dar anlamda işçi hareketi arayan çabalara yol açmaktadır.

Aksi halde, bilim olarak, burjuvazinin başlattığı ama bıraktığı toplumsal bilim fikrini, burjuvazinin devrimci döneminde başlattığı ama sonra bıraktığı devrim fikir ve eylemini, burjuvazinin sonradan bıraktığı materyalist katkılarını almaktan ibaret bir misyon kalmaktadır Marksizme…

Marksizm “ilerledikçe”, geriye doğru da yürür. Marksizmin, teorik hareketini ifade eden bu tarzın, aynı zamanda onun tarihyazımsal kuruluşunu da yansıttığı görülecektir. Marksizmin geriye doğru ilerlemesi, onu liberalizm ve milliyetçilik karşısında kesin bir avantaj noktasına götürür.

Tarih, 17 ya da 18. yüzyıldan başlatıldığında Aydınlanmanın ve liberalizmin öncülüğü ve birçok düşünceye kaynaklık ettiği reddedilemez şekilde beliriyor. Fakat bu sınırlamayı Aydınlanmacıların kendileri koyuyor. Kendilerini kendilerinden başlatmaları da gayet anlaşılır oluyor. Marksizmin eğer esaslı tarihsel iddialar ileri sürmeye cesareti varsa, kendini Aydınlanmaya yaslamaya ihtiyacı olmaması gerekir. Nitekim, Marksizm teorik olarak bu ihtiyaç içinde değildir. Marksizm kendine süreç olarak toplumsal düşüncenin başlangıcını alırsa, bir yandan Aydınlanma gibi kopuş iddialarına karşı kategorik duruşunu koyabilir, öte yandan, kendi kaynak ve kökenlerine ilişkin yatay (Avrupa) ve dikey (Aydınlanma çağı ve sonrası) yanılsama ve sınırlamalardan kurtulur.

Böylece Marksizm, tarihte yaygın olarak görülen ezilen ideo-politik mirasları arasına girmemiş, ezilenlerin hegemonik ve üst-ideolojisi ve politik varlığı olarak yerini almış olacaktır.

6. Sonuç Notları

Türkiye’de liberalizm

* Somut bir konjonktürde bir liberalin arızi de olsa olumlu bir politik tutumu, liberalizme dönük teorik değerlendirmelerin tümünü politik olarak paranteze almaya yeter.

* Türkiye sol hareketinin Aydınlanmayla ve onun liberal ya da illiberal şekilleriyle ilişkisinde Kıvılcımlı ve Kaypakkaya’nın eseri kategorik yerini koruyor.

Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi, materyalist bir edinimle, Aydınlanmacılığa bağlı olmayan bir tarih anlayışına derin olanaklar veriyor. Kıvılcımlı’nın eseri, politik olarak devrimci bir ayrıştırmayı gerektirerek, ezilenlerin Aydınlanma-aşırı tarihyazımı için önemli kavram setleri barındırmaktadır.

Kaypakkaya, her iki ifadesiyle Aydınlanmacılıktan kopuş için kesin, net ve geri dönülmez gereçler sağlamaktadır. Türkiye sol hareketinin muzdarip olduğu “derin liberalizm” olarak Kemalizmle ilişkisine vurduğu kesin darbe biliniyor. Fakat, Kaypakkaya’nın darbesinin salt bir tür Aydınlanmacılığa olmadığı, liberalizme de ket vurduğu giderek daha belirgin olarak anlaşılıyor.

Bu yoldan gidilmelidir.

Türkiye sol hareketinin, liberalizmin argümanlarını elinden alan ve onu bir anlamda boşlukta bırakan ilk örneği Kaypakkaya’nın kategorik radikalizmidir. Anti-Kemalizmi devrimci bir politik pozisyondan ortaya koyarak liberallerin ve liberal solun kendini avantajlı hissettiği tek alandaki tekeline son veren Kaypakkaya’nın eseridir. Kaypakkaya’nın eseri, Türkiye sol hareketinde, liberal bir bakış açısından Kemalist denemeyecek, Kemalist ya da yaygın sol bir bakış açısından ise liberal denemeyecek ilk örnektir.

