Yayınlanma tarihi: Cum, Ara 30th, 2016

Ahmet Şık ile Söyleşi: “15 Temmuz’un bir tiyatro olduğunu düşünmüyorum ama ortada çok sayıda yalan var”

Perşembe söyleşilerinde 10 Kasım 2016 akşamı Ahmet Şık’ı ağırlamıştık. “Kimin Adına Neye Hizmet?” başlığıyla Gülen Hareketi’ni ve AKP’yi tartıştığımız bu söyleşi, bizim için hem bildiklerimizi derleyip toparlayan, hem de özgün bakış açıları sunan bir deneyim oldu. Söyleşi, öncelikle AKP-Cemaat kavgasının arka planına ve 15 Temmuz’un doğurduğu sorulara odaklanıyor. Soru-cevap kısmında ise, 15 Temmuz sonrası sürecin AKP iktidarı için giderek bir “şans” haline gelirken, bizler için nasıl bir “imtihan” olduğuna eğiliyoruz. Daha sonra  bir  arşiv çalışması olarak yayınlamayı  düşündüğümüz bu metni, gazetecilik yaptığı için gözaltına alınan Ahmet Şık  ile  dayanışmak  ve  kaybedilmeye çalışılan sözleri kendimizce kamusallaştırmak adına ilginize sunuyoruz.

Bunlar, Yakın Geçmişin Suçlu Ortaklarıydı

Emek ve Adalet Platformu’nu, bu isimleri, İslamcı camiadan örgütlenen ve odağına eşitliği, emeği, adaleti ve insanı koyan yapılanmaları ve bu noktada yapılanları çok kıymetli buluyorum. Yani tırnak içinde söylüyorum, “aynı mahalleden” değiliz ama kaygılarımız aynı mahallede yaşamaya dönük olduğu için çok kıymetli işler yapıyorsunuz. Konuşacak çok fazla mevzu var, neresinden tutacağımızı bilmiyoruz…

6 ay önce AKP-Cemaat gerilimi ne olacak diye konuşuluyordu, araya biraz da kuşkulu yanlar barındıran bir darbe kalkışması girdi, çok da kanlı sonuçlara yol açan… Sonra orada bitmedi. Son birkaç haftada ya da birkaç ay içerisinde yaşananlar hepimizin malumu. Gerçekten bir söyleyenin ağzıyla dersek Allah’ın lütfu oldu iktidar için ve o lütfu da layığıyla yerine getirmeye çalışıyorlar. Ben sondan başa gideyim ya da 15 Temmuz kalkışmasından itibaren bir analojiyle gidelim ki zaten Gülen Cemaati’ni bundan bağımsız tartışmamız çok mümkün değil. Ama şunun altını çizeyim ki ben Gülen Cemaati uzmanı değilim. Ama cemaati tanımak ve birtakım faaliyetlerini araştırmak noktasında biraz bilgi sahibiyim. Kendi iddialarına göre tabanda birkaç milyon insan var, bu işin sosyolojik kısmı ve sosyologları ilgilendiren çalışma alanı, sivil tabanın haricinde bir de militarist tabanı var. O da, salonda bulunan ya da bir takım demokratik kaygıları bulunan hiç kimsenin itiraz etmeyeceği, soruşturulmasına itiraz etmeyecek bir takım faaliyetlere imza atan bir çete oluşumu olmasıyla ilgili ki benim Gülen Cemaati’ne dair bilgim ve araştırma konum bununla sınırlıdır. Bunun da kesinlikle evrensel hukuk normları üzerinden soruşturulması gerektiği kanaatindeyim. Güya bunu yaptığını iddia eden bir iktidar var ama bu bir yalan, çünkü bunlar yakın geçmişin suçlu iktidar ortaklarıydı. Gülen Cemaati’nin o kanadını soruşturmak demek AKP’nin soruşturulması demektir. O kanadın soruşturulması, Recep Tayyip Erdoğan’ın mercek altına alınması demektir. Yani, ortada aslında birlikte suça imza atmış örgütler var bence. Niye bu kadar iddialısın diye sorabilirsiniz. Şu nedenle, sizin de seriye ismini verdiğiniz üzere “Yeni Türkiye” diye bir garabet inşa ediliyor. Aslında süreç büyük oranda tamamlanmış görünüyor ama son düzlüğe girdiklerini düşünüyorum. Önlerinde birkaç engebe daha var, onu da 15 Temmuz kalkışmasından sonraki süreçte halletmeye çalışıyorlar.

Yakın geçmişte, yani 2007’den itibaren Türkiye bir dönüşüme uğradı: Bu, AKP’nin 2. iktidar dönemiydi. İlki, 2002 Kasım’da iktidar oldukları ve 2007’ye kadar uzanan süreçti. O süreçte Gülen Cemaati, AKP’ye ya da Milli Görüş teşkilatına diyeyim -çünkü siyasi tabanı o idi- geçmişten gelen kırılmalar ve çatışmalar nedeniyle ki ( o zamana kadar ki en önemli kırılma 28 Şubat Darbesi’nde Gülen Cemaati’nin takındığı tavırdı) muhalefet etmedi. Fethullah Gülen’in de tabanını serbest bıraktığını düşünüyorum ve AKP, Gülen Cemaati’nin tabanından bir hayli oy aldı o ilk seçimde. Orda kerhen bir ilişki kurulmuş gibi. Süreç içerisinde bu, bir işbirliğine döndü. Nerede döndü: 2007 yılında resmi olarak başlatılan, sürece de adını veren Ergenekon soruşturma zinciri ile birlikte başladı ama ayakları önceden hazırlanmıştı. Biliyorsunuz AKP iktidara geldi ve herkesin kafasında bir demokrasi rüzgarı esmeye başladı. Niye? Çünkü herkes iktidardalar ve demokratik hamleler yaptılar diye düşünüyordu. Ben bunu tırnak içinde kabul ediyorum. Evet ciddi yapısal reformlara imza attılar, o döneme kadar değiştirilememiş çok fazla yasayı, mevzuatı, Avrupa Birliği’nin önerdiği birtakım demokratikleşme hamleleri üzerinden yasal değişikliklerle “çözdüler”. Tırnak içinde söylüyorum, çünkü 2005’te özellikle ceza mahkemeleri kanununda yapılan değişiklikle o yaptıkları reformların hepsi geri alındı aslında. O hukuki değişiklikler, yargısal değişiklikler aslında Ergenekon sürecindeki o berbat hukuksuzluk zemini üzerine oturmuş yargılama pratiğinde de Cemaat’in yürüteceği (çünkü alandaki tek işçiliği onların kadroları yapıyordu) bütün hukuksuzlukları onun üstünden oluşturdular. Ayakları hazırlanmıştı ve araya yine askerin inanılmaz bir yardımı girdi. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adayı olarak gösterildiği seçimde eşinin başörtüsü takıyor olması nedeniyle asker yine kendine görev biçti ve demokrasiye müdahale etmeye kalkınca bir erken seçime gittik ve AKP’nin iktidarı tescillendi. Ondan sonra Cemaat-AKP işbirliği başladı. Neden derseniz, Ergenekon sürecinin en önemli yapı taşlarından biri olan soruşturma zincirini başlatmak için, Özden Örnek’e atfedilen günlüklerdi.

Günlüklerdeki Darbe Planlarının Hepsi Gerçekti

Benim kişisel kanaatim o günlüklerde yazılan darbe planlarının hepsinin doğru olduğudur. Bundan hiçbir zaman şüphe duymadım. Yapılmamış bir darbenin, bir teşebbüs ya da planlama aşamasında kalmış, nasıl soruşturulacağına hukukçular karar versin ben bir şey diyemeyeceğim ama vardı. O günlükler, askeri iktidarın doğal ortağı olarak kabul eden, cesaretsiz bir Erdoğan profili çiziyordu ki bence bu yanlış bir tespit değildi. Fakat 27 Nisan 2007 Muhtırası’ndan sonra Erdoğan şunu fark etti: Ben ne yaparsam yapayım, ne kadar bunlarla birlikte iş tutuyormuş gibi gözüksem de bunlar, bu iktidarı bana bırakmayacak. O sırada zaten hazırlıkları önceden yapılmış olan Cemaat’in güvenlik bürokrasisinin (yani asker, polis, MİT ve görev tanımı gereği bunlarla çalışmak durumunda kalan yargı) içerisindeki kadrolarının daha önceden oluşturduğu, Ergenekon davasını açacak olan dosyalara baktılar. Zaten ikna olmuşlardı başlatmak için, kendileri de bunu söylemişti, ona start verdiler. Seçimler yenilenmiş, iktidar daha kuvvetli bir biçimde tescillenmiş ve önlerinde bir engel kalmamıştı. AKP’nin 27 Nisan Muhtırası’na karşı duruşunu gerçekten çok takdir ediyorum, çünkü silahı tutan, demokrasi ya da siyaset üzerinde söz sahibi olamaz, herkes haddini bilmeli. Şimdi aynı şeyi, silahlı olmadığını düşündüğümüz AKP için söylemeye devam ediyoruz.

