Yayınlanma tarihi: Çar, Ara 28th, 2011

Medine Pazarı, Narh ve Hisbe

SUAT YALÇIN

Cengiz Kallek Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa (Bilim ve Sanat Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992) kitabında öncelikle Mekke’nin Cahiliye Dönemi iktisadını ve tarihçesini, daha sonra ise Hz. Peygamber’in risaletini müteakip Mekke ve özellikle Medine iktisadi hayat, kurum ve kurallarını anlatıyor.

Kureyş’in ticari faaliyetlerine dair olan bölümde, İslam gelmeden önceki Mekke iktisadi hayatı, yapılan ticaret ve özellikle Hz. Muhammed’in dedesi Haşim’den bahisle onun Mekke ticari hayatındaki etkisi aktarılıyor.

Mekke MS V. asrın başlarına kadar Huzaa kabilesinin kontrolü altındayken, Kusay bin Kilab çeşitli grupları bir araya getirerek Kureyş kabilesini oluşturuyor ve önemli tacirler arasına giren bu kabile Huzaa’nın etkisini azaltıyor.

Çok şiddetli bir kışın olduğu bir sene Haşim Şam’a bir ziyaret yapıyor ve Roma valisi ile bir anlaşma yapararak aldığı ticaret beratı ile Şam’a ticaret yapma serbestisini kazanıyor. Aynı şekilde kardeşleri Muttalib Yemen’le, Abduşems Habeşistan’la, Nevfel ise İran ile benzer antlaşmalar yapıyor. Her biri dönüş yolları üzerinde bulunan kabilelerle de herhangi bir ittifak anlaşması yapmaksızın kervanlarına saldırmazlık garantisi alıyorlar. Bunun karşılığında bu kabilelerin mallarını herhangi bir karşılık almadan satmayı taahhüt ediyorlar. Yukarıda sayılan bütün bu anlaşmalar “İlaf” şeklinde adlandırılıyor.

Cahiliye’de “İtifad” diye bir gelenek vardı. Ticari olarak batan bir tüccar bu onursuzlukla yaşamaktansa, çöle çekilip çadırında ölümü beklerdi. Haşim Kureyş’i topladı ve bu şekildeki tüccarların varlıklı tüccarların himayesine verilmesini teklif etti. Bu öneri kabul edildi. Yoksullar, varlıklılara yardımcı olacak ve karşılığında malların artan kısmından istifade ederek onların gölgesinde yaşayacaktı. Ayrıca bu uygulama ile yoksullara ya emeklerinin karşılığı ya da küçük meblağlardaki ortaklıklarının bir getirisi olarak kâr payı verilmekteydi.

Bu uygulama ticaret kervanlarını daha büyük sermayeli ve daha emniyetli bir girişim haline getirmişti.

HUMS

Ebrehe’nin hezimetinin bir takdir-i ilahi olduğunu anlayan Araplar Harem-i Şerif’e ve Hac ibadetine çok büyük önem gösteriyorlar. Bu zafer Kabe’ye büyük bir itibar kazandırıyor.

Bunun üzerine Kureyş, Hums müessesesini icat ediyor. Bu kuruma Mekke sakinleriyle Kureyş’in en yakın müttefikleri üye olabiliyor. Buna göre Kureyş (kutsiyetini muhafaza etmek bahanesi ile) dışarıdan yiyecek içecek, giyecek sokamayacaklarını ileri sürerek, Hums kapsamına girmeyen hacıları, yiyecek ve içeceklerini Mekke’den almaya mecbur ediyorlar. Tüccarın lehine işleyen bu mekanizma Mekke ekonomisini güçlendiriyor. Din kisvesine büründürülen bu Hums müessesesi, ekonomik olarak çok önemlidir. Hums’un icadından sonra, Ukaz panayırının kurulması bu avantajı daha da kuvvetlendirmekteydi. Mekke özellikle Kabe’ye diğer Arapların putlarının yerleştirilmesi ile bütün Arapların ilgisini çekmekteydi.