* Tarihin ve özellikle Kemalizmin, Aydınlanmacı ele alınışı sola o kadar mal olmuştu ki, Kaypakkaya’nın eserini görmezden gelen birtakım solcuların Kemalizm eleştirisi, hele bu Kürt Hareketinin yükseldiği koşullarda olduysa, bulunmaz Hint kumaşı muamelesi gördü. Oysa bunlar düpedüz ya da dolaylı liberal görüşlerdi! Tarihyazımında Kaypakkaya’nın eserinin “sağı” liberalizmdir ve derin liberalizmdir. Bu eserin “solu” yoktur.

* Bugün genel olarak ezilenlerin özgürlüğü sorununda liberallerle aynı yolda olunabilir. Bu sorunlarda, “derin liberalizm”le karşı kamplarda olmak mümkündür.

* 1960’larda –Aybar ve Küçükömer’de– teorik işaretleri, 12 Mart yenilgisi koşullarında politik işaretleri görülmesine karşın, solda dar anlamda liberalizm asıl olarak 1980’lerde ortaya çıkmış bir politik eğilimdir. 1980’lerde solda yeni olarak görülen her eğilim ve görüşe önsel bir kuşkuyla yaklaşılmalıdır.

* Türkiye sol hareketi, ana damarıyla Aydınlanmacı derin liberalizmin saflarındayken, son birkaç onyıldır, artan bir ivmeyle liberal safların yanında yer tutan kanallar yaratmaktadır.

* Liberallerin emperyalizmle ilişkileri, Türkiye’deki devlet aygıtı kategorik olarak aynı şekilde kaldığı sürece, politik önem taşımamaktadır. Politik mücadelenin asıl hedefi devlet aygıtının kendisidir (ve emperyalizmin işbirlikçileridir) –emperyalizm değil. Liberalizmle emperyalizmin ilişkilerini öne çıkararak yürütülen bir anti-liberal kampanya, Aydınlanmanın liberal olmayan kanadının yanında yer almaktır.

* Türkiye’de derin liberallerin / Aydınlanmacıların aşamacılığı bilinir. Bunun için, sosyalist devrim ya da “MDD” savunusu bir ayrım sağlamaya yetmez. Her iki kesim de aşamacıdır. Burjuvaziye –tarihsel ya da politik– bir hak tanınmaktadır iktidar açısından… Fakat, liberaller de aşamacıdır: Önce burjuva da olsa bir demokrasi, kavram ve kurumlarıyla yerleşmelidir. Demokrasinin sosyalistleştirilmesi daha sonra gündeme gelecektir. Liberallere göre, bu aşama yaşanmadan Marksist anlamda bir mücadele de verilemez ve kazanılan mevzilerin genel demokrasi bakımından hiçbir önemi yoktur.

Soldaki liberaller en az, eleştirdikleri Aydınlanmacılar kadar aşamacıdır. Burjuva demokrasisi yaşanmadan girilecek bir sosyalizmin de hayrı olmayacağını giderek daha gür sesle ifade ediyorlar. Sosyalist demokrasi tabiri, demokrasiyi sosyalizme tercih eden bir nitelik göstermektedir. Bu tabirin, sosyalizm deneyimlerinin olumsuzluğunu dert edinen yönü hep vardı, ama realizasyonu Türkiye’de liberal bir solculuğu önermek şeklinde oldu.

* Devrimci hareketin –ortaya çıkışından beri bilindiği kadarıyla, iki istisna dışında– bütün üyeleri anlayış olarak aşamacı olmuştur. Fakat, şiddet-politik nitelikleri onların aşamacılığı aşmalarını sağlamıştır. Şiddet-politika –bütün anlayış aykırılıklarına rağmen– dolaysız iktidar talebiyle, aşamacılığın Aydınlanmacı iki türünü de geride bırakan bir faktördür.

