Yayınlanma tarihi: Cum, Haz 24th, 2011

Birgün Yazıları. Burhan Sönmez

Marks’ın Kesbi

1- Sosyalizm, kendi mücadele anlayışına sahiptir. Dinsel söyleme ihtiyaç duymaz. Ama sosyalist olmak, dinî söyleme sahip insanları veya dindar kesimlerdeki eşitlik arayışlarını yok saymak anlamına da gelmez.

2- Marks, Engels’e yazdığı bir mektupta (14 Haziran 1853), “Görünen o ki, bütün Asya genelinde ‘toprakta mülkiyet olmaz’ ilkesini ilk yerleştirenler Müslümanlar olmuş” der. Dinde olumlu şeyler aramak yanlışsa, bu cümleyi hafızamızdan ve Marks’ın tarihinden sileceğiz demektir. “Vaftiz suyu” veya “afyon” tespitleriyle yetinmek yerine, meselenin farklı yanlarına vurgu yapmaya devam eder Marks. Daha önce “Dinsel sıkıntının gerçek ıstıraba karşı bir protesto ve mazlum varlığın feryadı” olabileceğini söylemesi, kendi düşüncelerine duyduğu güvenden gelir. “Bir” şey hakkında “farklı” şeyler söyleyebilme yöntemi onun bu hayattaki servetiydi.

3- Eğer Platoncu geleneğin ikici (düalist) mantığına sahip olsaydık, Marks’ın çelişik gibi görünen ifadelerinden sadece birine sarılır, diğerlerini yanlışlardık. Her ne kadar bu durum, Marks’ı Marks’a karşı yalancı çıkarma sonucuna varsa da…

4- Geleneksel Kuran okuma yöntemine göre eğer Kuran’da birbiriyle çelişik iki ayet varsa, biri diğerini ortadan kaldırmış (nesh etmiş) sayılır. İkisi bir arada duramaz. Marks’ın sözlerini böyle nesh ederek sadeleştirme yoluna gitmek de bir eğilim(!)

5- Geçmişte yaşamış kişileri (Marks) tarih içinde değil, bugünde değerlendirmek anlamlıdır. Kendimizi onların yerine koymak değil, onları bizim zamanımıza taşımak ve “Eğer burada olsaydı ne yapardı?” diye düşünmek gerekir. Walter Benjamin, “şimdileştirme” (Vergegenwärtigung) diyordu bu yönteme. Bazen teorik metinlere başvururuz. Ama önümüzdeki sınavın cevapları o metinlerde yok. Teori bize cevapları değil, cevapları bulma “yöntemini” verebilir sadece. (Örneğin, “Özgürlük Teolojisi’nin ne olduğu” sorusunun cevabı eski metinlerde bulunmadığı için Latin Amerikalı devrimciler kendi cevaplarını yarattılar.)

6- Marks başka bir mektubunda (2 Haziran 1853), “Doğu’da -Türkiye, İran ve Hindistan’da- özel toprak mülkiyetinin bulunmaması”ndan söz ederek, bunun “Doğu” toplumlarını anlamada “çözüm anahtarı” olduğuna vurgu yapar.

7- Marks’ın meseleye “kilit vurmayan” bu tür ifadeleri çoğaldıkça, durum daha karmaşık görünmeye başlar. “Marks’ın kesbi” denebilecek bir durum doğar. “Eşari’nin kesbi” gibi. İslam kelâmcısı Eşari, bundan onbir asır önce kader tartışmasındaki şiddetli fikir ayrılıklarında bir yöntem sunmuştu. Ona göre, insanın kaderini Tanrı belirler, ama insan da bunda pay sahibi olurdu. Bunun nasıl olduğunu açıkladığı “kesb yöntemi” öyle karmaşıktı ki, sonradan “Eşari’nin kesbi gibi muğlak” deyimi doğdu.

8- Bugün Marks’ı “muğlak bir kesb noktasına” çekerek, hayatı anlamak mümkün değil. (Sol tartışmalarda, İslami tarihten örnekler vermek hoş karşılanmaz. Yunan tanrılarına inanan Platon veya koyu dinci Thomas More gibi isimler normaldir, ama herhangi bir İslam âliminden söz etmek “eksi” puan hanesine yazılır.)

9- Gerçek somuttur. “Cemevlerinin ibadethane sayılması” mücadelesine sahip çıkıyoruz. Öyleyse, “camilerde afyon, cemevlerinde şerbet dağıtıldığına” dair bir tespit mi var, yoksa “dine karşı olma kararlılığından” taviz veren bir “muğlaklık” mı söz konusu?

10- Gramsci, dinin en devasa ütopya ve metafizik olduğunu söyler. Dinin, gerçek çelişkileri mitolojik (ilahi) biçim içinde uzlaştırmaya çalıştığını ve insan ile tanrının doğasının aynı olduğunu belirtir. Ve “her dinin aslında çok sayıda din olduğu” sonucuna varır. Zenginlerin, fakirlerin, erkeklerin, kadınların, her zümrenin ve sınıfın beklentisi ve tanrı yorumu farklıdır.

11- “Din söz konusu olduğunda, soruyu genel ve kolay cevaplanabilir bir şekilde sorabiliriz: Doğu’nun tarihi, neden din tarihi olarak ortaya çıkar?” diye sorar Marks (2 Haziran 1853). Onun burada söylediği, dinin sadece din olmadığıdır. Bu topraklarda dini tartışmak, aynı zamanda Doğu’yu tartışmaya dönüşür. Bugün Doğu’yu tartışmak, Batı’yı ve onun bakışını sorunsallaştırmakla ve modernizmin sınırlı tarihini aşıp sosyalist bir aydınlanmayı “bu topraklarda” yeşertmekle mümkün.

12- Dinin farklı boyutlarını tartışmk, bugünkü egemen din siyasetlerine karşı mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmez. (Bu konuyu “İslamcılığın Vatikanı” başlıklı yazımda ele aldım: BirGün, 30 Eylül 2010)

13- Bizde iki asırdır din tartışmaları “görünür” sembollere odaklandı. Bu açıdan hem birinci cumhuriyet (Kemalizm), hem de ikinci cumhuriyet (Ilımlı İslamcılık) din meselesini kavramada benzer “düşünme biçimine” sahip. Vardıkları sonuç farklı görünse de.

14- Wittgenstein gibi soralım: “Geçmiş nereye gider?” Ortodoks Sünni İslam, geçmişi kendine mal eder. Din geleneğinin hep onların yorumuna göre şekillendiğini ve dinin “özü”nün bu yorum olduğunu söyler. “Uygarlıklar Çatışması” teorisini geliştiren Huntington da böyle düşünür. Doğu’nun ve İslam’ın “tek bir özü” olduğunu ve bunun değişmeyeceğini ileri sürer. Eğer biz de dinin “tek bir özü” olduğunu ve bunun şu anki egemen Sünni İslam’ın tekelinde bulunduğunu düşünürsek, ortodoks dincilerden ve Huntington’dan farkımızı nerede çizeceğiz?

15- Din ve vicdan özgürlüğü, bizim yalansız vaadimizdir. Takiye yok. Geleneksel dini inancın yaygın olduğu bir ülkede, bu halkı sermayeci din bezirganlarının insafına terk etmeyeceksek, bu ancak din meselesine sağlıklı bir bakışla mümkündür. (Solun bir kesiminde, “Şimdi karşı olduğumuz şeyleri devrimden sonra serbest bırakacağız” söylemi var. Ama devrim olunca buna da ihtiyaç kalmayacak, çünkü “din ortadan kalkacak”mış! On bin yıllık din olgusunu milyonların hayatından silen teoriler üretiliyor. Ancak cennet vaadi kadar “gerçekçi”.)

16- Rosa Luxemburg’u tekrar edelim. Sosyalistler din içindeki eşitlik duygusuna değer verirler ve dine karşı ateist bir dil kullanmazlar. Ama diğer yandan dinin ezenlerin elinde (gerici) bir araç haline gelmesine karşı da mücadele ederler. Mesele, bu iki yanı devrimci bir diyalektikle beslemektir. Felsefede materyalist olan Marks’ın, siyasi mücadelede dine karşı bir program kullanmaması bu yüzden tesadüf değildir. (“Biz insanların inancına saygılıyız” deyip, diğer yandan argümanlarını tersi yönde inşa etmek solda bir alışkanlık haline geliyor. Günlük tartışmalarda öyle ideolojik açılımlar yapılıyor ki, neredeyse dine ait her şey gayrı meşru sayılacak.)

17- Her meselenin içinde birden çok gerçek yer alır. Bu gerçeklerden sadece birine sarılmak doğru görünebilir, ama eksik olduğu için sonunda bir yerde tıkanır. Din meselesi de böyledir. Herkesin tahlilinde doğru bir yan var. Ama tek yanlı bir doğru (yenilmiş bütün sosyalizm deneylerinde görüldüğü gibi) bizi nereye kadar götürebilir ki!

(25 Kasım 2010)

Din “afyon” mu, “protesto” mu?

Marks, “Din afyondur” demekle kalmaz. Bu ifadeden önceki ve sonraki cümlelerde din üzerine düşüncelerini açıklar: “Dinsel sıkıntı hem gerçek ıstırabın bir ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, mazlum varlığın feryadı ve ruhsuz koşulların ruhu olduğu gibi kalpsiz bir dünyanın da hissiyatıdır” der.

Bu sözler, “Din halkın afyonudur” ifadesiyle bir arada değerlendirildiğinde, dine bakışta Marks’ın dinamik bir yaklaşıma sahip olduğu görülür. Çünkü din, hem “halkın afyonu” hem de “gerçek ıstıraba karşı bir protesto” olabilmektedir. “Afyon” ifadesinden önceki ve sonraki cümleler arasında görülen fark, Marks’ın çelişkiye düştüğü anlamına gelmez, aksine bu konuya diyalektik bir bütünlük içinde yaklaştığına işaret eder.

Dinin mutlak kötü olduğu ve “sadece” gericilik taşıdığı düşüncesi, Marks’a değil, daha çok burjuva aydınlarına ve kaba materyalistlere aittir. Onlar, dinin ezelden ebede “tek bir öz” taşıdığını ve bunun hiç değişmediğini iddia ederler. Bir tür “skolastik ateizm”dir bu.

