Yayınlanma tarihi: Cum, Ağu 12th, 2011

Din Toplum Sol Yazı Dizisi-Tepkiler, Katkılar, Eleştiriler I-IV

Yazı dizimize ilişkin olumlu tepkiler aldık. Dizinin ilgiyle izlendiğini ve bir tartışma yarattığını gözlemledik.

Şimdi okurlarımızın katkılarına yer veriyoruz. Almanya’da yaşayan ue Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AAKB) yayın organı Alevilerin Sesi dergisinde dört yıldır yazmakta olan Hüseyin Demirtaş’ın Alevi-Sol ilişkisini irdeleyen yazısına olduğu gibi yer verdik. Yine son sayısında “Türkiye, Siyasal İslam ve Sol” başlıklı dosyasıyla ele aldığımız sorunları tartışan Yeniden Devrim dergisinin editörü Önder İşleyen’in tartışmalara katkı olması amacıyla Mustafa Şen ile yaptığı ve kısaltarak gönderdiği röportajı da yayımlıyoruz.

Diğer arkadaşlarımızın yazılarını da kısaltarak yayımlamak zorunda kaldık. Anlayışla karşılayacaklarına inanıyoruz. Okuyan, tartışan katkı sunan herkese, özellikle Kırklareli E Tipi Cezaevi’nde yatan Ayhan Ohancan’a teşekkürler.

Alper Taş

“ALEVİ-SOL İLİŞKİSİNİN İYİ BİR TAMİRE İHTİYACI VAR”

HÜSEYİN DEMİRTAŞ

Sol, Aleviliğe ve Alevilere klasik din ve inançlara yaklaştığı biçimde yaklaşmayı terk etmeli. Çünkü sol, son 20 yılda gelişen inanç temelli Alevi örgütlenmesini kendine rakip görmüş, “Din gericiliktir. Alevilik de bir inanç ise o halde Alevilik de gericiliktir” mantığıyla hareket etti. Halbuki Alevilik İslam ve Hıristiyanlık gibi klasik din ve inançlar kategorisinde değerlendirilemez Olumsuz gelişmelere rağmen henüz Alevi kitle soldan ümidini kesmiş değil. Bu aşamada sola düşen, güven bunalımını aşmak, hataları tamir etmek, Alevilere tekrar güven vermek yanında, hakiki solla sol karikatürler arasındaki farkı hem anlatması hem de bunu politikalarında yaşama geçirerek göstermesidir

Öncelikle söylemem gereken şey, sol artık dini gerçek niteliğiyle kavramaya başlamalı, dine yaklaşımında 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başlarında geçerli olan vülger Marksist ve bilimi fetiş haline getiren pozitivist anlayışı terk etmelidir. Çünkü bu iki anlayışın dine sorunlu yaklaşımı hem teorik olarak aşılmış, hem de yaşanan tarih ve hayatın praksisinde yanlışlanmıştır.

Her şeyden evvel bu iki anlayışın bilimci öngörüleri doğru çıkmamış; insanlık bilimin gelişmesiyle dinden büyük ölçüde uzaklaşmadığı gibi, aksine son 50 yıldır dünya genelinde dinsel bir yeniden canlanış ve uyanıştan bahsedebiliriz. Bu durum Batı Avrupa’da farklı bir seyir izlese de, başta Türkiye olmak üzere halkı Müslüman ülkelerde ve ABD gibi Hıristiyan memleketlerde çok belirgin bir dinselleşme yaşanmaktadır. Bu sürecin yönünün değişmeyeceğini dünya çapında yapılan tüm araştırmalar ortaya koyduğundan dolayı, solun da kendi gelecek projeksiyonlarını bu nesnel gerçeğe göre şekillendirmesi bir zorunluluktur.

Türkiye özeline gelirsek, malum iktidarda İslamcı bir hükümet var. Toplumda da dinselleşme ve muhafazakârlaşma en üst seviyeye çıkmış haldedir. Sünni-Müslüman cephede baş gösteren bu gelişmeye paralel ve karşıt bir dinselleşme de Aleviler arasında yaşanıyor. Hemen altını çizelim; Sünni Müslüman dünyada yaşanan bu yeniden dinselleşme ve uyanış dışlayıcı, özümseyici ve anti-laik bir yapı taşırken, Alevilerde durum tersinedir. Alevilerin talepleri Türkiye’de hiçbir dini ve etnik gruba ayrım yapılmaması yönünde şekillendiğinden eşitlikçi, barışçı ve laik karakterdedir. O nedenle sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Alevi-Sol ilişkisine gelirsek, Aleviler Türkiye tarihinde genelde sol partilerin doğal müttefiki oldular. Bu müttefiklik tesadüfi değildi elbette. Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak’ın gizli belgelere dayanarak yazdığı “Orta-çağ’dan Modern Çağ’a Alevilik” kitabında çok iyi vurguladığı gibi, devlet elitleri Alevilerin sol ve pre-komünist eğilimli olduklarını daha 30-40’h yıllardan itibaren biliyorlardı. Bu kitaba göre, Atatürk ve İsmet İnönü dönemlerinde doğrudan hükümetin emriyle doğu illerinde etnik ve dinsel yapıyla ilgili alan araştırmaları yürüten Prof. Dr. Hasan Reşit Tankut, hazırladığı raporlarda Alevilerin bu eğilimlerini tespit etmiş ve devletin bilgisine sunmuştu. Prof. Tankut, Aleviliğin komünün dini olduğunu ve dolayısıyla sınıfsız bir toplumsal yapılarının bulunduğunu belirttiği raporlarında, devleti uyarmış; bu yapıdan dolayı Alevilerin ilerde gelişecek sol, sosyalist ve komünist hareketlere doğal olarak büyük bir eğilim gösterebileceklerini ısrarla vurgulamıştır.

Nitekim bu öngörüler doğru çıkmış, Aleviler 1950’de çok partili yaşama geçildikten kısa bir süre sonra sol parti ve örgütlerin en önde gelen müttefikleri, oy veren tabanları olmuşlar. Sol eylem ve faaliyetlere kitlesel katılımlarla dikkat çekerlerken, birçokları bazı sol örgütlerin lider kadrolarında ön saflarda yer almışlardır.

Ancak Aleviler solla olan bu doğal ittifakın ve verdikleri desteğin bedelini, ABD ve NATO’nun soğuk savaş döneminde Türkiye devleti üzerinde solun önünü kestirmek, komünizm tehlikesini önlemek adına yaptığı baskılardan dolayı çok ağır ödemişlerdir. ABD destekli devlet ve sivil faşist güçlerin ortaklaşa gerçekleştirdikleri 1980 öncesi Sivas, Çorum, Maraş ve Malatya katliamları, 12 Eylül sonrası korkunç baskılar, hapishanelerdeki işkenceler ve hızla uygulamaya konan asimilasyon politikaları hep Alevilerin solun en belirgin tabanı olmasıyla ilintilidir. Onların solla bağlarını kesmeleri için verilen kanlı gözdağı verme girişimleridir.

Soğuk savaş döneminin en ağır faturası Alevilere ödetilmiştir denilebilir. Unutulmasın ki, Türkiye’de sola tek kitlesel destek Alevilerden gelmiştir. Sol, Sünni-Müslüman kesimlerde kendine sıfırdan başlayarak yeni bir taban yaratmak zorundayken, Aleviler arasında bu tabanı hazır bulmuştur.

Son yıllardaysa Alevilerin sola güveni giderek azalmış ve bitme noktasına gelmiştir. Bu soğuma iki yönlüdür. Birincisi Türkiye’de sol adına ortaya çıkan CHP ve DSP gibi partiler hakiki anlamda sol olamadıkları gibi, kendilerine buna rağmen seçeneksizlikten destek veren Aleviler de en büyük katliam ve acıları CHP, SHP ve DSP’nin iktidar dönemlerinde yaşamışlardır. Malum Maraş, Çorum, Malatya, İkinci Sivas katliamı ve Gazi Mahallesi olayları hep solun başta bulunduğu zamanlarda meydana geldiği gibi, bunların sorumlularını da bu hükümetler yeterince takibe alıp hak ettikleri cezalara çarptırma yoluna gitmemişlerdir.