* Türkiye’de egemen sınıfların ve devletin liberal bir burjuva demokrasisi kurması, devrimci bir müdahaleyle engellenemezse ve kanalize edilmezse, kendi yolunda bir ilerleme olacaktır. Bu, karşılaştığı yerlerde, devrimciliği ezme pratiği olarak gösterecektir kendini. Fakat, dönem sonu, bir anlamda bir “barış ve istikrar” atmosferi anlamına gelecektir. Rejimin, Aydınlanmacı burjuva demokrasisi aşaması kurulmuş olacaktır böylece. Ezilen devrimcilerinin bu sürece tepkisi, onu kırmak, bir anlamda ilişkileri “ortaçağa özgü” bir hale sokmak ve sürece egemen olmak şeklinde olmalıdır.

* Liberalizm yapısal olarak güvencelenmiş rejimde geçerlidir.

* Güvencelenmiş bir rejim, devrimci mücadelenin de pratik olarak yürütülemediği bir rejimdir ve bu, “post-devrimcilik dönemi”nin erimini genişletecektir.

* Solda liberal politik tutumun reformcu bir şekilde olacağı bellidir. Genel olarak reformcu solcuların liberal bir zeminde bulunduğu görülmektedir. Liberalizme karşı Aydınlanmacı varlığını rejimin liberal yasal ve kurumsal “ilerlemesi”ne borçlu olan birçok solcu politik öznenin varlığı liberal zemindedir ve bunun bilinmediği varsayılamaz.

* Bugün liberal politikanın güncel olduğu, karşılık bulduğu tek alan Kürt Hareketidir. Kürt Hareketinin bir yandan liberal politikalar izlemesi, bunun yanında liberallerle ittifak arayışı politik olarak meşrudur.

* “Batı”da ya da Türkiye devrimci hareketi bakımından liberallerle –ya da başkalarıyla– bağlaşmanın politik olanakları henüz yoktur. Erken bir bağlaşım arayışı liberalizmin hegemonyasıyla sonuçlanmaktadır.

* Devrimci hareketin şu koşullarda liberal kamuoyuna seslenme çabası da liberalizmin hegemonyasıyla sonuçlanmak durumundadır.

* Aydınlanmacılıkla hesaplaşma salt politik değil teorik olarak da yürütülmelidir. Bu gerçekleşmedikçe, liberalizmin devrimci saflarda yeniden üremesi olanaklarından kaçınılamaz. Bugün teorik hedef, liberal ve illiberal boyutlarıyla Aydınlanmacılıktır. Politik hedef somut devlet aygıtının kendisidir. Burada düşülecek bir yanılgı Aydınlanmacılığın eğilimleri arasında taraf olmaya yol açacaktır.

* Sol harekette “derin devlet” düşmanlığında liberal bir yön gelişmektedir. Liberallerin “derin devlet” düşmanlığı liberaldir, ama sol hareketin “derin devlet” düşmanlığının yükselen eğrisi de liberaldir.

* Sol harekette liberalizme dönük tepkinin halktaki kökenleriyle Kemalizmden kaynaklanan yönleri ayrıştırılmalıdır. Sol hareket, devrimci özneler nezdinde, halktaki liberalizm sevmezliği bir ölçüde yansıtmaktadır, ve geliştirilmesi gereken budur. Fakat devrimciler dahil solun tamamı, bilişsel süreçler başlayınca derinden liberal bir zihniyete teslim olmaktadırlar.

* İçinde bulunduğumuz “Post-devrimcilik dönemi”nde, ezilenlerin devrimci enerjisiyle birleşmenin zorunlu koşulları olan “Kürt” ve “İslam” başlıklarının “devrimcilik” bileşeniyle birliği sağlanmadıkça, anlayış olarak ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, liberal politik etkiler hep yanı başımızda olacaktır.