HILFU’L-FUDUL

Kureyş hem Mekke ve Kabe’ye olan inancı sarsmamak ve prestiji muhafaza etmek, hem de “İlaf”ı tehlikeye atmamak amaçlı olarak, bir iç güvenlik mekanizmasına ihtiyaç duymuştur. Bunun da adı Hılfu’l-Fudul’dur.

Benu Zübeyd’den bir adam, As bin Vail es-Sehmi’ye mal satıyor ve haksızlığa uğruyor.

Bu tür olayların yani güçsüzlerin haklarına tecavüzün artması, diğer Bedevilerin Mekke pazarlarına itimadını sarsıyor. Bunun üzerine Benu Haşim, Benu Zühre ve Benu Esed, Abdullah bin Cudan’ın evinde toplanıyor ve ister yerli ister yabancı olsun, haksız bir şekilde zarar gören tüccarın hakkı iade edilinceye kadar mazlumla birlikte olup zalime karşı çıkmaya and içiyorlar.

Hılfu’l-Fudul, hedefleri ve sonuçları itibarı ile karşılıklı ekonomik çıkarları idameye yönelik bir müessesedir. Kureyş her şeyin önünde gelen ekonomik çıkarlarını korumak için bu anlaşmaya sadık kalmıştır.

DARU’N-NEDVE

Aslen “Mekke Şehir Senatosu” konumundadır ama ekonomik olarak DPT veya Ticaret Odası görevi görür. Ticaret ile ilgili bütün kararların alındığı yerdir.

MEDİNE PAZARI

Medine pazarlarında genellikle Yahudi veya müşrik tüccarlar hüküm sürüyordu. Bu faaliyetler de bu tüccarların kendi dinî anlayışlarına göre cereyan ediyordu.

Medine’ye gelindiği zaman Hz. Peygamber Nebit Pazarı’na bir göz atıyor ve “bu pazar asla sizin pazarınız olamaz,” diyor. Sonra bir başka pazara gidiyor, yine aynı şeyi söylüyor.

Sonra “Medine Pazarı” adını alacak pazara gidiyor ve “işte bu pazar sizin pazarınızdır, bu pazar daraltılmayacak ve burada vergi alınmayacaktır,” diyor.

Bu pazar yeri Benu Saide bölgesinde bir yerdi, bir kabristandı. Burası açık bir alandı ve bir binici pazar yerine inip devesinin palanını bıraksa, kendisi pazarı dolaşırken devesi ne tarafa gitse palanı görebilirdi.

Hz. Muhammed birçok hadisinde pazar yerini şeytanların ordugahı olarak nitelendirir ve bu yüzden özellikle ölümü hatırlatması için mezarlık yanında böyle bir pazar yeri tesbit eder.

Bu pazarda kimsenin sabit bir yeri olmayacaktır ve (Ukaz pazarındaki uygulamada olduğu gibi) hiç kimseden vergi alınmayacaktır.

Hz. Peygamber yasağa uymayan bir çadırı yaktırıyor.

MÜDAHALEYE MEVZU OLAN MUAMELELER

Akid yani sözleşme yapıp yapmamak mevzusu, kişinin kendini bağlar. Kişinin kendi rızası olmadan yapılan akid onu bağlamaz. Ancak borcunu oyalayanın mallarının satılması ve amme maslahatı için istimlak gibi uygulamalar, adalet kaideleri ve kamunun maslahatı bunları gerektirdiği için istisnadır.

Aracılar tarafından köylülerin yolunun tutulup daha pazara inmeden mallarının alınması (telakki’r-rukban) yasaktır ve bu yasağın uygulanması için devlet organları yetkilidir.

Cengiz Kallek burada faizle ilgili müdahale mevzularına da değiniyor. Fakat faiz konusunu biz ayrı bir başlık halinde değerlendirdiğimiz için burada bu konuya girmiyoruz.