Marks ve Engels, dinin, toplumsal yapıların bir parçası olduğu gerçeğinden hareket ederler. Toplumsal yapı içindeki gelişmelere ve çatışmalara göre, dinin ifadesi ve biçimi değişebilir. (Marks ve Engels, iki farklı düzlemi karıştırmazlar: Düşünsel olarak materyalist felsefeyi benimserler. Politik düzlemde ise, dinin materyalist reddi yerine, onun sosyal gerçeklik içindeki konumuyla ilgilenirler.)

Hıristiyanlık ilk ortaya çıktığı dönemlerde kölelerin ve ezilenlerin diniydi. Bunu hatırlatan Engels, dinin her zaman gerici olmayabileceğini söyler. Yoksul köylü isyanlarını örnek verir. İlahiyatçı Thomas Müntzer’in 16. yüzyılda Almanya’daki köylü ayaklanmasına öncülük etmesini ve onun yeni din yorumundaki eşitlikçi esasları hatırlatır. Thomas Müntzer’in ve sekiz bin isyancının yenilgisi, hem yoksulların hem de yoksullardan yana bir din yorumunun egemenlerce yerle bir edilmesidir.

Thomas Müntzer’den bir asır önce benzer bir olay Anadolu’da yaşanır. Bir din adamı olan “Şeyh” Bedrettin, yoksul köylü isyanlarına katılır ve hayatını bu yolda verir. Onun din yorumu, hem ilahi hem de sosyal açıdan eşitlikçi bir nitelik taşır. Bu hareketler, “yoksullar” ve “din” kavramlarının bir arada olabileceğini gösterir.

Dinin hiçbir zaman ilerici olmadığı ve sadece gerici nitelikler (afyon) taşıdığı iddiası, sosyal gerçekliğe uymaz. Bu iddia, Marks’ın “dinin gerçek ıstıraba karşı bir protesto” olabileceği tespitini görmezden gelir. Bu bakış, ne Anadolu’daki Babai İsyanları’nı ne de Aleviliğin niteliğini açıklayabilir.

Latin Amerika ülkelerinde son elli yıldır kilise içinde yaşanan ayrışma, din alanındaki farklı yorumların devam ettiğini gösterir. Orada, emekten yana olmayı ve kapitalizme karşı mücadele etmeyi tercih eden yeni dinsel akımlar ortaya çıktı. Kurtuluş İlahiyatı olarak adlandırılan bu hareketler, Vatikan’ın işbirlikçi dinciliği ve CIA ile ölümüne bir mücadeleyi göze alarak, dinin sol yorumunu başarıyla kurdular. Hıristiyan hareketlerin Nikaragua’daki gerilla devrimine katılmalarını örnek vermek yeterli olur. Devrimden sonra ünlü papaz Cardenal, kültür bakanlığı görevini yürüttü. Orada devrimciler Hıristiyanlara “Sizin dininiz gericiliktir” diye propaganda yapmadılar. Dindarların “sosyalizm” ve “din” olgularını bir araya getirmesinden sadece mutluluk duydular.

Aynı şekilde geride bıraktığımız yüzyılda İslam coğrafyasında Ali Şeriati ve Mahmut Taha gibi ilahiyatçıların sosyalist din yorumları dikkat çekti, ama onlar Latin Amerika hareketlerindeki başarıyı gösteremeyerek yenildiler.

Dinin “afyon” veya “protesto” hali, dine sarılanların sınıfsal ve sosyal terchilerinde rengini bulur. Bugün ülkemizde din, sağcı ideolojinin ve neoliberal politikanın aracı haline getiriliyor. Hakim eğilimin bu olduğu bir gerçek. Sosyalistler, egemenlerden yana olan bu sağ dinciliği teşhir ederler. Ama dinin kendisini hedef tahtasına koymazlar. Din karşıtı bir dil kullanmazlar. Dinin kendisine değil, onun belli bir (sağ) yorumuna karşı mücadele ederken bu hassas çizgiye dikkat ederler.

Rosa Luxemburg 1905 yılında kaleme aldığı “Kilise ve Sosyalizm” adlı metinde bunu açıkça belirtir. “Sosyalizm, dinsel inanca karşı savaş vermez” der. “Tam tersine, herkese tam vicdan özgürlüğü ve her inanca ve düşünceye mümkün en geniş hoşgörüyü ister.” Özgürlüğün her zaman başka türlü düşünenlerin özgürlüğü olduğunu gösterir Rosa Luxemburg. Bununla birlikte, dinin egemenlerin elinde bir araç olarak kullanılmasına karşı mücadele edileceğini vurgular. Hem sosyalist (özgürlükçü) bir laiklik perspektifini, hem de egemenlerin aracı olan din anlayışına karşı mücadeleyi diyalektik bir incelikle ele alır. Bu yaklaşım, sosyalistler ile burjuva radikalleri (ve kaba materyalistler) arasındaki ince çizgiyi gösterir.

(11 Kasım 2010)

Cami avlusundaki basit soru

Yaz bitti, cami avlularına sonbahar indi. Son şairler ordusunun neferlerinden Arif Damar’ın tabutu, musalla taşına kondu. Yüz sürmedik, ama şiir sayfalarıyla kaplı tabutuna her birimiz sırayla gönül sürdük.

Şairlerin söz insanı olduğu sanılır. Oysa bir gönül borcunu öder gibi bağlandıkları bu hayatta hiçbir söz onların varlık içindeki gurbetine tercüman olmaya yetmez.

Günlerden Cuma’ydı. Cami avlusundaki kalabalık tabutun başında beklerken, içeride imam vaaz veriyordu. Hoparlördeki sesi dışarı geliyordu.

“Sakının ha!” diyordu imam, “Fakirlerin ekmeğine el uzatanlardan sakının.”

Avluda bekleyenler kendi aralarında usul seslerle konuşuyorlardı. Caminin içinde vaaz dinleyen cemaatle ayrı nehirlerden gelmişlerdi buraya. Bu hayata ve zulme dayanmanın farklı yollarında yürüyorlardı.

İmam içeride vaaz vermeye devam ediyordu:

“Yazıklar olsun o vurgunculara. Onlar ki, yoksul halkın sırtından vurgun vurarak köşeyi dönüyorlar. Ama bilmiyorlar ki, cehenneme dönen bir köşedir bu. Yılandan çiyandan kaçan inanmış insanı Allah’ın adıyla kandırıp aldatıyorlar.”

Ne güzel bir ifade: Yılandan çiyandan sakınan insanlar, kendi inançlarıyla aldatılıyorlar.

Önümde duran kadınlardan biri, “Bu imam da komünist herhalde” dedi.

İmam, caminin içindeki cemaate, onların diliyle ve vidanıyla konuşurdu. Ama dinin “yüksek siyasetini” belirleyen uzmanlar ve İslam hukukçuları, büyük ticaretin ve sermaye akışının ihtiyacına göre “yorum yaparlardı.”

Gazetelerde yazan, televizyonlarda görüş belirten “İslam alimleri” IMF’nin, Dünya Bankası’nın ve özelleştirmelerin “caiz” olduğunu anlatırlar. Buna sadece “ahlaki” bir eleştiri ve sınır getirirler. O ahlak kısmını anlatıp, müminlerin kalbini tatmin etmek ise imamların görevidir. Aşağıdakilerin işi budur.

Bu yüzden imamlar, haktan ve halktan yana konuşurlar, ama yukarıdaki din ve sermaye üstatlarının iki yüzlülüğünü açık edemezler.

İnananlar ikiye ayrılır, bir yanda emeğinin ahlakına sahip çıkanlar, diğer yanda büyük sermayeye din eliyle ahlak giydirmeye çalışanlar. Çağlardır, insanlara din adına belletilen iman, bu ikili esas üzerine inşa edildi.

Bu yüzden, ülkemizin tarihinde son iki yüz yıldır, sömürüye karşı ve yoksulluk aşkına tek bir “dini” isyan olmaması tesadüf değil.

İnsanlar kültürel ve siyasi konularda tepki ortaya koydular, şeriat için, halife için, kılık kıyafet için. Ama ekonomik ve sınıfsal olaylarda hiçbir ses çıkmadı, çıkmıyor.

Burada görünmez bir duvar inşa edilmiş durumda.

Sorulardan biri, bu duvarı kimin yıkacağıyla ilgilidir. İslamı sermayeye bağlamış olanlar mı, yoksa kalpleri haktan yana çarpan müminler mi? Ya da bu cami avlusunda bekleyenler ile içeride namaza duranlar birlikte mi yıkacaklar bu duvarı?

Sokaktan geçen biri baktığında, avluda duranların inanmayanlar, içeridekilerin ise inananlar olduğunu düşünürdü. Bu tasnif, basit ve doğru görünebilir. Ama gerçeği açıklamaz. Kimin neye inanıp inanmadığı herkesin kendi dünyasına aittir. Oysa insanlar, inananlar ve inanmayanlar diye ayrılmaz. İnsanlar, ezenler ve ezilenler diye ayrılır.

Yazıklar olsun o vurgunculara, diyen herkesin kalbi birdir. İster caminin içinde ister caminin avlusunda olsunlar. Onlar ki, yoksul halkın sırtından vurgun vurarak köşeyi dönenlere lanet ederler. Yılandan çiyandan kaçan inanmış insanı Allah’ın adıyla kandıranlara lanet ederler.

Şairin tabutu kaldırılır. Onu bekleyen toprağa götürülür. Her defin, geride kalanlara emanet edilmiş bir definedir. Ve asıl soru orada belirir:

Cami avlusunda bekleyenler ile içeride namaz kılanlar nasıl bir araya gelecek? Aralarındaki duvar nasıl aşılacak?

En basit soru, bazen en zor sorudur.

Not: Geçen haftaki yazımda, Kundera yerine yanlışlıkla Kant yazmışım. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.

(28 Ekim 2010)

Yoksulların arabeski: Keder ve isyan

Esengül daha ölmemişti. İstanbul’un sabahçı kahvelerinde ve genç kızların doldurduğu konfeksiyon atölyelerinde onun şarkısı söylenirdi:

“Bir yoksula rastladım yol kenarında

Uzanmış yatıyordu boylu boyunca

Kan içinde her yanı…”

Arabeskin, yoksulların ve garibanların malı olduğu zamanlardı. Her çağın kendi ruhu ve ifadesi varsa, kentlerde sığıntı gibi yaşayanların dili arabeskti. Geleceğe dair belirsizlik ve korku her yerdeydi. İnsanlar nasıl bir dünyaya doğduklarını bilemiyordu. Yapabildikleri tek şey, kendi hayatlarını hançereyi yakan seslere bırakmaktı. Bunun adı arabeskti, daha ilerisini göremiyorlardı.

