Yayınlanma tarihi: Pts, Mar 26th, 2012

Altı Tekstil İşçisi Ağabeyimizle Sohbet

Ülkemiz “batı”dan sadece medeni kanunu, alfabeyi, kılık kıyafeti, eğitim sistemini vs. almadı. Yetişkinlerin uyumadıkları saatlerin büyük çoğunluğunu içinde geçirdikleri çalışma yaşamı ve ilişkileri ülkemizde bugün, 19. yüzyılda Avrupa’da formüle edilen ve adına o yüzyılın sonlarından beri kapitalizm denen bir sistem ve zihniyetin kurallarınca belirlenmekte. İş hukukumuz da 1936’da o dönemin faşist İtalya’sının iş kanununun tercüme edilmesi suretiyle oluştu. “Batı”nın sadece medeniyetini, teknolojisini değil üretim ilişkileri modelini de hemen hemen aynen aldık. Bu kapitalizm denen sistemin olmazsa olmaz üç beş unsurundan biri de patron-işçi ilişkisinin toplumun büyük çoğunluğuna yayılmış olması. Bugün Türkiye, çalışan nüfusunun % 61’inin ücretli ya da yevmiyeli olarak, % 5’lik bir işveren kesimi ya da devlet için çalıştığı bir ülke. Geriye kalan % 34’lük kesimi ikiye ayırabiliriz. Bu kesimin büyük çoğunluğu yani çalışan nüfusun % 22’si ise köylerimizde kendi aile tarım işletmelerinde çalışmakta. Geriye kalan % 11’lik grup ise tarım dışı sektörlerde kendi hesabına çalışan küçük esnaf diye tabir edebileceğimiz insanlardan oluşuyor. Köylerimizdeki küçük çiftçilik yapısı, bizlere İslam’dan ve Osmanlı’dan kalma, kapitalizmin işçileştirici ve patronlaştırıcı çekim gücüne karşı direnen belki son kale. Ama bu son kale de önemini görece yitireli ve kapitalizm baskın geleli çok oluyor. Çalışan nüfusun tümü içindeki değil de, tarım dışı faaliyet kollarında çalışanlar arasındaki işçi ve işveren oranları vaziyeti daha açıkça ortaya koymakta. Tarım dışı faaliyet kollarında çalışanların % 78’i, % 7’lik bir kesimden ibaret olan işverenlere ya da devlete çalışmakta. Yani işçi-işveren ilişkisi bu kadar baskın gelmiş bir durumda.

İşçi-işveren ilişkisi, toplumsal olarak bu kadar baskın ve üstüne üstlük eşitsiz yani adaletsizliklerin yaşanmasına son derece elverişli bir ilişki olmasına rağmen, bir mesele olarak çok az gündeme gelmektedir. Katliam boyutlarındaki “iş kazaları” meydana gelince bir ahlanıp vahlanıyor, “niye böyle oluyor?” diye soruyor, fakat sonra unutuyoruz. Oysa ki ölümle sonuçlanan iş kazaları kocaman bir buz dağının görünen kısmından ibaret. İşyerlerinde işverenlerin işçilerine yönelik adaletsiz tutumlarının, hak yemelerin, fazla çalıştırmaların, hor görmelerin, ilahlık taslamaların, insanları birbirine kırdırmaların, güvencesizliklerin bini bir para. Sosyal yardımlar ve sağlık alanında kendini iyi kötü hissettiren devlet ise mesele işe, işyerine, işçiye gelince kuzuyu kurda emanet etmiş durumda. Dahası “bırakanız yapsınlar” demekten de öte sermayenin taleplerini harfiyen uygulama telaşında.

Büyük çoğunluğu, “Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir, kendilerine haksızlık yapılmaz.” (Ahkaf: 46/19) ve “Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanlara vereceğiniz şeyleri eksik vermeyin …” (Araf: 7/85) diyen bir kitaba inanan bir toplumda işçi meselesine bu kadar bigâne kalınması ne yazık ki anlaşılır değil. Dahası İslam’ı yaydığı devirde işçi-işveren ilişkisi son derece sınırlı sayıda insanı ilgilendirmesine rağmen Hz. Peygamber’in bu meseleye hususiyetle eğilmiş olduğu, işçi-işveren ilişkisinin haksızlıklara yol açması muhtemel bir ilişki olduğuna dikkat çektiği de hepimizin bildiği bir gerçek:

“İşçiye, teri kurumadan ücretini veriniz.” (İbn Mace)

“Üç kimse kıyamet gününde, karşılarında beni (Allah’ı) bulacaklardır: 1 – Benim namıma verip haksızlık eden, 2 – Hür bir kimseyi satıp parasını yiyen, 3 – Bir işçi tutup çalıştırdıktan sonra ücretini vermeyen.” (Kutsi Hadis, Buhari)

“Kimin elinin altında bir kardeşi bulunuyorsa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara kaldıramayacakları işleri yüklemesin, eğer yüklerseniz kendilerine yardım ediniz.” (Buhari)[1]

Bu kaygılarla bir süredir emek meselesi üzerine düşünüp taşınmaktayız. Başka birtakım gayretlerin yanı sıra, tanışıklığımız olan bir grup tekstil işçisi ağabeyimizi geçtiğimiz ocak ayında büromuza davet ettik. Bu ağabeylerimiz tekstil gibi zor bir sektörde çalışıyor olmalarının ötesinde, yakın zamanlarda işyerlerinde birlik olup hak mücadelesi vermiş ve önemli bir kazanım elde etmiş vaziyetteler. Bu sebeple emek meselesine dair bize çokça anlatacakları şeyler olduğunu düşündük. Bu meseleyi bir de işçiliğin en zor olduğu sektörlerden birindeki muhataplarından dinleyelim dedik. Nitekim çok güzel ve samimi bir sohbet oldu. Aşağıda bu sohbetin bir kısmını sizlerle paylaşıyoruz. Ne yazık ki işverenlerimizin çoğu hakkını arayan işçilere tahammül dahi edemedikleri için tüm şahıs ve firma isimlerini değiştirmek ve hatta vermiş oldukları mücadelenin son derece önemli ve ilham verici ayrıntılarını makaslamak durumunda kaldık.