Ergenekon süreci başladığında en önemli rolü elbette cemaat üstlendi. Cemaat derken genellemeyi o kriminal kanat için yapıyorum. O dönem için yürüttükleri faaliyeti de bir kontrgerilla faaliyeti olarak görüyorum ve hiçbir kontrgerilla hareketi arkasında siyasi destek olmadan bunları yapamaz. Bu siyasi desteği veren AKP’nin lideri de Recep Tayyip Erdoğan’dır ve dolayısıyla suç ortağıdır. Birlikte Türkiye’nin dönüşüm sürecini başlattılar. Çok önemli kilometre taşları değiştirildi ya da ortadan kaldırıldı. Asker toplum gözünde itibarsızlaştırıldı. Bunu yaparken bir takım doğru ve soruşturulması gereken belgeler ve imzalar üzerinden giderlerken iş otomatikman şuraya geldi: Ortak düşmanların hepsi yok edilsin. Arada birkaç kırılma noktaları vardı ama öyle bir kamusal alan inşa edildi ki AKP medyası, Gülen Cemaati medyası ve taraftarları, sürekli onlara destek veren, benim yancılar dediğim kendini liberal diye adlandıran bir kesim vardı. Liberaller, Türkiye siyasi tarihinin en önemli hatalarından birini yaptılar. Referandumdan önce “kandırılmaları” için fazlaca neden vardı ama sonrası için konuşuyorum…

İslam’la demokrasinin çeliştiğini düşünen biriyim. Önümüzdeki parti ve iktidar örnekleri, bu düşünceyi besleyen çok sayıda pratikle dolu olduğu için böyle bir yerde duruyorum. Hele ki Recep Tayyip Erdoğan gibi kişisel hırsları, nefreti, bu kadar önde olan birisinin liderliğindeki bir partiden ki bence tipik neoliberal, sağcı bir partidir ve fazlasıyla din sosuna bulanmıştır, bir demokrasi beklemek, liberallerin yanlışıydı. Onlardan bir demokrat çıkarmak mümkün değildi. Çünkü Türkiye’nin temel meselelerine bakışta memleketin tüm genlerine işlemiş olan o Türk-İslamcı bakış fazlasıyla sirayet etmiş durumdaydı. Liberaller bunu görmekten kaçındılar nedense. Bilmiyorum onlar kendi hesabını versinler.

Bir Davalar Zinciri ile Türkiye’nin Dönüşümü Sağlandı

Medya ele geçirilmiş, kamusal alan genişletilmişti, dolayısıyla aksi bir iddiada bulunmak çok zordu; bunu dile getirdiğiniz anda darbeciydiniz, suçluydunuz, en hafifinden CHP’li olmakla ya da Kemalist olmakla suçlanıyordunuz. Çünkü benim başıma gelen buydu. Yıllardır tanıdığım insanlar bana “sen darbeci olmuşsun” diyorlardı. Bunlar bunlar oluyor dediğimde, “olur öyle, yol kazası” diyorlardı. Bunlar yol kazası değil. Bütün bir sürecin içerisinde bu iş, böyle inşa edildi. Tıpkı şimdiki gibi, o zaman da aksi duruş iddia edenler televizyonda gözükmüyordu. Gözükebilenler ise televizyonda çıkmasına ya da medyada konuşmasına izin verilen ve ne söyleyeceği bilinen, rahatsızlık boyutu belli bir noktaya kadar getirebilecek kişilerdi.

Bu düzen hep böyle yürütüldü medya üzerinden, şimdi 10 yıldır daha ağır bir biçimde yaşanıyor. Kimse bunu göremeyince ya da tek kaynaktan gösterilince gelinen noktada askeri vesayet tehlikesi güya “ortadan kalktı” ve biz sivil vesayeti tartışır hale geldik. Şimdi geçmişinde çok fazla çatışma noktası barındıran, Batı ile kurulacak ilişkilerden tutun da inanç özgürlüğünün sınırlarına kadar, başörtüsü yasağının olup olmamasına kadar aralarında bir dolu çatışma noktası olan iki güç, birden bire Türkiye’nin dönüşümüne imza attılar.

Çok tartışmalı kumpaslarla tuzaklarla örülü bir soruşturma zincirleri, Ergenekon; Balyoz; sosyalistler için icat ettikleri “devrimci karargah”; Kürtler için KCK davası; siyasete bulaşmamış adamlar için, mesela Fenerbahçe’yi hedef alan, var olduğundan emin olduğumuz ama bildiğimiz şikeyi soruşturmayan bir şike soruşturması; seversiniz, sevmezsiniz ama Cübbeli Ahmet’e açılan dava, (hiçbiri) suç duyurusu değildir. Oradaki hukuksuzluk zinciri ve o davaların yürütülüş biçimi, bizden olmayanlar diye kodlandıkları içindir. İşte böyle bir dolu davalar zinciri ile Türkiye’nin dönüşümü sağlandı. Ağzını açanın tutuklanacağına dair bir risk vardı. Şu an daha ağırını yaşıyoruz, evet ama o zaman da şimdikinden daha az karanlık değildi. Bu işbirliği 2012’ye kadar sürdü. Arada bir takım kırılma noktaları olmuş ama biz bunu bilmiyoruz kendi medyalarında, özellikle Akit gazetesinde bazı yazarlar dile getiriyorlardı. “AKP’yi uyarıyorum bu cemaat bize yönelecek, bizi bölecekler” diye yazılar yazılmış, bu içten içe bir kaynama olduğunun göstergesidir. Niye 2012 dedim, çünkü 7 Şubat 2012 tarihli MİT soruşturmasıyla biz bu çatışmanın su yüzüne çıktığını gördük. Ben cezaevindeydim, Nedim Şener benim koğuş arkadaşımdı. Ben Nedim’e, biz ilk duruşmada tahliye olacağız, dedim. Neden dedi. Çünkü savaş başladı. Çünkü netti, siyasal tarih bunlarla doludur. Gücü ele geçiren her kimse, bir süre sonra ganimet savaşı dolayısıyla birbirlerine düşerler. Biz de bundan faydalanıp çıkacağız dedim ki öyle de oldu. Bunu, iki taraf da “en az hasarla” atlatmaya çalıştı…

17 Aralık: MİT Soruşturmasıyla Başlayan Savaşın Meydan Darbesi

Ben 15 Temmuz’a kadar uzanan sürecin en önemli kırılma noktasının 7 Şubat 2012 MİT soruşturması olduğunu düşünüyorum. Hala benim için parçalar birleşmiş değil. En önemlisi de Gülen Cemaati kadroları neye güvenerek böyle bir hamle yaptılar? Çünkü orda şah çektiler, hedef Erdoğan’dı. Gerçekten çok manalı bir güç zehirlenmesinden kaynaklı kibir nedeniyle mi? Yani herkesi alıyoruz ve bize hiçbir şey olmuyor, bunu da yapabiliriz diye mi düşündüler? Yoksa birileri ile yola çıktılar yurt içinde ve dışında ve yarı yolda mı bırakıldılar, tıpkı 15 Temmuz kalkışmasında olduğu gibi. Yani böyle bir dolu soru var. Ama tarafları konuşmadığı için biz henüz bunun ne olduğunu bilmiyoruz ama bence Gülen Cemaati’nin kafasındaki plan neyse kendini açığa düşürdüğü soruşturma budur. Bence hükümet bunu hem gördü, hem görmedi. Gördü diyorum, çünkü yargıda ve emniyet kadrolarında birtakım değişiklikler yaptılar. Aslında kendi elleriyle yargıyı ve güvenlik bürokrasisini tamamen cemaate teslim ettikleri için bir açmazları vardı, göremedikleri nokta buydu.

Şimdi şunu da görüyoruz, MİT soruşturması Oslo görüşmelerinin sızdırılmasıyla başladı ve orda da hedef aslında çok açık Hakan Fidan’dı. Beşinci toplantının kaydolduğu söyleniyor. Muhtemelen bütün toplantının kayıtları var ama sadece onun sızdırılması tercih edildi, çünkü oradaki esas aktör Hakan Fidan’dı. Henüz resmi bir görevi olmamasına rağmen Fidan, ben Recep Tayyip Erdoğan’ı temsil ediyorum, onun adına konuşuyorum diyordu. Böylece, hem Hakan Fidan’ı, hem de anayasal bir suç kapsamına alacakları için Tayyip Erdoğan’ı alacaklardı ve bu dokunulmazlık kapsamında bir suç değildi. Bunu gördüler ve ondan sonra hiçbir zaman düzelmeyecek bir ilişki biçimi devam etti. İşte dershaneler krizi, hemen arkasından geldi.

Dershanelerin kapatılmasına ve eğitim üzerinden cemaatin hem insan hem para kaynağının kurutulmasına ilişkin öneriyi yapan da çok ilginç, eski bir cemaatçi, yani 90larda Gülen cemaatinin polis imamı olduğu söylenen Kemalettin Özdemir. O dönem için MİT’e danışmanlık yaptı ve bir rapor hazırladı: Cemaat’in eğitim alanındaki örgütlenmesi dağıtılırsa öncelikle insan kaynağının yok olacağını, oradan yola çıkarak kamusal alanın daralıp aynı zamanda para kazanmasının da engelleneceğini yazıyordu. Alt tarafı 4 milyar dolarlık bir sektör olduğu ve bunun 4’te birinin Cemaat’te toplandığı düşünülüyordu. Gelir olarak hiç fena bir rakam değil…

Öte yandan bir insan kaynağı meselesi vardı, çünkü diğer İslamcı cemaatlerin ve tarikatların aksine daha seküler bir eğitim modeli üzerinden yürüdüklerini iddia ettikleri için kendileri dışında kalan kamusal alanda da insan örgütlemeye çalışıyorlardı. O anlamda çok akıllıca şeyler yapıyorlar… Her neyse, eski Cemaat imamının önerisiyle bir tasfiye harekatı başladı ve biz birden bire Zaman gazetesinin dershanelerin kapatılmasına ilişkin manşetiyle iktidara savaş ilan edildiğini gördük. Çok büyük işti. Doğrudan savaşın başladığına ilişkindi ve o savaş yolsuzluk soruşturmalarıyla birlikte bir meydan darbesine döndü ve günümüze kadar geldi.