Alevi toplumundaysa son 50-60 yılda bir ekonomik sınıflaşma yaşanmış, 12 Eylül sonrasındaysa bu toplumsal farklılaşma daha da hızlanmıştır. Bu sürece bütün diğer toplum kesimlerinde etkisi görüldüğü üzere, bireycilik, apolitikleşme ve gemisini kurtaran kaptan anlayışı yanında Turgut Özal’ın liberal ekonomi politikalarının dominant baskısıyla köşe dönmeciliğe dayalı kapitalistleşme eşlik etmiştir. Toplumsal dokudaki bu köklü değişim haliyle Alevileri de derinden etkilerken, daha önceki süreçlerde blok halinde oy kullanan ve tercihini soldan yana yapan bu yapı büyük ölçüde dağılma aşamasına gelmiştir.

Ama tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen henüz ana Alevi kitle soldan ümidini tamamen kesmiş değildir. Bu aşamada sola düşen yaşanan güven bunalımını aşmak, hataları tamir etmek, Alevilere tekrar güven vermek yanında, hakiki solla sol karikatürleri arasındaki farkı hem anlatması hem de bunu politikalarında yaşama geçirerek göstermesidir.

Ayrıca sol Aleviliğe ve Alevilere klasik din ve inançlara yaklaştığı biçimde yaklaşmayı terk etmelidir. Çünkü sol son 20 yılda gelişen inanç temelli Alevi örgütlenmesini kendine rakip olarak görmüş, “Din gericiliktir. Alevilikte bir inanç ise o halde Alevilikte gericiliktir” mantığıyla hareket etmiştir. Halbuki Alevilik İslam ve Hıristiyanlık gibi klasik din ve inançlar kategorisinde değerlendirilemez. Bu dinler sınıflı, efendili-köleli, devletli-hapis-haneli ve eşitsiz bir toplumsal yapının dinleriyken ve de ortaya çıktıkları dönemden bugüne kadarki tarihlerinin büyük bölümünü iktidarda geçirdiklerinden Alevilik’le kesinlikle kıyaslanamazlar. Oysa Alevilik tarihi boyunca hiçbir zaman iktidar dini ve inancı olmadığı gibi, hep muhalif kalmış; uygarlığa geçmemiş, yazıyı, devleti, sınıflı toplumu, eşitsizliği bilmeyen komünün (ortakçı toplum) üstyapısı olmuştur. Bu nedenle solun Aleviliğe gericiliktir diye bakması vülger marksizm ve pozitivizmin çarpık bakışını yansıtır ve kökten yanlıştır.

Aleviler daha 50-60 yıl öncesine kadar büyük ölçüde komünü yaşayan bir toplumun üyeleri olarak, yüzyıllardır uygarlığın içinde yaşadıklarından dolayı yozlaşmış; eşitsizliği, adaletsizliği değişmez bir veriymiş, kadermiş gibi içselleştirmiş diğer toplum kesimlerine göre, bu dönemin anıları henüz taze olduğundan Türkiye’de sol düşüncenin sınıfsız-devletsiz toplumu kurma nihai hedefine koşmasına, harekete geçmeleri için büyük zahmetlere katlanmadan eşlik edebilecek hala tek kitledir. Solla doğal müttefiklik ortaya koyduğumuz bu tespitlere göre henüz menzil dışına çıkmış değildir. Sol sadece şu anda Alevi kitledeki bu kinetik enerjiyi açığa çıkarmayı becerebilmelidir. Tabii ki bizim burada kastettiğimiz sol, sosyalist ve gerçek anlamıyla sosyal demokratik soldur. Böyle bir sol da elbette son dönemde faşist eğilimler gösteren CHP’yi ve yine milliyetçi tonları fazla olan DSP’yi kapsamaz.

Ayrıca sol, Alevilerin aslında çok mütevazı olan taleplerini sahiplenmelidir. Bu önemlidir. Eğer sol bu taleplere sahip çıkmaz, devletin Türk-Müslüman-Sünni yaklaşımını aynen benimseyerek, bu yapıya hiçbir itiraz getirmeden yoluna devam ederse, Aleviler arasında sorunlarının sahiplenilmemesi nedeniyle ortaya çıkan öfkenin etkisiyle artan Alevi partisi kurma istekleri gerçeğe dönüşür. Bu da zaten zayıf olan Türkiye sol tabanını temelli dibe vurduracak büyük bir deprem demektir.

“DİN-TOPLUM-SİYASET”

AYHAN OHANCAN Kırklareli Kapalı Cezaevi

Teolojik ve ideolojik hiçbir toplumsal sistemde dinin ve siyasetin insanlık için olmadığı, her iki kavramın sözlük anlamlarında görüleceği gibi, yönetenler ve yönetmeye talip olanların, insanları yönetmede denetim altında tutmaya çalıştıkları birer zor aracıdır
(…) İnsanlık yerkürede tarihsel yolculuğuna başladığı süreçten günümüze kadar, evrensel dünya kültürü olarak adlandırdığımız binlerce iplikten ve desenden oluşan bir kilim dokumaya başlamıştır ve hâlâ örmeye devam etmektedir. İlk önceki süreçlerde seçtiği her ipin rengini, ördüğü her desenin motifini insan olmanın gerekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda seçerdi. Asla etkilenmezdi o dönemlerde tanrıların gücünden ve de insanlığa kul köle olmayı öğreten yönetme ve yönetilmenin fikir babalarından. Çünkü o dönemlerde bunlar insan ve toplum yaşamı içinde yoktu. Ayrıca dinin o dönemlerde dinin toplum ve insan yaşamı üzerindeki etkisi, günümüzdeki kadar olmadığı gibi, o dönemlerde dinsel inanışların en temel amacı, insanlığın yaşamını geliştirmekti ve yararlıydı. Diğer bir nokta ise din, siyasetten toplum ve insan yaşamı içerisinde daha eski ve belirleyicidir. Çünkü evrensel dünya kültürü olarak adlandırdığımız kilimin iplik renklerine ve desen motiflerine baktığımızda, dinin daha etkili ve belirleyici olduğunu görürüz. Fakat insanlığın tarihsel gelişme süreci içerisinde, sınıflı toplum ve tek tanrılı dinlerin başlamasıyla birlikte, ideolojiyle taçlanan din ve siyaset, yönetme ve yönetilme ekseninde, insanlığı ve toplumları kontrol altına alma, yönetme, yönlendirme ve egemenlerin, yönetenlerin çıkarları açısından toplum ve insan yaşamına müdahale eden birer zor aracı haline getirilmesiyle birlikte, örülen kilimin iplik renklerinde ve seçilen desen motiflerinde silikleşme, farklılaşma olduğunu görürüz. Bu silikleşme ve farklılaşma, aynı zamanda toplum ve insan yaşamında da farklılaşmayı, yabancılaşmayı, kul-köle olmayı, kendini yaşamamayı da beraberinde getirmiştir. Tarih bize şunu yaşanılan deneyimlerle açıkça göstermiştir: Yönetme ve yönetilme ekseninde teolojik ve ideolojik olarak oluşan hiçbir toplumsal sistemde dinin ve siyasetin insanlık için olmadığını, her iki kavramın sözlük anlamlarında da görüleceği gibi, yönetenler ve yönetmeye talip olanların, insanları yönetmede, yönlendirmede, denetim altında tutmaya çalıştıkları birer zor aracıdır. (…)

TEPKİLER,KATKILAR,ELEŞTİRİLER – II

08 Mart 2007

İslam’ın siyasallaştırılması bir üçüncü yol değil; sola karşı seçenek ihtiyacı duyan kapitalist dünyanın el altındaki senaryosudur İnananın da inanmayanın da kendisini ifade edebileceği toplumsal ortak zemin, ancak, sol bir dünya tahayyülüyle gerçekleşebilir

“KAPİTALİST SİSTEM DİNİ, SOLA KARŞI STEPNE OLARAK KULLANIR”

YÜKSEL IŞIK

Medya bir süredir, “İslam ve sol” ilişkisini tartışmayı deniyor. Ahmet Hakan’ın geleneksel İslamcı çevrelerden kopup “merkez”e yerleşmesi ve onun ağzından dillendirilen tartışma, başka isimlerin yazı, yorum ve röportajlarıyla yeniden gündeme getirilmek isteniyor. Aldığı oyların iki katı bir temsil gücüyle parlamentoya giren AKP’nin hükümet olmasından sonra, bizzat İslamcılar tarafından yüksek sesle dillendirilen bu ilişki, solun tarihsel “haklıhğını”mı gösteriyor; yoksa “bir de bunu deneyelim projesi”nin göstergesi mi?