İHTİKAR (KARABORSACILIK)

İhtikar yani karaborsacılık yasaktır. Bu konu ile ilgili bazı hadisler şöyledir:

“Karaborsacı ne fena bir kuldur, fiyatların düştüğünü öğrenince üzülür, yükseldiğini duyunca da sevinir.” (s. 139, Zebidi, Sahihi Buhari)

“Calib (uzak yerden mal getiren tacir) rızıklandırılmış, karaborsacı ise lanetlenmiştir.” (İbn Mace, Ticarat)

Birçok hadiste nefretle anılan karaborsacı için “günahkar”, “sapkın”, “Allah’ın zimmetinden uzak” sıfatlar dile getirilir, ki bu sonuncu ifade Kuran’da müşrikler için de kullanılmıştır.

TELAKKİ’R-RUKBAN

Köylüyü veya müstahsili pazar dışında karşılama uygulamasıdır.

“Biz şehre mal getiren ticaret kafilesini yolda karşılar, erzakı ucuza satın alırdık. Hz. Peygamber erzak pazarına ininceye kadar aldığımızı satmayı yasakladı.” (İbn Ömer)

Şehirli kapitalistler piyasa fiyatlarından habersiz ticaret kervanlarını yolda karşılayarak getirdikleri malları toptan ucuza kapatmak suretiyle stoklayıp yüksek fiyatlarla satarlardı.

“Şehre mal getiren ticaret kafilesini yolda karşılamayın. Kim karşılarda ondan bir şey satın alırsa malın ilk sahibi pazara indiğinde muhayyer (hükümsüz) olur.” (Müslim, Buyu)

Adil emsal fiyat esas alınmaktadır ve bu esasa istinaden de aldandığını anlayan satıcı, akdi feshetme hakkına sahip olmaktadır.

Telakki’r-rukban’ın yasaklanmasının sebeplerini Cengiz Kallek maddeler halinde şöyle sıralar:

1) Ticari tekellerin oluşmaması için.

2) Bu tekellerin karaborsacılık yapma ihtimalinin bulunması nedeniyle.

3) Bunun sonucunda bolluk içinde bile suni fiyat artışları oluşur.

4) Alım gücünün düşmesi nedeniyle sosyal rahatsızlıklar meydana gelir.

5) Zarara uğrayan köylü ya üretimini azaltacak ya da başka pazar arayışına girecektir.

6) Aracı bir sınıf ortaya çıkacak, haksız kazanç sağlayacaktır.

7) Şehre indiğinde aldatıldığını anlayan satıcı muhayyerlik hakkını kullanmak istediğinde problemler olacaktır.

8) En büyük payı almak isteyen şehirli sermayedarlar arasında büyük bir mücadele olacak ve bu durumdan haberi olmayanların aleyhine bir haksız rekabet oluşacaktır.

9) Bu gizli pazarlıklar bir yandan arz akışkanlığını bozacaktır, diğer yandan ise pazarda oluşacak tabii fiyatın dengesini bozacaktır.

10) Bu sermayedarlar bu yaptıklarıyla pazara yeni girecek olanlara engel olmaktadırlar.

ŞEHİRLİNİN KÖYLÜ ADINA SATIŞI: SİMSARLIK

Köylünün malının pazarın dışında karşılanıp alınmasını yasaklayan Hz. Peygamber aynı zamanda bu malları satmak için komisyonculuk yapan asalak bir sınıfın ortaya çıkmasını da böyle bir yasakla önlemiştir.

“Şehirli köylü adına satış yapmasın. İnsanları kendi hallerine bırakın, Allah onları birbirlerinden rızıklandırır.” (Buhari, Buyu)

Bu durum, komisyonculuk yapan kişi tüccarın kardeşi veya babası dahi olsa yasaklanıyor.

Yalnızca ücretsiz danışmanlığa izin veriliyor.