Şöyle bir hesap yapmışlardı bana sorarsanız: Dershaneler üzerinden başlayacak bir savaş, sonuçta dindar olsun olmasın, cemaatten olsun olmasın herkesin sorunu; çünkü Türkiye’de berbat bir eğitim sistemi var ve bu eğitim sisteminin zaaflarından faydalanan dershanecilik gibi bir sektör var, dolayısıyla herkesi ilgilendiriyor. Herkesin yumuşak karnına oynadı cemaat. Bu, sadece cemaat meselesi değil, sizin çocuklarınızın geleceği üzerinden başka bir muhalefet odağı yaratmaya çalıştılar. Kısmen de başarılı oldular ama iktidar geri adım atmadı. Oradan başlayan tartışma, 17-25 aralık yolsuzluk soruşturmaları süreciyle de birleşerek birkaç ay içerisinde yapılacak yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini etkileyecek hale geldi.

25 Aralık Yargıya Taşınsaydı Erdoğan Aklanırdı

Şimdi iktidarın dil oyunlarının tuzağına düşmemek lazım. Ben 17-25 Aralık soruşturmalarını darbe olarak nitelemiyorum ama biçimsel olarak baktığınızda da darbe gibi derseniz, evet. Bu iktidarı indirmeyi hedefliyor. Ama ben meseleye şuradan yaklaşıyorum: Ardında Gülen Cemaati kadrolarının poliste, askeriye ve yargı örgütlenmesinin iktidarı alaşağı etmek için yaptığı bir tezgah mıydı, evet. Ama tezgahtan kasıt, tümden iddialar yanlıştı ya da yalandı diye anlaşılmasın. Ben yolsuzluk soruşturmasındaki iddiaların fazlası değil eksiği olduğunu düşünüyorum. Oradaki iddiaların hemen hemen hepsini doğru kabul ediyorum. Ama şöyle bir açmaz vardı ki tıpkı Ergenekon’daki dava süreçlerinde olduğu gibi çok berbat bir yargılama tekniği üzerinden gidiyordu. Bakın çok açık söylüyorum, 17 Aralık için değil ama ben Erdoğan’ın yerinde olsam 25 Aralık fezlekesini yargıya götürürdüm, çünkü aklanırdı. Beraat ederdi, bu kadar da iddialı söylüyorum. Fezlekede ne yazıyordu biliyor musunuz: Şüphelilerin siyasi nüfuzları nedeniyle delil elde edilememiştir. Sadece telefonlarını dinledim ve fiziki takip yaptım. Tamam eyvallah, peki delil var mı? Hayır, yok.

Ben birileriyle bir araya gelince hep aynı şeyi soruyorum: Yolsuzluk soruşturmalarından aklınızda kalan ilk şey nedir? Herkes şunu söylüyor: “Paraları sıfırla.” Başka bir şey var mı aklınızda? Yok, olamaz da. Çünkü öyle berbat bir süreç inşa edildi ki kanuni gözüken ama bence hukuki olmayan, telefon konuşmaları, internet üzerinden sosyal medya üzerinden sızdırılarak bir hüküm vermemizi istediler. Ben o telefon konuşmalarının hiçbirini kullanmadım. Hiçbir şekilde o tuzağa düşmedim. İktidarı korumaktan bahsetmiyorum, prensiplerimize sahip çıkmaktan bahsediyorum. Çünkü benim aynı nedenlerle cezaevinde kalan arkadaşlarım var. Ya da adını sanını bilmediğim ama aynı şekilde mağdur edilmiş çok sayıda insan var cezaevinde. Eğer biz bunu doğru kabul edeceksek onlara da itirazımız olamaz. Onlara itirazımız varsa, buna da olması gerekiyor. Söylemeye çalıştığım bu. Ama o telefon konuşmaları delil elde etmenin emaresi olarak kullanılıp doğru bir soruşturma pratiğiyle karşı karşıya olsaydı çok devasa bir suç örgütü karşımıza çıkacaktı. Ama bu yapılmadı.

Neden yapmadılar bilmiyorum. Çok apar topar yapılmış olabilir, bir seçim trafiği başlayacaktı onun için olabilir vesaire. Yani iktidar bu açıdan baktığımızda darbe derken haklı, ama özünde darbe miydi, hayır. Kardeşim suçu soruşturmak darbe olmaz. Ben AKP’nin iktidardan düşmesini istiyorum, bunun için de yasalar ve demokratik normlar üzerinden her şeyi yaparım. Gazeteciyim, öyleyse bunların yaptıkları pislikleri deşifre etmeye çabalarım. Siz öğretmensinizdir, eğitim camiasındaki düzenbazlıkları anlatırsınız… Bunların hiçbiri darbe değildir. O zaman da polis ve yargı teşkilatına hakim olmuş bir güç, elinde bulundurduğu gücü kullanarak bir suç soruşturması başlatıyor. Burada doğal olan şudur: Hukuku paspas etmemek; iktidarın sopası haline getirmemek. Suçun evrensel demokratik hukuk normları üzerinden soruşturulmasını sağlamak. Ama kendilerine güvenmedikleri için, oradaki iddiaların doğru olduklarını bildikleri için bunu yapmadılar. Kendi kitlesini konsolide etmek için montaj, dublaj ve darbe denen üç tane söylemin arkasına sığındılar ve çok ilginç dinen haram hukuken suç olan bir kavram olan hırsızlık insanların dilinde meşru oldu.

İnsanları Bir arada Tutan Din Kirletildi

AKP’li olabilirsin diyorum insanlara, hukuk kısmından vazgeçtim hadi ama dinen haram olan bir şeyden bahsediyoruz. Bunu nasıl rasyonalize edebiliyorsun? E ötekiler de yapıyordu diyor ya da çalıyor ama çalışıyor, diyor. Şimdi böyle bir şey olabilir mi? Çaldığı senin benim param. Benim çocuğumun gelecekte kullanacağı para, sizin doğmamış çocuğunuzun geleceğine dair bir şey aslında ama bunu rasyonalize edebiliyor ve bunun gibi bir dolu örnek üzerinden maalesef bu ülkede insanları moral değerler üzerinden bir arada tutan en önemli faktör olan dinin kendisi kirlendi. Bu anlamda çok ağır bir toplumsal tahribat var. Hem siyasal, hem toplumsal. Tam da bu nedenle benim endişelerim çok büyük.

Her an, bir kıvılcıma bakacak çok ciddi bir toplumsal kopuşun yaşanabileceğini düşünüyorum. Şu an zaten iktidarın bu kadar bodoslama hareket etmesi iki nedene dayanıyor: 1. Zayıflar ve korkuyorlar; 2. Kendi kitlesini konsolide ederek kendinden olmayanlara korku salmaya çalışıyorlar. Bu korku salma işi bir süre sonra çok başka başka biçimler alabilecek bir seyre doğru gidiyor.

Bu yolsuzluk soruşturmaları sürecinde, Cemaat’in tutumunda bence sıkıntılı şeyler vardı. Hedefledikleri şey iktidarın gitmesi olabilir, onlar bunu sizin benim gibi demokratik kaygılarla gütmedi. Ama neyi amaçladılarsa bu olmadı. İki seçim yaşandı ve oy kaybına rağmen AKP, kuşkusuz siz de biliyorsunuz ki başarılı çıktı. Türkiye’nin geniş bir tabanına yayılmış olan “hile yapıyorlar” söylemini doğru bulmuyorum. AKP’nin tek başına iktidar olmasının yolunu bir hilenin açtığını düşünmüyorum. Çünkü AKP tipik bir sağcı parti. Sağcılığın 3 temel parametresi var: Milliyetçilik, muhafazakarlık ve dindarlık. Bu üç temel parametreyi çok iyi özümsemiş ve tek başına güçlü bir iktidar olmanın avantajıyla tabandakilere ulufe dağıtarak kendine ortak etmeye çalışıyor.

Tabanın “menfaatlerini” çok rasyonel buluyorum. Bunu bir suçlama yapmak için söylemiyorum. AKP’yi bir piramit gibi düşünürsek tabandakilere menfaati ne kadar rasyonalize edersek yukarı doğru çıktıkça bu rasyonalizasyonun ortadan kalkması lazım, çünkü hiç kimsenin tahayyül edemeyeceği korkunç bir menfaat zinciri var. Bir suç şebekesi var ve devasa bütçelerden bahsediliyor… Dolayısıyla o piramidin tepesine doğru uzandıkça hepsinin teker teker yargının, gerçekten bağımsız bir yargının önüne çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Bu hiç tutmayınca ve seçmenin ekseriyeti sağcı olunca memlekette AKP güçlü bir iktidar olarak kalmaya devam ediyor. Ve cemaatle çok ağır bir savaşa tutuştular. Bu kadarını tahayyül etmiyordum, evet bir savaş vardı ama birbirlerine bu kadar sert olabileceklerini düşünmemiştim. Çünkü öyle ya da böyle, aslında cemaat bir siyasi parti değil ama sonuçta aynı siyasi tabana hitap eden iki farklıymış gibi gözükse de bunlar, aynı hedefleri olan iki ayrı yapıydı. Kuzen ilişkisi vardı aralarında.