* Bugün Türkiye’de ezilenleri kimliklerinden ve özgüllüklerinden arınmaya çağırmak, tam da liberal bir çağrıdır. Tam aksine Kürt Kürt olarak, Alevi Alevi olarak, … dinamize olmalıdır. Gerçek çelişki ve ilişkiler de zaten bu dinamikler üzerinden yürümektedir.

* Türkiye’de liberalizmin oturduğu tarihsel zemin, bu ülkenin artık bir devrim toprağı olmadığının kabulü ve kanıtıdır.

Liberalizmin 12 Eylül’ün öncesi sert ortamda “ne düşünsel alanda ne de reel siyaset içinde bir varlık göstermesi söz konusu değildi”. Liberalizm, devletin hakim olduğu istikrar ortamlarında yeşerebilen bir çiçektir.

Türkiye’de liberalizmin gelişmesi, Türkiye’de devrimin nesnel koşullarının ötelenmesi anlamına gelecektir. Rejimin kendini güvenceye aldığının göstergesi olacaktır liberalizm. Bu anlamda liberalizmden en büyük stratejik zararı devrimci hareketin misyonu görecektir. Fakat, buna rağmen, özgürlükçü bir liberalizmin ezilenlerin dinamiğinde oynayacağı birtakım roller olduğu teslim edilmelidir.

* Türkiye’de ve dünyada, başta teknolojik gelişmelerden güç alan ve iktidarların muhalif potansiyelleri kontrol altına aldığı bir atmosferin oluşması fikri, liberalizmin hakikaten galebe çalmasına ve liberal bir dünyaya göre politika yapmaya yönelmeye zorunlu olacaktır. Ama bu alemde politik Marksizme gerek yoktur. Marksizmin gerekli olduğu alem, devrimci kaynaşmaların, krizlerin, altüst oluşların alemi olmak gerekir.

* Eğer, isteklerin gerçek ihtimallerin yerine geçirilmesi söz konusu değilse, dünyanın şu anda görünen ve başta teknolojiden temellenen kontrol edilebilirliği fikri geçicidir. Dünya kontrolden çıkacak ve yeni krizler dönemine girecektir. İşte o zaman Marksist ya da değil, ama ezilenlerin yeni tipte devrimcileri de mutlaka zuhur edecektir. Belki, şimdiden olduğu gibi, barbar İslam tarzında, belki uygar görünümlü barbarlar olarak, belki de, barbar çağın devrimci akın ideolojisinin taşıyıcıları olarak…

Türkçede beliren ama içeriği dolu bir ayrımla, “ulusalcılar”dan farklı olarak “milliyetçiler” ya da ülkücüler, Aydınlanmadan başka bir temele de oturuyorlar. Nitekim bu temelde bir ayrılık da yaşıyorlar. Bu özellik, solun ulusal ve liberal çeşitlerinde daha zayıf olarak izlenebiliyor.

Fikret Başkaya, “Liberalizm, Kapitalizm ve Sol” / http://bianet.org/bianet/biamag/116716-liberalizm-kapitalizm-sol (29 Ağustos 2009)

Fatmagül Berktay, “Liberalizm: Tek bir pozisyona indirgenmesi olanaksız bir ideoloji”, 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, Der.: H. Birsen Örs, İstanbul Bilgi Üniv. Yay., İstanbul 2007, s. 50

F. Berktay, a.g.e., s. 51

Bunların birçoğu aynı zamanda bireyciliğin de düşünürleridir… (Steven Lukes, Bireycilik, Çev.: İsmail Serin, Bilim ve Sanat Yay., Ankara 2006, s. 17)

Alev Coşkun, “Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği”, Cumhuriyet Gazetesi, 27 Mayıs 2008

Başka şeyler de söylüyor Alev Coşkun: “İlhan Selçuk’un yazılarında özetlediği gibi Atatürk’ün Aydınlanma devrimleri: Aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlığı demektir. Kemalizm, Aydınlanma devriminin Türkçesidir. Aklı devreye sokan, eleştiriyi ve sorgulamayı temel yasaya dönüştüren uygarlık devrimini, Türkiye, Atatürk ve Atatürkçülükle tanıdı… Atatürk devrimleri, ümmetten ulusa, kulluktan vatandaşlığa geçiştir. Bunun anlamı ‘evrensel liberal düşüncenin’ Ortadoğu coğrafyasında ilk kez yer alması demektir.”