Kapitalizmin yerine adaletli, yerli ve gerçekçi bir alternatif yaratma umudumuz baki olsun. Bu yolda kapitalist piramidin en altındakilerin bize anlatabilecekleri, yılların deneyiminden süzülüp gelen çok sahih şeyler var. Yeter ki biz kulak kabartalım. İlginize…

“Haftalık çalışma süremiz olan 45 saat hakkı, hafta sonu tatili, sigorta primlerimizin brütten ödenmesi gibi yasal haklarımız için mücadele ettik. Yasal haklarımız için dahi mücadele etmek zorundaydık ve kazandık.”

ALİ: Biz tekstil işçisiyiz, giydiğiniz hemen her şeyi biz yapıyoruz. Hafta sonları zorunlu mesaiye mecbur bırakılan insanlarken, hiçbir sosyal hakkımız yokken, günde 12 saat çalışırken, Yılmazlar Tekstil’de işçiler haklarını kendileri kazandılar. Dünyanın en tanınmış markalarına giysi yapan çok büyük bir firma Yılmazlar. Takım elbise 5000 euro, kazak 600 euro, gömlek 400 euro. Ama biz işçilerin bunları alma imkanı yok aldığımız maaşlarla. Diyeceğim çok ağır çalışma koşulları altında ürettiği giyeceği dahi alma imkanı olmayan insanlarız. Her şeyin en iyisini, en güzelini üretenler bizleriz, faydalanamayan yine bizleriz.

Haftalık çalışma süremiz olan 45 saat hakkı, hafta sonu tatili, sigorta primlerimizin brütten ödenmesi gibi yasal haklarımız için mücadele ettik. Yasal haklarımız için dahi mücadele etmek zorundaydık ve kazandık. Mücadeleye başladığımız zaman, işveren, “Fabrikayı kapatırım 8 saate dönmem,” dedi. Biz de “sen bilirsin” dedik. Kararlılıkla direnen biz olduk.

Yılmazlar’dan atıldım ben bu süreçte. İnsanlar teşekkür ediyorlar şimdi. Eşleri dahi arayıp teşekkür ediyor. 8 saat çalıştıklarından birbirlerine ayıracak zaman bulabildiler. Her neyse, ben oradan sonra girdiğim işyerinden de atıldım, yine hakkımı aradığım için. Şimdi Kınalı Tekstil’deyim. Kınalı son 1,5 senede sekizinci işyerim. Zaten adımı duyan insanlar beni işe almak istemiyorlar. Ama Kınalı bizim sektörün dışı. Sektörün dışı derken, yani benim genelde çalıştığım makinelerden farklı makinelerle çalışıyor. Kimse beni tanımıyor burada.

Bakanlıktan denetlemeye gelindiğinde işçilere “sekiz saat çalışıyoruz diyeceksiniz” diyor firma. Oysa 8 saat çalışmıyor insanlar, 12 saat çalışıyorlar. Haftalık çalışma sürelerinin 45 saat olduğundan bahsederler ama, hiç öyle değil. Hafta sonları yasal izinleri olmasına rağmen onu da kullanamazlar işçiler. Çünkü makine dairesi sorumlusu aynı Yılmazlar’da olduğu gibi, “Pazar günü mesaiye gelmeyenler, pazartesi de gelmesin,” diyor. Yani kovma tehdidi ediyor. Böyle ağır koşullarda çalışıyoruz. 39 yıldır tekstil işçisiyim. 39 yıl. 8 yaşımda başladım. İlkokula gidiyordum, yaz tatillerinde çalışmaya başladım.

“Bu işin içine girdiğin zaman zaten çıkamazsın, mecbursun çalışmaya. Çoluk çocuğun var, okutman lazım, kiradaysan kiran var. Her baskıya boyun eğdik.”

SELİM: Ben 13 yaşımdan beri bu işin içindeyim. Büyük firmalarda çalıştım. Bu işin içine girdiğin zaman zaten çıkamazsın, mecbursun çalışmaya. Çoluk çocuğun var, okutman lazım, kiradaysan kiran var. Her baskıya boyun eğdik. Baktık ki bu olacak gibi değil. Hepimiz birbirimizi şikayet ediyoruz, birbirimizin ekmeğiyle oynamaya çalışıyoruz. Zaten işverenin istediği de bu. Diyor ki: “Birbirleriyle uğraşsınlar, beni yıkmasınlar.” İşçinin bileği yıkılmaz aslında. Ama biz ne yapıyoruz, kendi bileğimizi kendimiz yıkıyoruz.