15 Temmuz’u Gülen Cemaati Tek Başına Planlamadı

Ben Gülen Cemaati ile AKP’nin kafasındaki Türkiye modelinin birtakım nüanslar olsa da aynı olduğunu düşünüyorum. Bunu hep bir metaforla açıklıyorum: Şu an Türkiye, içinde çeşitli, rengarenk balıkların olduğu bir akvaryum gibi. Ama Gülen ve Erdoğan’ın kafalarındaki akvaryumda balıkların hepsi siyah, dolayısıyla aralarında bir fark yok. Bu noktada aynı tabana ve aynı hedefe yöneldikleri için savaşın o kadar sert olacağını düşünmemiştim. Belli bir uzlaşma noktası yakalayabileceklerini düşünmüştüm ama iki tarafın da çok gözünü kararttığı bir sürece tanık olduk. Bu süreç bizi 15 Temmuz kalkışmasına kadar getirdi. Arada başka başka şeyler de oldu. Neden 15 Temmuz kalkışması derseniz, ben 15 temmuz kalkışmasının birtakım Erdoğan düşmanlarının dile getirdiği gibi bir tiyatro olduğunu düşünmüyorum. Net bir belge görmediğim müddetçe gerçek bir darbe kalkışması olduğunu düşünüyorum. Ama hükümetin ya da hükümetin etrafında çöreklenmiş bir takım medya çakalları var ya, işte onların dediği gibi şu an FETÖ diye kodlanan Gülen Cemaati’nin bu işe tek başına kalkıştığını da düşünmüyorum. Ben ortada bir darbeciler koalisyonu olduğunu, ancak bu koalisyonun 15 Temmuz gecesi aralarında bir şekilde bir kopukluk yaşandığını, birbirlerini sattıklarını düşünüyorum. Böyle düşünmemize neden olan, vazgeçme durumuna dair bir iddia ortada dolaşıyor: Bir subay gitti ve MİT’e darbeyi ihbar etti. Evet, öyle bir ihbar var ama bu subayın ihbar ettiği şey “darbe olacak” değil, “bu gece MİT’e baskın olacak.” Fakat o ihbar sırasında başka iki isim daha veriyor, onlara da görev verildi diye, o isimler araştırılırken Gülen Cemaati ile bağlı olduğu tespit ediliyor. İşte müsteşar Genelkurmay’ı arıyor, oraya gidiyor vs. Kara kuvvetleri komutanı geliyor, müsteşar yardımcısı geliyor, bir toplantı yapıyorlar ve o toplantıda birtakım talimatlar hayata geçiriliyor. Her türlü hava harekatı, zırhlı araçlar dahil her türlü kara harekatı yasak, kimse birliğinden çıkmayacak gibi hepimizin bildiği önlemler. Ve bize bugüne kadar hepsi darbeyi engelleyecek önlemler diye anlatılmıştı ama ben birtakım yazışmalar okudum ve şu sonuç çıktı: Hayır, bunlar MİT’e yönelik baskını önleyecek önlemler. O gece darbeyi engelleyecek önlemler olarak tarif edilmiyor.

Niye böyle bir şey söylüyorum, çünkü o akşam 20.31’de Hakan Fidan, Genelkurmay’dan çıkıp ne yapıyor biliyor musunuz, Diyanet İşleri Başkanı ile yemeğe gidiyor. Böyle bir şey olabilir mi? Darbeyi haber aldım diyorsunuz ve rutin programınıza devam ediyorsunuz. Burada saçma sapan bir durum var. Sorumlusu olduğunuz başbakanlığa bunu bildirmiyorsunuz, sizi “sır küpüm” diye tarif eden Cumhurbaşkanlığına bunu bildirmiyorsunuz. Birtakım kopuklukların ve şüphelerin olduğu ortada. Çok fazla kuşkulu sorular var 15 temmuza dair. Velhasıl kelam eğer gerçekten darbeyi engellemeye kalkışmış olsalardı bile bunu beceremediklerini gördük. Çünkü saat 22 sıralarında Ankara’da uçaklar alçaktan uçuş yapmaya başladı, İstanbul’da köprüler ve otoban girişleri kesildi. Şimdi herkes diyor ki: Ulan darbeyi yapıyorsun, niye köprüyü kesiyorsun? Bu öyle çok basit bir şey değil arkadaşlar, çok akıllıca bir şey aslında. Darbecilerin Whatsapp konuşmaları yayımlandı, onları okuyunca görüyorsunuz zaten, sadece köprüler değil, Mahmutbey gişelerinin oradan da İstanbul’a girişi kesiyorlar. İstanbul merkezini bu bölge alarak buraya girişleri kesen bir anlayış var orda ve mantıklı bir şey aslında. O kadar bir gözü dönmüşlük var ki Boğaz Köprüsü’ne füze atmayı tartışıyorlar.

Whatsapp’tan darbe mi yapılır diyenler vardı, kusura bakmayın da nerden yapılır? Teknolojinin nimetlerini kullanacak. Bunlar konuşmamız gereken unsurlar değil aslında. Başka başka hepimizin kafasında soru işaretleri var. Bugün bir haber hazırladım ben: Türkiye gazetesinde yazan “yandaş” diye tabir edilen Fuat Uğur, 2 Nisan’da ve 22 Nisan’da iki ayrı yazı yazmış. Birinde diyor ki Cemaat, TSK içindeki kadrolarını Hususi diye kodluyor. Hususiler, Ankara’da toplanıyor ve darbe planlıyor, kaynağı da Cemaat’ten ayrılan bir itirafçı, uzun yıllar orada birtakım görevler üstlenmiş biri. İddia ettiği şey şu: Rütbeli hususiler Ankara’da kendilerinden daha az rütbeli ve eş seviyedeki rütbeli askerleri darbe yapmaya ikna ediyor ve bununla ilgili ciddi çalışma var. Yazısını şöyle bitirmiş: Dursun Çiçek’in ıslak imzasını bile taklit edebilecek bir tekniğe sahip cemaat ki istihbaratta da çok kuvvetliler, düşünebiliyor musunuz sahte bir müdahale emri tüm birliklere gönderdiklerinde neler olabilir? Şimdi böyle bir şey oldu mu, evet oldu. Bu çok ilginç. 22 Nisan’da başka bir yazı kaleme alıyor, orda da yine önceki yazdığı biraz önce bahsettiğim yazısına atıf yapıp aynen şöyle diyor: Tavuk tarda dizilir. Tar dediğimiz tahta bir çitten bahsediyor. Tavuklar orda tüner ve çiftliğin sahibi kaç tane tavuk olduğunu sayar. Tavuk tarda dizilir deyimini kullandım, çünkü diyor, siz darbe planları yapıyorsunuz ama hükümet, asker, mit, polis ve hatta medya ve STK’lara kadar herkes bu hazırlıkların farkında. Suç işlemenizi bekliyoruz ve hepinizi sıraya dizip alacağız. Tarda dizeceğiz ve hepinizi alacağız diyor. Bu yazı kafamı karıştırıyor…

Gerçi yazının sahibi çok ciddiye alacağım bir adam değil yani uçuk kaçık teoriler ileri süren ve “bakın ne kadar iyi biat ediyorum” tarzı bir adamdır yani. Çünkü siyasal kökeni “solculuktan gelen” bir adam. Ama burada iddialı bir şey yazması, darbe kalkışması sonrası giderek cadı avına dönüşen tutuklamalarda, Altan kardeşleri en son bizim arkadaşlarımızı subliminal mesaj vererek tutuklamaya varan bir süreçte birisi iktidar yanlısı birisi, darbe olacak bunlar darbe yapacak biz de bekliyoruz diye yazmış ve kimse bu adama soru sormuyor. Kuşkularımı artıran şey bu olmakla birlikte, halen 15 Temmuz kalkışmasının bir tiyatro olduğunu düşünmüyorum. Ben o gece MİT’in öyle ya da böyle işe dahil olarak bu darbe kalkışmasının bileşenleri arasında bir çatlak yarattığını düşünüyorum. Bizim önümüze darbe şüphelisi diye sunulan kişilerin dışında ordu içerisinde çok daha üst düzeyde kişilerin kalkışmanın içindeyken vazgeçtiğini, MİT’in içerisindeki birtakım insanların bu işin içinde olduğunu düşünüyorum. Darbe kalkışmasının siyasi temsilcisinin AKP içerisinden ve herkesin bildiği ve tanıdığı bir isim olduğunu düşünüyorum. Şimdi bu kadar katmanlı şey varken, bir kırılma yaşandı, nerede yaşandı bilmiyorum. Birkaç yıl önce kumpas sonucu ordudan uzaklaştırılan bir generalle konuşuyordum, bana dedi ki generallerin üçte biri cemaatçidir. Yüzde 30-35. Subayların da yüzde 50’sidir dedi. Ben, çok iddialı şeyler söylüyorsunuz, dedim. 80’lerin başından hesaplarsan örgütlenmeyi buna tekabül eder dedi. Şimdi darbe kalkışması oldu generallerin 3’te biri tutuklandı. Hepsi cemaatçi midir, bence değildir. Ama o orana yakın bir şey çıktı ortaya…

Subaylarda ciddi oranda cemaatçi olduğu düşünülüyor. Başbakan yüzde 80 filan dedi ama çok abartılı. Yüzde 80 olsaydı, o darbe gerçekleşebilirdi çünkü. Ama ben yüzde 50 olduğuna inanıyorum. Ama toplamda 4000’nin üzerinde asker tasfiye edildi. Evet, ordu içerisindeki en etkin grup gülen cemaati ama bunlar tek başına darbe yapacak büyüklükte değiller. Kendilerinde silah var, evet ama kendilerinden olmayanlarda da silah var. Çok kötü bir iç çatışmanın ortasında kalabilecekleri bir sürece evrilebilirdi, o yüzden bence AKP karşıtlığında ve Erdoğan düşmanlığında bir mutabakata vardılar. Ben diğer büyük grubun ulusalcı, milliyetçi çizgide yani MHP çizgisinde subaylar olduğunu düşünüyorum. 3. büyük grubun da daha çok menfaatleri peşinde olan bir takım askerler olduğunu düşünüyorum. Bu üçüncü bileşen, MİT’in olaya dahil olmasıyla, hükümetin de bu işten haberdar olduğu düşüncesiyle bence bundan vazgeçti.