Köy yollarından gelerek, şehirlerin eteklerine sahipsiz çocuklar gibi tutunmuşlardı. Yoksulların hicretiydi bu. Bir kimsesizlikten gelip başka bir kimsesizliğe gidiyorlardı, ama ellerinden tutacak bir peygamberleri yoktu.

Batsın tabii ki bu dünya, sevenler bahtiyar olmuyorsa, bin kez batsın. Kalpsiz bir dünyanın ıstırabıydı arabesk, yalnız kalmış ruhların feryadıydı. Ekmekler ve kalpler her gün daha da küçüldüğünde, Esengül bin kez haykırırdı:

“Dedim ey yoksul seni çok dövmüşler nasıl dayandın

Dedi yâr karşımdaydı acı duymadım.”

Sevmek, bütün hayatın sevgilinin soluğuyla dolu olduğunu hissetmektir. Her acıya dayanılır o zaman. Çarmıhta bir mazlumun ve Kerbela çölünde bir masumun acısını lime lime kendi etinde taşır gibi dayanır yoksullar ve aşıklar. Kimse onların acısının, umutsuzluk taşıdığını söyleyemez. Aksini düşünenler, keder ile umutsuzluğu aynı şey sananlardır.

Arabeskin çölüne düşenler, bütün bir insanlığın acısını kendileriyle taşır. Bu çölün dehşet yalnızlığı evde, işte ve okulda herkesin koynunda durur. Sokaktaki her yüzde okunabilir. İnsanlar yoksul yaşar, kalabalıkta dolaşır, başka hayatların ihtişamına imrenirler. Basit düşünür, bulabildiklerini giyinirler. Onların müziği de yoksul ve sanki bulabildikleri giysileri gibidir. Yamalarla bezelidir. Bu yüzden şehrin temiz çocukları arabeske kötü der, onu kenar mahallenin yoksul çocuğu gibi dışlarlar. Şimdilerde bu yoksul müzik zenginlerin mahallesine girmiş olsa bile, bazen haddi bildirilir, geldiği yer suratına aşkedilen tokatla ona hatırlatılır. Piyasanın çeşnilerinden biri haline gelmiş olması onun kökenini unutturmaz.

Arabesk müziğin hor görülmesi, onun bağrında taşıdığı hafızayla ilgilidir. “Doğu” tınıları dolu bir müzik olan arabeskin üzerine üstünkörü “kötü” damgası vurulunca, meselenin bizim yakıcı geçen yüzyıllık modernleşme ve batılılaşma sürecimizle de bir ilgisi olduğu görülür. Cumhuriyet için, ülkenin içinde bulunduğu bataktan çıkmanın yolu, eski saltanat yapısından ve dinsel idareden kurtulmaktı. Ama bununla yetinmeyip, geçmişe ait her kültürel değerin lanetlenmesi, dönemin karakteri oldu. Doğu’yu tümüyle kangren olmuş bir kol gibi kesip atan ve bütün dermanı Batı kültüründe arayan bu aksak modernleşmenin bir sonucu olarak “arabi” olan her şey aşağılandı. Mısır filmlerinin, hatta bir dönem radyoda türk müziğinin bile yasaklanması, bu zihniyetin sonucuydu. Bugün arabeski aşağılayan şehirlilerin “yüksek zevk” anlayışı, geçmişini “unutarak aşmaya” çalışan ama tarihin basamaklarında her zaman tökezlemeye mahkum olan toplumların kaderini paylaşır.

Geçmişi bugüne taşıyan hafıza daima canlıdır. Hafıza, Kürtçede “bîr” demektir. Diğer anlamı, özlem ve hasrettir. Arabesk, toplumun kadim ruhunun açığa çıktığı hafıza ve hasret çatlaklarından biridir. Onun yerini ne eski zamanın marşları, ne yeni dönemin ilahileri, ne de batı müzikleri tutabilir.

Kazancakis, El Greco’ya Mektuplar adlı kitabında bir gün yolda rastladığı bir papazdan söz eder. Papaz, elindeki yeşil yaprağa bakıp ağlamaktadır. Kazancakis, neden ağladığını sorar. Papaz, “Yaprağın üzerinde, çarmıha gerilen İsa’yı görüyorum” der. Sonra yaprağın diğer tarafını çevirir ve gülmeye başlar. Kazancakis “Şimdi niye gülüyorsun?” diye sorar. Papaz, “Şimdi İsa’nın yeniden dirildiğini görüyorum” der.

Arabeskin bir yanında çarmıha gerilen aşıkların, garibanların ve alt tabakadakilerin kederi vardır. Ama diğer yanında, öfke, itiraz ve isyan yer alır. Bütün mesele, bu yaprağı çevirip öbür tarafına da bakmayı bilmektir. Yunan şehirlerindeki gariplerin müziği rebetiko ve Portekizlilerin “arabi desenli” fado müziği gibi, bizim arabeskimiz de kalbi kırık mazlumların soylu onurunu taşır.

Melâli anlamayan nesle aşina değiliz, demişti şair. Kalp sıkıntısını ve hüznü bilmeyenler bizden değildir. Keder ile isyanın süt kardeş olduğuna inanmayanlar bizden değildir. Çıplak ayaklıların, yüzü jiletlilerin ve eli nasırlıların soluğunda gizlidir her şey: Keder ve İsyan!

(7 Ekim 2010)

İslamcılığın Vatikan’ı

“Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikası (sadece olaylardan sonra tepki göstererek değil) önleyici bir biçimde kurtuluş ilahiyatına karşı koymaya başlamalıdır. Latin Amerika’da kilisenin rolü, politik özgürlük kavramı açısından hayati öneme sahiptir. Marksist-Leninist güçler, maalesef topluma Hıristiyanlıktan ziyade komünist fikirler empoze ederek kiliseyi, özel mülkiyete ve kapitalist üretim sistemine karşı politik bir silah olarak kullandılar.”

Bu cümleler, 1980 yılında ABD başkanlık seçimlerinde aday olan Reagan için hazırlanan ve “Santa Fe Belgesi” olarak bilinen ünlü raporda yer alır.

Amerikan dış politikasının ilkeleri ve dine bakışı bu zeminde ifade edilir: Özel mülkiyetin ve kapitalizmin kutsanması, bunu tehdit eden sol fikirlerin lanetlenmesi ve dinin bu temelde “işlev” görmesi. “Kilise’nin rolünün politik özgürlük kavramı açısından hayati öneme sahip olduğu” tespiti, Latin Amerika’da gelişen anti-kapitalist Hıristiyan hareketlere karşı dile getirilir.

İslam dini de bu dış politikanın havuzunda yer alır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki soğuk savaş döneminde, yukarıda vurgulanan yaklaşımın ürünü olan bir İslam siyaseti ABD’nin öncelikleri arasına girer. Kapitalist pazarın dinin parçası haline gelmesi, özel mülkiyete karşı olan komünizmin öcü haline getirilmesi ve buna uygun dinî cemaatler ve hareketler yaratılması hedeflenir. Son altmış yılın İslam coğrafyası, Afrika, Endonezya ve Türkiye’si ile bu tohumlardan nasibini alır. Her şey pazarın ve paranın istikbali içindir. Buna ilahî bir ruhun üflenmesi, “küresel kötülüğe” bir zarafet katar.

Yakınımızdan bir örnek. Bütün İslami camiamız ABD’nin Afganistan’a girmesini bir işgal olarak değerlendirir. Ama hiç kimse Türk ordusunun orada bulunmasını kınamaz, konu bile etmez. (Sağ muhafazakâr iktidarların egemenliğinde ikinci defadır emperyalist savaşın parçası oluyoruz. İlkinde Menderes, Amerika’nın hayrına ve NATO’nun yararına bizi Kore savaşına soktu. Bugünlerde çokça tartışılan derin devletin ve içindeki çetelerin emperyal filizleri o dönemde boy verdi.)

Dinî söyleme sahip iktidarlar, Türkiye tarihinde iki yüz yıldır ilk kez ideolojik ve moral üstünlüğü ele geçirirken, Osmanlı’nın son asrında yıpranan ve gelişmeler karşısında varlık gösteremeyen dinî siyaset bugün global liberalizmin gölgesinde inşa edilir. Dinî söylemin ve global pazar siyasetinin birlikte hakim olması anlamına gelen ılımlı İslam, yeni bir meşruiyet atmosferi yaratır. (Ilımlı İslam bu haliyle iki ayrı söyleme karşılık gelir. Birincisinde, yukarıda özetlenen ABD siyasetlerinin mutluluğu yer alır. İkincisinde ise, Mahir Çayan’ın haklılığı hatırlanır. Onun, emperyalizmin “içsel bir olgu” haline geldiği tespiti, global çağın farklı suretler alan gerçekliğinde devam eder.)

Brezilya’da 1964’de darbe yapan ordunun amacı “Batı Hıristiyan medeniyetini ateist komünizmden kurtarmaktı.” 1973 Şili ve Uruguay darbelerinde de “ateizme karşı halkın inançlarını koruma” iddiası vardı. İlhamını Pentagon mabedinden alan bu ideolojik ifade, Türkiye’de Kenan Evren cuntasıyla hayat buldu. Türk-İslam ideolojisi ve din derslerinin zorunlu hale getirilmesi, devletin “asli görevleri” arasında yer aldı. Yukarıda aktarılan Santa Fe Belgesi’nde arzulandığı gibi “camiyi, özel mülkiyete ve kapitalist üretim sistemine” bağlı hale getirme arzusu, politikanın hücrelerine sindi. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, üç yıl önce, 12 Eylül darbesiyle getirilen “zorunlu din derslerinin” hukuka aykırı olduğuna karar verdi. Böylece yasal meşruiyeti ortadan kalkan bu madde, iki hafta önceki referandum paketinde tartışma konusu bile edilmedi.)