Ben eski çalıştığım işyerlerinde de hep iş arkadaşımı korudum. Benim düşüncem şöyleydi: “Ben bu adamı sevmiyor olabilirim ama bu adamın da çocuğu var.” Ben hep öyle düşündüm. He kaybettim evet, sadece mevki kaybettim. Şimdiki genç çocuklara bakıyorum hepsi benden üst mevkide. Sen diyorlar bir şey olamadın, koruduğun için. Ama şimdi mesela yeni bir firmaya girdiğimde, eski adamların hepsini tanıyorum, artık güven var, bu adam beni satmaz deniliyor. İnsanlar birbirini satmadıktan sonra bu bileği kimse yıkamaz.

“Emeğin dili, dini, ırkı, mezhebi olmaz. Böyle bakmak lazım. İçimizde siyasi görüşü farklı olan birçok insan vardı. Biz o farklı görüşleri emek mücadelesi yaptık.”

CUMHUR: Emeğin dili, dini, ırkı, mezhebi olmaz. Böyle bakmak lazım. İçimizde siyasi görüşü farklı olan birçok insan vardı. Biz o farklı görüşleri emek mücadelesi yaptık. Herkesin kendi görüşüne saygı gösterdik. Saygı gösterirsen her şeyi başarırsın. Yoksa şu takım, şu parti, şu mezhep demedik. Emek mücadelemizde bunların hiçbirini yansıtmadık. Başarı ondan.

MEHMET: İnsanlara “benliği bırakın, biz olmaya bakalım” dedik örgütlenmeye başladığımızda. Biz yıllardır bu işin içerisindeyiz, seninle beraber ahmet firmasında mehmet firmasında beraber çalıştık. Bizim hakkımız bu değil. Bir giysi 600 lira, biz çalışıyoruz aylık 800 liraya. Bunu söyleyince insanlar önce bir duruyor düşünüyor, bu acaba ne demek istiyor diye. Zaman zaman mesai dışında, dışarıda arkadaşlarla buluşmaya başladık, dertlerine ortak olmaya çalıştık. “Biz olmamız gerekiyor önce” dedik. Biz olursak bir şeyleri başarırız. Ali abi de sağolsun bize çok öncülük yaptı. Biz de başardık.

ALİ: Bu sektörde çalışan insanların hiçbirisi haklarını bilmiyor. Hiçbir siyasi şeye girmeden bu işi başardık. Doğal bir şekilde kendi haklarını anlatmaya başladığımda hepsi haklısın demeye başladı. Üretim yaptığımız ünlü bir markanın Amerika’da bir fabrikasında 345 kişi çalışıyor. İşçilerin almış olduğu saat ücreti 13 dolar. Oysa biz o almış oldukları paraya burada bir gün çalışıyoruz. Ve orda da işçiyle işveren karşı karşıya geldi, işveren fabrikayı işçiler çok pahalı diye Türkiye’ye, Bulgaristan’a taşımak istedi, daha ucuz işgücü olduğu için. Onların bir saatine biz 12 saat çalışıyorduk, bunu anlattığımız zaman zaten arkadaşlar da bazı şeylere ikna oldular. Biz işverene fabrikaya ortak olalım da demiyoruz, fabrikanın yarısı bizim olsun da demiyoruz, biz yasal olan hakkımızı istiyoruz. İnsanca yaşayıp, insanca çalışabileceğimiz bir ortam istiyorduk. İşveren de bunu vermek istemiyordu, biz de zorla aldık.

SAİT: Ben en büyük firmalardan birinde çalışıyorum, yani Kınalı’da. 12 saat çalışıyoruz, asgari geçim dahil 1.100 lira geçiyor elimize. Ama maaş bordrosu imzaladığımız zaman 760 lira üzerine imzalıyoruz. O da benim hiçbir işime yaramıyor. Emekli olunca alacağım her maaştan çalmış oluyor işveren.

Biz işverene fabrikaya ortak olalım da demiyoruz, fabrikanın yarısı bizim olsun da demiyoruz, biz yasal olan hakkımızı istiyoruz. İnsanca yaşayıp, insanca çalışabileceğimiz bir ortam istiyorduk.

Haklarımızı bilmiyoruz. Diğer sektörleri bilmem ama tekstil sektöründe şartlar çok ağır. İşçi çok aşırı şekilde kullanılıyor. Eve gidiyorsun, çoluk çocuğunla ilgilenemiyorsun, geçim sıkıntısı yaşıyorsun. Yarın patron eline iki üç milyar tazminat verip kapının önüne koyabiliyor, itiraz edemez halde oluyorsun haklarını bilmediğinden. Her şekilde zararda olan, zararlı çıkan işçi. Mesela patrona, “Abi daha iyi olamaz mı?” filan dediğin zaman, işte ekonomik kriz diyor, bir sürü bahane gösteriyor, fakat 300 makinayı bir senede yenileyebiliyor. Milyon euro’lar ediyor bunlar. Tamam daha büyük olsun, daha iyisini başarsın da biraz da işçiye baksın. Bizim istediğimiz bu. Çünkü o makinalar bizim sayemizde yenileniyor. Adama sorduğun zaman hâlâ kazanamıyorum diyor işçiye, fakat değişime baktığın zaman hakikaten aklımız almıyor.

ALİ: Makinaların tanesi 60 bin euro. Bir işçi diyelim 5 makinaya bakıyor. 300 bin euro yapıyor. 700 milyar gibi bir rakam. Bir de işçiye verdiği paraya bakın, 1.100 lira.