İslamcı çevrenin sivrilmiş isimlerinin “İslam ve sol”un idealleri arasında kurdukları koşutluğu, hayra alamet görmenin sakıncası yok; ancak, sorunun “Amerika’nın keşfi” gibi sunulması rahatsız ediyor. Beykoz Belediyesi’nde danışmanlık yaparken, bilgihikmet sitesindeki yazıları nedeniyle işinden edilen Kenan Çamurcu’nun, pozisyonu gereği solu sonradan farketmesi anlaşılabilir; ancak yılların Ali Bulaç’ının, “insani idealler açısından İslam ile sol arasında büyük bir benzeşme var” yahut “Müslümanlar konumları gereği sol tarafta olmaları gerekir” demiş olması enteresan değil mi? Çamurcu’nun, Hz. Ali’yi Ebu Süfyan ile karşılaştırmasından harekede “İslam sol, ama AKP sağa kayarak büyük yanlış yaptı” demiş olması da tartışılan konunun hangi ihtiyaçtan doğduğuna işaret ediyor.

AKP’nin yarattığı hayal kırıklığı


Hem NTV’den İrfan Bozan’ın hazırladığı dosyaya görüş verenler hem de geçen yıl Tempo’dan Tutkun Akbaş’ın sorularını yanıdayanların, tarihsel olarak İslam ile sol arasında kurulabilecek teorik bağlara dikkat çektikleri görülüyor. Suriyeli Mustafa Es Sıbai’nin sosyalizmle İslam’ı birleştirme çabasından siyasal İslam’ın Marx’i sayılabilecek Seyyid Kutub’un politik geçmişine kadar yapılan atıflar üzerinden kurulan teorik bağın arkasına bakıldığında, ortaya çıkan gerçek şu ki, herkesin solu tarihsel kökeninden uzaklaştırma planı yaptığı ortaya çıkıyor. Ahmet Hakan’ın, bir mülakatında, “Sol, aslında bir ahlaki çıkıştır. Ahlaki kaygılar ise, en başta dinde var” yahut Mehmet Meti-ner’in “Sağcılık muhafazakârlık, tutuculuk, bir anlamda geriliktir. Sol, tanımı gereği değişimci, yenilikçi bir öze sahiptir” demiş olmalarını da, AKP’nin hükümet olmasıyla patlak veren “Ali Di-bo” öykülerinin yarattığı hayal kırıklığıyla ilişki-lendirmek mümkün görünüyor.

Sezgim beni yanıltmıyorsa, sola düzülen “övgülerin yanında, 6. Filo olayında olduğu gibi dile getirilen utangaç özeleştirilerle birlikte solun dini yeniden tarif etmesi gerektiğine ilişkin adı konulmamış bir senaryonun ipuçları veriliyor. Büyük bir şaşaa ile hükümete gelen DP’nin 1950-60 arasındaki icraaüarıyla hayal kırıklığına uğrayan halkın, birdenbire yerel CHP yöneticilerini, “tek eksiklikleri komünist olmaları” biçiminde tanımladıkları gibi, İslamcı entelektüellerin sola dizdikleri övgüyle birlikte, “din afyondur” tezinden vazgeçmelerini önermeleri, sola solun dışından tarif getirmek isteyenlerin planlarını kolaylaştırmaktan başka anlam taşımıyor.

Her ne kadar Mehmet Şevki Eygi, sola dizilen bu “övgüler”i, “solcuların edebiyatı daha kuvvedi. Birtakım İslamcılarda solcuların bu edebiyatına karşı bir hayranlık uyanıyor” tezine bağlamak istese de, gerçek Eygi’nin gördüklerinden çok daha karmaşık halde tezahür ediyor. Bulaç, bu karmaşık gerçekliği, “Sol aydın İslam’a karşı çok mesafeli, bilgi ve gözlemleri çok eksik, aydın olmanın şartı olarak din dışı düşünmeyi ilke olarak kabul ediyor” biçiminde dile getiriyor. Nuray Mert de bu tabloyu, “Sol siyaset başından beri din düşmanlığında ısrar etti” cümleleriyle pekiştiriyor.

Sorun şu ki İslamcılar önlerine gelen her soruna 1500 yıl öncesinin gözlüğüyle bakıyor ve dolayısıyla baktıkları noktada gördükleriyle “imtiyazsız, sınıfsız” bir dünya düşü kuran solu tersinden tarif etmeye kalkışıyor. Her şeyden önce solun din düşmanlığı yaptığı tezinin gerçekle ilişkisi yok.

Bu sonucu Marx’in, “din afyondur” diye özetlenebilecek yaklaşımından çıkartıyorlarsa, bu sözle kastedilenin egemen sınıfların dini kullanarak halk kitleleri üzerinde ideolojik hegemonya oluşturduğu açıktır.

İdeolojik hegemonya aracı olarak din


Sol, bir inanç olarak dinin varlığından rahatsız olmaz. Solun dine karşıtlığı, dinin tarihsel, toplumsal, siyasal ve güncel süreçlerde egemen güçler tarafından manivela gibi kullanılmasına karşı olmaktan gelir. Ayrıca solcuların aydın olmak kaygısıyla din dışı düşündüğüne dair kurgu da eksik ve dolayısıyla da yanlış. Çünkü, gündelik hayat, doğası gereği din dışıdır ve hayatın yorumlanması da ister istemez din dışı olacaktır. Bu durum, inananın inancına yönelik bir küçümseme havası doğurmaz. Ancak dinin gündelik hayatı şekillendirme istek ve arzusu, kapitalist sistemin solu engelleme senaryosuyla dışa vurur. Althusser’in ifadesiyle bir ideolojik hegemonya aracı olan dinin, kideler açısından “afyon” işlevi görmesinin anlamı buradadır.

Sol, dinin bir vakıa olduğunu kabul etmekle birlikte, bilim ile din arasındaki ilişkiden bilimden yana taraf olur. Sol, inananın inancının önündeki engelleri kaldırmayı; inanç özgürlüğünün gerçekleşmesini sonuna kadar savunur. Sol, bilimsel bilginin önündeki her türlü engelin kaldırabilmesi ve insanlığın “imtiyazsız, sınıfsız” bir dünyaya doğru yol alabilmesi için dinin inanç özelliğinden çıkartılıp siyasallaştırmasına karşı çıkar. Sanılanın aksine İslam’ın siyasallaştırılması bir üçüncü yol değil; sola karşı seçenek ihtiyacı duyan kapitalist dünyanın el altındaki senaryosudur. Kapitalist sistem, böylece, dini, sola karşı bir stepne olarak kullanmayı öngörmüştür.

İnananın da inanmayanın da kendisini ifade edebileceği toplumsal ortak zemin, ancak, sol bir dünya tahayyülüyle gerçekleşebilir. Bu çerçevede “sol ve İslam” arasında kurulmak istenen koşutluk, bir toplum mühendisliği projesi değilse, birbiriyle örtüşmez; sol bütün dinlerin olduğu gibi İslam’ın da güvencesidir. Dindarların hiçbir baskı ve sınırlama olmadan dindarlıklarını yaşayabilecekleri bir sistem ancak sol ile kurulabilir. Bunun için her şeyden önce dinin bir ideolojik hegemonya aracı olmaktan çıkartılması gerektiğine inanan sol, kuracağı dünyayla dindarı da dinsizi de mutlu edecek bir gelecek tasarımına sahiptir.