Vatikan, kapitalizme karşı olanları her gün farklı ithamlar ve dinî ifadelerle kötüler. Özel mülkiyet, sömürü ve savaş dünyasını “üzüntüyle” kutsayan Papa, dindarların kurtuluş için daha çok dua etmesini ister. Bizde de İslam’ı kapitalizme sıkı sıkı bağlayarak ibadet edenler, kültürel kavramlar ve sembollerle konuşmayı tercih ederler. Bir yandan fakirler için gözyaşı dökerken, diğer yandan uluslararası şirketlerin ve borsanın ilahî nefesine ihtiyaç duyarlar. Ali Şeriati’nin dediği gibi, “Kerbela’daki Hüseyin için ağlamak, ama Yezid ile işbirliği yapmaktır bu.”

Müslüman toplumların ortak ifadesi olan “ümmet” artık eski halifelik otoritesiyle biraraya getirilemeyeceğine göre, çağın ümmetine uygun yeni yapılar geliştirilir. “İslamın Vatikanı”nı yaratmak arzusu, günümüzde uluslararası ruha sahip cemaatlerin “modern saadet” rüyası haline gelir. Yükselen dinî değerlerin özellikle yükselen piyasa değerleriyle barışık olmasına hassasiyet gösterilir. Onların hayır duasında dinin ideolojik buharı açığa çıkar ve küresel siyasete kapılmış bir sis bulutu ortalığa yayılır.

En güçlü şeytan, melek kılığında gelen şeytandır. “İlahî birlik” arayışındaki dinin günlük hayatta “piyasanın birliği” olarak tecelli etmesi, bugün namuslu hiçbir ruhun kabullenemeyeceği ölçüde sınıfsal ve ahlaki bir tercihtir.

(30 Eylül 2010)

Deccal burada, Mehdi nerede?

Saidi Nursi’yle ilgili anlatılan bir anekdot vardır. Tarikat konusuna pek vurgu yapmadığını görenlerin “Tarikat ne olacak?” kaygısına karşı, Said, “Gün, tarikatı değil, imanı kurtarma günüdür,” diye cevap verir. Bu anekdotun kavramları esas alındığında, iktidardaki AKP hakkında şu soru sorulabilir: AKP, tarikatı (yani dinsel bir akımı) mı, yoksa tarikatlar üstü genel bir duyarlılıkla, “imanı” mı kurtarma derdindedir?

Cevap, görünenden daha basittir: İktidarın nimetine kavuşmuş olan AKP, ne tarikatın ne de imanın, esas olarak, serbest piyasadaki ekonomik sistemin kusursuzca işlemesinin peşindedir. Tarikat ve iman ise, bu yola döşenmiş taşlar gibi, ayaklar altındadır.

Burada, dinî hassasiyetlerle AKP’ye oy ve kıymet verenlere karşı yapılan bir takiye söz konusudur. Çünkü, bugünkü iktidar sahipleri, dinsel duyarlılıklarını açıkça gösterdiler ve bu konuda adımlar da attılar. Ama bunları yaparken, esas dayanaklarının, uluslararası ekonomik yapılar ve ABD merkezli küresel kurumlar olduğunu ve dolayısıyla onların çıkarlarına halel getirmeyeceklerini söylemediler. Takiye buradadır. (“Ekonomi, dini belirler” diyen kişi Marx’tan dört asır önce yaşamış olan İbni Haldun’du.)

İslam, ortaya çıktığı “geri” toplumlarda, boşluğu bir hukukla dolduruyor, daha önemlisi, kabile hukuklarını aşan genel (o günün koşullarında küresel) bir hukuk sağlıyordu. Normsuzluğa karşı bir normdu. Bu açıdan, topluma sunulmuş (iyi veya kötü) bir hukuk ve inanç biçimiydi. Ama bu norm ve inanç, bugün eşitsizliğe olan inancın ve serbest piyasa ormanındaki normsuzluğun kabulüne bağlanmıştır.

Şerif Mardin, Cumhuriyet rejiminin yeni bir iyi ve doğru tarifi yapamadığını, bu nedenle geleneksel/dinsel iyilik ve doğruluk anlayışının devam ettiğini söylemişti. Ama geleneksel doğruluk anlayışının bugün yeni bir tarife ihtiyaç duyduğu açıktır.

Bir Müslüman için, iyilik ve kötülük, ilahidir. Kötülük de bu bab içindedir, çünkü o olmadan iyiliğin varlığı ve mahiyeti anlaşılamaz.

Mutlak kötülüğün semboller dünyasındaki adı Deccal ve ona karşı olan mutlak iyiliğin kılıcı ise Mehdi’dir. Buradaki soru, kötülüğün, bir birey mi, yoksa uygulama mı olduğuyla ilgilidir. Gelecek olan Deccal, bir şahıs olarak mı görünecek, yoksa bir icraat olarak mı açığa çıkacaktır?

Aslolan, kötü kişi değil, kötülüğün kendisidir, denir. Deccal da, bütün dünyayı saracak olan genel bir kötülüğün adıdır, yoksa “süperkötü” bir kişiyi kastetmez. Bu “kötülük” (Deccal), sömürünün ve haksızlığın, mutlak bir yapıyla alemin her hücresine yayılmasıdır. Ve bugün en çok kapitalizme benzetilir. İşimizin, evimizin, ailemizin ve hayallerimizin bile içine sızmış olan bu sistemin, insanlığın felaketi olan “nihai kötülük” olduğu vurgulanır. (Bundan kırk sene evvel Brezilya’da Hıristiyan din adamları bir bildiri yayınlayarak, “günümüzde en büyük kötülüğün kapitalizm olduğunu” söylemiş ve bu bildiriye “Çığlık” başlığını koymuşlardı.)

Kötülüğün en büyük yeteneği, cehennemi cennet olarak göstermesi ve bizi buna ikna etmesidir. Neoliberal kapitalizmin böyle bir mahareti olduğu bilinir.

Topyekûn kötülüğün ilacı da topyekûn iyilik olabilir. Küresel adalet, bunun ifadesidir. Bu nedenle Mehdi, bir şahıs değildir, bir ruhun (gücün) adıdır. Bu ruh, zulme direnmek, haktan yana olmak ve adalet için çalışmaktır. İyilik yapan herkes Mehdi’den bir parçadır. Buna karşı kötülüğün safındaki herkes ise Deccal’in gölgesini taşır. İnanç, bu dünyanın zulmüne körlük değil, isyandır. Boyun eğmek ve zulmü meşrulaştırmak ise, en büyük inançsızlıktır. İyiliğe ve kendine inançsızlıktır.

Bizim, iki asırlık sosyalizm mücadelesinden çıkardığımız sonuç, özgürlüğü ihmal eden bir sosyalist eşitliğin, zulme dönüşeceğidir. Özgürlük için çırpınmayan bir sosyalizme yazıktır. Benzer biçimde, ondört asırlık İslam tecrübesinden çıkarılacak sonuç ise, adalet kaygısı taşımayan ve sermayenin diliyle konuşan bir İslam’ın, zalimlerin aleti olacağıdır. Eşitliği temel almayan dinî bir söylem, boşluğa konuşmaktır. O boşluk, piyasadır bugün.

Halife Ömer, bir gün minberde şöyle sorar: “Sizin halifenizim, ama ya ben bir gün yoldan çıkarsam, yetki bende güç bende, beni nasıl doğrultacaksınız?” Bütün cemaat karşılık verir: “Eğer eğrilirsen, seni kılıçlarımızla doğrulturuz.” (Böylesi bir halk adaleti anlayışına karşı çıkan İbni Teymiye gibileri ise, “Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir” türünden uydurma hadislere dayandılar.)

İçinde yaşadığımız bu eğri düzeni düzeltecek olan kılıç bugün yoksulların ve mazlumların elinde yukarı kaldırılmayı bekliyor, daha yukarı.

(20 Mayıs 2010)

İsyan etmeyen asi: Ebu Zer

Ebu Zer, unutulmaya yüz tutmuş bir umudun adıydı. Topraksız insanlara bir avuç toprak, ekmeksiz çocuklara bir küçük lokmaydı. İlk kuşak Müslümanlar içinde bir tuhaf adamdı, ama çağlar içinde en az anılan da o oldu. Haksızlığa isyan eder, dinin amacının, adalet sağlamak olduğunu söylerdi. Mal yığmaya karşıydı. Bir insan, kendi ihtiyacından fazlasını elinde tutarsa, başkalarının hakkını gasp etmiş olurdu. Kuran’daki, “Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlara acı bir azâbı haber ver” ayetinin gereğini savunurdu (Tevbe suresi). Ama haksızlığa isyan etmesi, yöneticilerin canını sıktı. Şam Valisi Muaviye onu şikâyet etti, Halife Osman da sürgüne gönderdi.

İlk dönemlerde, sosyal adalet ve sermaye birikimi, dinin cevap vermesi gereken en önemli sorunlardan biri haline geldi. Ebu Zer gibi düşünenler az değildi. Ama kim güçlü ise, onların dediği olacak ve din de ona göre yorumlanacaktı. Ve klasik İslam hukuku kısa sürede netleşti ve sermaye sahiplerinin çıkarından yana taraf oldu. Dediler ki, “kişi yeter ki zekâtını versin, şahsi ihtiyacından fazla mal biriktirmesi dine uygundur. Tevbe suresinde ‘altın ve gümüş biriktirenlerle ilgili’ ayet, zekâtını vermeyenler için söylenmiştir. Ve içinde ahlaki bir öğüt vardır”.

Dünyanın malını kazanacaksınız, sadece kırkta bir veya iki oranında zekât vereceksiniz ve iyi bir Müslüman sayılacaksınız. Malınızın yüzde doksan beşi size helaldir, toplumun yoksulları içinse sadaka yoluna başvurmak vicdanınıza kalmıştır.

Dindeki en taraflı yorumlardan biridir bu. Tevbe suresindeki vurgu, sadece “ahlaki bir öğüt” olarak algılanmaktadır. Birçok Müslüman, ahlaki öğüt olan başka konularda neden bu kadar esnek davranılmadığını sorarken haklıdır. Onca yoksulluk varken, neden servet biriktirmeye karşı bir yaptırım getirilmemiştir? Oysa içki konusunda da Kuran’da ayetler vardır, ama ceza yoktur. Kadınların başını örtmesi konusunda ayetler vardır ama ceza belirtilmemiştir. Buna rağmen sonradan fiili olarak, devlet bu işe el atmış, içki içenlere ceza başlatmış, kadınların başlarını kapatmasını ise zorunlu hale getirmiştir. Aynı yaptırım arzusu ve heves neden para pul meselelerinde gösterilmemiş ve yoksulluğa çare olarak kesin adımlar atılmamıştır?