SELİM: Mesela bizim şirket altı sene oldu, adam 8-10 makinayla başladı, şimdi kârı 20 milyon euroyu geçmiş, servet üstüne servet katmış. Büyük firmalarla da 20 sene anlaşma yapmış, garanti iş. Bu adam hep büyüyor, biz yine aynı yerimizde sayıyoruz. Yine çoluk çoluğumuzla mücadele ediyoruz, okutacaz edecez, bir basamak gidemiyoruz. Hep dibe doğru gidiyoruz. Ekmek aslanın ağzında ama aslan çakaldan beter olmuş yani. Bugün işten çıkarsa mesela, yarın elektriği nasıl vericem, kirayı nasıl vericem diye düşünürsün. Hep korkular. Ama biz başardık buna rağmen.

MEHMET: İşverenin maşası ustabaşılar da var, kovma tehdidinde bulunanlar gibi. Biz de bir şeyler yapmamız gerektiğini biliyorduk ama harekete geçemiyorduk. Ali abiyle beraber harekete geçtik, hep sabrettik. Şimdi 8 saat çalışıyoruz ve maaşlarımız çok iyi şu an, iyi derken piyasanın üstündeyiz. Birlik olunca böyle oluyor. Başardık yani.

SAİT: Ben de 20 senedir tekstil işindeyim. Bundan 7-8 sene önce, genelde ilkokul mezunu insanlar çalışıyordu bu sektörde. Eğitimi, mesleği olmayan kesim çalışıyordu. Şimdi biraz daha gençler çalışıyor, bunlar okumuşlar. Genç, okumuş, lise mezunu, hakkını arayamıyor. Lise mezununun neyin ne olduğunu bilmesi gerekiyor, hakkını araması gerekiyor. Bu böyle olmaz diyebilmesi gerekiyor. İşte bizim gibi biraz da hakkını daha önce aramayanlar yüzünden o da susuyor. Hani bunu bir yerden sonra değiştirebilirsek, bizden sonra gelenler de rahat eder, biz de rahat ederiz. Çocuklarımız rahat eder. Sonra gelen insanlar rahat eder.

SELİM: Şimdi mesela işçiler de azaldı, 8 yıllık eğitimler başladı, çırak da yetiştiremiyorlar. Kolay kolay adam da bulamıyorlar. Mesela okumuş insan, hamallık yapmaz, yer silmez. 20 sene, 10 sene okumuş, yapar mı? Masa başında oturarak bir iş yapmak ister. Bazı insanlar da var üniversiteyi okumuş ama, arkaplan yok, birlik yok beraberlik yok, herkes bizim gibi olmak zorunda oluyor. Birlik olursak, beraber olursak, herkes hakkını arar.

ALİ: Ben insanları örgütlerken çok güçlüyüz diyordum. O kadar güçlüyüz ki anlatamam. Arkadaşlar bunu belki insan sayısına yoruyorlardı o zaman, ama ben kafa olarak, bilgi olarak ve bir de haklarımız açısından çok güçlüyüz diyordum. Haklarımı çok iyi biliyorum.

Öyle bir örgütlenme yapmıştık ki, iki insanın dahi birbirinden haberi yoktu 7 aylık süreç içinde. Bizim burada yaptığımız şey hakkımızı almaktı, yani işten atılmak değildi. Herkesi de uyarmışımdır 25. maddeyi kapsayacak hiçbir suç işlememeleri için. Kavgadır, hırsızlıktır, bu tür şeyleri yapmaması doğrultusunda uyardık. Kesinlikle tazminat için işten atılmak değildi amacımız. O süreçte birinci amacımız 8 saat, ikincisi paraydı. Biz öyle bir yola çıktık. 24 saat mesai yapıyordu bazı arkadaşlar ve 140 lira para alıyorlardı. 24 saati bırakın ben 12 saat çalışmaya karşıydım, 8 saat istiyordum ama 24 de yapıyor insanlar.

SELİM: 24 yapıyor ama nasıl. Mesela pazar sabah geliyorsun pazartesi sabah çıkıyorsun, sabah 8’de evine geliyorsun. Yatıyorsun, tekrar akşam 8’de iş başı yapıyorsun, hiç durmamak şartıyla.

Sekiz saat olmuş olsa, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsun. Kendine zaman ayırıyorsun, sosyal faaliyet yaratıyorsun, eşine, evine zaman ayırabiliyorsun. 8 saat çalışma böyle tatile gidiyormuşsun gibi geliyor.

ALİ: Yılmazlar’da bizim çalıştığımız bölümün sorumlusu toplantı yapıyor. Toplantıdan insan kovuyor, yani kendi egosunu tatmin etmek gibi bir şey bu. Ben de o kadar süre nasıl sabrettim bilmiyorum. Sabrettim ama daha sonraki toplantılar yapıldığı sürece de hepsinin cevabını verdim. Toplantıdan adam kovar bağırır çağırır küfür eder. Mesela Tezame diye bir şirket var. Tezame felaket bir şekilde çalışıyor ve pazar günleri de 24 yapıyor. Her pazar 24.

MEHMET: Patron, sabah namazını da işçilerle beraber kılıyor.

ALİ: Şöyle söyliyim, arkadaşlar belki böyle biraz şey gelecek onlara, 24 saat çalışmak sanki nolcak gibisinden, nolcak çalışırız filan. Ama bu sürekli olduğu zaman… Mesela ben haftaya gece vardiyasına geçiçem. Ya inanın sabah olmuyor bir türlü, bir de gece çalıştığımız zaman 13 saat. 13 saat çalışıyoruz, artık gece 2’den 3’ten sonra gidiyor her şey. Bir de ertesi gün gene geliyorsun, ertesi gün gene geliyorsun, haftaya yine. Hadi haftada bir gün olmuş olsa, ya da ayda bir gün olsa sabahlarsın.

