Yayınlanma tarihi: Paz, Haz 21st, 2015

Yeni Eski İslamcılık ve Ötekiler-Fuat Kına

Bugüne kadar sayısız siyasi grup, halka açılmanın pek çok biçimini denedi, gördü, vazgeçti veya azmedip hedefine erişti. Toplum ile konuşmayı denemiş, gelmiş geçmiş bütün siyasi grupların ajandalarını şöyle bir inceleme imkanı bulsak esasında muhtemeldir ki bir çoğunun çokça mesai tükettiği soru işaretinin; malum örgütlenme sorununa dair olduğu göreceğiz. Solcu sağcı ayırmadan, en yerelinden en büyük biradercisine kadar; bir diğerinin mevcut bünyeye dahlini problem edinmemiş bir siyasal mücadele pratiği imkan dahilinde değildir desek yeridir. Bununla bilrlikte bu yazı, “öteki ile temasın” teknik aşamalarını gözardı ederek, bir aradalığın karmaşık tabiatını, yani “cem olmanın siyasi ve itikadi mahiyetini”, içeri-dışarı gerilimi ve talepler sorunu etrafında kurcalamayı amaçlamaktadır.

Evvela belirtmek gerek, adil bir toplumsal mücadeleyi mümkün kılma iddiasındaki siyasi gövdenin dil sorununa dair kıymetli mütalaa, alalade ve değişken bir formun değil doğrudan özün, mahiyetin, inancın ve en doğal bağlam olan itikadın kapsama alanına girmekte. Muhafazakar iktidarın islamcılığa vurduğu darbe, muhafazakarlaşmaya direnen ve yeni bir mücadele dileyen bir kısım çevrelerde; dile ne derece “islam-islamcılık” bulanabileceği, sağcılaşmalar boyunca tüketilen eski kavramların ve alışılagelen islamcı referansların yeniden örgütlenme dilinde ne ölçüde yer tutacağı, ve eskiden farklı olarak hangi sosyal kesimlerin muhatab alınabileceği sorularını 80’ler ve 90’lardakine benzer biçimlerde yeniden gündeme getirdi. Oysa düşenin nerede ve nasıl düştüğünü en iyi görebilen bu yeni öznelerin, tam da -düşülen yerden kalkmaya- odaklanması; muhafazakarı iktidar, iktidarı muhafazakar, islamcılığı ise bu bildik döngüye güvenlik şefi kılan süreci, yani islamcı taleplerin mahiyetindeki acayipliği masaya yatırması beklenirdi. Bunun yerine bugün; aynı talepleri başka bir dil ile “yeniden” ajandasına iç eden yeni fakat eski bir İslamcılık dolaşmakta aramızda.

Burada, makro ve mikro ölçeklerde iktidarlar talep eden, kendi sahici derdiyle örgütlenmek dururken, maneviyat telkin eden söylemleriyle “ötekini” örgütlemeyi, daha açık ifadesiyle insan toplamayı-zincirlemeyi irade eden, bizzatihi mağduru olduğu kanaat önderleri ve siyasi başkanların bıraktığını devralmaya, bir sonraki/sıradaki olmaya niyetlenen bir mücadeleden bahsediyoruz. Mevcuda kızgın, öfkeli, ve fakat kendi öz mirasını tartışma konusu etmeksizin yeniden kulisçi, yeniden iktidarcı, yeniden hiyerarşik ve yeniden kibirli bir siyasetin ayak izlerinden… Tıpkı kemalistlerin Ata’larından ancak ve ancak kendilerine miras kalması beklenen pastadaki payı geri istemeleri gibi, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olarak, mahallelisiyle tanışmaksızın mahallesinin muhtarlığına soyunan, Tanrı tarafından vaad, beşer tarafından gasp edilmiş topraklarını geri isteyen bir islamcı motivasyondan…