Burada bir sorun olduğu aşikâr. Seyyid Kutub gibi muhafazakârlar bile, ortaya çıkan açığı kapatmak amacıyla devletin kamulaştırma yapabileceğini savunmak zorunda kalmıştır. Sorunun temeline inen Şeyh Mahmut Taha ve Ali Şeriati gibi isimler ise, sosyalist bir üretim ve bölüşüm anlayışını -İslam açısından da- tek adil çözüm olarak görmüşlerdir.

Ebu Zer, “Evinde ekmek olmadığı halde kınından sıyrılmış kılıcıyla başkaldırmayan adama şaşarım” demiş, ama kendisi bu yola başvurmamıştı. Devlet başkanına (Halife Osman’a) itaat ederek sürgüne gitmişti. Belki isyanın ortamı yoktu veya ne yapması gerektiğini kendisi de bilmiyordu.

Eğer devlet başkanı (yani büyük imam) haksızlık yapıyor ve zulmediyorsa, ona isyan edilmeli miydi? Bu da toplumsal bir meseleydi ve dini açıdan tartışılmaktaydı. İlk dönem ortaya çıkan birçok eğilim (Mutezili, Harici vs), zalim yöneticiye isyanın dine uygun olduğunu savunmaktaydı. Dinin amacı, iyilik ve sosyal adalet getirmekse, boyun eğmek olmazdı. Ama buna karşı, düzenden ve servetten yana olan soyluların ihtiyaç duyduğu din yorumu kısa sürede imdada yetişti. Başta Eşari olmak üzere Sünni âlimler, İslami devlet başkanına isyanı haram saydılar. Zalim de olsa. Bütün fıkıh mezhepleri anlaştı bu konuda. Ebu Hanife de öyle dedi, Maturi de. Hatta sosyolog İbni Haldun da.

İki üç yüzyıllık ilk dönem kamplaşmaların ardından, kesin hatlarla netleşmiş bir İslam anlayışı diğer eğilimleri yok ederek hâkim hale geldi. Bu anlayış, servet sahiplerinden yanaydı ve zalim iktidara boyun eğmeyi dinin emri sayıyordu. Böylece İslamı dondurarak, yöneticilerin dini haline getirdiler. Halkın da diniydi İslam, ama kendi başlarına dua ile yetindikleri ve iktidarı destekledikleri sürece. Halk, mal mülk işlerine karışmayacak, sosyal adalet için haykırmayacaktı (Humeyni bu yüzden İran’da, “Sendikaların yönetime karışması ve işyerlerinde müdahil olması İslam’a aykırıdır” diye fetva vermişti. Ülkemizde de, İslami anlayış tümüyle liberal kapitalizme bel bağlamış, küresel emperyalizmin bölgedeki ajanı haline gelmiştir. Faiz mi? Onun adını değiştirip, helal hale getirdiler).

Öyle derler, Ebu Zer bir savaş sırasında bineği yürümediği için, malzemelerini sırtında taşımış. Bunu duyan Hz. Muhammed, “O yalnız yaşayacak ve yalnız ölecek” demiş. Fakirlerin kaderi mi bu? Yalnız yaşamak ve yalnız ölmek. Shakespeare, sanki Ebu Zer’in “Evinde ekmek olmadığı halde kınından sıyrılmış kılıcıyla başkaldırmayan adama şaşarım” dediğini bilerek yazmış şu dizeleri: “Var olmak ya da olmamak,/ İşte bütün mesele./ Gözü dönmüş talihin fırlattığı taşların, okların acısına/ İçin için katlanmak mı daha soylu,/ Yoksa bu dertler denizine karşı silaha sarılmak/ Ve son vermek mi dertlere…”

(18 Şubat 2009)

Fakirlerin dini: Ali’den Ali’ye giden yol

Hz Ali’yi anlatırken, “Yenilgi ve başarısızlık, insanın dikkatini yüzeysel başarılarından, içsel zaaflarına yöneltir” demişti İranlı bir sosyalist. “Hz Ali, eğer yirmi beş yıllık yenilgi olmasaydı, Ali olmazdı.” Peygamber olan amcaoğlunun ölümünden sonra Ali, İslam cemaatinin yönetimine mesafeli durmuş, kendi köşesine çekilmişti. Bunun sosyolojisini tahlil edenler, cemaatin başına aristokrat sınıfın sözcülerinin geçtiğini, Ali’nin ise ezilenden, garibandan yana atan kendi kalbiyle baş başa kaldığını söyler.

Büyük düşünür İbni Haldun, Hz Ali ile Muaviye arasındaki çatışmanın, basit bir din yorumundan veya taht üzerindeki hak iddiasından kaynaklanmadığını vurgular. Sorunun temeli, iki farklı toplumsal kesim arasındaki çatışma, yani “asabiyeler” arasındaki gerilimdir. -İbni Haldun’un sevdiği “asabiye” kelimesinin bir karşılığı da “uygarlık”tır. Ama bunun Huntington’ın sözünü ettiği “uygarlıklar çatışmasıyla” bir yakınlığı yoktur. Huntington için toplumsal ilişkilerin rengini belirleyen şey, kültür ve inanca indirgenmiş bir toplum yapısıdır. Oysa İbni Haldun, bundan altı asır önce, bu uygarlıkları, maddi yaşam biçimlerine göre tanımlıyor ve Hz Ali’nin çıkışını da, ekonomik ve sosyal farklı toplumsal kesimlerin varlığına bağlıyordu. (Altı asır önce yaşayan bir İslam düşünürü, günümüzün liberal-muhafazakâr bir düşünüründen daha makul olabiliyor.)

Bir de ruhsal, psikolojik yan vardı. Toplumsal çalkantıların yaşandığı o dönemde Ali, evinde oturuyor, bahçesini belliyor, bazen eşşeğini götürüp su veriyor, kaşağılıyor, sonra yine toprağı işliyordu. Yirmi beş yıl böyle yaşadı, 58 yaşına kadar. “Yani meydanlara inmesi gereken dönemde, sessiz kaldı” demişti bu konuda İranlı sosyalist düşünür. Ve artık yaşlandığı zaman, yani yaşı gereği evde oturması gerekirkense, meydanlara inmeye karar verdi.

Burada Hz Ali hakkında iki farklı ihtimal tartışılır. Bir grup, onun zaten başından beri ezilenlerin ve dışlanmışların yanında yer aldığını, bu yüzden kenarda bırakıldığını söyler. İkinci bir grup ise, Ali’nın iktidar yapısından uzaklaştırıldığını, bu nedenle, sonradan toplumun yoksul kesimlerinde gelişen muhalefet eğilimini desteklediğini, o bayrağa sarıldığını iddia eder. Sonuçta ikisi de aynı sonucu kabul eder: İslami devlet yapısındaki yozlaşma ve zenginlerden yana tavır alma, toplumda derin yarılmalara yol açmıştı. Ve yoksulların tepkisi kendini açık hale getirince, evinde oturan Ali için, kalbine uygun görev günü gelmişti.

Ya da bir diğer ihtimal, çok sonraları gelişen köylü isyanları ve fakir direnişleri, kendilerine tarihi ve ilahi bir bayrak ararken, Hz Ali’nin buna en uygun şaysiyet olduğunu gördükleri için, onun adını göklere çıkardılar. “Medet ya Ali!” Böylece ezilenlerin isyanına tarihi ve dini bir haklılık kazandırmaya çalıştılar.

Hz Ali’nin fakir çağrısına inanan ve yukarıda sözlerini aktardığım İranlı düşünür Ali Şeriati, “bir direniş hareketinin, egemen ideoloji haline geldiğinde nasıl yozlaştığını” anlatırdı derslerinde. Şeriati’ye göre, Hz Ali’nin yolundan giden Şii inancı da İran’da Safevi iktidarından itibaren temel hedeflerinden uzaklaşmış, kabuk bağlamış, Sünnilik gibi gericileşmişti. Hem sınıfsal açıdan, hem de dinin ilahi yorumu açısından. Şeriati, “son dönemlerde ortaya çıkmış resmi ve görkemli ‘ayetullah’ ‘huccetul İslam’ gibi garip sıfatlarda” ifadesini bulan gerici İslam anlayışını eleştiriyordu. Bu yüzden, İran’da hem Şah rejiminin oklarına hem de şeriatçıların saldırılarına hedef oluyordu.

Ali Şeriati, sosyalistti ama Marksist değildi. Adaşı Hz. Ali ise, onun sınıflandırmasına göre, Müslüman bir ütopik sosyalist olmalıydı. Şöyle yazmıştı: “Sosyalizm, sadece tarihsel olarak kapitalizmden sonra gelmesi kaçınılmaz olduğu için değil, aksine, insanı ‘değer’ üreten tek varlık olarak kabul etmesi sebebiyle makbuldür. İslam’ın ifadesiyle insan, Allah’ın ruhunun taşıyıcısıdır. Hayattaki temel misyonu, kendi varlığını tamama erdirmek ve benliğini kapitalist sistemin ekonomik köleliğinden, sömürgeci mülkiyet zindanından ve burjuvazi bataklığından kurtarmaktır. Bizim hangi anlamda Marksist olmadığımız ve hangi anlamda sosyalist olduğumuz açıktır. Sosyalizm bizim için sadece bir ‘dağıtım’ sistemi değil, hayat felsefesidir.”

(11 Şubat 2009)

İslam-Kapitalizm Çatışması!

Seyyid Kutub’un kaleme aldığı İslam-Kapitalizm Çatışması adlı kitap İslamcı camianın uzun süre ruh haline hitap etmiş olsa da şimdilerde böyle bir işlevi kalmadı. Eskiden, kapitalizmi eleştirmek geçer akçe iken, bu dalgadan etkilenmeyen yoktu. Seyyid Kutub da kitabını o dönemde yazmıştı (1951). Ama devir değişti, alternatif sistem arayışları irtifa ve itibar kaybetti ve İslamcılar kapitalizme bağlılıklarını açıkça dile getirir oldu. Eskiden olsa böyle bir şeyden siyasi ahlak açısından utanılırdı. Ama böyle utangaçlıklara gerek görülmüyor artık.