Hanefiler, simsarlığı mal darlığı esnasında hukuken meşru kabul etseler de mekruh addederler.

KABZDAN ÖNCE SATIŞ VE ARACILIK

Bir malı pazara ulaşmadan satın aldığı yerde satmak yasaklanmıştır. Hz. Peygamber, bu yasağa uymayarak satın aldıkları malı nakletmeden olduğu yerde satanları takibata aldırarak, icabında tazir cezasına çarptırılmalarını da ihmal etmemiş ve devletin bu husustaki kararlılığını göstermiştir. Bir kimse muayyen bir vade ile bir dinara erzak satın alır, sonra onu kabzetmeksizin ya ilk satıcıya veya bir başkasına iki dinara satarsa bu kişi faizci konumuna düşer. Bu tür muameleye açık kapı bırakılırsa depolanmış bir mal yerinden oynamadan elden ele dilden dile dolaşa dolaşa dolaşa sebepsiz yere fiyat artışına neden olur. Bu tür muamelelerin yaygınlaşması, asalak bir sınıf doğuracaktır. Malda herhangi bir bozukluk varsa böyle bir durumda ikinci alacaklı zarar görecektir. Ayrıca bu emeksiz kazanç bir yandan karaborsacılığı da teşvik edecek, malların satılması için fiyatların yükselmesi beklenecektir. Böyle emeksiz ve masrafsız kazanç kapısı, diğer tüccarları da bu yola sevk edecektir.

MEŞRU VE GAYRİMEŞRU NARH

Hz. Peygamber döneminde fiyatlar yükselmişti. Bazıları dediler ki: “Ya Resulullah, fiyatlar yükseldi, narh koysan.” Bunun üzerine Hz. Peygamber “Narh koyan, bolluk ve darlık veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Mal ve canına yönelik bir zulmüm sebebiyle herhangi bir kimse hakkını benden davacı olduğu halde Rabbime kavuşmak istemem.” Cengiz Kallek bu hadisi naklettikten sonra şöyle diyor: “ Zira mallarını istemedikleri bir fiyatla satmaya zorlanan tüccar stokçuluğa meyledince, ihtiyaç sahipleri kıt mallara narh seviyesinin çok üstünde fiyatlar teklif ederler. Böylece biri narhlı, diğeri de karaborsa olmak üzere iki ayrı fiyat ortaya çıkar. Eşya el altından yüksek meblağlara satılır ve bundan çoğu kere tüketici, bazen de üretici veya tüccar zarar görür.” Cengiz Kallek bu hadisten hareketle hiçbir şekilde fiyatlar üzerinde bir narh konulmamasından yana olduğunu belirtmekle beraber, İbn Teymiyye’den de alıntılar yapıyor ve onun bazı hallerde narh konulması taraftarı olduğunu söylüyor, narhı (1) zulüm = gayrimeşru, (2) adil = meşru olmak üzere ikiye ayırıyor. İbn Teymiyye’ye göre meşru kârı yasaklayıp, tüccarı razı olamayacakları bir fiyattan satışa zorlamak suretiyle zulüm ve haksızlığa sebebiyet veren narh haram; gayrı meşru kârı engelleyip satıcıları emsal fiyattan satmaya mecbur ederek halkın maslahatını gözeten ve her iki taraf için adalet sağlayan narh ise helaldir. Hz. Peygamber’in reddettiği narh birinci türdendir.

HİSBE

“Hisbe” kelimesi ecir, sevap, rey ve tedbir manalarına gelmektedir. Yani hisbe ismi “emr bil maruf nehy anil münker” (iyiliği emredip kötülükten sakındırmak) yapmakla görevli müesseseyi ifade eder.