Halbuki ötekiyle ilişkinin temelinde yatan hakiki sırrı, islamcılık adına hüzünlü bir finalle biten şu son 30 yıllık siyaseti deneyimlemeksizin en temel Kurani değerler aracılığıyla da kavrayabilirdik. Bir başka akıl ve iradenin, inşaatı bütünüyle bizim çekirdek aileye ait olan “münbit” kıyafetlerle bezeli siyasi-manevi bünyeye dahlini hedeflemek, maalesef ki bizzatihi nefsidir. Biz, toplumla ve ötekiyle konuşmaya çalışan mücadeleciler, karşı köyden kovulan vicdanlı mültecinin hayatı boyunca bir kere bile uğramadığı “bizim” köyümüzün hafızasını tümüyle kuşanmasını umuyoruz. Gittikçe sığlaşan eski kurumlarda, ötekinin siyasi programında, önderlerce ifsad edilen dini cemaatlerde, eskiyi tüketen yeniyi üretmeyen islamcı vakıf ve derneklerde, fabrikada, tarlada, plazada, mahallede veya okulda, yozlaşmaya karşı gösteremediği rıza sebebiyle ayakta kalamayan vicdanlı itizalcilerden bizimle olabilmeleri karşılığında bir intisab vizesi ücreti, yani yepyeni kurumlarımıza yepyeni bir tabiyet bekliyoruz. Bu ise, yersiz yurtsuz mülteci umutların sahih beklentiler aleyhine açıkça tahrifi anlamına geliyor. Bilelim ki bu hedef oldukça kısır ve pederşahidir, üretmez, tüketir. Ve bu dolayımla diyebiliriz ki, siyasal olan ile teması sürdürürken bir türlü içimizden atamadığımız bu maraz ülser, potansiyel bir muktedirliğin habercisi, muhafazakar bir devamcılığın ayak sesidir.

Aslına bakarsanız hiçbir yeni mücadele buraya kadar tasarladığımız karanlık libası üzerine giyinmek istemeyecektir. Ve evet bu ifadeler birer tasarımdır ancak kendi hikayemizden ve maruz kaldığımız çevremizden yola çıkılarak kurgulanmış bir tasarım. Hem hiçbir vakit tümüyle karanlık değildir çünkü yeniden inşa motivasyonunu kuran dinamik, taban düzeyinde her zaman için muteber ve meşru itirazlara sırtını yaslar. Bizimkiler açısından asıl zaafiyet noktasını ifşa eden, aynı denklemin muhafazakar iktidarın ve onun güvenlik şefi islamcı abilerin tabanı düzeyinde de geçerli olmasıdır. Bu noktada geleceğe dönük olumlu bir öngörü de teslim edilebilir: İçerilen potansiyel muktedirliğin sayesinde ve yüzünden, ötekisini kendi kurumuna bağlama hususundaki selahiyetini haddinden fazla abarttığını iddia ettiğimiz yeni eski islamcılık, ileriki günlerin yepyeni Türkiye’sindeki iktidar yarışında islamcı talepler lehine umut vaadedebilir. Zira başarılı olmasının önündeki en büyük engel bizzat selefi olan çöküşteki iktidar partisi, en büyük umut ise o selefin 2002’deki başarısıdır.

Asıl sorulması gereken soru ise şu, bu örgütleme ve kazanma süreçleri boyunca bir diğerini bağlamak ya da ötekine hükmetmek aracılığıyla kendi kişisel/cemaatsel/kurumsal benliğimizi gerçekleştirmenin doyumsuz hazzına ermekten ve bu yüzden aynı mekanizmanın başka failleri olmaktan hariç, ne gibi bir hayır elde edilecek?

Hiyerarşik ilişkilerin gölgesindeki iyi niyetler, elbette iyi sonuçlar da doğuracak. Bu iyi sonuçların yüzü suyu hürmetinedir ki eskinin tükendiği anda ortaya çıkan sosyolojik krizler aşılacak, ve bir çok nevzuhur, yepyeni, taptaze hiyerarşik cemaatlerimiz olacak. Mekanizmanın bekası da ancak böyle mümkün.

Fakat bu istenç iki sebepten ötürü, Allah’a ve ahirete iman etmiş kullara yakışmıyor. Birincisi, doğrudan iman denilen şeyin bu dünyadaki ontolojisine dair. Allah’a ve onun tek otoritesine teslim olmakla beraber gelen din duygusu (Hristyanlıkta da kısmen görülebileceği üzere / Maide:82), insanın doğuştan/içgüdüsel olarak taşıdığı hasletlere karşı vermesi emredilen mücadele boyunca, ilk elden insanlardan bir insan olmanın “kibrine” karşı bitmez tükenmez bir savaş ihtiva ediyor. İnsan-İlah ilişkisinin ferdi boyutundaki dinamizmin bir gereği olarak sürekli bir ihtara ihtiyaç duyan bu imani vaziyet, İnsan-İnsan ilişkisine bakan yönüyle de insanlar arasındaki hiyerarşik üstünlüklerin ilgası dolayımıyla yine kişisel kibrin ve zulmün nihayeti için gayret sarf etmeyi salık veriyor. Yukarıda tanımlamaya çalıştığımız ve yeni islami mücadeleler için bir risk olarak telakki ettiğimiz “yeni eski islamcılığın” cemaat-örgüt-kurum içi hiyerarşisi bu bağlamda ciddi bir zaafiyet yaratıyor. Bununla birlikte bizim tartışma bakımından asıl kıymetli olan, içeriden dışarıya doğru icra edilen ve kurtuluş dağıtan üsten bakışın yarattığı kollektif kibir. Bir aradalıktan devşirilen bu biçim bir kibir, varlığını uzun ya da kısa vaadedeki irili ufaklı iktidar arzularına ve bu arzular üzerine bina edilen yayılmacı-fetihçi hissiyata borçlu.