CUMHUR: Sekiz saat olmuş olsa, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsun. Kendine zaman ayırıyorsun, sosyal faaliyet yaratıyorsun, eşine, evine zaman ayırabiliyorsun. 8 saat çalışma böyle tatile gidiyormuşsun gibi geliyor. Kısa bir dönem olduğu için.

ALİ: Ben Yılmazlar’dan sonra Şener Tekstil’e girdim, sonra oradan da atıldım. Şener Tekstil’de yaklaşık 400 kişi çalışıyor. Çok büyük bir bina. Şöyle bir şey söyleyeyim, deprem olduğu gün işçilerin üzerine kapı kilitlendiği için, işçiler dışarı çıkamamıştır. İşçilerin üzerine kapı kilitleniyordu, geceleri. Şener Tekstil’in sahiplerinden bir tanesi bir cemaate üyedir, bir diğeri de bir başka cemaate üyedir. Gerektiği zaman oradan insanları getirip fetva da veriyorlar, bilmem ne de yapıyorlar.

“Siz dedim bu sektörde 12 saat çalışıldığını biliyor musunuz, bilmiyor musunuz?” “Biliyorum” dedi. “Peki dedim o zaman niye müdahale etmiyorsunuz?” “Çalışma Bakanlığı bize yetki vermiyor” diyor. Demek ki Çalışma Bakanlığı da bunu biliyor, dolayısıyla hükümet de bunu biliyor, körler sağırlar birbirini ağırlar.

MEHMET: Sabah namazları, cuma namazları, fetvalar.

ALİ: Makinalara dahi bozulmasın diye dua ettiriyorlar. Böyle bir şey. Yediğimiz yemek berbattı zaten. İçtiğimiz suyu kendimiz alıyorduk, bak o da bir gerçek yani. Çünkü kendim de sürekli para veriyordum. İçme suyunu cebimizden alıyorduk. Yemekler berbattı.

YASİN: İşçilere söylediği şu: “Burada benim kanunlarım geçer.” “Burada Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunları geçmez. Benim kanunlarım geçer,” diyordu.

ALİ: [Bakanlık denetçilerine dair soru üzerine] O denetçiler yok mu o denetçiler. Şimdi ben mahkemelerde falan şahit olarak dinlendim. En son işte müfettişlere de ifade vermeye gittim. Bayrampaşa’da patlama olmuştu belki hatırlayanınız vardır. Orada ben 10 sene çalıştım, hemen yanındaki binada ve orada arkadaşlarım öldü. Şimdi o patlamanın olduğu gün 400 tane müfettiş dağıldı Bayrampaşa’ya, dükkan dükkan her tarafı araştırıyorlar. Sigortasız çalışan var mı bilmem ne diye. Tabii bütün merdiven altı atölyeleri kapattılar. Ama tabii bu süreç geçtikten sonra her şey bitti, tekrar devam. En son işte müfettişlere ifade vermeye gittiğimde 2 saat falan konuştuk adamla. “Siz dedim bu sektörde 12 saat çalışıldığını biliyor musunuz, bilmiyor musunuz?” “Biliyorum” dedi. “Peki dedim o zaman niye müdahale etmiyorsunuz?” “Çalışma Bakanlığı bize yetki vermiyor” diyor. Demek ki Çalışma Bakanlığı da bunu biliyor, dolayısıyla hükümet de bunu biliyor, körler sağırlar birbirini ağırlar. Olan burada hep bize olacak yani bunu işveren tek başına yapmıyor ki, hükümet de, Çalışma Bakanlığı da, müfettişler de bunu destekliyor.

Biz fabrikalarda özellikle parmak basıyoruz. Aslında 12 saat çalışıyorsun. Sabah 8’de girdim akşam 8’de çıktım, ama yukarda görünen 8 saat. Yine ben bunu müfettişime sorduğumda “Görmüyor musun benim 12 saat çalıştığımı?” “Yok”, diyor, “bilgisayarda 8 saat görünüyor.” Bunlar bunun üç kağıdını dahi yapıyorlar. Ama buna rağmen biz haklarımızı bilmiyoruz. Mesela Şener Tekstil’de şöyle bir şey olmuştu. Bir tane bayan arkadaşımız vardı işten atıldı. İşten atılmasının sebebi de, arkadaşları, 5-6 kişi dilekçe yazıp bunu şikayet ediyorlar, işten attırıyorlar. Ya, işverene karşı hakkını almak için birleşmiyorsun. Ama arkadaşını işten attırmak için birleşiyorsun.

SAİT: Aslında doğru yani çalışanlarda, bizde çok hata var. Haklarımızı bilmiyoruz veya arayamıyoruz. Ben daha önce şöyle bir şey yaşadım. Büyük bir yabancı firmaya çalışıyordu Kınalı Konfeksiyon 2004 senesinde ben orda çalışırken. Denetlemeye geldiler. Toplantı yaptılar denetlemeden önce yani bizi toplayıp şunları şunları söyleyeceksiniz dediler. Neyse geldi onlar seçiyorlar şimdi, diyorlar ki sen sen gel bizimle. Yukarda hesapta biz marka şirketin yöneticileriyle birebir görüşcez. Bizden şirket adına bilgi alcaklar. Kaç saat çalışıyosunuz, maaşınız nedir, suyunuz iyi mi, yemeğiniz nasıl falan filan. Beni de seçti o zaman tesadüf. Önümde onlar gidiyor, bir arkadaş daha var, arkadan da bizim personel müdürü geliyor, telsizle beni dürtüyor ki bir şey söyleme, resmen tehdit ediyor beni. Ya dedim niye böyle bir şey söylüyorsunuz ki istediğimi söylerim. Sonra çıktık biz yukarı. Baktık orda iki tane daha bizim şirketten de üst düzey personel var. Nasıl girdiler, hesapta girmemeleri gerekiyordu ama onlar da o toplantıda bulundu. Çok fazla bir şey konuşamadım açıkçası aslında konuşmam gerekiyordu haklarımı aramam gerekiyordu. Aşağıya indim dediler noldu, dedim bişey yok. Ama ben o gün orda bir şeyler söyleseydim nolcaktı, işimden olacaktım. Ama dediğim gibi hata bende hakkımızı arayamadık.