Ahmet Takan diye bir adam var, Yeni Çağ gazetesinde yazıyor. Yeniçağ, Bahçeli muhalifi, MHP tandanslı bir gazetedir. Ahmet Takan’ı özel kılan şey, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemdeki danışmanlarından biri oluşudur ve iyi kaynaklara sahip biridir. Darbe kalkışmasından bir süre sonra ilginç bir yazı yazdı: Cumhurbaşkanı darbeyi eniştesinden değil bir siyasi liderden öğrendi diyip, Devlet Bahçeli’yi tarif etti. Bu iddia ne doğrulandı, ne yalanlandı. Yalanlanmaması, doğrulandığı anlamına geliyor benim nezdimde. Bahçeli’nin haber verdiğini doğru kabul edersek ordu içerisindeki MHP tandanslı grupların da bu darbenin bileşenlerinden biri olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Biliyorum biraz komplo teorisi gibi anlatıyorum ama bence, işin deşifre olmasıyla birlikte bir kazanç kaybı olmasından hareketle vazgeçtiler.

Darbeyi Muhalefetin Tutumu, Birinci Ordu’nun Duruşu ve Kitleler Önledi

Gülen Cemaati için bu bir kumardı. Bence göze alabilecekleri bir kumardı, çünkü ordu onlar için son kale ve eğer iddialar doğruysa ki savcı öyle olduğunu söyledi, İzmir’deki ordu içerisindeki cemaat örgütlenmesini soruşturan savcı, eğer bir darbe kalkışması olmasaydı biz 15 Temmuz sabahı yaklaşık 400 subayı gözaltına alacaktık diye açıklama yapıldı. O nedenle darbe saatinin ve darbe tarihinin öne çekildiğini düşünüyorum.

Bence ortaya çıkan ilk subayların çoğu cemaatçiydi ve korkunç bir şiddet uyguladılar. Saray orda duruyor, herkes diyor ki niye oraya füze atmadılar. Çünkü sarayda hava savunma sistemi var. Ama siz nizamiyedeki sivilleri vuruyorsunuz kafasından ya da Boğaz Köprüsü’ndeki insanları kurşuna diziyorsunuz. Emniyet Müdürlüğü’nü bombalıyorsunuz. Hangi saiklerle çıktığı demokrasi bağlamında biraz tartışmalı da olsa darbe karşıtı olarak sahaya çıkan birçok sivili kurşuna diziyorsunuz. Millet adına kalkışmaya kalkıp, milletin meclisini bombalıyorsunuz. Yani çok ağır bir şiddet uyguladılar, eğer ki o şiddet üzerinden bir yol kat edebilselerdi ordu içerisinde darbe planında yer alan diğer grupların da kendilerine katılacağını düşünüyorlardı. Ama böyle olmadı.

Darbe kalkışmasını engelleyen en önemli faktörün öncelikle 1. Ordu’nun tavrı, yani Ümit Dündar’ın net bir biçimde bu darbe kalkışmasına karşı durması olduğunu düşünüyorum. Çünkü 1. Ordu’nun yaklaşık 120 bin askeri var ve sokağa çıksaydı İstanbul düşerdi. İstanbul’u düşüren Türkiye’yi düşürürdü. Ama çok ilginç bütün gece boyunca ordu içerisinde küçük bir grubun kalkışması diye bize lanse edildi. O zaman şöyle haklı bir soru ortaya çıkıyor, peki o zaman büyük grup neredeydi? Silahı, tankları olan, hava taarruzunu kullanan güce gariban siviller mi müdahale edecekti? Böyle bir şey olabilir mi? Ama büyük grup ortada yoktu ve bence bu sorunun yanıtlanması gerek.

Bu işin yaygınlaşmamasında ya da başarısız kılınmasında ikinci faktör, parlamentodaki diğer partilerin tavrı. Çok doğru ve net kararlı duruş sergilediler, darbe kalkışmasının karşısındayız dediler. Bunu da bir bildiri ile duyurdular. O saate kadar karşı çıkılmayan muhaliflere ne oldu da gidip meclis bombalanarak had bildirilmeye çalışıldı. Dikkat edin, meclis bombalanmaya o bildiriden sonra başlandı. Çünkü Yurtta Sulh Konseyi adı verilen grubun bildirisi hafife alınıyor ama bence özenli hazırlanmış bir bildiri, bolca Erdoğan düşmanlığı var, herkese bir parmak bal çalıyor. Erdoğan karşıtlarına, CHP tabanına, Kemalistlere, milliyetçilere, çok ilginçtir Kürtlere ve Alevilere de. Yani herkesi kapsayan, herkese bir parmak bal çalan bir bildiriydi o. Özünde diyor ki ben Erdoğan’ı indireceğim, sen de benim yanımda ol. O bildiri hazırlanırken bence şöyle bir şey hesap yapıldı: MHP’nin değil, ama CHP tabanının darbeyi desteklemek üzere sokağa çıkabileceğini düşündüler. Şiddet dozu giderek yükselen ve orda yaşanan birtakım hukuksuzlukların, insan hakları ihlallerinin bir şekilde kamusal alana yayıldığını düşünürseniz, sosyal medya hesaplarından cesetlerine işkence yapılan asker görüntülerini görüyorsunuz ya da korkunç katliamların izlerine dair yayınlar yapılıyordu… Kürtlerle ilgili, savaş üzerinden korkunç bir nefret ve öfke varken, Kürtlerin de en azından darbe yanlısı değil ama hükümet karşıtı birtakım eylemler yapabileceğini düşünmüşlerdi. Neyse ki ikisi de olmadı.

Partilerin ortak deklarasyonu CHP tabanının sokağa çıkmasını engelledi ve çok hayırlı bir iş oldu, çünkü bu ciddi bir iç savaş demekti. Kürt hareketinin silahlı kanadı çok akıllıca bir şey yaptı, kenara çekildi ve izlemekle yetindi. Zira on gün boyunca herhangi bir eylem yapmadı. Dolayısıyla o plan da tutmadı. Bir de ne oldu Recep Tayyip Erdoğan kendi tabanına mesaj vermek için CNNTÜRK’ü seçti. Çünkü kendilerine ait kanalların ve medyanın aslında herhangi bir itibarı ve inandırıcılığı yok. Bu pespaye haliyle bile Doğan Grubu’nun bir inandırıcılığı vardı. Ondan sonra gece yarısı o televizyon binası ve Hürriyet basıldı, arkadaşlarımızı esir almaya kalktılar, çok garip garip şeyler yaşandı… Yani bunların hepsi planlı, çok iyi kurgulanmışken birtakım tökezlemelerle olmadı.

Muhalefet partilerinin duruşu, Birinci Ordu’nun tutumu ve tali olarak da sokağa çıkanlar ki çok saygı duyulacak bir şey yaptıklarının da altını çiziyorum, silahlı güce karşı direnmeye çıkmak cesaret ister ama şunu söylemeden edemeyeceğim, o insanlar benim özlemini çektiğim demokratik bir sistem ya da anlayış için sokakta değildi. AKP kaldıkça menfaatlerinin devam edeceğini düşünen bir çoğunluk var ve o iktidarın devamlılığını sağlamak için sokağa çıkmışlardı. Kusura bakmasınlar, tabi ki aralarından birçoğunu tenzih edebilirim ama genel olarak sokağa dökülen kitlenin kaygısının bu olduğunu düşünüyorum. Bir biraradalık, herkesin birbiriyle saygı içerisinde bir arada yaşaması için değil, bir suç birlikteliğinin devamı için orada olduklarını düşünüyorum ama yaptıklarının da çok saygı duyulası olduğunu düşünüyorum.