İslamcı yazarların bugün dinen çare aradıkları temel konular, sermayesi olanların nasıl rahat hareket edeceği, yani daha çok orta sınıfa hitap eden banka faizleri, helal borsa yatırımları, helal mortgage gibi mevzulardır. Oysa eskiden böyle miydi? Seyyid Kutub gibiler, “Toplumumuzda göğüs germekte olduğumuz sorunlar nelerdir?” sorusunu temel mesele olarak alır ve en başta “mülkiyet ve servetlerin dağılımındaki bozukluk” ve “emek ücret dengesizliği” problemlerini dert edinirlerdi.

Kuran’daki Haşr suresinin 7. ayetindeki, “servet sadece zenginleriniz arasında dolaşıp duran bir devlet olmasın” uyarısından hareket eden S.Kutub, toplumdaki eşitsizliği gidermek için denge unsurları bulmaya çalışmıştı. Bunu yaparken, İslami eşitlik anlayışının ana dayanağı olan zekat uygulamasının yetersizliğini gördüğü için tamamlayıcı başka pratikler aramıştı. Zekat için söyledikleri de bugünkü İslami söyleme pek uymaz zaten. Ona göre, zekat, bir hayır veya kişisel lütuf değil, devletin alması zorunlu olan bir vergi türüdür. Onu kime, nasıl dağıtacağına da devlet karar verir. Ama, an fazla yüzde 5 oranına çıkan bir verginin (zekat), sermayenin haksız şekilde tekelleşmesini engelleyemeyeceğini fark ederek, ek tedbirler bulmaya çalışan Kutub, kamulaştırmayı da -hararetle- savunmuştu.

Bugünün İslamcıları bırakalım böyle bir arayışa girmeyi, var olan zekat anlayışını bile liberalleştirmeyi tercih ederler. Örneğin, “İslam, toplumsal adaletsizliği, toplumdaki zenginlerin vicdanlarını harekete geçirerek azaltmayı öngörür.” derler ve bunun son iki asırdır sürekli büyüyen zengin fakir arasındaki uçurumu daha da derinleştirdiğini bilmez gibi davranırlar. Tek çare, zenginleri “vicdanlı hale getirmek” ise, onları zengin ve geniş kitleyi ise yoksul eden koşullar Tanrı’nın inayetine uygun demek ki. Bunu sorgulamaya gerek görmezler. Eğer sistemde bir hata yoksa ve sömürü söz konusu değilse, fakirlik “bu koşullarda” kaderin bir parçası haline gelir. İnsanlığın yarıdan çoğu bu kaderin pençesindeyken, dinin vaadi de ister istemez ağırlığını öbür dünyaya verir. (İnanca göre, cennet halkının büyük çoğunluğu fakirlermiş. Bu dünya zenginlerin dünyasıdır nedense, garibanların saadeti öbür taraftadır.)

Kollektivizm gibi kötü düşüncelere meyletmemek gerektiğini vaz eden günümüz İslamcıları, sorunlara çare olarak zekat, sadaka ve bir de ahlaktan başka bir şey söyleyemezler. “Sosyalizm, zenginlerin mallarına, adına ‘devlet’ denen seküler bir mekanizma ile el koymayı hedefler.” gibi dört yanından tartışmalı tespitler de yazarlar. Kamulaştırmayı yapan devletin “seküler” yani laik olduğunu söyleyerek, bir “kötülüğü” tescillemiş oluyorlar sanki. Oysa, Mısır’daki Müslüman Kardeşler hareketinin ideoloğu olan Seyyid Kutub “Bugün ‘kurumları millileştirme’ dedikleri şey İslamın temel prensiplerinden biridir… genel hizmetlere yarayan kurumlar ümmetin malı olmalı ve gelirleri fertlerin değil devletin hazinesine akmalı. İşte İslam budur.” derken, bir yandan günün sosyalistleriyle rekabet etmekte, öte yandan diğer türlü İslamcılarla atışmaktaydı. Ama seküler (laik) olmadığı kesindi. Ve ne yazık ki gelip dayandığı nokta da, devletçi (Keynesçi) bir kapitalizm modelinin savunusundan öteye gidemiyordu.

O çağ geçti, Keynes’in yerine Friedmancı kapitalizm yürürlüğe girdi. “Eğer devlet, diğer ticarî ve sınâî işlere el atarsa, kurup yürüttükten ve başarı sağladıktan sonra bunları ilk fırsatta özelleştirmelidir.” diyen İslam hukukçularımız var artık. Bize İslam diye liberal kapitalizmi anlatır ve methederler.

Devam edecek bir konu bu.

(24 Aralık 2008)

İslam’da tercüme ve yorum

“Her tercüme bir yorumdur” demiş Karl Popper. Bunu herhalde en çok Kuranı Kerim yorumlarında görebiliriz.

Amerika’da cemaate imamlık yaptığı için tartışmalara yol açan “Kadın İmam” Amina Wadud’un Kuran ve Kadın adlı kitabını okurken, Nisa suresinin ünlü 34. ayetiyle ilgili yorumunu merak ediyordum. Ayette, erkeklerin karılarını önce uyarmaları, işe yaramazsa yataklarını ayırmaları ve son çare olarak dövmeleri belirtilmektedir. Şöyle der Nisa Suresi 34. ayet: “Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve –bunlarla yola gelmezlerse- dövün.” Süleyman Ateş’in ve Elmalılı Hamdi Yazır’ın tercümeleri de Diyanet’e ait olan bu çeviriyle uyum içindedir.

Kimisi, burada dövmeyle kastedilenin hafifçe vurmak olduğunu o yüzden önem taşımadığını söyler. Kimisi ise bu hükmün o dönemdeki özel şartlardan kaynaklandığını, ama bugün geçersiz olduğunu belirtir. Muhammed adlı kitabın yazarı din uzmanı Karen Armstrong, bu hükmün Peygamber’in düşüncesi olmadığını, daha çok Hz Ömer gibi katı gelenekçi kişilerin zorlaması sonucu getirildiğini iddia ederken, kimisi de Peygamber’in kendi hayatını örnek vererek, iç çekişme yaşayan karılarına söz geçiremediğinde bir dönem evini ayırıp onlardan boşanma noktasına kadar geldiğini ama hiçbir zaman kadınlara el kaldırmadığını söyler.

Amina Wadud bu ayetteki sıralamayı açıklarken, erkeklere kadınları dövme hakkı verilmesinden çok, o dönemde zaten var olan bu uygulamaya bir “sınırlama” getirildiğini, bu yüzden dövme yoluna gitmeden önce diğer aşamalardan geçilmesinin şart koşulduğunu belirtmektedir. Kuran’ın yaratıcı ve yenilikçi yorumunun henüz yaygınlık kazanmadığı, ama buna karşın en gerici İslam yorumlarının bölgemizde ve ülkemizde gelişme gösterdiği günümüzde, Wadud’un böylesi bir yorum çabasının bugün kadın-erkek eşitliği açısından yeterli bir güce sahip olup olmadığı tartışmalıdır.

Wadud’un kitabını okurken, karşılaştırma yapmak için arada bir Kuran’ın ilgili ayetlerine bakma ihtiyacı duyduğumda, elimdeki tercümelerin birinde bir değişiklik vardı. Kuran tercümelerinde eskiden “Solcular cehenneme gidecektir” gibi tuhaflıklar yer alırdı. Bugün ilgimi çeken şeyse, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kuranı Kerim Meali’ydi. Nisa Suresi’nin 34. ayetinde kadınların dövülebileceğine dair bölüm sayın Öztürk tarafından çıkarılmıştı. Şöyleydi çevirisi: “Sadakatsizlik ve iffetsizliklerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, sonra onları yataklarında yalnız bırakın ve nihayet onları evden çıkarın/bulundukları yerden başka yere gönderin.”

Dini bilgisinden şüphe etmediğimiz sayın Öztürk, kadınların dövülmesine karşı olduğu için çareyi, Kuran’a yenilikçi bir yorum getirmek yerine, onu değiştirmekte bulmuş. Ama 1994 yılında yaptığı ilk çeviride, bu ayetin sonunda “dövün” ifadesini kullanırken, 1999 yılındaki baskıda değişikliğe giderek bu kelimeyi silmiş. Aynı şeyi, başkaları tarafından yapılan bütün Kuran çevirilerinde “köle” olarak belirtilen ifadeleri “özgürlüğü elinden alınmış kişi” diye tuhaf biçimde tercüme ederek de yapmış. Bu konuda Nisa Suresi’nin 92. ayetini örnek olarak vermek yeterli olacaktır. Orada üç kez geçen “mümin köle” ifadesini “özgürlüğü elinden alınmış mümin” diye çevirmiş. Herhalde, kelimeyi farklı biçimde söyleyerek, Kuran’da kölelik bulunmadığını kanıtlamaya, daha doğrusu, oradaki köleliği ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Ama Popper’in “her tercüme bir yorumdur” diye kastettiği şey bu olmasa gerek.

Dinde, bin dört yüz yıl önceki değerlere hitap eden bir dil söz konusudur. İslam tarihinde bunun yenilenmesi çabaları her zaman olmuştur. Mesela Mutezile akımı, her şeyi akıl süzgecinden geçirmeyi savunuyordu. Onlara göre, Kuran’daki bir hükümle akıl arasında uyumsuzluk varsa, akıl yolu seçilmelidir. Mutezilecilerin bu önermesinin hangi yöntemle uygulanacağı ise ayrı bir tartışmanın konusudur. Burada, Sudanlı Şeyh Mahmut Taha’nın yöntemi, dinin “içerden” dönüşümü açısından yaratıcı bir tekliftir. İslam’ın, iç içe geçmiş iki ayrı mesajı olduğunu, birincisinin, Peygamber dönemindeki koşulların ürünü olduğunu söyler. İslam’ın ikinci mesajı ise, temel eşitlik ve özgürlük arzusuna dayanır. Böylesi bir eşitliğin gerçekleşmesi o günkü koşullarda mümkün değildi. Uygun toplumsal gelişmenin yaşanması, yani toplumun buna hazır hale gelmesi gerekiyordu. İşte çağımız artık o aşamaya gelmiştir, der Şeyh Mahmut Taha. İslamdaki özellikle demokrasiyle çelişen ve kadın-erkek eşitliğine engel olan hükümlerin nesh edildiğini (hükümsüz kaldığını) görmek lazım, dinin eşitlikçi ideali de sonuçta bu mantığı gerektirir, der.