YASİN: Marka şirketten gelenleri burada en kral otelde ağırlıyorlar. Geçen denetlemede geldiler beni çağırdılar, dedi “bir beş dakkanı alayım.” “Tabii” dedim. Bizim müdür “onu alma” dedi. Onlar gelmeden önce konuştuğu kişiyi gönderdiler. Müdür ne dediyse onu söyledi. O konuştuğu kişi de şef oldu sonra.

SAİT: Kötü olan sağ gösterip sol vurmaları. 8 saat yerine 12 saat çalıştırıyor. Bu hem devlete zarardır, hem millete, hem çalışana, hem de geleceğe zarardır. Çoluğuma çocuğuma her şeye yani. Biz diyoz ki bu Türkiye Cumhuriyeti’nde sosyal güvenlik yasaları uygulansın diyoz. Başka bişey demiyoz ki. Bunları da biz koymadık ki. Bu kanunları bu devlet koymuş. Bu yasalar var, biz diyoz ki bunların dışına çıkmayalım. Onlar için de iyi olcak aslında yani normalde şöyle bi şey. 12 saat çalışan bir insan gece 3’ten sonra hatalı üretim yapar, makineye zarar verir. Yani her şey olabilir, kendine zarar verebilir. Parmağını makineye kaptırıp koparanı biliyorum.

SELİM: Şimdi mesela bizim o 8 saat mücadelesi verdiğimiz dönemlerde yukarıya yemek saatinde gittiğimiz zaman, kimse bizim yanımıza yaklaşmıyordu. Korkuyorlardı çünkü. Hemen bakıyordu, şef yoksa geliyordu. Şef vardıysa hayatta yanımıza yaklaşmıyordu.

ALİ: Tabii canım o zaman biz Harranlıydık.

SAİT: Sendika falan deyince bilmiyorum. Ben 89 Bulgaristan göçmeniyim. Ben başka bir ülkeden geldiğim için olaylara başka bir açıdan bakıyorum. Şimdi burada Türkiye’de sendika deyince arkadaş uzaklaşıyor. Artık ne geçiyor aklından ben de bilmiyorum. Bunu çözmüş değilim. Ya diyorum sendika bizim hakkımız aç diyom internet var her yerde bilgiyi bulabilirsin sınırsız bilgi var.

CUMHUR: Şimdi fabrikada, bizim içerdeki gücümüzü biliyorlar. Bunun farkındalar, mesela geçen bir arkadaşımıza başkasının yaptığı bir işten dolayı tutanak tuttular. Biz de 6 imzalı bir tutanak hazırladık götürdük. Adam dedi “o kayboldu bir daha yazın.” Bu sefer 15 imza topladık, onu da kaybetti, sonra 50 tane imza topladık. En sonunda olay en üst şeye kadar çıktı.

YASİN: Eskiden bize, “kulağından tutarım koyarım kapının önüne” diyorlardı. Şimdi içimizdeki gücü biliyorlar. Birlik dayanışma var.

CUMHUR: Şimdi rica var.

ALİ: Tabii ki benim de ilk başladığım zamanlarda insanlar sendikadan oldukça uzaklardı. Ama şu da bir gerçek, insanlara anlattığın zaman bazı şeyleri çok daha iyi anlayabiliyorlar. Mesela benim ilk konuştuğum insanlardan birisi Mehmet’ti. Mehmet’e ben şunu anlattım; dedim ki: Bak, benim meselem ne olursa olsun, seninki de ne olursa olsun, aslında burada hiçbir farkımız yok. Nereli olursan ol, hangi milletten olursan ol. Bu fabrikaya girdiğin zaman, bu mavi önlüğü giydin mi, benim gibi işçisin. Bana ne veriyorlarsa sana da o, sana ne veriyorlarsa bana da o. İlk önce buradan başladım. Daha sonra da sendikanın aslında bizim yasal hakkımız olduğunu, anayasal hakkımız olduğunu anlattım. Evet 82 Anayasası ama, bu anayasada da var böyle bir şey. Sendika bizim yasal hakkımız. Eğer işten atılacaksan, sendikal örgütlenmeden dolayı atıl. Çünkü öyle bir şey olduğu zaman işveren suç işliyor, sen suç işlemiyorsun.

Son bir buçuk senedir sekizinci iş yerinde çalışıyorum. Bu süre içerisinde Türk’ün de yanında çalıştım, Yılmazlar. Kürt’ün de yanında çalıştım, Bağcılar’da Denim Tekstil diye bir yer, Diyarbakırlılardı. Alevi’nin de yanında çalıştım, Güneşli’de Salihler Konfeksiyon. Sünni’nin de yanında çalıştım, işte Şener Tekstil. Hatta en son bundan önce çalıştığım yerin sahibi de Ermeni idi. Harman gibi bir şey oldu. Tamamen tesadüftü yani. Ve inanın hiçbir farkı yok. Hepsindeki zihniyet aynı.