“GERİCİLİĞİN YENİDEN KEŞFİ”

BARIŞ İNCE

Siyasal İslam’ın ve gericiliğin palazlanması, dindar diye şirin gösterilen akıldışı fikirlerden bağımsız değildir Antiemperyalist mücadelenin radikal İslam’ın güdümüne girmiş olması ve ezilenlerin yegâne umudu haline gelmesi solun düşünmesi gereken bir durumdur

Sol fikirlerin bulunduğumuz coğrafya üzerinde egemen olmadığı, sosyalistlerin ideolojik tahakkümünü kaybettiği, solcuların yalnızlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemin zihinlerde yarattığı tahribat değişik arayışları da beraberinde getiriyor. Tamamen mahallenin delisi durumuna düşmüş, marjinalleşmiş sol, yalnızlığını ortadan kaldıracak arayışlarını da her geçen gün artırıyor. İnsan psikolojisini en fazla yıpratan şeylerden biri yalnızlık olsa gerek. Kitle psikolojisinde de bu var. Sürüye kapılma, akıntının tersine gidememe gibi sorunlar da hep bu dışlanma korkusu yüzündendir. Bu yalnızlaşma/dışlanma psikolojisi, öncelikle birlik fetişini solcuların gündeminde tutarken, daha sonra da halkın tabularıyla uzlaşma yollarını gündeme taşıyor. Ancak solun bu zihinsel tahribatı uzun vadede kendisini tüketen bir dehlize dönüşüyor.

Din inancının ortaya çıkışının insanlık tarihinin ilk yıllarındaki “tesadüflere dayalı düşünme biçiminin” bir ürünü olduğunu pek çok sosyolog ve antropolog kabul ediyor. Bu konuda kapsamlı bir bilgi Alaeddin Şenel’in “Siyasal Düşünceler Tarihi” adlı kitabında bulunabilir. Bu geri ve basit düşünme tarzının, tanrı inancına dönüşmesi ve tanrının daha karmaşık bir hale gelmesi yine insanın düşünsel gelişimiyle paralellik arz eder. Ancak özellikle tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı tamamen sınıfsal temele dayalıdır. Tıpkı milliyetçiliğin ortaya çıkışı gibi tarihsel kırılmanın ürünüdür dinler. Milliyetçilik ne kadar yapay bir ideoloji ise dincilik de aynı şekilde yapay ve dönemseldir. Burjuvazinin, kapitalizmin gelişimiyle geleneksel dini öğretiyi tahrip etmesi de üretim ilişkilerinin bir tarihsel döneminin kapanması ile alakalıdır.

Kaba Marksizm diye tabir edilen ilerlemeci, pozitivist Marksist anlayış, dinin siyasallaşması olgusunu tamamen bir üst yapının tezahürü olarak ele alır. Feodal ekonomik ilişkilerin yansıması olarak görür ve bu tarz üretim ilişkileri tarihsel ilerlemede geri bir süreç olduğu için dincilik de aynı zamanda gericilik olarak addedilir. Bugünkü bazı Marksist anlayışlar ise üst yapının da belirleyici olduğu dönemler olduğunu, tarihsel ilerlemenin kırılmalar yaşayabileceğini kabul eder. Gerçekten de ilerlemeci Marksizm’in eksik kaldığı, açıklayamadığı noktalar vardır. Ancak yenilikçilik adına artık pek çok sosyal disiplinin de kabul ettiği, altyapının belirleyiciliği reddedilemez. Gerici fikirlerin bugün hızla yayılması küreselleşme sürecinin yarattığı tahribattan ve bu tahribatın mağdurlarının solun ideolojik hegemonyasında bulunmamasından bağımsız düşünülemez.

Türkiye coğrafyası siyasal İslam ile yeni tanışmadı. Osmanlı dönemindeki ümmetçi anlayış, Tanzimat sonrası tepeden inmeci batılılaşma ile değişime zorlansa da Türkiye’de siyasal İslam olgusu hep var oldu. Kemalizm’in tepeden inmeci, tabandan gelmeyen modernite ve laiklik baskısı, karşı tepkileri de diri tuttu. Sağ politikacılar da bu damarı kullanmayı ihmal etmedi. Ancak siyasal İslam’ın bugünü de gökten zembille inmedi. ABD, yeşil kuşak projesiyle komünizm tehlikesi olan Ortadoğu ülkelerinde siyasal İslam’ı kışkırttı. 12 Ey-lül’ün de topluma sindirmek için yarattığı araç belliydi: Milliyetçi muhafazakâr bir nesil yaratmak…

Milliyetçi muhafazakârlık okul kitapları, medya kanalları, Meclis kürsüsü gibi pek çok alandan şırıngalanır oldu. Günbegün dozajını artıran bu ideoloji, vatanına milletine bağlı, dindar bir kuşağın yaratılmasına önayak oldu. Yoksul semtlerde Kuran kursları açıldı, tarikatlara göz yumuldu, Kürt hareketine karşı kontra olarak Hizbullah örgütlendi. Aynı dönemde solun Türkiye ve dünyadaki yenilgisi, geniş emekçi kesimlerinin mistik ve akıl dışı fikirlere kapılmasını kolaylaştırdı.

Siyasal İslam tam da bu damardan beslenir. Akla ve bilime aykırı fikirlerin tartışmasız kabul edilmeye başlandığı, yoksul kesimlere devrimci bir alternatif sunulmadığı, insanların kaybedecek bir tek Allah’larının kaldığı bir coğrafyada siyasal İslam’ın zemini vardır. Siyasal İslam’ın ve gericiliğin palazlanması, dindar diye şirin gösterilen akıldışı fikirlerden bağımsız değildir.

Fırsatçılığın sınırı yok. Milliyetçi muhafazakâr nesil, hem dinciliğe hem de milliyetçiliğe prim veriyor. Böylece siyasilerin at oynatacağı en önemli arena oluşmuş oldu: Milliyetçilik ve muhafazakârlık. Bu iki akıma da cephe alamayan sol, onları keşfetmeye başlamadı. Bir grup solcu milliyetçiliğin antiemperyalist yönünü keşfederken, bir grup da siyasal İslam’ın antiemperyalist yönünü keşfedebiliyor. Bu aslında fırsatçılıktan çok bükemediğin eli öpme hadisesini akıllara getiriyor.

Bir ülkede evrim teorisini anlatmak için ecel terleri döküyorsa birileri, etek boyu yüzünden sokakta yürümek zorlaşıyorsa, insanlar şeyh-tarikat-cinci hoca pençesinde sürünüyorsa, depremden eşcinseller sorumlu tutuluyorsa, o ülkede gericiye gerici denir hâkim bey… Sır Kapısı, Gizemli Filanca, Gizli Bilmem Ne gibi; “Eden bulur, Allah cezasını verir” dizilerinin gittiği yer bellidir. İsyan etmeyen, her şeyi öte tarafa havale eden, dinine ve devletine laf edildiğinde kuyruğuna basılmış gibi zıplayan ancak her gün iliğine kadar sömürülüp gıkı çıkmayan kitleler…

Ortadoğu’daki direnişlerin tamamen radikal İslam’ın güdümüne girmiş olması bazı sol çevrelerde sempati yaratıyor. Kim tarafından yürütülse yürütülsün ezilenlerin haklı mücadelesi desteklenir. Ancak antiemperyalist mücadelenin radikal İslam’ın güdümüne girmiş olması ve ezilenlerin yegâne umudu haline gelmesi solun oturup düşünmesi gereken bir durumdur. Bazı sol çevreler Chavez’in İran Devlet Başkanı ile görüşmelerini ve ABD karşıtı oluşturulan ekseni örnek gösteriyor. Ancak unutulmaması gereken bir durum var. Venezüella’da şeriat gibi bir tehlike yoktur. Ancak Türkiye’de İran’ı yoksul kesimlere örnek göstermekle Küba’yı göstermek arasında dağlar kadar fark vardır. İran’a yapılacak her türlü saldırıya karşı her türlü barikatta yer almak durumundayız. Ancak İran’daki rejime methiyeler düzmeden, sadece sevgilisiyle birlikte olduğu için taşlanarak öldürülen kızı hiçbir zaman unutmadan… Ya da Afganistan’da suratına kezzap dökülerek cezalandırılan kadınları aklımızdan çıkarmadan…

TEPKİLER, KATKILAR, ELEŞTİRİLER – III

09 Mart 2007

“NEO-LİBERALİZM, TOPLUM YERİNE BİREY VE CEMAATİ ÖNE ÇIKARIYOR”

MUSTAFA ŞEN

ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Mustafa Şen ile yapılan bu röportaj, Yeniden Devrim dergisinin ‘Türkiye, Siyasal İslam ve Sol’ başlıklı üçüncü sayısında yayınlanmış, bu yazı dizisi için kısaltılmıştır.