Çağdaş anarşist düşünür Chomsky’ye göre, “anarşist düşünce akımlarının (aslında daha çoğu var) kökleri (…) Aydınlanma ve klasik liberalizm’dedir”. (Tom Lane, “Noam Chomsky İle Anarşizm Üzerine” (1996), Çeviri: Anarşist Bakış, http://www.zmag.org/chomsky/interviews/9612-anarchism.html)

Mustafa Erdoğan, “Liberalizm ve Türkiye’deki Serüveni”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce – 7: Liberalizm, Ed.: Murat Yılmaz, İstanbul 2005, İletişim Yay., s. 38

Mustafa Erdoğan, Liberal Toplum Liberal Siyaset, Ankara 1993, Siyasal Kitabevi Yay., s. 46 ve s. 25

M. Erdoğan, a.g.e., s. 62

Ama genellikle zikredilmeyen bir hususu da içermektedir bu bildirge. “Merhametsiz Kızılderili vahşiler”den bahsetmektedir. Yani her insan eşit ve özgür doğar –Kızılderililer, Afrikalı köleler, mülksüzler, … hariç!

Immanuel Wallerstein, “Kapitalizmin İdeolojik Gerilimleri: Irkçılık ve Cinsiyetçilik Karşısında Evrenselcilik”, E. Balibar, I. Wallerstein, Irk Ulus Sınıf: Belirsiz Kimlikler, Çev.: Nazlı Ökten, İstanbul 1995 (İkinci Baskı), Metis Yay., s. 41

I. Wallerstein, a.g.e., s. 41

Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri [1944], Çev.: Ayşe Buğra, İstanbul 1986, Alan Yay., s. 153

K. Polanyi, a.g.e., s. 153

Terry Eagleton, Postmodernizmin Yanılsamaları, Çev.: Mehmet Küçük, İstanbul 1999, Ayrıntı Yay., s. 80

Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl: 1914 – 1991 Aşırılıklar Çağı, Çev.: Yavuz Alogan, İstanbul 1996, Ayrıntı Yay., s. 133

Mao’nun eserinin bu anlamda bir değerlendirilmesi için bak. S. Y. Bulduruç, “Tarihsel Solculuğa Karşı Politik Devrimcilik: Gramsci ve Mao”, Teori ve Politika 50, ss. 55-77

Hobsbawm, a.g.e., s. 171

A.g.e., s. 171

Immanuel Wallerstein, Liberalizmden Sonra, Çev.: Erol Öz, İstanbul 1998, Metis Yay., s. 226

Nitekim, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılması meselesinde solun önemli bir kesimi bu görüş üzerinden tutum oluşturmuştu.

Wallerstein, Liberalizmden Sonra, a.g.e., s. 46

Hobsbawm, a.g.e., s. 165

Polanyi, a.g.e., s. 29

A.g.e., s. 148

A.g.e., s. 150

Aktaran John Gray, Post-Liberalizm: Siyasal Düşünce İncelemeleri, Çev.: Müfit Günay, Ankara 2004, Dost Kitabevi Yay., s. 282-3. Gray, Mill’in “küçük halklarla kültürel azınlıklara beslediği horgörüde Marx’la birleş(mesini)” hatırlatıyor. Daha önceki bir yazıda (M. Kayaoğlu, “Devrimci Milliyetçiliğin Marksist Edinimi”, Teori ve Politika 27, Yaz 2002, ss. 19-40) milliyetçiliğin gelişmesi karşısında liberalizmin dışarıda kaldığı yolunda bir değerlendirme yapılmıştı. Bu durumda bu değerlendirmeyi düzeltmek gerekiyor.