“…bir sürü taşeron firma var. Çalışanların ne sigortası, ne yemeği var; hiçbir şeyleri yok. Ama bu on sene önce böyle değildi. Bizim bunu bugün fark edip söylememiz gerekiyor. Yoksa muhakkak yarın öbür gün bizim çocuklarımız, çok daha zor şartlarda çalışacak. Burada durulamaz boyuta gelecek bu olay ve iş işten geçmiş olacak.”

Arkadaşlarıma da hep bunu anlatıyordum, bakın arkadaşlar diyordum, şimdi şeriat yasalarına göre, hırsızlık yapan bir insanın hangi eli kesilir? Hangi eliyle hırsızlık yaptıysa o eli kesilir. Peki bu herifler, o kadar çok şeyimizi çalıyorlar ki bizim, zamanımızı çalıyorlar, emeğimizi çalıyorlar, paramızı çalıyorlar, yiyeceğimizi çalıyorlar, çocuklarımızın geleceğini çalıyorlar. Peki bu herifleri kesseler geriye ne kalır? Hiçbir şey kalmaz. Bunları söylediğimiz noktada, bu söylem de zaten oradaki o çalışma koşullarının içinde ortaya çıkan bir şeydi.

SAİT: Şimdi herkes diyor Çin’de 50 dolara çalışıyorlar, berbat şartlar filan. Türkiye’nin gidişatı şuan tam onu gösteriyor. 10 sene sonra belki oradan beter olacaz. Bugün uyarmazsak Çin’den kötü olacağımıza ben inanıyorum. Çünkü 10 sene önce daha iyiydik, 20 sene önce daha da iyiydik. Ben 20 senedir bu meslekteyim, onu fark etmek çok önemli. Hangi bakandı tam hatırlamıyorum ama “Güneydoğu ve Doğu Anadolu’yu Çin’in çalışma rejimi yaparız” gibisinden bir açıklaması vardı. Böyle bir hedef var yani, politik olarak. Büyük firmaların çoğu artık sigortalı, bizim patronun 300 kişilik bir konfeksiyonu vardı. Şuan taşeron bir firmaya dayandılar ve inanın berbat şartlardalar. Büyük firmalar değil, bir sürü taşeron firma var. Çalışanların ne sigortası, ne yemeği var; hiçbir şeyleri yok. Ama bu on sene önce böyle değildi. Bizim bunu bugün fark edip söylememiz gerekiyor. Yoksa muhakkak yarın öbür gün bizim çocuklarımız, çok daha zor şartlarda çalışacak. Burada durulamaz boyuta gelecek bu olay ve iş işten geçmiş olacak. Burada bunu bugün fark etmemiz çok önemli aslında.

ALİ: En son karar alıcaz artık eyleme geçeceğiz, son bir toplantı yapacağız bir yerde. Ben gece vardiyasındaki bir arkadaşa söyledim ekibi topla gel diye. Ekibi topla gel dedin, ama kimi getircem bilmiyorum ki, dedi. Sabah oldu şimdi, herkes tabii oraya gidicek. Soruyorlar birbirlerine Cumhur nereye gideceksin? Cumhur diyor ki, ya ben karşıya gidicem. Öbürüne diyor ki, sen nereye gideceksin, o diyor ki, ben balık tutmaya gidicem. Belirlenen yerde bir buluştuk. Herkes şok oldu. Abi bu da mı bizden filan. En son işte o toplandığımız zaman 25 kişi filan vardık yani. Herkes şaşırdı orda. Aldığımız kararlarda da tamamen, hep birlikte karar aldık. Benim söylediklerim olacak diye bir şeye kesinlikle getirmedik.

MEHMET: Şimdi önceden arkadaşlar birbirini şikayet ederdi ya, 4 tane hata yaptın, 5 tane hata yaptın diye. Şimdi onu kaldırdık, biri bir hata yaptığı zaman, zaten onu yok ediyoruz yani hiç kimsenin bilgisi olmadan. Şimdi geçende bizim müdür son gün toplantı yaptı, kimse kimseyi şikayet etmiyor diyor, sizin amacınız ne, ne yapmak istiyorsunuz? Şimdi adamın 12 tane işi hatalı olmuş, biz onu telafi ediyoruz. 4 tane parça için birbirimizi şikayet etmiyoruz. Hiç kimsenin haberi olmuyor yani. Normalde çalışan arkadaşlar o kadar birbirlerini şikayet ediyorlar ki. Bizim bir senedir bu şeyimizden dolayı şikayet yok. Toplantı yaptık. Ne yapıyorsunuz, dediler şirket misiniz, şirket mi kurdunuz? Arkadaşlar birbirini şikayet etmiyor, niye, siz şirket mi kurdunuz, diyor.

Bizim fabrikada yarattığımız en güzel şeylerden biri de arkadaşlık, dostluktu. Bu çok önemliydi. Bütün piyasa da biliyor bizim fabrikadaki arkadaşlığı. Bizim istediğimiz, biraz daha duyulsun. İyice örnek olsun.

SELİM: Ben de misal önceden 12 saat çalışıyorken, diyelim Yasin abinin yanlış yaptığı parça bana geldiği zaman, “ya bana ne, götür Yasin abinin kendisi yapsın,” diyordum. Ama şu süreçte öyle değil. Yasin abi yanlış yaptıysa tamam, ya da ben yanlış yapmışımdır getir yapıyım diyorum. O şekilde. Aslında en önemlisi o.