Kalkışmanın AKP ve MHP’ye Uzanan Kolları Gizleniyor

Hemen ardından fail ilan edildi. Darbe kalkışması bastırıldı, inanılmaz bir kaosun içine düştük ama ilk andan itibaren Gülen cemaati önce “paralel” diye kodlanarak daha sonra FETÖ denerek darbe kalkışmasının ardındaki güç olarak lanse edildi. Ben bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Evet güçlerden biri oydu ama şimdi yapmaya çalıştığım şey şu sürekli bize bir şeyler söyleniyor ben o söylenenlere bakıp neyin söylenmemiş olabileceğini düşünüyorum. Çünkü söylenenler içerisinde çok fazla yalan olduğunu da düşünüyorum. Biraz da yorucu bir iş yapıyorum bu manada, çünkü parçalar eksik, bilgi az vs. Ve ne hikmetse bu iş AKP’ye bir türlü uzanmıyor. CHP, HDP, hatta PKK bile suçlanıyor ama AKP ki birlikte iş tutmuşlar ama Cemaat oraya bulaşmamış, çok ilginç değil mi? Cemaat dışı kalan aktörler ısrarla gizleniyor. Biz kamuoyu olarak bunu talep etmek zorundayız. Kim kardeşim bu diğerleri? Benim Cemaat meselesinde kuşkum yok ama diğerleri kim, onu bilmek istiyorum. Şimdi Bahçeli’nin Erdoğan’dan daha fazla Erdoğancı olmasının, AKP’lilerden daha fazla AKP’ci olmasının bence bir nedeni var. Ben cemaate yönelik, militarist kanada yönelik öfkeyi anlayabiliyorum ama bu kadar gözü kapalı bir biçimde iktidarın oyunlarının bir piyonu haline gelmesini anlayamıyorum. Ben o noktada devreye bir şantajın girdiğini düşünüyorum. Darbe soruşturmasının MHP kanadı soruşturulsaydı ne olacaktı, şu an cemaate ne yapılıyorsa hepsi doğal olarak MHP’ye olacaktı, o da işte kaosu derinleştirecekti. Ve iki taban da radikalizm alanında çok sert olabilirler ve silah sahibiler. Böyle çok fazla açmaz var. Ama bu yapılırken daha da önemlisi, bu işin AKP’ye uzanan kısmının gizlendiğini düşünüyorum.

Ben konuşmanın başında dedim ya bu işin siyasi temsilcisi gerçekten AKP içerisinden çıkacak. Hükümet bunu biliyor, Erdoğan bunu biliyor. Ama bunu en sona bırakacaklarını ve en az hasarla yapacaklarını düşünüyorum. Çünkü şiddetini bilemeyeceğiz ama bu öyle ya da böyle AKP içerisinde bir deprem yaratacaktır. Çünkü öyle yabana atılmayacak isimler telaffuz ediliyor Ankara’da. Dolayısıyla bunu da en az hasarla atlatmak için her şeyi yapıyorlar, o her şeyi biz bu son birkaç ayda görüyoruz.

Olağanüstü Hal ilan edip, kanun hükmünde kararnamelerle beğenmedikleri herkesi bir cadı avının kurbanı haline getirebilecek bir sistem yarattılar. Bir parti devleti inşa etmenin yolu buradan açıldı. Dolayısıyla bu kadar saldırgan olmanın şiddeti ve baskıyı bu kadar artırmanın en büyük nedeni bu. Çünkü bir şekilde bu işin su yüzüne çıkmasını engelleyerek kendi suçlarını gizleme telaşındalar. Ben başlarda söyledim, Gülen cemaatinin çete kanadının faaliyetlerinin hepsinin soruşturulması gerekiyor. Bunu gerçekten tarafsızlığına ve bağımsızlığına güvenebileceğimiz bir yargı eliyle yapmamız gerekiyor. Hakikatle arasındaki nesnelliği iyi kurmuş medya organları üzerinden bunun anlatılması gerekiyor. Maalesef ikisine de sahip değiliz. Bunlara sahip olmamak iktidarın Gülen Cemaati ile birlikteliğini gizlemeye yarıyor.

Ellerinde 15 Temmuz kalkışması gibi cemaatin ne olduğunu anlatabilecek bu kadar büyük bir argüman varken ısrarla 38 yıl boyunca cemaatin içinde kalmış, 39. yıl kazanan ya da kaybedenin kim olacağını hesaplayarak ayrılmış birtakım itirafçılar üzerinden iş tutmaya çalışıyorlar. Adam kalkıyor diyor ki, işte ben Gülen’i şunu yaparken gördüm, cemaat kadrolarını bunu yaparken gördüm… Arkadaş görmüş, görmüş ama 38 yıl kalmış orda, sormuyor da kimse, peki niye 38 yıl kaldın orada. Niye savaş başladığında kaybettiğini gördün de 39. yıl oradan ayrıldın? Her neyse, bu kadar kullanışlı bir argüman varken, kimse bunu sormuyor.

Yüzünü Evrensel Değerlere Çevirmiş Bir Demokratik Birliktelik Gerek

Bakın çok karamsar bir tablo çiziyorum ama bir o kadar da umutluyum. Çünkü şunu biliyorum, bu iktidar düşündüğümüz kadar güçlü değil. İnanın bana yasama, yürütme, yargı her şey ellerinde olabilir ama bu bir mafyatik suç birliği ve gerçekten düşündüğümüz kadar güçlü olsalardı bu kadar şiddet ve baskı ile karşımıza çıkmazlardı. Bir hamleye bakıyor, eğer doğru noktada doğru demokratik taleplerle gidilirse. Onun için de benim için beş konu başlığı var: Kürt meselesi, Ermeniler üzerinden azınlık meselesi, inanç meselesi, toplumsal cinsiyet meselesi ve emek sömürüsü. Bu beş temel meselede yüzünü evrensel demokratik normlara çevirmiş bir birliktelik bunları iktidardan devirir. Yerine ne gelir bilmiyorum, bir kere biz gelmeyiz, o kesin. Bir alternatifiniz var mı derseniz, hayır, yok. Zaten o alternatif olsaydı bugüne kadar, uluslararası dengeler de işin içinde, bu adamlar gidici olurdu. Mücadele yöntemini tartışırsınız ama Kürtlerin haksızlığa uğradığı gerçeğini koyacaksınız; bu ülkede gayrimüslim olmanın neye tekabül ettiğini artık biliyorsunuz, o noktada haklarını teslim edeceksiniz, insanların her neye inanıyorsa inansın, bunu dilediğince yaşaması gerektiğini, sekülerizmin hiç de öyle yabana atılır bir değer olmadığını –benim durduğum yerden böyle gözüküyor- bilmeliyiz. Toplumsal cinsiyet meselesinin, sadece kadına yönelik erkek şiddeti üzerinden baktığımızda bile ne kadar büyük bir sorun olduğu ortaya çıkıyor ve elbette emek sömürüsü… Yani bu beş noktada bir mutabakatımız olmalı.

Şu anki baskı ve şiddet ortamı Erdoğan ve partisi için tırnak içinde söylüyorum, çok rasyonel bir şey, bunu yapmak zorunda. Var olmakla yok olmak arasında bir savaş onlar için. Eğer yok olma riski belirirse başlarına gelecekleri biliyorlar: Ya tutuklanacaklar ya yargılanacaklar, daha ağırını söylemek istemiyorum umarım öyle şeyler yaşanmaz.

Dolayısıyla bizi bu iktidarın elinden yargıyı kurtaracak bir toplumsal hareket inşa etmek zorundayız. Ama öncelikle bu iktidarın yıkılması gerekiyor. Ben bu iktidarın yıkılacağını düşünüyorum. Benim ömrüm vefa edecek buna, çok karamsar değilim. Türkiye’den bahsediyorsak siyasi değerlendirmeler yapmak için bir ay, bir hafta, bir yıl çok uzun zaman dilimleri ama bu gerçekleşecek. Bu kadar ağır koşul bu nedenle yaşanıyor. Uluslararası aktörleri de bence yabana atmamak lazım. Bakın dünya bir süredir tekrar çift kutuplu oldu. Artık Rusya da denklemin içerisinde Amerika kadar. Ve kapitalizm korkunç bir krizde ve sadece Suriye’deki savaş kapitalizmin krizini aşmak için yeterli değil. Daha büyük bir coğrafyaya ihtiyaçları var ve o coğrafyanın adı maalesef Türkiye. Çünkü dünyanın özellikle Avrupa’nın bir Nazi’ye ihtiyacı var. Hitler faşizmini yaşamış bir yerde tekrar bir Nazi inşa edemezsiniz. Avusturya’da denendi, Macaristan’da denendi olmadı, bunun karşılığını bulamazsınız. Dünya medyasında bu kadar Hitler analojisi yapılması, Nazi analojisi yapılması boşuna değil. O kabul ettiği için de maalesef ortada bizler varız, bizim coğrafyamız var.

Rusya ve Amerika’nın kapışmasını izliyoruz. Bu kadar net. 13 tane savaş senaryosu yazıp, bu arada hepsi bu coğrafyada geçiyor, Türkiye’nin 3’üne doğrudan dahil olacağını iddia etmek boşuna değil. Çok tehlikeli günler. Ben kapımızdan çıkamayacağımız günlerin geleceğini düşünüyorum maalesef. Umarım o gelmez. Umarım talep ettiğimiz ve hepimizin barış içinde ve asgari müştereklerde buluşabileceği bir toplum inşa edebiliriz. Çok teşekkür ediyorum.

Soru-Cevap

Soru: Bu darbe girişiminde genel kurmay seviyesinde acaba bir iştirak bir yönlendirme var mıdır? Nerdeyse tuvaletteki görüntüler bile yayınlandı darbe akşamı için ama nedense sabah kurtarma operasyonuyla ilgili tek kare çıkmadı ortaya. Bunlarla ilgili garip garip sorular var.