Bugün Türkiye’de güçlü bir muhafazakârlaşma eğilimi mevcut. Bu konuda örneğin en son yapılan araştırmalardan ‘Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset’ araştırmasında konuya ilişkin önemli bulgular ortaya çıktı, siz bugün Türkiye’deki din, toplum ve siyaset ilişkisini nasıl değerlendiriyoruz?
Bu tür araştırmaları kısaca değerlendirmek çok zor. Birincisi, bu tür araştırmaların sonuçlarını anlamak, daha iyi değerlendirmek için araştırmanın yapıldığı toplumsal-siyasal çerçeye dikkat etmek gerekir. İkincisi, bu tür araştırmaların kullandığı yöntemi ya da yöntemleri ayrıntılı olarak ele almak gerekir. Üçüncü olarak, bu tür araştırmaların ürettiği verilerin çok boyutlu olduğunu; bu anlamda farklı okumalara tâbi tutulması gerektiğini akılda tutmamız gerekir. Bu kısıtlamaları akılda tutarak devam edelim. Araştırmayı yapanların kendilerinin de söylediği gibi, bu araştırma genel bir eğilimi tesbit ediyor. Toplumdaki dindarlaşma eğiliminin devam ettiğini gösteriyor. Kamuoyuna yansıyan başka araştırmalar da toplumda dindarlaşmanın ve muhafazakârlaşma-nın arttığını gösteriyor. Bu noktada, dindarlaşmanın toplumda çoğulculuğu, hoşgörüyü ve demokratik değerleri kökleştirip kökleştirmediğini sorabiliriz. Dikkatli ve ayrıntılı bir okumanın, ele aldığımız araştırmanın, toplumdaki dindarlaşmanın, bu tür değerleri kökleştirmek bir yana, tehdit ettiğini gösterdiğini söyleyebiliriz.Fakat, dindarlaşmanın ya da muhafazakârlaş-manın kendi başına gelişen, doğal bir süreç olmadığını akılda tutmak gerekiyor. Dindarlaşmayı sağlayan toplumsal-siyasal dinamiklere bakmadan bu konularda söylenecekler eksik kalır. Birincisi, Türkiye’de toplumun dindarlaşmasını-mu-hafazakârlaşmasını hedefleyen siyasal özneler vardır. Bu öznelerin siyasal-toplumsal hatta iktisadi stratejilerini anlamadan dindarlaşmayı olgu olarak tespit etmek, analizi yarım bırakmak anlamına gelir. Yani olguyu tespit etmek önemlidir ama yeterli değildir. Bu nedenle Türkiye’nin yakın tarihine bakmak ve toplumsal-siyasal gelişmeleri değerlendirmek araştırmanın bulgularını daha iyi anlamamız için elzemdir. Son 30 yıldır devlet eliyle desteklenen ve büyütülen dini yapıların rolünü ve toplum üstündeki dönüştürücü etkisini anlamadan dindarlaşmayı anlamak ve açıklamak mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, Diyanet, imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri, zorunlu din dersi ve devlet tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak desteklenen dini cemaatler olmasa, Türkiye toplumu bu kadar dindarlaşabilir miydi sorusunu cevaplamadan, dindarlaşma eğilimini anlayamayız.Bu nedenle 12 Eylül askeri darbesinin din politikalarına ve dindarlaşma ve İslamcılığın yükselmesinde oynadığı role bakmak gerekir. 12 Eylül askeri darbesinin resmi ideolojisi olan Türk-İs-lam sentezinin hedeflerinden birisi, kendi ifadeleri ile devletine-milletine bağlı dindar bir toplum yaratmaktı. Bunun için okullara zorunlu din dersleri konuldu, Diyanet ve imam hatipler güçlendirildi, kuran kursları yaygınlaştırıldı, dini cemaatler desteklendi, Alevi köylere zorla cami yaptırıldı. Şimdi bu politikaların ürünü olan iktidarın daha da ileri gittiğini görüyoruz. 12 Eylül ile başlayan süreci mevcut iktidar derinleştirmeye çalışıyor, tüm toplumu dönüştürme ve dindar bir toplum yaratma girişimini daha da derinleştiriyor.Bu iktidar devletin içinde ve devletin bir parçası haline gelmiş büyük bir dini yapıyı hazır buldu. Daha doğrusu yıllarca sağ iktidarların büyütmeye çalıştığı devletin parçası olan dini yapı hem İslamcılığın temel tezlerini yaygınlaştirdi hem de devlet kadrolarının dönüşümünü sağladı. Şimdi iktidarın elinde aynı görüşte olduğu Diyaneti’nden ilahiyat fakültelerine, imam hatiplerden Kuran kurslarına geniş ve güçlü bir yapı var. Hükümet bu yapıyı, toplumu dönüştürmek için kullanıyor; eğitimden aileye hatta ulus-lararasi ilişkilere kadar uzanan bir yelpazede bu dini yapıyı söz sahibi yapmaya çalışıyor. Dindarlaşmanın arkasındaki esas güçlü dinamik budur. 12 Eylül dinci olmayan ama dindar bir devlet yaratmak istiyordu. Bunda başarılı oldu. Şimdi ise dindarlıktan dinciliğe geçme evresindeyiz. Zira her dindar dinci değildir ama her dinci dindardır. Dinciler için ilk aşama zaten geçilmişti. Şimdi ikinci aşamadayız.

İslamcı kimliği ile yeni bir orta sınıfın oluştuğu üzerine yorumlar yapıldı, bu anket üzerine. Toplum genel bir dönüşüm içerisinde, İslami kimlik de bu değişim içerisinde farklı bir niteliğe bürünerek yaygın kimlik haline geliyor. İslami kimliğin toplumdaki anlamı nedir bugün?
Türkiye’de İslamcılığın toplumsal tabanını geleneksel orta sınıf oluşturur. Yani baştan beri dinci siyaset en büyük taraftar kitlesini esnaf ve zanaatkarlar arasında yani küçük burjuvazi içinde bulmuştur. 1970’lerde de Milli Selamet Partisi’nin oy tabanını taşra kentlerindeki esnaf, zanaatkar ile küçük ve orta ölçekli sermayedarlar oluşturuyordu. Zaten bugün de AKP’de ve SP’de önemli bir tüccar ağırlığı var. Bu iki partinin üst düzey yöneticileri arasında ticaretle uğraşan birçok kişi var. Dolayısıyla İslamcılıkla geleneksel orta sınıf arasında organik bağdan söz edebiliriz. Özellikle 1990’h yıllardan itibaren kentli orta sınıflar arasında da İslamcılık yayılmaya başladı. Bu İslamcıların belediye seçimlerini kazanmasıyla hızlandı. Unutmayalım ki uzun yıllardır imam hatiplerden yetişen kentli orta ve orta-alt sınıflara mensup kuşaklar var. Bu kuşaklar, kentli sınıfların bir parçası ve en örgütlü parçası. Yeni bir orta sınıf oluşturma meselesine gelince, araştırmanın gösterdiği esas çarpıcı olgu, iyi eğitim almış, profesyonel mesleklerde çalışanlar ki, bu kesim yeni orta sınıf olarak tanımlanır, arasında İslamcı siyasetin pek etkili olmadığıdır. AKP ve SP’nin oylarının mekânsal dağılımı bunu gösteriyor. İstanbul Kadıköy, Şişli, Beşiktaş, Bakırköy, Ankara-Çankaya, İzmir-Karşıyaka gibi genellikle yüksek eğitimli ve profesyonel mesleklerde çalışanların yaşadığı yerlerde İslamcı partilerin oylarının Türkiye ortalamasının altında olduğunu görüyoruz. Bu anlamda orta sınıfların bir kesiminde İslamcı kimlik yükselirken diğer bir kesiminde bu kimliğe karşı ciddi bir direnç ve karşı duruşun olduğunu söylemek daha doğru olur. Zaten ele aldığımız araştırma da bu yöndeki bulguların altını çiziyor.Aslında İslamcı kimliğin toplumun farklı katmanlarında taraftar bulmasında, İslamcı sermayenin gelişmesinin ve hızla büyümesinin önemli bir rolü oynadığını söyeleyebiliriz. Orta sınıftan çok, bu kesimin değişimine ve oynadığı toplumsal-siyasal role bakmak son derece önemlidir. Sadece üç noktaya işaret etmekle yetineceğim. Birincisi, 12 Eylül askeri darbesiyle uygulanmaya başlayan neoliberal politikalar sermayenin tüm katmanlarını destekledi ve teşvik etti. Neoliberal politikalardan geleneksel ticari sermaye de kendine düşen payı aldı. Ayrıca ihracata dayalı sanayileşmenin bir uzantısı olarak, tekstil, deri, gıda gibi bazı emek-yoğun sanayi kollarının ucuz emeğin görece daha bol olduğu taşra kentlerine kayması, geleneksel ticari sermayenin büyümesine ve küçük ve orta ölçekli sanayi yatırımlara girmesine olanak sağladı. Emek-yoğun sanayinin mekânsal değişimi, İslamcı sermayenin büyümesinin de dinamiklerinden birisini oluşturdu. İkincisi, önce Özal sonra Refah-Fazilet’li belediyeler, şimdi ise AKP’li belediyeler ve bizzat hükümet İslamcı şirketlerin kamu olanaklarından yararlanarak, büyümesini sağladı. Üçüncü bir nokta ise, İslamcı sermaye kesiminin, başka sermaye katmanlarının sahip olmadığı güçlü bir dayanışma ağına sahip olmasıdır.Bu soruyla ilgili son olarak İslamcı kimlikteki değişime de dikkat çekmek istiyorum. İslamcı sermayenin güçlenmesiyle, İslamcılar, karşı çıktıkları ve her türlü olumsuzluğun sebebi olarak gördükleri, neo-liberalizmin kışkırttığı tüketim kültürünün parçası haline geldi. Hatta tüketim pazarının büyümesinde ve şekillenmesinde aktif rol oynuyorlar. Artık İslami sosyeteden bahsediliyor olması, ünlü mankenlerin katıldığı tesettür defilelerinin düzenlenmesi, İslami kesime hizmet veren lüks tatil mekânlarının oluşması, özellikle İstanbul’da milyon dolara satılan, sadece İslami hayatı yaşayanlara açık süper lüks konutlardan oluşan sitelerin bulunması, lüks otel ve restoranlarda pahalı iftar sofralarının kurulması, bunun göstergeleri olarak değerlendirilebilir.