ALİ: İşten atıldıktan sonra o kadar çok insan aradı ki beni. Hak ihlaline uğramış, haksızlığa uğramış o kadar çok insan arayıp sormaya başladı ki. Bir şekilde bir yerlere mutlaka adımız gidiyor. Mesela işveren girdi çıktı yapıyor arkadaşı, haberi olmuyor. Aylarca çalışıyor, parasını alamıyor. Bu tür şeyler yaşanıyor. Veya sigortası yapılmamış. Veya sigortası yapılmış, parasını bankadan alacak, bankamatik kartını dahi işveren almış kendisi kullanıyor, onun parasını elden veriyor. Bunun gibi bir sürü farklı şeyler.

CUMHUR: Birlikte hareket ediyoruz, birlikte karar alıyoruz. Herkesin fikri ortaya konuyor, masaya yatırılıyor. En doğrusunu seçerek, fikirleri paylaşarak bu hale geliyor yani. Mesela Ali dedi, bunu yapalım mı, önerdi mesela. Kimi yapalım, kimi yapmayalım, karar alıyoruz. En çok seçeneğe el kalktığı zaman kabul ediliyor. Zaten yapmış olduğumuz şeylerin en güzeli bu, birlikte karar alma örneğiydi. Bizim fabrikada yarattığımız en güzel şeylerden biri de arkadaşlık, dostluktu. Bu çok önemliydi. Bütün piyasa da biliyor bizim fabrikadaki arkadaşlığı. Bizim istediğimiz, biraz daha duyulsun. İyice örnek olsun.

SAİT: Toplantılarda filan konuşuyordu patronumuz, diyordu ki, bu tekstil sektörü çok iyi bir yere gitmiyor. Çin’de yaptırmaya başladılar. Türkiye’de çok önemli bazı markalar %100 ürünlerini Çin’de yaptırıyor yani. Orada işçilerin hali buradan da betermiş. Bazılarının da çok işine yaradı bu krizler bilmem neler. Bir sürü destek aldılar devletten, işçinin maaşı bile devletten ödendi.

ALİ: İşsizlik fonunda biriken para var ya, onu kullandılar. Şimdi işverenler hükümetten işsizlik fonunda biriken parayı istediler. Ki bunu vereceklerdi zaten, eğer sizin gibi insanlar karşı çıkmasaydınız. İşveren dedi ki, ben size bir kıyak yapayım: 25-30 yaş arası işçi çalıştır, sigorta primini ben veriyim. Bu parayı da işsizlik fonundaki paradan verdi. Bu da yetmedi, stajyer işçi çalıştır, hem maaşını hem sigorta primini ben veriyim. Şimdi mesela çoğu yerde stajyer işçiler çalışmaya başladı.

“12 saat çalışıyorum, bir güneş yüzü görmüyorum. 2 saat de yolda geçiyor, oldu 14 saat. Aldığım maaş zaten 15 gün cebimde duruyor. 15 gün sonra cebimde yok para. Mecburiyet var yani bir yerde, eziklik bundan da var yani.”

SELİM: Bir özgüven eksikliği var işçilerde yani kendisine güveni yok. İşverenle herhangi bir şekilde karşı karşıya geldiği zaman, bırakın işvereni, işveren vekiliyle karşı karşıya geldiği zaman bile korkuyor. 12 saat çalışıyorum, bir güneş yüzü görmüyorum. 2 saat de yolda geçiyor, oldu 14 saat. Aldığım maaş zaten 15 gün cebimde duruyor. 15 gün sonra cebimde yok para. Mecburiyet var yani bir yerde, eziklik bundan da var yani.

ALİ: Şener Tekstil’de iş başı akşam saat 17.30’daydı, paydos da sabah saat 7.30. 14 saat. Yani iki vardiya gibi bir şey. Şimdi bir arkadaşımız var, Yılmazlar’da hala çalışıyor. Bunlar 8 saat çalışırken, ben de Şener’e girdim. Anlatıyorum işte, diyorum ki, 14 saat çalışıyoruz filan. Arkadaşımız kalktı bana dedi ki, “ya o bizim kaderimiz.” Şimdi orası da 8 saate döndü. Geçen hafta karşılaştığımızda dedim, “Ali gördün mü bak, kaderimiz değilmiş bu bizim.” Biz istersek çok şeyi değiştirebiliyoruz. Ama onu anlamak önemli olan. Ben o adama ateş olduğunu söylemezsem, o ateş olduğunun farkına varmıyor. Sen aslında bir ateşsin.


[1] Ayet ve hadisler şu kitaptan alınmıştır: Hayrettin Karaman, İslam’da İşçi-İşveren Münasebetleri, İstanbul: Marifet Yayınları, 1981. Ayrıca bkz. Hayrettin Karaman, “İslam’da İşçi-İşveren İlişkileri -Haklar, Anlaşmazlıklar, Çözümler-”, HayrettinKaraman.net, http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0301.htm.

3 Yorum
  1. Ahir Zaman dedi ki:

    İşte budur.. Emeğin, Adaletin, Sosyal Devletin ve insan olmanın altyapısı; böyle mücadeleler, birleşmeler ve bilinçlenmelerle tırnakla kazınarak oluşturulacaktır.

  2. Söner çubukçu dedi ki:

    Gün olur 26saat çalışan larız ama ertesi gün eve gideriz dinlenmek için ama kesinti oluyor hemde mesayimizde kesiliyor hakkı bu agiyi bize maşa zam diye verdiler bu nasıl adalet

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>