John Gray, Post-Liberalizm: Siyasal Düşünce İncelemeleri, a.g.e., s. 282

Michael Hardt, Antonio Negri, İmparatorluk, Çev.: Abdullah Yılmaz, İstanbul 2001 (İkinci Baskı), Ayrıntı Yay., s. 137

J. Gray, Post-Liberalizm, a.g.e., s. 308-9

Mustafa Erdoğan, “Liberalizm ve Türkiye’deki Serüveni”, a.g.e., s. 28

M. Erdoğan, a.g.e., s. 28

Nilgün Toker, “Türkiye’de Liberalizm ve Birey”, Ed. Murat Yılmaz, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce – 7: Liberalizm, İstanbul 2005, İletişim Yay., s. 103

M. Erdoğan, “Liberalizm ve Türkiye’deki Serüveni”, a.g.e., s. 24. “Liberalizm esas itibarıyla bir Anglo-Amerikan düşünce geleneğidir”.

Steven Lukes, Bireycilik, a.g.e., s. 17

M. Erdoğan, Liberal Toplum Liberal Siyaset, a.g.e., s. 62

Liberalizmin insan merkezciliği açık. Ama, tarihsel ve teorik referansını Marksizm olarak ilan edenlerin temelini insan merkezcilikte bulması açıklamaya ihtiyaç gösteriyor.

Girişim sürecinin duyurusunu Ekim Devrimi, ilan gününü Mustafa Suphilerin öldürülme gününe denk getirme titizliği gösteren bir yasal partinin kuruluş açıklamasında şunlar söyleniyordu:

“Amaç insan diyoruz. ESP, insanı temel almayan, onu nesneleştiren her türlü siyaset ve örgütlenme anlayışıyla arasına kalın bir çizgi çekecek ve etkin bir mücadele yürütecektir. İnsan merkezli bir toplumsal düzen ve dünya uğruna mücadeleyi, parti yaşamından başlayarak geliştirecek, ortak bilincimiz haline getirecektir. İnsanı köleleştirici, nesneleştirici kapitalist sisteme karşı sosyalizmin özgürleştirici eylemi ve bilinciyle kuşanarak, ideolojik duruşunu, siyasette, yaşamda ve partide pratik eyleminin konusu haline getirecektir. (“ESP Kuruldu Özgürlüğe Kapı Açıldı”, 28 Ocak 2010, http://www.atilimhaber.org/haberler/2010/01/29/ESP_kuruldu__ozgurluge_kapi_acildi.html)

Bu açıkça Aydınlanmacı bir söylemdir ve galiba en önemli sorunu da, içinde olduğu liberal Aydınlanmacı deryanın farkında dahi olmamasıdır. Aydınlanma da liberalizm de insanı evrenin merkezine yerleştirir. Aydınlanmadan beslenen Marksizmin de bunu aynı şekilde benimsemesi gayet “doğal”dır.

Liberalizmle kelimesi kelimesine aynı sözlerin edilmesinin tesadüf olduğuna inanılabilir mi? Bu sözler, liberalizmle bulaşıklığını eleştiregeldiğimiz Marksizmin –açıkça revizyonist olanları ihmal edersek– geniş literatüründe de bulunmaz –olsa, oradan alınmıştır bir dikkatsizlik sonucu diyeceğiz

Etyen Mahçupyan, “Relativizmin İki Yüzü”, Zaman, 28 Nisan 2006

Lukes, Bireycilik, a.g.e., s. 65

N. Toker, “Türkiye’de Liberalizm ve Birey”, a.g.e., s. 104

N. Toker, a.g.e., s. 104

Lukes, Bireycilik, a.g.e., s. 59

Mustafa Erdoğan, “Liberalizm ve Türkiye’deki Serüveni”, a.g.e., s. 28

N. Toker, “Türkiye’de Liberalizm ve Birey”, a.g.e., s. 104

Soli Özel, Ali Sarıkaya, “Türkiye’de Liberalizmin Prangaları”, Ed.: Murat Yılmaz, Liberalizm, a.g.e., s. 452