Geleneksel fıkıh (İslam hukuku) anlayışının artık pas tutmuş yapısı aşılmadıkça, o inançtakilerin yeni bir ışık yakalaması mümkün görünmüyor. Bugün dinin içindeki “akılla çelişen” bölümlerin aşılabilmesi için gösterilen çabaları önemsemek gerekir. Kuran’ın yeni tercümeleri de bu sürecin parçası olabilir, ama bunun “tek başına” sonuç alıcı olacağı şüphelidir. Esas olarak dinin bütünsel yorumuna dair yeni yaklaşımlara (yönteme) ihtiyaç vardır.

(5 Kasım 2008)

‘Komünist kalmadı, dinci verelim’

Başkent Jakarta’da 1965 yılının Ekim ayında başlayan katliam kısa sürede ülkenin diğer yerlerine sıçramıştı. Özellikle Java bölgesinde, bütün komünistleri öldürdüler, mezarlar yetmedi, binlerce kişinin cesedi ortada kaldı. Başka türlüsü olamazdı, çünkü ölüleri kaldırabilecek olanlar da öldürülüyordu. Bizde yaşanan 1978 Maraş katliamının bin kat korkuncu hayal edilebilirse, işte öyle, gençler kurşunla veya geniş ağızlı beyaz palalarla hallediliyor, yaşlıların başı eziliyordu. Katliam dalgası Bali’den Sumatra’ya kadar yayılırken, tarihi boyunca görmediği bir kıyıma sahne oluyordu Endonezya. Yüzlerce yıl sömürgeyken bile bu kadar ölüm görmemişken, şimdi kan tarlaları yaratılıyordu.

Endonezya’da yüzyılın başından itibaren örgütlenen ilericiler, dünyanın en büyük üçüncü Komünist Partisi’ni oluşturmayı başarmışlardı. Üç milyon üyeleri vardı, ama bugün o sayıdan geriye pek bir şey kalmadı. Çünkü sekiz ay süren o uğursuz katliamda bir milyon kişinin öldürüldüğü söyleniyordu. Daha fazlası da hapsedilmişti. Evet, inanılması zor bir sayı, ama doğru. CIA, gene kendisine yerli generaller bularak ve yanlarına sivil çeteler katarak, yirminci yüzyılın en inanılmaz, ama dünya kamuoyu tarafından en az bilinen kıyımlarından birini gerçekleştirmişti. Çeteler, yerine ve zamanına göre değiştiği için, bizde “ülkücüler”, Endonezya’da dinciler bu işe iştahla sahip çıkmıştı.

Özellikle “Ulemanın Uyanışı” (Nahdatul Ulama) adlı Sünni Müslüman cemaat katliamların baş uygulayıcısı olmuştu. Yıllardır Kuran kurslarında örgütledikleri gençlik birimi aracılığıyla bir cihat yürütülüyordu. Din birliği sağlanıyordu sanki, yurtlarından çıkan Hıristiyan öğrenciler de hezeyana katılıyor, gözaltındaki komünistleri öldürüyordu.

1945 yılında Hollanda’dan bağımsızlığını kazanan Endonezya’da yapılan 1955 seçimlerinde dinciler hayal kırıklığı yaşamış, Komünist Parti ise büyük başarı elde etmişti. Hem ordu hem de dinciler bundan rahatsızdı. 210 milyonluk nüfusunun yüzde 88’i Müslüman olan ülkede, halkın çoğunluğu dinî değil laik ve demokratik bir hayatı savunuyordu. Üç yüzden fazla etnik kimliğin yaşadığı ve 17 bin adadan oluşan bir ülkeydi burası.

Dincilerin muhafazakâr kanadını oluşturan Ulemanın Uyanışı cemaati 1926 yılında kurulmuştu. Reformcu olarak nitelenen Muhammediye tarikatının kuruluşu daha önceydi (1912). Bu reformcu tarikat da, komünistlerin öldürülmesinin “cihat” yani kutsal savaş olduğunu ilan etmişti.

Aradan kırk yıl geçti, tarihin o kanlı sayfası kapandı ve şimdi Endonezya’daki siyasi arenada iki ana akımın etkisi kaldı: Radikal dinciler ve reformcu dinciler. Batılı siyasetçiler, Endonezya gündeme geldiğinde, “demokrasilerde laikliğin zorunlu şart olmadığını” söylüyorlar artık: Müslüman bir topluma laiklik her zaman uymayabilir, laik olmayan demokrasiye örnek olması açısından Endonezya iyi bir uygulama alanıdır.

Yenilikçi din hareketleri, hedeflerine devleti değil, sivil toplumu koyan, tabanda örgütlenerek halkın gücüne daha fazla önem veren bir siyaseti savunuyorlar Endonezya’da. Toplumu elde eden devleti de elde ederdi. Başardıkları işlerse, devlet yapısında, hukukta ve yaşam biçiminde etkili olan değişimlerdi. Bugüne kadar, evlilik konusunda hukuki değişiklik yapılmasını sağladılar, milli piyangoyu yasaklattılar. İslami banka kurulmasının önü açıldı, İslami mahkemelerin yetkileri genişletildi, okullarda örtünme yasağı kaldırıldı, din okullarına yapılan fon yardımları arttırıldı. ABD’nin başında bulunduğu küresel siyaset, bugün, yenilikçi denen bu İslami akımlara yol veriyor ve destekliyordu.

Örneğin sadece Muhammediye hareketinin 30 milyon taraftarı var. Devlete değil, sivil topluma daha çok önem verdikleri için, Batılı akademisyenler bunların klasik İslamcılıktan farklı olduğunu söylüyor. Bu “sivil toplumcu” hareketin elindekiler şöyle sıralanıyor: “3980 anaokulu ve kreş, 6728 ilkokul, 3279 ortaokul, 2776 lise ve meslek lisesi, 101 meslek yüksek okulu, 13 öğretmen yüksek okulu, 32 ilahiyat fakültesi, 166 üniversite. 47 tam teşekküllü hastane, 217 poliklinik, 161 aile eğitimi ve danışmanlık merkezi, 13 büyük şirket, 5 İslami usulle çalışan kredi bankası, 81 mikro kredi enstitüsü, 15000 cami ve mescid, 30 milyon hektar vakıf arazisi…” (Bu rakamları, bölgeye giden Yeni Şafak gazetesinin eski yazarlarından Sami Hocaoğlu aktarmış ve yazısında “Bu bir devlet mi, cemaat mi?” diye sormuştu. 01.09.2006)

Endonezya’da artık esamisi okunmayan solcuların tartışması da bizim buradaki gibi birbirlerini hırpalamaya ve horlamaya mı odaklanmıştır bilmiyoruz. Ama Yeni Şafak gazetesi yazarının kalemindeki saadete bakılacak olursa, bunu çok da önemseyen yok. Sami Hocaoğlu, Endonezya’yla ilgili yazısını şöyle bitirmişti: “Muhammediye cemaati olarak eğitimde hedefi yakalamışlar, toplumla kaynaşmayı başarmışlardı. O’na (cemaatin liderine) göre, Endonezya”nın kaderi İslamlaşmaktı; Endonezya kaderine koşuyordu. Sahi, kaderine koşan sadece Endonezya mı?”

(27 Ağustos 2008)

Sosyalist bir Müslüman

Geleneksel İslam yorumlarını ters yüz eden, ama bunu yaparken tümüyle İslam’ın kendi kaynaklarına ve iç mantığına dayanarak yeni kapılar açmaya çalışan Mahmut Muhammet Taha adlı şeyhin amacı eşitlikçi ve insani bir İslam anlayışı geliştirmekti. Bunun için, dinin yeni okuma biçimlerine ihtiyaç olduğunu söylüyordu. Ama o zamanlar, yani otuz kırk yıl önce, Sudan’daki ortam buna hayat hakkı tanımadı.

Başka türlü bir İslam’a inanıyor, Hz Muhammed’in ve Kuran’ın, özünde sosyalizmi emrettiğini, o zamanlar şartlar uygun olmadığı için bunun ertelendiğini (nesh edildiğini) ifade ediyordu. Bunun için başvurduğu kaynaklar Kuran ve Peygamber’in sözleriydi. Akılcılığa dayanıyordu ve “merkez Avrupa’nın” uzağındaki Afrika’da yer yer Derrida’yı çağrıştıran yapı-çözümcü yöntemler kullanıyordu. Özellikle, Kuran’ın Mekke’de ve Medine’de inen bölümlerini karşılaştırırken geliştirdiği önermeler, geleneğe pek uymadığı için şaşkınlık yaratıyordu. “Mümin” ve “müslüman” arasındaki vurgu farkına dair çözümlemeleri önemliydi. Surelerin başındaki harflerin kullanılma biçimine işaret ediyordu. Ve asıl hareket noktası ise, “nesih” anlayışını tersine çevirmesiydi.

Nesih, Kuran’daki bir emrin, daha sonra inen yeni bir ayetle hükümsüz hale gelmesidir. Yani aynı konuda birbirinden farklı iki ayet varsa, eskisinin hükmü kalkmış, yenisi geçerli hale gelmiş sayılır ve buna nesih denir. Mesela, önceleri, daha müslümanlar Mekke’de yaşarken, diğer dinlerden olanlara hoşgörüyle yaklaşan Kuran, “sizin dininiz size, benim dinim bana” ifadesiyle, barışçı bir temele dayanıyordu. Ama Hz Muhammed Medine’ye göç ettikten sonra, “kafirleri bulduğunuz yerde öldürün” hükmü indi. Bu durumda, önceki ayet, nesh edilerek ortadan kaldırılmış oldu.