Toplumda yaygın bir cemaadeşme olgusu var, bu yalnızca Türkiye’de değil dünyada da cemaat yapıları hızla genişliyor. Bunun nedeni ne sizce?
Dünyadaki ve Türkiye’deki cemaatleşmenin ana dinamiklerinden birisinin neoliberal yönetim zihniyeti olduğunu düşünüyorum. Neoliberal yönetim zihniyeti toplum yerine birey ve cemaati temel alıyor. Yönetim nesnesi olarak bireyi ve cemaati öne çıkarıyor. Bu devletin ya da kamusal otoritenin toplumsal sorumluluklardan vaz geçmesi, bunları cemaatlere devretmesi anlamına da geliyor. Bu zihniyet, devletin ekonomik alandaki rolünün tamamen değişmesini sağladı. 1980 öncesinde devlet zaman zaman emekçiler için yararlı ve önemli olabilecek müdahalelerde bulunuyordu. Tabii bunlar emekçilerin ve ezilenlerin mücadeleleriyle elde edilmiş haklar çerçevesinde gerçekleşiyordu. Oysa neoliberal dönemde devletin müdahaleleri hemen hemen her zaman sermaye lehine. Emekçiler lehine müdahale gündeme geldiğinde, popülizm ya da ekonominin gerekleri ileri sürülerek engelleniyor. Daha önce şöyle ya da böyle ağır aksak devletin yerine getirdiği toplumsal sorumluluklar giderek cemaatlere bırakılıyor. Bu bütünlüklü bir toplum fikrini aşındırmakla kalmıyor adalet ve eşitlik fikrini de yok ediyor. Kendini bir cemaate mensup ve güçlü hissedenler bırakın başkalarının hakları olduğunu düşünmeyi, varlıklarına bile tahamül edemiyor. Neo-liberalizm, bir arada yaşama, kardeşlik, eşitlik gibi kadim insanlık değerlerini tahrip ediyor.

“BİR ARADA YAŞAMANIN DİLİ GELİŞTİRİLMELİ”


SUAT DAL

Solun gündemindeki temel sorunlardan biri (geçmişte sosyalist ülkeler de bile) “insana bakış açısından” kaynaklanan “toplum ilişkisidir.” Değişimi isteyenlerin, geçmişin reddedilenlerinin devamlılığını yaşadıklarını gözden kaçırmamaları gereklidir. İnsan hakkında bir “kabul ediş”i reddedip, yerine başka bir “kabul ediş”i koymak gibi. İnsan çeşitliliği, farklı algılama-yorumlama-inanma dizileri yaratır. “Değişim kolay değildir” bir yana, fakat “zorunlu da değildir.” Zorunluluk tektipleştir-mek içindir. Tektiplilik her türden üretkenliğin zehiridir. Çeşitliliğin zenginliğini paylaşabilmek, gönüllü bir arada yaşayabilmekten geçer. Sol, üretimde zenginliğin, paylaşımda adaletin, kültürlerde-inançlarda özgürlüğün birlikte gerçekleştirilebileceğini ifade etmelidir. Sol, çeşitliliğin zenginliğini paylaşmak istemeyenlerigeriden takip ederek eleştirmek yerine; bağlarını gevşettiği bilime yoğunlaşarak “öngörülerini”geliştirerek, önleyici olabilmelidir. Dünyanın “en zenginlerinin küresel saldırısı, bütün ülkelerde çok geniş kesimlerde ağır tahribata yol açıyor. Çok geniş bir savunma alanının yaratılmasının nesnel koşulları hazırdır. Dünyanın daha güzel bir geleceğinin olması için, küresel saldırının yol açtığı/açacağı lokal fakat çok sert savaşların önlenebilmesi için; Sol, Türkiye’de ve dünyada bir arada yaşayabilmenin dilini geliştirmelidir.

-Sol, Türkiye’de daima güce dayalı gerçekleştirilmiş “Toplumsal Sözleş-me”leri iptal ederek, (iddialı bir dille) tüm dünyaya örnek oluşturabilecek yeni bir “Toplumsal Sözleşme” yazılmasını (aktif katılımıyla) önermelidir.

Daha güzel bir dünyada yaşanabilir.

“SOLDAN DÜŞÜNMEK, SOLU DÜŞÜNMEK”

ALI ÖZTÜRK

Tarih boyunca insanlığın savaşları din savaşları mıydı? Medeniyetler arası çatışmalar mıdır tarihin devindirici motoru? Ya da tarih büyük devletlerin sıcak veya soğuk diplomatik mücadelelerinin sahnelendiği bir büyük sahne midir? Tarihe hangi pencereden bakmamız gerekir? Sol düşünce, Marksist sol kendi temel felsefesi gereği sınıf mücadelesini tarihsel gelişimin motoru ve tarihi açıklamanın temel bilimsel ilkesi olarak koymaktadır, içinden, içeriğinden sınıf mücadelesi çıkartılmış bir Marksist sol mümkün müdür?

Papa’nın Türkiye’ye gelişi postmodern siyaset anlayışının taçlandığı bir durak olarak karşımızda yer alıyor. Aşılması ve bir an önce bir sonrakine ulaşılması gereken bir durak. Dünyanın dini anlayış penceresinden algılanmasına, dolayısıyla bu ilkelere göre dizaynına hizmet eden bir girişimdir bu ziyaret ve benzerleri. Türkiye’deki tüm laiklik tartışmalarından daha etkili ve güçlü bir adımdır bu. Bir meydan okumadır. Berlin duvarının yıkılması kadar da anlamlıdır. Burada etnik ve dini kimlikler üzerinden geliştirilmesi dayatılan siyaset anlayışları karşısında tutum-tavır alışların netleştirilmesi ilk akla gelen davranış olurdu. Ancak adı geçen siyaset anlayışlarının kısmen günlük siyasi pratik içinde taraf olunması ve yaşanan travmanın etkileri, niceliksel kaygı ve korkular, solun sesini yeteri kadar yükseltmesini engelleyen bir ürkekliği yaratmıştır.