Dahası, sonraki hayata ve hesaba çağrı yapan tüm inanç sistemleri, insanın iç dünyasında sürekli meydana gelen iyilik ve kötülük savaşına dikkat çeker. Bu içsel savaşın reel dünya ile ilişkisini en sahici yerden kuran metoda hiç gocunmadan “islam” adını verebiliriz. Kibir de, bu minvalde sadece bireysel manevi arenadan değil, aynı zamanda kendisini olumlayan sosyal mekanizmalardan, bu mekanizmaların ilgası yahut ıslahı yoluyla süpürülmelidir.

İkinci problem ise, ahiret-hesap bilinci ve dünya hayatındaki kazanımlara duyulan arzu arasındaki gerilimle alakalı. Arzu derken, yukarıda nefsi olduğunu vurguladığımız hissiyata benzer bir şekilde, bizleri, koşturduğumuz islamcı mücadeleler neticesinde edinilebilir bir dünyalık kazanımla motive olmaya sevk eden hissi güdüleri kast ediyoruz. Öte yandan adil şahitlik, islami mücadele, dayanışma gibi kıymetli kavramlarımızın mana bulduğu zemin de, elbette “dünya hayatının” ta kendisi. Fakat biz temelde mustazafla geliştirilen rabıtanın bir çıkar ilişkisi olmamasını temin eden farkındalığın ve siyaset etme biçiminin peşindeyiz. Yani zor durumdaki birine yardım ederken, o kişinin, kurgusu tümüyle bizim küçük iradelerimize bani olan siyasal çerçeveye entegrasyonunu koşullamamak icab ediyor ki dayanışmayı örgütleyen amellerimiz dünya hayatında bir kazanç beklentisi ile ölüm sonrasına taşınan değerini tüketmesin. Zira politik öznelerce kurulan aksi yönde bir ilişki, mazlumların gelecekteki potansiyel işgücünün, mücadele karşılığında edinilecek bir “ücret” gibi değerlendirilimesine kapı açabilir. Oysa iman yine fazlasıyla ontolojik bir pencereden, ücreti herşeyin Malik’i olan yegane merciiden beklemeye çağırıyor.

Peki öyleyse nedir? Nihai ve doyurucu bir (yazılı) cevaba sahip olmadığımızı teslim etmekle birlikte, son söz kabilinden çözüme dair birkaç kelam daha serd edebiliriz.

Herşeyden önemlisi, ilkin bu soruya verilebilir cevapların zamansallığını ve mekansallığını kabul etmekle işe başlayabiliriz. Salih amel dediğimiz şey ne ise, bizi kurtaracak olan da odur. Mesela; adam kafalamaca yarışlarından beri dururken eş zamanlı omzu omzumuza değen mustazafın sesini yükseltmeyi deneyebiliriz. Onu siyasetimizin aracı haline getirmeden ve kendi değer bildiklerimizi bu gibi dayanışma süreçlerinin dokunulmazı kılmaya çalışmadan, nerede bir “zulüm” görsek yardıma koşmaya gayret edebiliriz. Gel gör ki en hayırlı olan, en dokunulabilir olan yani en yakında yaşanandır. Lakin bizim için daha da önemlisi, siyasetin kim ve ne için, hangi reel niyetler ile icra edileceğidir. Evrensel manada iyilik yapmanın doğasında bulunan ve Rabbin kuldan beklentisini kul zaviyesinden mümkün kılan değerlerin, bu reel niyetlerin gölgesinde kıymetini yitirmemesini sağlayacak doğru yola nasıl erişilir?

Elbette başka bir siyaset imkan dahilinde ve el-an burada… Tam yanıbaşımızda… Ama nasıl?

Allah iyi ve güzel şeylerin, akıllarımızın faydacılığına kurban gitmesine müsaade etmesin..

Biterken bir not: Bu metin, bir akıl yürütme olduğu kadar, bundan sonrasına dair kişisel bir tavır ve tutumun beyanı da sayılabilir. Ve geçen yıldan bakaya kalan şu savruk karalamacanın da bir devamı niteliğindedir. Hürmetler…

Kaynak: http://ikihanifyolcu.blogspot.com.tr/

1 Yorum
  1. bedri dedi ki:

    sahici bir yerden yaklaşan ve aradan sıyrılıp hakikatli bir saf tutmayı gözeten güzel bir yazı olmuş. iktibas için teşekkürler.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>