Üstad Mahmut Taha, işte bu yöntemi değiştiriyor, neshin, ortadan kaldırma değil, bir hükmü erteleme anlamına geldiğini söylüyordu. Kuran’daki bir ayetin uygulanması için koşulların uygun olmadığı anlaşıldığında o hüküm ertelenmiş ve onun yerine geçici bir emir gelmiştir. Şimdi artık bu ertelenen hükümleri canlandırmak gerekir, diyen Üstad, bu yöntem aracılığıyla, tek eşli evliliğin, kadın-erkek arasında eşitliğin, sömürünün kaldırılmasının, sosyalizmin ve tam demokrasinin İslam’ın gerçek mesajı olduğunu belirtir. Bu inançla kurduğu harekete, Cumhuriyetçiler adını vermiş, toplumdaki çok sesliliğe inanmış, mesela Sudan’ın güneyinde ezilen Hıristiyan azınlığın hakları için inatla mücadele etmiş ve sömürgeci ve dinci hükümetlerle başı her zaman derde girmişti.

Mahmut Taha’ya göre, Peygamber zamanından beri İslam’ın ilk emri uygulanmıştır. Ama İslam’ın bir de ikinci mesajı vardır, bugüne kadar ertelenmiş olan bu ikinci anlamın artık uygulama zamanı gelmiştir. Bunları anlatan kitabına, bu yüzden, “İslam’ın İkinci Mesajı” adını vermişti. Birçok eseri arasında en çok ses getireni bu olduğu için Arapça’dan İngilizce’ye çevrildi ve bir süre önce biz de Türkçesini görme imkanına kavuşmuştuk. Aynı derecede önemli olduğu halde  henüz tercüme edilmemiş olan “Risalat al-Salah” gibi diğer eserlerinin de dilimize kazandırılması yararlı olacaktır. Gerçi biz, Varidat hariç, Şeyh Bedrettin’in altı yüz yıldır mevcut eserlerini bile Türkçe’ye kazandırmamış bir toplumun çocuklarıyız. Nedense bu tür çabaların İslamcılar’ın işi olduğu gibi bir yargı vardır Türkiye solunda ve okumuş çevrelerde. Eğer gerçekten öyleyse, daha çok bekleriz, ne İslam felsefesine farklı yorumlar getiren Şeyh Bedreddin’in dini eserlerini ne de Mahmut Muhammet Taha’nın yeni din yorumlarını içeren kitaplarını okuma imkanımız olacak demektir. Mesela, Mahmut Taha’nın İslam dininde evrim teorisini açıkladığı metinleri okuyamayacak, bu konudaki tek yorumun Adnan Hoca’nınki olduğunu sanmaya herkesle birlikte devam edeceğiz.

Mısır’daki El-Ezher gericilerinin O’na itibar etmemesi pek önemli değil diyebiliriz, çünkü onlar, Mahmut Taha gibi idam edilen ama ondan çok farklı, tutucu bir İslam yorumunu savunan Seyyid Kutub’u bile “sapkın” ilan etmişlerdi. Bugün Seyyid Kutub’un savunucusu çoktur, ama özgürlükçü bir İslam yorumu getiren Mahmut Taha’nın adı ise yetimhaneye bırakılmış bir çocuk gibi unutulmaya mahkum edilmiştir. O çocuğun elinden tutması gerekenler kimdir bugün, diye sormamız lazım? İslamcılar mı?

Üstat Mahmut Taha, 1985 yılının 18 Ocak günü, şeriatçı Sudan hükümeti tarafından idam edileceği zaman bahçeye çıkarılmış, orada idamı izlemeye gelen geniş kalabalıkla karşı karşıya gelmişti. Cumaydı, sabahın erken vaktiydi ve havada ölümün kendinden emin sükuneti vardı. Yüzyılın başlarında, Alman devrimcileri Liebknecht ile Rosa Luksemburg isyan sırasında öldürülünce, bu durumu Lenin’e haber veren yoldaşları, “Liebknecht ve Lüksemburg son devrimci görevlerini yerine getirdiler” diye yazmışlardı ya, işte onun gibi, Mahmut Taha da, öyle vakur, gönlündeki insan ve iman sevgisiyle tebessüm etmiş ve son devrimci görevini sakince yerine getirerek sonsuzluğa ermişti.

(25 Haziran 2008)

Eşari’nin kesbi

1996 yılında İskoçya’da bir ilkokula giren saldırgan on yedi kişiyi öldürdükten sonra intihar etmişti. Başbakan Tony Blair’e olayı haber veren danışmanı, onun dindar biri olduğunu bildiğinden, “Çocukların kanını yerde gördükten sonra hala Tanrı’nın varlığına nasıl inanıyorsunuz?” diye sormuş, Tony Blair de şöyle cevap vermişti: “Katilin kötü olması, Tanrı’nın iyi olmadığı anlamına gelmez.” Bu mesele ilahiyat tarihinde iki ayrı kanalda, “kader” ve “kötülüğün kaynağı” çerçevesindeki tartışmalarla günümüze kadar gelmiş, Blair’in cevabı, “kaderini insan kendisi mi yapar, yoksa Tanrı mı?” çerçevesinde yer almıştır.

İslam tarihi özellikle Mutezile akımının erken bir zamanda ortaya çıkmasıyla “kader” tartışmasına yönelmiş ve aynı soruya çeşitli cevaplar vermiştir. İnsanın kaderini kendisinin belirlediğini bu yüzden fiillerinden sorumlu olduğunu ifade eden Mutezile, bu durumda Allah’ın kudretini sınırlamış olmak eleştirisine maruz kalmıştır. Buna karşı, eğer kaderimizi Allah yazmışsa, bizim günahlarımızın yazıcısı olarak O’nu görmemiz gerekir ki, asıl yanlışın bu olacağı ifade edilmiştir. Mutezile akımı, insan aklının önemine vurgu yaptığı ve eğer dini hükümler akla uygun görünmüyorsa akıl yolunun seçilmesini kabul ettiği için tepkiyle karşılanmış, dinden çıkmakla suçlanmıştır.

Katil bu kaderi kendisi yaratmışsa, Tanrı’nın kötü olmadığı sonucu çıkar elbet. Ama o durumda, Tanrı’nın kudreti sınırlanmış olacaktır. Bunu gören “Cebriye” akımı, bütün fiillerin Allah tarafından önceden belirlendiğini, insanın iradi özgürlüğünün belirleyici olmadığını ileri sürünce, mesele, başka bir tarafta tıkanmıştır.

Bu yüzden, Allah’ın kudretini yok etmeyen, ama insana da sorumluluk veren bir ara yol bulan İslam alimi Eşari’nin bin yıl önce geliştirdiği bu temeldeki anlayış bugünkü İslam düşüncesinde ana akımı belirlemektedir. “Kesb formülü” denen bu karmaşık önermeye açıklık getirmek için Eşari’nin devamcıları çok uğraşmışlarsa da tam başarılı oldukları söylenemez.

Hem Allah’ı hem de insanı sorumlu tutan bu düşüncenin karmaşıklığından dolayı, “Eşari’nin kesbinden daha muğlak” diye bir deyim çıkmıştır ortaya.

Tanrı’nın kudreti ve kötü insanların sorumluluğu konusunda şüphesi olmayan Hıristiyan Tony Blair, geçen yıl inancında küçük bir değişiklik yaparak, İngiliz Kilisesi’nden ayrılmış ve Katolikliğe geçmişti. Şimdi de bir “İnanç Vakfı” kurarak, dünya barışına bu temelde katkıda bulunacağını açıkladı. Vakfın amaçları arasında, “Dini, iyilik yolunda bir güç haline getirmek” de sayılıyordu. Bunu ilk duyanlar, “Irak’a haksız yere ve üstelik Birleşmiş Milletler’e rağmen saldırıp ülkenin kan gölüne dönüşmesine sebep olan birisi nasıl olur da, dini iyilik yolunda kullanacağını söyleyebilir?” diye sormakta haklıydılar. Ama danışmanından öğreniyoruz ki, Blair, Irak’a saldırmadan önce Tanrı’ya dua ederek doğru yolu göstermesini istemiş.

Bu girişime sempatiyle bakan ender insanlardan olan Ertuğrul Özkök, geçen hafta Hürriyet gazetesindeki köşesinde Blair’e övgüler diziyor ve onun bu adımının, radikal dincilerin elinde kötüleşen Tanrı’nın geri alınarak, temiz bir mertebeye yerleştirilmesi çabalarına katkıda bulunacağını söylüyordu.

Bir tek yazısında birçok hatayı bir arada yapma becerisi gösteren Özkök’ün neden İslamcı medya tarafından kolay bir hedef olduğu anlaşılıyor: İskoçya’daki katliamda ölenlerin sayısını on altı diye belirtmesi önemli değil, Blair’i Protestan sanması veya İslamcılar’ın bile sürekli referans verdikleri İngiltere’nin “en agresif seküler ülkelerden” olduğunu ileri sürmesi, bırakalım Tanrı meselesini, yeryüzü meselelerine ne kadar vakıf olduğunu göstermektedir.

Sevinçle ilan ettiğine göre, Yahudiliğin Siyonizmden kurtulması, Hıristiyanlığın Evanjelik tarikatıyla mücadele etmesi ve İslam’ın radikallerden temizlenmesi için Blair çok iyi bir şey yapıyormuş. Irak’ta bombalar patlatan İslamcıların Tanrısı kötüymüş, ama Blair’in Tanrısı iyiymiş, manasında şeyler yazıyor E. Özkök.

Yüz binden fazla kişinin işgal güçleri tarafından öldürüldüğü açıklanan Irak’ta bu işlerin siyasetini yapan Blair modern, Batılı ve beyaz olduğu için, onun Tanrısı da güzel ve “beyaz” görünüyor olmalı.

Bu inancı taşıyan Ertuğrul Özkök, “Tanrı’nın iyi olduğu ve onu kötü hale getiren insanların elinden kurtarılması gerektiği” gibi genel bir temenniyi formüle ederken, yüzünü yanlış bir kıbleye döndüğünün farkında değil. O kıblede Amerikan işgali, İngiliz askeri, Afrika yoksulluğu, doğayı kirleterek yok oluşa götüren büyük şirketler olduğu halde, iyi Tanrı’nın o tarafta olduğunu iddia etmek, “Eşari’nin kesbinden daha muğlak” görünüyor.

(11 Haziran 2008)

Kaynak: Birgün, 2008-2010

İrtibat: burhansonmez@hotmail.com

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>