“Emr bil maruf nehy anil münker” esasına dayalı olan hisbe teşkilatının görev alanı da temelde üç ana başlık altında toplanabilecek birçok hususu kapsamaktadır:

1) Allah’ın hakları

2) Kul hakları

3) Her ikisini içeren haklar

Hisbe’nin teorik temelleri Hz. Peygamber tarafından atılmıştır. Vaz ettiği iktisadî hükümlerin yerine getirilip getirilmediğini denetlemek için bizzat kendisi sık sık denetime çıkmaktaydı. Gayrimeşru davranışlarda bulunanları, anında müdahale edip uyarmaktaydı. Kendisine yapılan şikayet ve müracaatları da değerlendirir, soruları cevaplardı. Kendisi de bir muhtesib (hisbe görevlisi) olan Hz. Peygamber tarafından görevlendirilen diğer muhtesibler şunlardı:

1. Said b. El-As b. Umeyye: Mekke Muhtesibi

2. Abdullah b. Said b. Usayha b. el-As: Medine Muhtesibi

3. Ömer b. el-Hattab: Medine Muhtesibi olarak görevliydi. Elindeki kırbaçla hak edeni cezalandırırdı.

4. Semra bt. Nuheykil-Esediye: Medine Muhtesibi olarak görevlendirilen bu hanım da Hz. Ömer gibi bir kırbaç taşırdı.

5. Şifa bt. Abdillah: Resulullah tarafından bazı pazar işleri ile ilgili görevlendirilmişti.

Görüldüğü üzere görevli 5 kişiden ikisi kadındır.

Bunlar dışında valiler bizzat bu işle ilgili görevli idiler, ayrıca geçici görevliler ve gönüllüler de vardı.

MUHTESİBİN GÖREVLERİ

Muhtesibin görevi, hem üreticinin hem de tüketicinin mağdur edilmesini önlemeye yönelik kontrolleri yerine getirmektir. Bunlar; pazar nizam ve intizamının temin etmek, imtiyazlı bir sınıfın türemesini önlemek, pazara göre şehir içi trafiğini düzenlemek, pazarda fiyat ve kalite kontrolü yapmak, ölçü ve tartıların uygunluğunu denetlemek, haksız rekabeti önlemek, köylünün malının önceden alınmasını engellemek, müşteri kızıştırmayı engellemek, aldatıcı reklam ve yalan yere yeminin önüne geçmek, malın olduğundan farklı gösterilmesinin önüne geçmek, haram olan malların alım satımını önlemek olarak sıralanabilir.

SONUÇ

Cengiz Kallek’in Hz Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa başlıklı kitabından bir özet çıkarmaya çalıştık. Görüldüğü gibi, ticaret o zaman ve coğrafyanın en önemli geçim kaynağı durumundadır ve Hz. Peygamber Cahiliye alışkanlıklarından sıyrılmış, adaletli ve ahlaklı bir ticari sistem oluşturmaya çalışmıştır. Burada Cengiz Hoca ile bir noktada ayrılıyoruz. Cengiz Hoca o günkü uygulamaların bugünkü karşılığının liberal bir uygulama olacağını belirtiyor ve değerlendirmelerini hep “serbest piyasa” söylemi üzerinden yapıyor. Halbuki Hz. Peygamber’in uygulamasının, bugün kapitalist piyasadan anlaşılan anlamda bir uygulama olmadığı, en azından “hisbe teşkilatı” uygulamasından çok belli oluyor. Hz. Peygamber’in uygulamasının esası daha çok, adalet ve ahlaka dayalı, herkesin kendine bir yer bulabileceği bir pazar ortamı oluşturmak ve sermaye birikiminin önüne geçmek gibi görünüyor. Sonuçta gördüğümüz şey şu: İslam, iktisadi sistem içinde birtakım yasaklar koyuyor fakat bu yasaklarla çizilmiş oyun sahası içinde ticareti ve tüccarı serbest bırakıyor. Yani tüccardan beklenen en önemli şey, bir iktisadi işlem yaparken emr bil maruf ve nehy anil münker’e uyması.