Cevap: Ben baştan beri aynı şeyi söylüyorum. Az önce dedim söylenenlere bakıp söylenmeyenleri anlamaya çalışmak bence doğru bir şey. biz şu an mesela darbe kalkışmasına ilişkin ne biliyoruz. İtirafçı olan bazı kişilerin ifadeleri, ki onların da işkence altında alınmış olduğuna dair ciddi kuşkular ya da kanıtlar var. Ya da işkence görmemiş olsa bile süreç o kadar sert gidecek ki itirafçı olmayı tercih etmiş kişilerin ifadeleri var. Onun dışında ne var? İktidarın istediği biçimde kamusal algıyı oluşturacağı birtakım şeyler sızdırılıyor sadece.

Soru: Darbenin 1 numarası ilan edilen Akın Öztürk’ün durumuyla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?

Cevap: Şimdi bakın cezaevinde olan biriyle ilgili konuşmak biraz zor benim için. Çünkü benzer bir damdan düşme hikayesi yaşadım. Bir de tarzım değil. Ama bize ilk günden beri çizilen bir tablo var, kaç numara bilmiyorum ama darbede bir rolü olduğu iddia ediliyor. En azından hükümet cenahı böyle anlatıyor ve tutuklandı, cezaevinde. Fakat çok ilginç. Ben ifadesini okudum. İfadesini okurken gözümde şöyle bir tablo canlandı, yaşlı bir süpermen kostümü giymiş asker, yani odadan odaya koşuyor, esirleri kurtarıyor, herkesi ikna etmeye çalışıyor, filan… Akın Öztürk bir düğüne davetli, iddia edilen o ki nikah şahidi olması isteniyor fakat kabul etmiyor, davetli olduğunuz bir düğüne gitmemek hem de silah arkadaşınız paşalar seviyesinde biri, biraz ilginç. Neyi tercih ediyorsunuz? İzmir’den Ankara’ya gidiyorsunuz, niye: “Torunumu sevmeye gidiyorum”. Bu biraz bana muammalı geldi. Her neyse, doğru kabul edelim. İfadesini de doğru kabul edelim, gerçekten engellemeye çalıştı diyelim. Peki o zaman neden içerde?

Üstüne üstlük Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal da o ifadeye sahip çıkan açıklamalar yaptılar, hükümetten zılgıtı yiyince geri adım attılar. Şimdi iki alternatif var Akın Öztürk için: Ya gerçekten darbeci ama bir şeyler gizleniyor. Akın Öztürk gerçekten darbeci ise ona sahip çıkan komutanlar Hulusi Akar ve Abidin Ünal da darbeciydi ve suç ortaklıklarını gizlemeye çalışıyorlar. Arkadaşlarını satmamış görüntüsü vererek, kendi satışlarını engellemek için. Ya da Akın Öztürk masum, ona rağmen içerde. Başka bir alternatif yok. İşkence görmüş olmasına rağmen o ifadeyi verdiğinin de altını çizmek lazım. Yani gerçekten bir fikrim yok, fikrim var da ifade edemiyorum şimdi. Çünkü kimseyi infaz etmek istemem. Ama benim için Akın Öztürk şüphelidir, öyle söyleyeyim. Tam da bu noktada, Hulusi Akar ve Abidin Ünal’ın neden öyle bir açıklama yaptıklarını açıklamaları gerekiyor. Ama savcının karşısında açıklamaları gerekiyor. Mağdur ya da tanık olarak değil, şüpheli olarak.

Soru: Sizce Arap Baharı’nın Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz kalkışmasında işbirliği veya etkisi var mıdır? En azından bir tetikleme görevi görmüş müdür?

Cevap: Bence bir baharda çiçek açmıyorsa onun adı bahar değildir. Ben Arap Baharı diye nitelenen sürecin tamamlandığını düşünüyorum. Yani Mısır’da olsun, Tunus’ta ve birçok yerde on yıllarca sürmüş bir dikta rejimine karşı sahaya çıktı insanlar, bu gerçekten çok önemli bir şeydi. Ama tabi ki diktatörlerin yönettiği ülkeler olduğu ve örgütlü bir muhalefet olmadığı için uzun erimli olamadı ya da o insanların talep ettiği noktada olmadı ve son kertede iş geldi Suriye’nin parçalanmasına kadar uzandı. 15 Temmuz’un o süreçle bağlantısını kurmak bence biraz zayıf kalır. Ama Suriye’de yaşanan iç savaşla bağını kurmak için bence fazlasıyla emare var. Bunu da soruşturma evrakları ortaya çıktığında göreceğiz, çünkü Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün ile birlikte ve bunların yönetici gücü, aklı olan Avrupa Birliği’ne mensup bazı ülkeler ile Amerika’nın oyuncağı olarak çok ciddi bir savaş suçu işliyor. Bunun tartışılmasını bile istemiyorlar, bırakın soruşturulmasını. Doğrudan vatan hainliği ile suçlanıyorsunuz. Buradan yola çıkarak şunu da iddia edebilirim, eğer darbe gerçekleşseydi, AKP içindeki siyasi uzantıların ya da bazı kurum temsilcilerinin, müsteşarların Suriye’deki savaştan kendilerine bulaşan savaş suçlarını aklanmanın yolunu da açacaktı. Bütün suç Tayyip Erdoğan’ın ve hedef alınan bazı insanların sırtına yüklenecekti ve onların rolleri tartışma konusu edilmeyecekti, yargının konusu haline gelmeyecekti. Bence o noktada bir ilgisi var.

Soru: Sizce Davutoğlu başbakanlıkta kalsaydı bu darbe girişimi gerçekleşir miydi? 2015 Aralık’ta Davutoğlu ile kısa bir görüşmem olmuştu, doğuda biz kamu düzenini sağlayacağız ama batıda neyle karşılaşırız bilemiyorum demişti.

Cevap:  Bilmiyorum. İsimler üzerinden gitmeyeceğim ama bu darbe kalkışmasının planlaması belki çok eskiye dayanıyor olabilir. Ama Ahmet Davutoğlu’nun azledilmesine yol açan Pelikan bildirisi ile ilintili olabilir. Davutoğlu kalsaydı, belki AKP içi bir darbe olabilirdi. Zaten o nedenle azledildi. Çok garip bir süreç. Hakikat dediğimiz şey iyi bir şeydir ama çok pis kokar, eğer kirli bir şey anlatıyorsan. Dolayısıyla bu kadar pislik gizli kalamaz, bir şekilde biz de öğreneceğiz.

Soru: Darbe girişimi öncesi, Abdullah Gül ekibi bir şey yapar mı ya da Ahmet Davutoğlu, ciddi bir ayrışma iyice dışarıya yansır ve ordan bir şey çıkar mı diye de bekleniyordu. Darbe girişimiyle orası bir kenetlendi ve bundan sonra çıkar mı sorusuyla beraber, bir de şunu sormak istiyorum: Bu KHK kapsamında gözaltına alınanlar AKP kitlesini de çok fazla etkiledi. Seçmeni de ciddi anlamda mağdur oldu ve çok tuhaf seslerin çıktığını biliyoruz. Birilerinin yazdığını çizdiğini, “Allah’ınız yok mu sizin” demeye varacak kadar konuştuğunu biliyoruz. Sizin de söylediğiniz gibi oyla geldiler. Nasıl gideceklerine dair fikrimiz yok. Sadece içerdeki sesler bize bir fikir verebiliyor. İçerideki ayrışma dışarıya ne şekilde yansıyacak?

Cevap: Ben Abdullah Gül’ün hiçbir zaman parti kuracağını düşünmedim. İstiyor mu, bence evet. Ya da Abdullah Gül’ün çevresinde kenetlenmiş muhalif diye adlandırılan grup, istiyorlar mı, evet. Ama şunu gözden kaçırmamak lazım: Abdullah Gül ve ekibinden beklenen şey tıpkı AKP’nin kurulması gibi, bir gövdeyi ayırmak ve iktidar bloğunu zayıflatmak, kendi kuracakları X partisi de birtakım neoliberal politikalarda anlaşan, daha da demokratik gözüken bir iktidar bloğu yaratmak. Ama şimdi siz Abdullah Gül olsanız böyle bir şey kabul eder misiniz? Cumhurbaşkanlığı yapmışsınız, belki Başbakan yardımcısı olacaksınız. Olmaz. Daha da önemlisi Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül birbirinin gölgesi, aralarında birinin Kasımpaşa’da yetişmiş, ötekinin Londra’da Avrupa terbiyesi görmüş olması dışında zerre fark yok. Abdullah Gül bir demokrat değil, kusura bakmasın yani. Eğer demokrat biri olsaydı Cumhurbaşkan’lığı döneminde önüne gelen bu kadar antidemokratik yasaya ilişkin en azından bir kere onaylamazdı. Bırakın ikincide gelsin, üçüncüde gelsin. Yok yani, bir örneği yok.

Soru: 15 temmuz’da sokağa çıkanların büyük oranda AKP tabanından olduğuna dair genel bir kabul var. Şöyle bir bilgi de var: Ankara emniyetinin raporuna göre, darbe olduğu söylentisindeki ilk hareketlenme Mamak’ta, Tuzluçayır’da, sosyal tabanda Alevilerin yoğun yaşadığı bir yer. İlk hareketlenme ilk sokağa çıkma burada olduğuna dair bir rapordan bahsedildi. Bir de ilk ölenlerin büyük oranda yine İslami kaygısı olan ama Ak Partili olmayan daha çok milli görüşlü olan kişiler olduğu söylendi. Bunu tartışmak gerektiğini düşünüyorum.