S. Özel ve A. Sarıkaya, a.g.e., s. 453

B. Russell, Batı Felsefesi Tarihi: Yeniçağ (III), Çev.: Muammer Sencer, İstanbul 2000 (Yedinci baskı), Say Yay., s. 151

Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, 2 Cilt, Çev.: Mete Tunçay, Harun Rızatepe, İstanbul 1994, Remzi Kitabevi Yay.

Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl, a.g.e.

Louis Althusser, Marx İçin, Çev.: Işık Ergüden, İstanbul 2002, İthaki Yay., s. 277-78

Althusser, a.g.e., s. 278

Althusser, a.g.e., s. 288

A.g.e., s. 294

Engels’ten aktaran: Althusser, a.g.e., s. 147-8. Engels’in J. Bloch’a 21 Eylül 1890 tarihli mektubunda yer alan bu pasajın farklı bir çevirisi için bak. Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 2, Çev.: Yurdakul Fincancı, Ankara 1996, Sol Yay., s. 237

Yahya Sezai Tezel, “Bir Liberalin Ontolojisi ve Epistemolojisiyle İlgili Bazı Notlar”, Yeni Türkiye, Sayı: 25, Ocak-Şubat 1999. Nilgün Toker’e göre, liberal devlet, “bireyin varoluş koşulu, bireysel ilgi/çıkar ve değerlere göre düzenlenmiş toplumsal yapının taşıyıcısı olan ve meşruiyet kaynağının bireysel ilgiler arası uzlaşım olduğu bir devlettir”. (N. Toker, “Türkiye’de Liberalizm ve Birey”, Liberalizm, a.g.e., s. 107)

Wallerstein, “Marx ve Tarih: Kutuplaşma”; Balibar ve Wallerstein, Irk Ulus Sınıf: Belirsiz Kimlikler, Çev.: Nazlı Ökten, İstanbul 1995 (İkinci basım), Metis Yay., s. 157

Wallerstein, a.g.e., s. 160

A.g.e., s. 158

A.g.e., s. 159

N. Toker, “Türkiye’de Liberalizm ve Birey”, a.g.e., s. 104

Burada bir hususu belirtmek zorunlu. Tarihin motorunun sınıf mücadelesi olduğu anlayışı tarih biliminin verilerine göre eksiktir. Tarihsel materyalizm tarihin üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin çatışmasının tarihi olduğunu ve sınıf mücadelesinin de bunun gerçek bir karşılığı olan toplumsal ifadesi olduğunu söyler. Yani, tarihin sınıf mücadelesi tarihi olduğunun söylenmesi eğer üretime karşı bir ifade ise tarih biliminin temel nitelikte bir tezini geri çekmek, felsefi bakımdan idealist olmak anlamına gelmektedir. Ama, birçok örnekte görüldüğü üzere, ya da Marx-Engels’in, çağdaşı Marksistlerin birçoğunda gördükleri üzere, “barikat manyağı ayaktakımı” yerine, “gerçek bir insanlık aşkıyla dolu tüm insanlar”ın mücadelesini önerenlere karşı “sınıf mücadelesi” şiarını yükseltmekte hiçbir sakınca olamaz. (Marx ve Engels’in 1879 tarihli bu ortak metni için bak. Seçme Yazışmalar 2, Çev.: Yurdakul Fincancı, Ankara 1996, Sol Yay., ss. 118-125)

S. Lukes, Bireycilik, a.g.e., s. 80, dipnot 14

Lukes, a.g.e., s. 79; ve Mao Zedung, “Liberalizmle Mücadele Edelim” (1937), Seçme Eserler II, İstanbul 1992 (Üçüncü basım), Kaynak Yay., s. 32-3

Althusser, Marx İçin, a.g.e., s. 270

Komintern dönemi TKP’sinin hikayesi bu anlayışın bir karikatürü mahiyetindedir.