Toplumsal alanda dinin yeri sorunu çok daha geniş açılımlı, genel bir felsefi soruna karşılık gelmekle birlikte Türkiye’nin gündeminden kalkmayan, kalkması da belli çevrelerce istenmeyen, çözümsüzlüğe doğru itiliyor. Konu günlük pratiklerle dayatılıyor. Günlük yaşamda seküler anlayışlar mı hakim olacak, dini ritüeller mi belirleyecek zihniyet dünyamızı her alanda, her adımda. Toplumsal yaşamın süreğenliği için ahlak ilkeleri seküler referansları mı dini referansları mı esas alarak belirlenecek, benimsenecek? Tüm bunlar, “Benim annem de başörtüsü takardı…” argümanının içerdiği çekingenliğin ötesinde bir tartışma gerektiriyor.

Sorun felsefi, ideolojik bir algılama sorunu olarak ele alınmalıdır. Nasıl ki “sınıf mücadelesi” esası üzerinden söylem geliştir (e) meyen bir Marksist sol olamayacaksa “diyalektik materyalizm”! temel felsefe olarak tartışma alanına taşıyamayan mahcup bir Marksist sol da su muhalle-besi kıvamında olacaktır.

Sol düşünce toplumsal alanda dini tanımlamayacağı, yani dinin ne olduğunu belirlemeyeceği gibi, dini kendilerinin tanımladığını ve doğru tarzda yalnız kendilerinin yaşadığını ifade eden kesimlerin de koşulsuz destekçisi ya da mahcup yandaşı olmayacaktır. Sol düşüncenin inançlara saygı çerçevesi toplumsal alanda seküler ahlak ilkeleri çerçevesini muhafaza etmektir. Sol’un kimseye dinini öğretme görevi olmadığı gibi sol, din adına ilkellik savunusu da yapmayacaktır.

Sol hareket geçmişte mezhepsel katliamlarda takındığı tavrı doğru tanımlamalı ve burada ürettiği doğrularını bugünün pratik siyasetine -bugün din konusunu kavramaya yönelik tutumunu geliştirmek adına- taşımalıdır.

TEPKİLER, KATKILAR, ELEŞTİRİLER – IV

09 Mart 2007

“TÜRKİYE SOLU HATALAR YAPTI”

HASAN KAYA
Çocukluk hastalığından kurtulamayan Türkiye Solu, tüm politikalarında olduğu gibi Alevilere yaklaşımında da hatalar yaptı. Ancak solun “yaramaz çocuklarının” hataları hiçbir zaman; Alevileri bugün soldan “korumaya” çalışan sağın ve sağcıların yaptığı ile boy ölçüşemez…

Alevilerden söz edildiği her seferinde neredeyse adet olmaya başladı. Laf hep dönüp dolaşıp Sol ve Aleviler tartışmasına geliyor. Kimi soldan Alevilerin uzaklaşmasının ne kadar hayırlı olduğunu bize anlatmak için uğraşıp dururken, kimi de bu açılan aranın hepten bir uçuruma dönüşmesi için sabah akşam dua etmekte.

Aleviler ile solun arasının açıldığı bir gerçek. Bugün, geçmiş ilişkinin bozulmuş olmasında her iki kesimin de payı var. İki kesimin karşılıklı ilişkisini de belirleyen ve etkisi altına alan devletin ve sağ politikaların payını bir kenara bırakacak olursak, Türkiye’nin sosyal yapısının farklılaşması olduğunu görürüz.

Aleviler, artık i960 öncesinde olduğu gibi aynı sosyal katmanın mensupları değiller. Göçler ile Alevilerin sosyal bütünlüğü bozuldu. Bugün her sosyal çevre içinde Alevi’ye rastlamak olanaklıdır.

Dinsel bağlamda yan yana duran, ama sosyal konum gereği birbiriyle çelişen çıkarları temsil eden, farklı siyasal ve ideolojik tercihler içinde olan Alevilerin olması çok doğaldır. Bunda şaşıracak bir şey de yok. Sağdan sola her parti ve siyasal görüşten Alevinin olması anlaşılır bir şeydir. Aynı şekilde Alevi örgütlenmeleri de buna göre farklılık göstermektedirler. Bu giderek daha da netleşecektir.

Sola yakın duran, Sosyal Demokrasi ile ilişkide olan Alevi örgütlenmeleri olduğu gibi, sağa yakın ve sağ politikalardan yana Alevi örgütlenmeler de var.

Ancak Alevilerin 1960’dan bu yana sola olan yakınlığının izleri tamamen silinmediği için olacak ki; sola yakın Alevi örgütlenmeleri tavrını açıktan ortaya koyarken, sağ eğilimli ve sağa yakın Alevi örgütlenmeleri biraz “utangaç” davranıp, sürekli solculara çatarak ve onların Alevilerin başına dert olmasından söz ederek kendilerini ifade etmeyi yeğliyorlar.

Çocukluk hastalığından kurtulamayan Türkiye Solu, tüm politikalarında olduğu gibi Alevilere yaklaşımında da hatalar yaptı. Bunları açık yüreklilikle söylemekte bir sakınca yok. Ancak solun “yaramaz çocuklarının” hataları hiçbir zaman; Alevileri bugün soldan “korumaya” çalışan sağın ve sağcıların yaptığı ile boy ölçüşemez.

Her seçimde Alevilerden oy isteyen bazı sağ partilerin geçmişteki gençlik örgütleri, -o gençlik örgütlerinde yetişmiş birçoğu, aynı partilerin günümüzün politikacıları- Alevileri katletmeye çalışırken o “yaramaz solcu çocuklar” Alevilerin yanında onlarla birlikte öldüler.

1970’li yılları bilenlerin acısını deşmek istemem ama bazen acılarımızı anımsamak öğretici oluyor. Kahramanmaraş, Çorum, Sivas, Malatya henüz belleklerden silinmedi. Bu olaylardan söz etmek çok da uzak bir geçmişten söz etmek değil.

Hadi diyelim bunları unuttuk, peki 2 Temmuz 1993 Sivas’ı, Gazi Mahallesini ve Ümraniye’yi de mi unuttuk.

Sağa göz kırpan Aleviler “Eğer solcular olmasaydı bunlar başımıza gelmezdi” diyeceklerdir.

Diyorlar da…

Diyelim ki bu savlarında haklılar. “Solcu yaramaz çocuklar” olmasaydı bunlar Alevilerin başına gelmezdi. Peki, bu “solcu çocuklar” ile Alevilerin buluşması öncesi Aleviler gül bahçesinde miydiler?

Elbette değillerdi. Bunu herkes biliyor.

Şimdi az eğri oturup doğru konuşalım. Türkiye Solunun Aleviler ile buluşması onu siyaset sahnesinde ciddiye alınır bir güç yapmıştır. En azından 1970’li yıllarda kitlesel büyüklüğünü daha çok Aleviler ile sağlamıştır. Solun değişik kademelerinde hep Aleviler olmuştur ve kısaca Türkiye Solu daha çok Alevilerden oluşan bir sol harekettir diyebiliriz.

Ancak yadsınamaz bir diğer gerçek de: Alevi örgütienmelerinde yer alan ve bu örgütlenmeleri oluşturanlar, demokratik kitle örgütleri ile ilk kez sol örgütlerde tanıştı. Oradan öğrendiklerini Alevi örgütlenmelerine taşıdılar. Alevilerin seslerinin kısmen gür çıkmasında ve Alevi hareketinin vardığı kitlesel büyüklüğünde bu buluşmanın büyük payı var.

1960’dan bu yana dolaylı ya da dolaysız, Sol ile Aleviler arasında adı konmamış iki muhalif kesimin dayanışması, ilişkinin doğası gereği birbirini etkilemiştir.

Sol, Aleviliği ne kadar etkilediyse o kadar da Alevilikten etkilendi. Birbirilerini geliştirdikleri gibi bir birilerine çelme de taktılar.

Şimdi gelinen yerde her iki kesim de geçmişin değerlendirmesini kendi açısından yapmaktadır.

Solun, Alevilerin inanç kimliğini sorgulamalarını “gericileşme” olarak değerlendirme kolaycılığından kaçması ve öyle olsa bile emekçi Alevileri kazanma misyonunun olduğunu öne alması gerekir. Alevilerin de; inanç özgürlüğü dâhil tüm demokratik hak ve özgürlüklerin en tutarlı savunucusunun sol olduğu gerçeğini göz ardı etmemesi gerekir.

Geçmişteki ilişki ve o ilişkinin yarattığı değerlerle hiç bir ilintisi olmayan, daha çok öznel karşılıklı suçlamalara dönüşen gereksiz polemikler bir kenara bırakılacak olursa, Aleviler ile solun ilişkisi kaçınılmaz olarak yeniden oluşacaktır.

Ancak bu ilişkinin eskisi gibi olmayacağı da baştan bilinmelidir.

Her iki kesimden de geçmiş ilişkiyi isteyecek ve/veya özleyenler olsa da bunun artık gerçekleşme olasılığı yoktur

“EVET, AMA YÜZDE 951 DE FAKİR”

MUSTAFA KORKMAZ
Nasıl oluyor da bu denli ekonomik çelişkilere karşın, insanlar hâlâ daha bu anlamsız ve acımasız çarkın pençesinde kıvranırken, “şükür” diyebiliyor. Sorgulanması gereken onların şükürcü ve kadercilikleri olmamalı. Ne yapmalıyız? Onlar gerici deyip, bunca halkı yok mu saymalıyız. Yoksa onlara empatiyle yaklaşıp, kendilerinden biri olduğumuzu kabullendirip, sistemin çelişkilerini kavramalarını, çelişkiler doğrultusunda içinde bulundukları durumu sorgulamalarını mı sağlamalıyız. Yüzyıllardır kültür olarak kabullendikleri bazı değerleri bıçakla keser gibi koparıp atmalarını mı beklemeliyiz. Derdimiz kapitalist sistemleyse bu sistemin mağdurlarını doğru bir eksen etrafında toplayıp sisteme karşı tepkilerini örgüdemek olmamalı mı? Siyasi İslam ile Anadolu’nun inanmış köylüsünün inancını birbirine karıştırmadan, siyasi İslam’ın ve buna uydulanmış halk kesiminin arasındaki çelişkileri ekonomik verileri motif kabul ederek irdelemek gerekiyor.

Bir söz var. “Umarsız kalan ya silaha, ya da Allah’a sarılır.” Yıllardır umarsız bırakılan halkın tepkisini örgütleyecek bir yapı ve anlayış olmayınca, tepkiler pasifize olmuş ve ilahi güce sığınılmış. “Kim kime hayin, Allah ona tayin” denip çıkılmış işin içinden. Oysa bu insanlarla, bir arada olabilmeliyiz, onlarla ilişki kuracak dili ve zemini yaratabilmeliyiz. O insanlarımızı, kapitalist sistemin canavarlarının kollarına bırakmamalıyız.

Bu insanlarımız, bilmeli ki kendi durumlarında olan insanlarla birlikte ancak kurtulabilirler kapitalizmin vahşiliğinden. Onlara, materyalist felsefenin maddeciliğinden harekede, değerlerinin inkârını ve tanrılarını kendilerinin yarattığını anlatmaya kalkarsanız, kafanıza taş yemeseniz bile çevrenizde kendi sesinizden başka ses duyamaz olursunuz.

Sol bugün ne yapmalı? Hani söyleniyor ya, yüzde doksanı Müslüman bir ülkede diye. İşte tam da bu nokta da sol şunu diyebilmeli. “Evet, ama yüzde doksan beşi fakir. Bu yüzde doksan beşin içinde sen de varsın, ben de varım, ama kimler yok?” Bu ve benzeri soruları sorabilmeli.Biz sosyalisder, geçmişte Anadolu’daki faaliyetlerimizde, mitinglerimizde başı açık kadınlarımızdan çok başı kapalı kadınlarımızla yürürdük. Ama 12 Eylül faşizminden sonra her alanı terk edip insanlarımızı kapitalizmin acımasız ideolojilerine ve sömürüsüne terk ettik. Buraları yeniden nasıl elde edebiliriz diye kafa yormanın zamanı geçiyor.

Siyasi anlamda, siyasi İslam ile veya belli dar ve milliyetçi çıkarlar için emperyalisderle işbirliği yapan yapılarla siyasi anlamda bir arada olmak mı. Asla. İran’da Şah döneminden biliriz ki, Şah’a karşı işbirliği yapan sol siyasi yapılar daha sonra güçlü olan Humeyni tarafından darmadağın edildi. Sözüm bu tip bir duruş olarak algılanmamalı. Ama bu halk bizim halkımız ve biz bu ülkede kazara iktidarı alırsak bile bu insanlarla bir arada yaşayacağız. Bu memlekette “komünist imam”ların da yargılandığını bilenlerdenim. Demek ki imamlardan da komünist olabiliyormuş!!!! Asıl görev bu memlekette, halkımızı, milliyetçi, mukaddesatçı zihniyetlerin ezmesinden kurtarmak olmalı. Doğuda da böyle batıda da böyle olmalı. Halkla doğru iletişim yollarını kurmalı, onlarla anlaşacak dili iyi seçmeli, hedeflerimizi iyi belirleyip kendimizi iyi anlatmalıyız.

Bunları yapamaz isek, küresel milliyetçiliğe karşı vereceğimiz, verdiğimiz kavgada çok zorlanırız.

OKUYUCU MEKTUPLARI

ESİN AVCI

YAZI diziniz büyük etki yaratıyor bende ve de ailemde! Aslında solun temelde yaşadığı problemleri göz önüne çıplaklığıyla sergileyen çarpıcı bir yazı dizisi oldu. Bahsedilen konular hergün sokakta, işte, okulda yaşadığımız gerçeklerin biraz da bilimsel terimlerle donatılmış yoğun içerikli açıklamaları olarak geldi bana; her ne kadar orta düzeyde eğitimli kişilerin bazı bilimsel terimleri anlayabilmekte güçlük çekmelerini göz ardı etmememiz gerekse de! Ama başlarda yoğunlaşan bu düşüncem giderek değişiyor. Bu tarz yazılarla daha da bilimselliğe yönlenmemiz sağlanabilir mi diye düşünmeye başladım aslında, terim kargaşası olarak bakılması yanlış (en azından böyle bakıp da yazıyı okumadan geçenlere sözüm) araştırmamız geliştirmemiz daha da ilerlememiz şart, bu omuzlarımızdaki en büyük yük, bunu gururla taşımak gerek.

ÇAĞIN BÜKER

Müslümanlık ile sol dünyada birleşmesi çok güzel olabilecek iki olgu ama ülkemizde ve birçok ülkede bu iki olgu kopuk. Tarihte Ebu Zerr ile görülen ve sonra Ali Şeriati’nin tezleri bu iki olgunun birleşebileceği umudunu veriyor. Bu konunun yazı dizisi olmasını çok yararlı buluyorum.

OSMAN BİRBEN
SİZİN sosyalizmi İslami kesime kendiniz anlatmanız lazım oysa ki İslami kesim sosyalizmi hep kapitalistlerden öğrendi, onun için sizi anlamıyorlar. Ayrıca CHP bu ülkede olduğu sürece sosyalizmin anlatılması çok güç.

FAHRİ KILIÇARSLAN

Din, toplum ve sol ile ilgili yazı dizinizi gecikmiş ancak yeni ufuk ve bakış kazandırması açısından yararlı bulduğumu belirtmek isterim. Bu ülkenin solcuları da aslında İslam ve Müslüman toplumun bir parçasıdır, dşında değildir. Sol içinde yaşadığı toplumla inançlarından dolayı kavga içersinde olmamalı, bilakis demokratik taleplerinin güvencesi olmalıdır. İnanmasa da…

HİDAYET CEYLAN
Alevi-Bektaşi felsefesini izleyen biriyim. Bu değerlerin, nasıl ki Osmanlı’da direnişi, eşitliği temsil ediyorsa bugün de temsil ettiğine inanıyorum. Ülkemizin solu kendi köklerinden uzak ve bu nedenle kitlelerle buluşmada zorluk çekiyor. Anadolu’daki Alevi Ocak örgütlenmeleri ve Ahi örgütlenmesi bu toplumun yarattığı değerlerdir ve toplumda kabul görür. Yani arkımızdaki çamurdan kurtulmak için önce suyu kesmeli, çamuru temizlemeli ve arka yeniden su vermeliyiz.

BİTTİ

Kaynak: Birgün, 7-9.3.2007

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>