Cevap: Bahsi geçen raporu ben bilmiyorum. Ölenlerin kimi milli görüşlü, kimi değil bilmiyorum. Ama iktidara çok yakın bir gazeteci var, kendisini tanırım. Geçenlerde şöyle bir tweet attı, “100 tane şehidimiz var” dedi. 15 temmuz gecesi için ölenlerden bahsediyor. 241 bize açıklanan sayı. Ama 100 şehidimiz var diyor. Boğaz Köprüsü’nde olan bir arkadaş bana şunu dedi, o gece orda olanların içerisinde cihad tecrübesi olduğunu düşündürecek çok insan gördüm. Kendisi de bir gazeteci, Suriye’ye girip çıkmışlığı var. Şimdi bu iki bilgiyi birleştirince, direnenler arasında böyle insanlar da vardı. Kim Milli görüşlüdür, kim Akp’lidir onu bilmiyorum. Ben Kurtuluş tarafındaydım ve o gece eve dönmek mümkün olmadı. Saat 1’e kadar İstanbul sokakları takip ettiğim kadarıyla çok dolu değildi. Ne zaman ki Tayyip Erdoğan çağrı yaptı, o zaman insanlar dışarı çıktı. Herkes doğal olarak ve çok haklı olarak, çünkü silahlı güç karşı taraf ve gözü dönmüş, can güvenliğinden endişe ediyor ve sokağa çıkıp çıkmamakta tereddüt ediyordu. Kimse yoktu demiyorum ama zayıftı. Kimin kazanacağına dair bir işaret belirdiği andan itibaren sokaklar dolmaya başladı…

Soru: Ama ölenler Tayyip bey çağırmadan önce çıktı.

Cevap: Neye dayanarak bunu söylüyorsunuz?

Soru: Mesela belediye önünde ölenlerin büyük çoğunluğu saat 12’den önce.

Cevap: Evet, orada bayağı bir çatışma oldu…

Soru: Ben diğer cemaatlerin durumunu sormak istiyorum. Bir kesim medyada söylendi, bazıları olur mu öyle şey dedi. Kimisi o kötü, bu iyi dedi. Kiminin aynı şekilde bakanlığı ele geçirdiği filan söyleniyor…

Cevap: AKP dediğimiz şey, tarikatlar-cemaatler koalisyonu bence. Ama bu, Türkiye siyasetinin kirli geçmişiyle ilintili. Kendini sosyal demokrat, solda tanımlayanlar da gidip onlarla oy karşılığı anlaşma yaptılar, bütün siyasi tarih böyleydi zaten. Dağıtacağınız menfaate göre işbirliği yapıyorlar. Gülen Cemaati’nin devlet bürokrasisindeki örgütlülüğünü düşünürsek ya da tasfiyeye baktığımızda, oransal olarak %3’e denk geliyor, çok büyük değil. Ama sayısal olarak bir çokluğa da işaret ediyor. Bir boşluk da doğdu. Nerde doğdu, güvenlik bürokrasisinde, milli eğitimde ve yargıda. Yani devletin kalbi olan üç alan. Benim için en öncelikli soru oraya kimler dolduruldu. Evet, birtakım tarikatların cemaatlerin siyasi grupların adı geçiyor ve bence doğrudur da. Eğer bu anlayışla devam edersek biz 10 yıl sonra X cemaatinin, Y tarikatının devlet içinde yarattığı tehlikeyi tartışır hale geleceğiz. Bunun tek sınırı var bence, reise biat ediyor musun, etmiyor musun? Biat etmemek gibi bir şey söz konusu değil bence.

Soru: Geçmişi güzel anlattınız, taşlar oturdu yerine. Gelecekte ise bir karamsar tablo ve umut. Onu kenarda tutuyoruz ve seçmek istiyoruz. Önümüzde bir de harita var. Siz bir boks oyunun son hamleleri gibi söylüyorsunuz şu anki durum için. Ama gittikçe medyayı tektipleştiriyor, yargıyı ele geçirdi, orduyu da hizaya getirdi. Bir şekilde gittikçe güçleniyor. Buradan uluslararası bir şey bekliyor herkes. Kürtler mesela, 2 gün önce Diyarbakır’dan geldim, büyük bir trend yakalayan eş başkanlar tutuklanıyor. Bundan bir yıl önce olsaydı muhtemelen Diyarbakır karışırdı, hatta bütün illerinde büyük bir kalkışma olurdu ama ufak çaplı adliye önünde yapılan eylem dışında herhangi bir hareketlilik olmadı. Oradaki baskı insanları bir şekilde eve kilitlemiş durumda, kimse ses çıkarmıyor. Buradan nasıl bir tablo çıkaracağız? Yani iktidar bir şekilde uluslararası anlamda geri adım atmak zorunda mı kalacak? Kürtler nezdinde devletin her zaman yaptığı bir şey var ya, sıkıştırıp başını ezip, sonradan bir şey verip onu ikna etme politikası var. Bu şimdi Türkiye genelinde yapılacak bir politika mı olur acaba? Bu kadar baskıdan sonra insanlar bir şeylere razı olacak mı yoksa bir infial mi bekliyoruz?

Cevap: Sondan başlayarak devam etmek istiyorum. Haklısınız, Kürtlerde tepki zayıf oldu. Ben bir kere tabanda bir kırılma olduğunu düşünüyorum çünkü çok ağır bir şiddet var son bir buçuk yıldır. Ama tepkinin bu kadar zayıf olmasının Kürt hareketinin yaşadığı bu kırılma ile ilgili değil, bekle gör politikası ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bakın Cizre’de, Sur’da, Şırnak’ta yaşayan bir insanın bence kaybedecek bir şeyi yok. Kürtler bu ülkede “devlet zulmü ne” sorusuna en iyi yanıt verecek etnik grup. Çok çok ne olabilir öldürülürler ve öldürülüyorlar da zaten. Orda sokağın sessiz kalmasının bütün Kürt hareketinin ortak kararı olduğunu düşünüyorum. Çünkü süreçte ne olursa olsun, Kürtler kendi kazanç torbalarına dolduğunun farkındalar. Rojava’da inşa edilmeye çalışılan şey kağıt üstünde de olsa hem Türkiye’deki Kürtlere bir imkan tanıyor, Irak Kürtlerine de bir alternatif model gösteriyor ki zaten onların da hedefi bu. Şunu da göz ardı etmeyelim, tabanda bir kırılma var. Parayla hemhal olmuş bir Kürt orta sınıf var. Savaş olduğu müddetçe para kaybetmeye devam ediyorlar. Yani savaş olsun istemiyor, hatta AKP ne istiyorsa verelim diyorlar. İkinci büyük handikap Kürt hareketinin tabanını oluşturan gençlerin, küçümsemek için söylemiyorum ama fazlasıyla lümpenleştiğini düşünüyorum. Lümpenleşmeyi şu nedenle söyledim, giderek bir etnik kimlik üzerinden mücadele eden bir parti pratiğine dönüştüler bunu da riskli buluyorum. İki tarafın da şiddeti bu kadar yükseltmesinin en önemli nedeni de masanın tekrar kurulacağı ihtimali, masaya oturulduğunda iki taraf da kozları güçlü olsun istiyorlar. Çünkü bu sürdürülebilir bir savaş değil, bu meseleyi çözebilecek bir savaş değil. Dolayısıyla masaya tekrar oturmak zorunda kalacaklar. Tam da bu nedenle Suriye’yi kapsayan kara harekatı gündeme geldi. O kantonların birleşeceği çok netti, bence yine birleşecek ama 30 km aşağıdan El-Bab’dan birleşecek. Türkiye’deki milliyetçilere diyecekler ki gördünüz mü, sınırda birleştirmedik. Bu kadar. Ben ona razıyım. Bu savaş bitecekse insanlar ölmeyecekse ben ne olursa olsun razıyım. O sahte barış sürecine de razıydım yani, çünkü 3 yıl boyunca kimse ölmedi.

Soru: HDP’den sonra CHP’ye dönük bir yargı operasyonu olur mu?

Cevap: Valla gidişat öyle. Hiç kuşkuları olmasın bundan bir adım sonra öyle. Bence hiçbir sertliği olmayan, onlar açısından sert olan ama bence hakikatleri anlatmak noktasında sert olmayan bir bildiriye bile suç duyurusunda bulundular, daha ne olsun. Genel Başkanınıza suikast girişiminde bulunulduğunu iddia ediyorsunuz ki var öyle bir karanlık nokta, sonra genel başkan yardımcınız vuruluyor, hiçbir şey söylemiyorsunuz. Bu biraz CHP tabanı ve sizler, bizler dışında kalan hemen her grubun silahlı olmasıyla ilintili. Bir korkuları var, evet. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP kadroları şunu talep etmeli: Karadeniz’deki o karanlık suikast girişimini PKK üstlendi ya, bir çağrı yapmalılar, siz adamınızı bulun ve sorgulayın bakalım acaba devletle bir bağı var mı yok mu diye. Benim burada, Kemal Kılıçdaroğlu ve Kürt hareketinin parti liderlerinde, CHP tabanı ile Kürt tabanı arasındaki mesafeyi açmak için kurgulanmış birtakım girişimler olduğuna dair şüphelerim var. Evet, sıra onlara da gelecek. Ama bunu görmüyor insanlar.