Slavoj Zizek, “Mao Zedung: Marksist Kargaşa Ağası”; Mao, Pratik ve Çelişki Üzerine, Çev.: Ahmet Kırmızgül, Ankara 2008, Epos Yay., s. 14

Başkaya, “Liberalizm, Kapitalizm ve Sol”, a.g.e.

Murat Belge, “Eski Solcu”, Taraf, 17 Haziran 2008

Murat Belge, “ ‘Liberal Sol’ ve ‘AKP İttifakı’ , Taraf, 19 Ağustos 2008

Başkaya, a.g.e.

Ahmet Altan şunu yazabiliyor: “Felsefe terbiyesinden geçmemiş, Rönesans’ını yaşamamış, zihinsel gelişmişliğini üst noktalara çıkartamamış iki kavmin [Türkler ve Kürtler] yirmi beş yıllık bir savaştan sonra ‘akla’ sahip çıkması çok kolay değil.” (Ahmet Altan, “Sertlik”, Taraf, 27 Aralık 2009) Bu, burjuva demokratik devrimin yapılmadığı ya da tamamlanmadığı görüşünün “liberal” ifadesidir.

Metin Çulhaoğlu, “Emperyalizm ve Aydınlanma”, sol.org.tr, 9 Şubat 2008 (http://arsiv.sol.org.tr/index.php?yazino=28347)

Çulhaoğlu, “Emperyalizm ve Aydınlanma”, a.g.e.

Aydınlanmanın liberal ya da Jakoben yanlarına asılmış bir İslamcılıktan da –kısa ortak yürüyüş olasılıklarını dışlamadan– hiçbir hayır gelmeyeceği açıktır.

Wallerstein, Liberalizmden Sonra, a.g.e., s. 206

Haniflik; tektanrıcılık, müşrik olmama, muvahhidlik anlamlarına geliyor. Allah’tan başkasına kulluk etmemeyi anlatıyor. Ancak bunun yürütülmek istenen tartışma bakımından bir önemi yok. Etimolojiden öz çıkarmak ve akıl yürütmeyi politikaya kadar bu şekilde yapmak, zeka açıcı bir oyun olarak önemli olabilir, ya da Hurufilik bakımından tayin edici olabilir, ama nominalizmin katkısıyla simgelerin simgeledikleri kabul edilen nesneyle özden bir ilişkide olduğu görüşü, naif bir totemciliği çağrıştırıyor. Önemli olan, Müslümanlığı, Kuran’dan önceye teşmil eden bir teorik yaklaşım için kod / ad olması. Burada, İslami çevrelerdeki tartışmalara girilmeyecektir. Ancak, bazı kesimlerin, hanifliğin her insanın fitratında olduğu görüşünün liberalizmin tezlerine benzerliğine dikkat çekilecektir.

Bu anlamda, Güldünya Göksu’nun Teori ve Politika’nın bu sayısındaki çalışmasında izlenebileceği gibi, Weitling, bir “Hanif Marksist” olarak kazanılabilecektir. Benzer şekilde, Süleyman Yılmaz Bulduruç’un Neçayev çalışması da Marksizmin söz konusu sınırları konusunda düşünmeye sevk ediyor.

Sağcı bir kökenden gelen liberal akademisyen Mustafa Erdoğan’ın Teori ve Politika’nın bu sayısında yer alan makalesi bunun bir simgesi olarak alınabilir.

Özel ve Sarıkaya, “Türkiye’de Liberalizmin Prangaları”; Ed. Murat Yılmaz, Liberalizm, a.g.e., s. 464

1 Response

  1. bayram boyno dedi ki:

    Fikirlerinde yaşamında her zaman tutarlı çizgide oldun . Yazını zevkle okuyacağım sevgili amca oğlum .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir