Yayınlanma tarihi: Cum, Haz 24th, 2011

İslam’da İhtiyaç Fazlası Malın Sınırı Nedir? Hayrettin Karaman, İhsan Eliaçık, Mustafa İslamoğlu, Hayri Kırbaşoğlu ve Ali Bulaç

İhtiyaçtan fazla edinmenin haram olup olmadığı, meşru servetin ne anlama geldiği, mülkiyetin sınırlarının ne olduğu gibi meseleler 28 yıl önce hazırlanmış bir meal üzerinden yeniden tartışılıyor… Aşağıdaki “mülkiyet” soruşturmasında Hayrettin Karaman, İhsan Eliaçık, Mustafa İslamoğlu, Hayri Kırbaşoğlu ve Ali Bulaç’ın görüşlerini bulacaksınız.

Soruşturma: Salih Kutluer ve Yaşar Yeşil

İhsan Eliaçık’ın 1982 yılında çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı’nın finansıyla hazırlanan mealde, Bakara suresinin 219. Ayetinin yanlış çevrildiği ile ilgili iddialarına, Hayrettin Karaman’ın verdiği cevaplar var olan bir tartışmayı tekrar gündeme getirdi. “İhtiyaç fazlası mal ve servet” konusunda başlayan tartışmaları, Özgün Duruş olarak biz de konunun uzmanlarına sorarak masaya yatırdık.

R.İhsan Eliaçık, özellikle son yıllarda ezber bozan, sıra dışı yorumları ve tartışma meydana getirecek makaleleriyle kamuoyunun yakından takip ettiği bir isim. Her kesimden geniş bir okuyucu profiline sahip. R.İhsan Eliaçık, yaklaşık 30 yılı aşkın bir süredir düşünce ve yazı hayatına devam ediyor. Eliaçık, ihsaneliacik.org sitesinde yazdığı “Süleyman’ın Mülkü” başlıklı makalesi nedeniyle Prof. Hayrettin Karaman ile bir polemik yaşadı. Eliaçık, Prof. Hayrettin Karaman’ın da içinde bulunduğu altı kişilik heyetin hazırladığı mealde, Bakara Suresi 219. ayetin çevirisini hatalı bularak eleştirdi. Prof. Hayrettin Karaman’da “İ. Eliaçık`ı dikkat, edep ve insafa davet” başlığıyla yazdığı yazıdan sonra, “ihtiyaç fazlası mal” ve “meşru servet” başlığıyla iki köşe yazısı daha yazarak, Eliaçık’ın tespitlerine cevap verdi.

ELİAÇIK’IN TARTIŞMA BAŞLATAN ELEŞTİRİSİ

“Çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı’nın finansıyla hazırlanan mealde Bakara 219 ayet bakın nasıl çevirilmiş: “Sana iyilikte ne harcayacaklarını sorarlar: ‘Affetmek’ olduğunu söyle.”

(Doğrusu: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.”)

Hz. İsa’nın “Ey kör kılavuzlar! Ey engerek soyu!” derken ne demek istediği sanırım anlaşılıyor. Kraldan alınan dolarlarla hazırlanan meal işte böyle oluyor. “En kral meal” işte budur! Çiçek, böcek, estetik, metafizik mi diyordunuz? Alın, evire çevire okuyun…”

Prof. Hayrettin Karaman, R.İhsan Eliaçık’ın bu eleştirisine on gün sonra Yeni Şafak gazetesindeki köşesinden cevap verdi. Prof. Karaman, “İ. Eliaçık`ı dikkat, edep ve insafa davet” başlıklı yazısında kendisini şu cümlelerle savundu:

“1982 yılında hocamız Ali Özek, mealde adı geçen beş arkadaşa, acele olarak Kur`an-ı Kerim`e açıklamalı bir meal yazacağız, “Dünya İslam Birliği” bunu bastırıp parasız dağıtacak” dedi, sureleri taksim etti, mümkün olduğu kadar acele olarak gereğini yaptık, A. Özek hoca hariç hiçbirimiz, diğerlerimizin yaptıklarını okuma fırsatı bulamadık. Meal 1982 yılında on bin adet basıldı ve dağıtıldı. Rabıta daha fazla basmak üzere harekete geçince biz itiraz ettik, “mealin tamamını altı kişi okuyalım, gerekli tashihleri yapalım, ondan sonra basılsın” dedik. Bunu da (yeniden okuma, tashih, iyileştirme işini) birkaç defa yaptık.

1985 yılından itibaren bu meal, önce M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı, sonra Diyanet Vakfı tarafından da defalarca basıldı. S. Arabistan`da yapılan baskılar ise milyon nüshaları çok aştı.

Evet, 1982 tarihli baskıda, bir hocamızın yaptığı meal kısmında, İ. Eliaçık`ın naklettiği gibi isabetsiz bir tercüme yapılmıştır. Ama bundan sonraki baskılarda o meal tashih edilmiştir. Buna rağmen yirmi beş yıl önce yapılan hatalı tercümeyi ele alıp diğerlerine bakmadan ağzına geleni söylemek de neyin nesi oluyor!?” dedi.

KARAMAN, İKİ MAKALE KALEME ALARAK CEVAP VERDİ

Hayrettin Karaman, Eliaçık’ın suçlamalarına karşı Yeni Şafak gazetesinde “İhtiyaçtan fazla mal” ve “Meşru olan servet” başlıklı iki ayrı makale kaleme aldı. Prof. Karaman, bu makalelerde mal, servet ve mülkiyet gibi konularla ilgili düşüncelerini dile getirdi.

R.İhsan Eliaçık ise bir hafta sonra kendi sitesinden “Hayrettin Karaman’a cevap” başlıklı oldukça uzun makalesiyle Prof. Hayretin Karaman’a yanıt verdi. İşte Eliaçık’ın Prof. Karaman’a verdiği cevap: “Hayrettin Karaman, aynı köşede iki yazı daha yazarak “ihtiyaç fazlası mal” ve “meşru servet” hakkında “söylemlerimize” kendince iyice bir ayar çekmiş!

“Hocaların hocasından” destur alınca bize susmak mı düşüyor? Hayır! Hoca yanılıyor ve okuyucularını da yanıltıyor. Nedense “hocalar” hep mal mülk söz konusu olunca yanılırlar! Mesele basit bir “görüş ayrılığı” değil, bilesiniz. Mesele çok daha derinlerde… Şimdi, yukarıdaki açıklaması sizce makul mü? Yapılan tercümenin “aceleye getirilerek”, “tamamı okunmadan” “isabetsiz”, “hatalı” olduğunu kendisi de söylüyor. Bu iyi…

****

Yaptığınız “aceleye getirmenin” bir masum hata olduğu kanaatinde değilim. 80’li yıllar darbe yıllarıydı. Rabıta örgütü darbeyi “imamların maaşını ödeyerek” de olsa finanse ediyordu. Siz de o meal sebebiyle finans edilmediniz mi? Bunun bir “proje” olduğunu düşünüyorum. En iyimser yorumla buna alet edildiğiniz anlaşılıyor.”

Üst perdeden yapılan bu tartışmanın ana eksenini mal, mülk, mülkiyet, servet ve emek gibi başlıklar oluşturuyor. Aslında burada açığa kavuşturulması gereken konular; ihtiyaçtan fazla mal edinmenin haram olup olmadığı, meşru servetin ne olduğu, özel mülkiyetin sınırlarının ne olduğu, ihtiyaçtan fazlasından kastedilen şeyin ne olduğu gibi meseleler. Amacımız meseleyi kişiselleştirmek değil meselenin bizatihi kendisini konuşmak ve tartışmaktır. Özgün Duruş olarak İslam’da mülk, mülkiyet ve emek gibi konuları masaya yatırdık.

MEŞRU OLAN SERVET

Prof. Hayrettin Karaman

Sahabe devrinden beri İslam`da özel mülkiyetin sınırı konusu tartışılmıştır. Ebu-Zer el-Gıfârî Hazretleri istisna edilirse sahabenin kahir ekseriyeti ve daha sonraki dönemlerin alimlerine göre meşru olan özel mülkiyetin sınırını şöyle belirlemek mümkündür:

1. Başkası temel ihtiyaçlarını temin edememiş olursa, elinde ihtiyacından fazla malı olan kimsenin bu fazladan, o ihtiyacı karşılaması farzdır; karşılamazsa günahkâr olur.

2. Elinde fazla (nisab miktarı) malı olan kimse, şer`an zengin sayılmayan kimselere malının belli miktarını zekat olarak verecektir.

3. Başta cihad vergisi olmak üzere İslam topluluğunun ihtiyacı sebebiyle meşru ululemrin koyduğu vergiler ödenecektir.

4. Bu ödemeler yapıldıktan sonra kişilerin ellerinde bulunan servet, meşru yoldan elde edilmiş olmak şartıyla onların mülküdür, haklarıdır.

5. Müslüman ne kadar zengin olursa olsun malını israf edemez. İsraf Müslümanların örf ve âdetlerine göre bilinir, tespit edilir.

6. Serveti atıl bırakmak, ümmetin ve insanlığın ondan -infak, yatırım, üretim, istihdam gibi yollarla- yararlanmasına engel olmak caiz değildir.

***

Aşağıda mealini ve tefsirini vereceğim ayet, kişilerin ihtiyaçlarından fazla mallarını derhal ona muhtaç olan yoksullara dağıtmalarını ve herkesin eşit derecede mal sahibi veya yoksul olmasını hedeflemiyor. Ekonomi çevrimine sokularak herkesin istifade edebileceği serveti, yoksullar veya toplum ona muhtaç iken “atıl bırakarak stoklamanın” meşru olmadığını ifade ediyor. Elbette elinde ihtiyacından fazlası olan, buna muhtaç olana verecek, ama bu vecibe, yoksulların ihtiyaçları karşılandıktan sonra da fazla mal sahibi olmayı yasaklamıyor.

Bir de “ihtiyaç” kelimesini açmak gerekiyor. Elinde şahsi ve ailevi ihtiyacından fazla malı olan kimseler eğer bununla, “toplumun muhtaç olduğu” ticaret, yatırım ve üretim yapıyorsa, bu fazlayı “ihtiyaç fazlası” olarak değerlendirmek doğru olmaz. Aksi halde dağıtma, herkesin eşit derecede yoksul olmasına, sonunda toplumun bağımsızlığını kaybetmesine sebep olabilir.

Allah teâlâ buyuruyor: “Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele!/ O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı.” (Tevbe: 9/34-35)

MÜLK AYETLERİNİN RUHU VE BEDENİ ÇARMIHA GERİLDİ

R. İhsan Eliaçık / Araştırmacı-Yazar

Benim derdim kimi meallerde özellikle mal, mülk, eşitlik, emek vs. ile ilgili “kralları” yani servet ve iktidar sahiplerini rahatsız edecek ne kadar ayet varsa, ya (güya) neshedilmiş, ya da tevil-tefsir edilerek kuşa çevirilmiş olması…

Hangi birisini sayayım, ne kadar zengini rahatsız edecek ayet varsa tevil ve tefsir yoluyla “sinirleri alınmış”, kuşa çevirilmiş… Bunlara “görüş farklılığı” veya “farklı içtihat” deyip geçebilir miyiz? Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz?

***

Dinî muhayyilede “Süleyman’ın mülkü” efsanesi, nice dindarın, aslında şeytanca telkinden başka bir şey olmayan zenginlik hayalini süslüyor ve buradan meşruiyet alıyor. Öyle ki buradan girilerek, sonsuz zenginlik ve sınırsız servetin “bir kişide” olabileceğine dair cevazlar veriliyor, fetvalar çıkarılıyor. İslam dünyasında zenginlik, şatafat ve debdebeli saray hayatı özlemlerinin hep “Süleyman’ın mülkü” efsanesinden esinlendiğini görüyoruz.

Tarih boyunca sultanlar, krallar ve onların dalkavuk avanesi, hep cariyelerle dolu haremlerde, altın musluklu, gümüş şamdanlı, camdan havuzlu saraylarda “zenginlikle imtihan olunduklarını” söylediler. “Ama…” diye itiraz edenleri “Süleyman’ın mülkü” diyerek susturdular. Saray çöplüklerinde yiyecek arayan yoksul dindarlara ise “Sabredin, huriler sizi bekliyor” dediler. Tabi ki “öldükten sonra, cennette…” Kurdular bir düzen, şeytanca telkinlerle oyalanıp durdular.

Nasıl olsa Ebuzer mezarından çıkamazdı. Peygamberin, Ali’nin mezarına ise beton dökülmüş, üzerine kayalar yığılmıştı, çıkmaları hiç mümkün değildi. Böylesi bir din algısının asırlardır Hindistan’daki kast sisteminin yerini aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İslam, ne yazık ki paramparça yapmak, zırr-u zeber etmek istediği böylesi bir kast (şirk) düzeninin aracısı, onaylayıcısı ve afyon yüzü haline getirildi.

Değil Kur’an’ın, dört kitabın, hatta “İbrahim ve Musa’dan beri söylenegelen” tüm suhufların manası, içeriği, mesajı, çağrısı yani tüm mülk ayetlerinin ruhu ve bedeni adeta çarmıha gerildi, sonra mezara gömüldü,  sonra üzerine betonlar döküldü, sonra da üzerlerine kaşâneler dikilip içlerinde tepinildi. Hz. İsa’nın “Peygamberleri hem öldürürsünüz, sonra da üzerlerine türbe dikersiniz” dediği şey bundan başkası değildi. (Matta; 23/19-35)…

“EBUZER’İN DAVRANIŞI VE TARZI TEKİL KALMIŞTIR”

Mustafa İslamoğlu / Araştırmacı-Yazar

Kur`an, mülkiyete bakışta ne sosyalizmin ve marksizmin mülkiyet anlayışını benimser ne de kapitalizmin mülkiyet anlayışını benimser. Bu beşeri ideolojilerin söylemlerinden birini Kur`an`a giydirmeye çalışmayı beyhude bir uğraş olarak görüyorum.

Kur`an, öncelikle muhatabında bir mülkiyet tasavvuru inşa eder. Bunun için de mülkün, mülkiyetin gerçek malikinin Allah olduğunu, servetin insana emanet olduğunu söyler. Onun için de “lâm”ı tahsis ile gelir. “Lehü`l-Mülküs semavati vel ard, Lehü’l-Mülkü ve lehü’l-Hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” gibi birçok ayet “lâm”ı tahsis ile mülkü Allah`a hasreder.

Bu ne demektir? Müllkün gerçek maliki Allah`tır. Peki, gerçek maliki Allah ise, insan mülk sahibi oluyor. Öldüğü zaman mülkünü miras bırakıyor. Varisleri mirası paylaşıyor. Hatta Kur`an, varislerin mirası nasıl paylaşacağına dair düzenlemeler getiriyor. Mülke taarruz ve tecavüz suç olarak addeliliyor ve ceza görüyor. Onun için de hırsızlık, Kur`an`da cezası belirlenmiş bir cürüm oluyor. Çünkü hırsızlık mülke tecavüzdür. Eğer Kur`an mülkiyeti onaylamasaydı bu gibi düzenlemeleri de yazmazdı zaten. Mülkiyeti onaylamasaydı miras hukuku olmazdı, feraiz olmazdı. Mülkiyeti onaylamasaydı, faiz hakkındaki düzenlemeler olmazdı. Mülkiyeti onaylamasaydı zekât farzı olmazdı.

Zekât vermek için zaten mülkiyeti kabul etmek lazım. Ama bu mutlak mülkiyet değil, mukayyet bir mülkiyet. Yani emanet aslında… Bu mülkiyetin hakiki ismi emanettir. Onun için Kur`an muhatabında servetin emanet olduğu tasavvurunu inşa eder. Servet bir emanettir. Peki, servet emanettir de insan serveti istediği gibi kullanabilir mi? Yani “servetin sınırsızca temerküzü caiz midir?” dediğimiz zaman, Kur`an bu konuda prensipler koyar. Ne der? Servetin temerküzünü engellemek için, “Servet, içinizden zenginlerin arasında dolaşan bir devlete dönüşmesin.” Yani servet temerküzü, servetin, iktidarın ve gücün bir yerde temerküzüne Kur`an karşı çıkar. Çünkü bunların temerküz ettiği yerde istibdat ortaya çıkar. Bunların temerküz ettiği yerde Firavunlar, Nemrutlar ortaya çıkar. Dolayısıyla Kur`an bunların temerküzüne mani olmamızı ister, temerküzünü önler.

Yine Kur`an zekâtı emreder. Bu da serveti aynı zamanda kamu enstrümanı görmesinin sebebidir. Neden? Çünkü Kur`an`ın zekât dışında bıraktığı kalemler, üretim kalemleridir. Bu manada üretim kalemleri Allah Rasülünün de beyanıyla zekât dışı bırakılmıştır. Efendimiz, Kur`an`ın zekât emrini adeta şöyle anlamıştır: Âtıl parayla Allah seni kırk yıl yaşatmaz. İsterse bu servet dünyalar dolusu olsun. Kırk yılda sıfıra çıkar. Niye? Âtıl durmayacak, aktif olacak. Yani bu servet çalışacak, üretimde olacak.

Yine faiz yasağı da aslında Kur`an`ın servet tasavvurunun bir boyutunu oluşturur. Zekâtın farz olması neyse, faizin haram olması da tersinden aynı şeydir. Zaten zekâtı farz kılmak, eğer faizi haram kılmayacaksa bir işe yaramaz. Faizin haram kılınmasının arka planında yatan temel saik emeksiz kazançtır. Yani Kur`an emeksiz kazancın kapılarını tıkar. Çünkü günah sektörünü emeksiz kazanç oluşturur. Bir yerde emeksiz bir girdi varsa orada mutlaka çıkacak günah arar. Bulamazsa, günah deliği açar ve oradan çıkar. Onun içindir ki toplum binasını sağlam tutmanın yolu haram girdiyi engellemektir. Haram girdilerin en başında da emeksiz kazanç gelir. Kur`an`ın emeksiz kazancı reddetmesinin temelinde de bu yatar.

Tabi sadece farz ve haram düzeyinde, emir ve nehiy düzeyinde anlaşılmaz Kur`an`ın servet telakkisi. Aynı zamanda teşvikler vardır. O teşviklerin başında “infak” teşviki vardır, tasadduk teşviki vardır. Yani yoksullarla paylaşma… Birçok nafile ibadet de bunun bir parçasıdır. İşte sadakayı fıtrı buna katabilirsiniz, kurbanı buna katabilirsiniz. Bu gibi ibadetler de aslında paylaşma emrinin ve tavsiyesinin birer parçasıdır.

İşte bu çerçevede Bakara Suresinin 219. ayetini ele almak lazım. Kur`an`ın ifadesiyle “kenz” yasaktır. Kenz, biriktirmektir. “Altını ve gümüşü kenz edenler, yani yığınlar ve onu infak etmeyenler…” Yığmak değil burada sadece, yığıp infak etmeyenler… “İşte Allah onlara o altınlarını, gümüşlerini ısıtıp onların ahirette böğürlerine, göğüslerine, sırtlarına damga vuracak, basacak” buyuruyor.

Bu aslında “kenz”in yasaklanmasıdır. Peki, bu bağlamda Bakara 219`u nasıl anlayacağız? Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki affı infak edin. Af nasıl anlaşılmalı? Bugün tartışma aslında buradan doğuyor. Bugünkü tartışmanın merkezinde bu “gulil affe” ibaresinin nasıl anlaşılacağı yatıyor.

Bu ayetle ilgili şunu sormak lazım; ihtiyaçtan fazlasını bu ayet infak etmeyi emir mi ediyor? Bir metin var önümüzde, biz bu metinde Allah`ın muradını anlamaya çalışıyoruz. Ayet, ihtiyaçtan fazlasını vermeyi emir mi ediyor? Kullanılan kelimeye baktığımızda asla kimse bunu söyleyemez. “Gulil affe…” Af, bizim bildiğimiz, kullandığımız “af” kelimesidir. Yani, “ihtiyaçtan fazlasını” diye çevirelim, doğru çeviri budur diyelim. Fakat burada bunu emir mi ediyor? “Af” kelimesi bir kere “affetmekten” gelir. Yani biri size karşı bir haksızlık yapmışsa affetmeniz emredilmez. Allah da affı sever, affedenleri sever, ama tavsiye eder. Bakın kısas ayetinin arkasında, “affederseniz sizin için hayırlı olur” der. Ama affedin demez. Çünkü affedip affetmemek bana kalmış bir şeydir. Affetmeyebilirim de. Affetmezsem hakkımı dünyada da ahirette de talep ederim, bu da anamın ak sütü gibi hakkımdır. Ama “af” burada tavsiye edilmektedir.

İşte burada kelimenin de etimolojisi atlanan ve ıskalanan budur. “İhtiyaçtan fazlasının infakı” tavsiye edilmektedir. Peygamberimiz bu tavsiyeyi yapmıştır. Ömrünün son gününde, altı ya da yedi dirhem para gelmiş onu da Hz. Aişe`ye infak etmek üzere vermiş. O hastalık telaşesi içerisinde o para infak edilememiş. Efendimizin, vefatından saatler önce uğraştığı meseleye bakın. “Onu bana getir” diyor. Yani ayılıyor, bayılıyor, artık vefata saatler kalmış. “Aişe, o dirhemleri bana getir” diyor. Aişe, dirhemleri efendimizin avucuna sayıyor. Efendimiz, o dirhemleri oracıkta Abbas`a veriyor. “Bunları infak edin” diyor ve o anda rahatlıyor.

Efendimiz bu tavsiyeyi yapmıştır. Peki, bunu bir emir olarak algılamış mıdır? Emir olarak algılamış olsaydı, efendimizin vefat etmeden önce sahabenin ihtiyaç fazlası hiçbir şeye sahip olmaması, efendimizin de buna izin vermemesi lazımdı. Oysaki böyle değil. Yani on bin tane köle azad eden sahabe var. Bin tane askeri, Hz. Osman gibi techiz eden sahabe var. Abdurrahman bin Avf gibi, binlerce askerin ihtiyacını karşılayan sahabe var. Bunlar daha efendimiz yaşarken oluyor. Efendimizin borç aldığı sahabeler var. Hakeza borç aldığı gayri müslimler de var. Dolayısıyla sahabenin, daha efendimiz yaşarken ihtiyaç fazlası elindeydi. Bunu böyle anlamak şu demektir; “kira getiren bir şeye sahip olmak haramdır!?.”

Bakara 219`u doğru anlamak lazım. Burada teşvik edilmiştir. Rabbimiz tavsiye etmiştir. Fakat tersi haramdır. Bu da bir emirdir. “İhtiyaç fazlası haramdır” diyecek ne ayetin metlulü ne lafzı ne maksadı ne manası ne Allah Rasulünün uygulaması ne de sahabenin uygulamasında bunu doğrulayıcı asla bir şey göremeyiz.

Allah Rasulünün kişisel tercihini Ebuzer’de görüyoruz. Ebuzer`in tavrı ve tarzı da böyle olmuştur. Şunu söyleyelim; Ebuzer Allah Rasulünün Mekke`den itibaren tedrisat halkasından geçmemiştir. Ebuzer Mekke`de yoktur, yani bir müddet gelmiştir sonra Rasulullah kendi kavmine geri göndermiştir. Çok kısa bir müddet Mekke`de kalmıştır. Ebuzer, Bedir`e katılmamıştır, Uhud`a katılmamıştır.

Ebuzer, Allah Rasulünün yanına geldiğinde kavminden birçok insanın imanına vesile olmuş gelmiştir. Fakat bu manada Ebuzer`in kişisel duruşu bu duruştur. Yani servet dediğimiz şeye kökten karşı olan bir duruştur. Ama bu, onun kişisel duruşu olmuştur. İkinci bir duruş göremiyoruz. Yani Allah Rasulü sahabeyi men etmezken, Ebuzer men etmeye kalkmıştır. Onun için Ebuzer`in davranışı ve tarzı tekil kalmıştır.

Peki, Ebuzer`in bu davranışını ve bu görüşünü bugün biri çıkıp da savunsa ne dieyceğiz? Ebuzerî diyeceğiz. O da Ebuzer yolunda diyeceğiz. Ben İslam yolu üzerindeki bu çizgilerin devam etmesinin birçok hayırlara vesile olduğuna inanıyorum. Onun için bu çizgiyi de birileri savunmalı diyorum. Çünkü bu çizginin de yüreğini teskin ettiği bir insan kitlesi var. Bu çizginin de İslam`ın güzelliğini yüreğine soktuğu bir kitle var. Yani gönlü sosyalizme yakın olanlar, eşitlikçiliğe doğuştan yakın olanlar, bunu bir varoluş problemi haline getiren insanlara verilecek mesajımız da vardır. Bu mesajı da bu çizgi versin diyorum. Fakat bir şartla; hiçbir çizgi kendi savunduğunu, kendi anlayışını mutlaklaştırmasın, diğer anlayışları ötekileştirip şeytanlaştırmasın.


“SERVET BİRİKTİRMEK NE KADAR İSLAMİDİR?”

Prof. Dr. M.Hayri Kırbaşoğlu

İslami öğretide mal ve mülk`ün gerçek sahibinin Allah (c.c) olduğu, kulların mülkiyetlerinin ise itibari, izafi ve “intifa hakkı” şeklinde olduğu bilinmektedir. Öte yandan İslam`ın serveti, başkalarına, yetimlere, öksüzlere, fakirlere de harcamak için değil, sırf kendisi için deli gibi tutkuyla biriktirmenin, servet biriktirme çılgınlığının da karşısında, hem de şiddetle karşısında olduğu malumdur (bkz.9, et-Tevbe, 34 (Yahudi ve Hıristiyan dolayımıyla); 89, el-Fecr, 17-20).

Buradan hareketle mülkiyet konusunda günümüz şartlarında benimsenmesi gereken görüş ve yaklaşım kanaatimce şu olmalıdır:

Mülkiyet felsefesi olarak, gerçek mülkiyetten ziyade intifa hakkı anlayışını özümseyip içselleştirmek ilk adımda yapmamız gereken temel bir değerlendirme olmalıdır.

Ardından yeryüzündeki bütün tabii kaynakların ve ekonomik imkânların kimsenin malı olmadığı, bilakis bütün insanların bunlardan müştereken yararlanma hakkına sahip olduğu ilkesinin benliğimizde egemenliği sağlanmalıdır. Buna bağlı olarak da, öncelikle bütün insanların barınma, giyim, beslenme, sağlık, geçinme gibi temel hakları sağlanmadıkça, bilhassa İslam dünyasında görülen sosyal adaletsizlikler ortadan kaldırılmadıkça, bu problemler yokmuşçasına servet yığıp biriktirmek, bu insanların durumlarını görmezlikten gelmek gibi “kapitalistçe” uygulamaların, tam olarak yukarıdaki ayetlerin kapsamına gireceğinden kuşku duyulmamalıdır. Bu noktada ekonomik imkânları elinde tutan devlet ya da özel sektör arasında bir ayırım asla söz konusu değildir, her ikisi de aynı kapsamda sorumludurlar.

Bu noktada ihtiyaçtan fazla mal biriktirip biriktirmeme ile ilgili sorunun, şu şekilde yeniden düzenlenmesi meselenin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır: Sadece kişisel ihtiyaç fazlası olarak değil, asıl milyonlarca fakir, işsiz, aç, evsiz varken muazzam servetler biriktirmek ne kadar İslamidir? Hatta zekâtını verse bile servet sahipleri, bu açlık, fakirlik, sefalet, işsizlik, evsizlik ortada duruyorken yine de aşırı zenginleşme yoluna giderlerse, keza yönetimler de bunları ortadan kaldırmadıkça yine İslam`a uygun davranmış olamazlar.

Açık konuşmak gerekirse, İslam Dünyasında ve bütün yeryüzünde, her insanın insan gibi yaşayabileceği asgari şartlar hayata geçirilmeden -ister devlet ister özel sektör olarak- gerçekleştirilecek her zenginleşme, her servet birikimi, İslami açıdan sorgulamayı hak edecektir.

Emek meselesinde ise, bilhassa hiçbir emek harcanmadan, mesela miras ve benzer yollarla el değiştiren muazzam servetlerin bu şekilde el değiştirmesini “efendim miras haktır” şeklinde dar ve miyop bir fıkıhçı bakışıyla geçiştirmek de ilmen, dinen, ahlaken ve vicdanen doğru değildir. Bu bakımdan günümüz müslümanlarının, tek tek ayetlerden ve hadislerden yola çıkarak parçacı/atomcu yöntemlerle geçmişte ortaya konmuş olan klasik fıkhi yaklaşımları Kur`an`ın bütününden hareketle, çağın şartları ışığında yeniden gözden geçirmeleri gerekir. Yine onların İslam dünyasında kol gezen acımasız sosyal adaletsizlikleri göz önüne alarak, sosyal adaletçi bir perspektiften, mülkiyet, servet birikimi, emeksiz spekülatif kazançlar, dünyevileşme, “Karunlaşma”, “mücahitlerin müteahhit olması”, “tasavvuf ehlinin tasarruf ehli olması”, bir “abdestli kapitalistler zümresinin türemesi”, İslami kesimin giderek “masa-kasa- nisa” üçlemesini hayatın ana hedefi olarak görmeleri gibi olguları masaya yatırarak, 21.yüzyıl için yeni bir mülkiyet teorisi geliştirmeleri zorunlu görünmektedir.

Benim şahsi yaklaşımım ise şu şekildeki bir tekliften ibarettir: Ülkemiz ölçeğinde konuşacak olursak, memleketimizin toplam milli gelirinden her insanın barınma, beslenme, giyim, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli miktar ayrıldıktan, memlekette açlık, işsizlik, fakirlik gibi insanlık dışılıkların kökü kazındıktan sonradır ki, bazılarımız daha lüks bir hayat için birikim yapmayı bir ölçüde belki hak edebilirler. Ama bu temel insani/İslami standart sağlanmadıkça, servetler vebal olmaya aday demektir.

Özetle mesele bir fetva meselesi olmayı çoktan aşarak, tartışılması ve Kur`an`ın sosyo-ekonomik adalet temelli toplum anlayışına uygun olarak yeniden inşa edilmesi gereken bir “mülkiyet felsefesi” ve “mülkiyet teorisi” meselesi haline gelmiş görünmektedir.

“ASLOLAN REFAH DEĞİL FELAHTIR”

Ali Bulaç / Sosyolog

Modern iktisat tarihinin en tartışmalı ve anahtar kavramlarından bir tanesi mülkiyettir. Mülkiyet ile ilgili tartışmanın modern iktisada girişi tesadüfî değildir. Çünkü Avrupada, batıda feodalitenin olduğu dönemde insanların mülkiyet hakkı yoktu. Mülkiyet toprakla ilişkiliydi ve toprağın da sahibi senyördü. Senyör aynı zamanda toprak ve toprağın üzerinde yaşayanların da malikiydi. Yani mülkiyetin konusu hem toprak hem de toprağın üzerinde yaşayanlardı.

Tarihi boyunca Avrupada mutlakiyetçi idareler ve feodal düzen içerisinde insanların kendi emekleriyle elde ettikleri hasılaya sahip olamadıkları için mülkiyet bir problem olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla ister zirai kapitalizmi ister sınai kapitalizmi başladığında burjuva iktisadının, kapitalist iktisadın hem Merkantilist dönemde hem de fizyokratlar döneminde en çok üzerinde durduğu konu mülkiyettir. Yani mülkiyetin korunması, hukuki güvence altına alınmasıdır. Hatta Magna Carta’nın -ki batı demokrasilerinin temeli sayılır- özünde bu vardır. Krala karşı senyörlerin haklarını korumak ve verecekleri vergiyi tayin etmek. Yani esası budur.

Marksizm ortaya çıktığında modern iktisadın, kapitalist iktisadın, daha doğrusu bu anahtar terimine ciddi bir eleştiri yöneltti. Eğer sorunun temelinde bu kontrolsüz ve güç temerküzünü sağlayan mülkiyet varsa bu kapitalist iktisattan çıkmanın, adaleti ve sınıflar arasındaki dengeyi sağlamanın da yolu, daha doğrusu ezilen sınıfı iktidar yapmanın yolu mülkiyetin ortadan kaldırılmasıdır. Bu kapitalist iktisatla, sosyalist iktisat yahut da marksistler arasında hep bir tartışma konusu olmuştur.

İslam dünyasına dönüp baktığımız zaman, İslam dünyasının bu tartışmayla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Çünkü, İslam ilk ortaya çıktığında mülkiyeti kabul etti. Fakat bu mülkiyetin özüne emeği yerleştirdi. Bu, batıda karşılığı olmayan bir mülkiyet tanımlamasıdır. Yani eğer mülkiyetin özünde emek varsa, emekle elde edilmiş olan maddi mal ve servete kişinin sahip olması söz konususuysa bu bir haktır aynı zamanda.  İnsan mülkiyetini bir başkasına devrettiği zaman aslında kendi emeğini de devretmiş olmaktadır. Miras, bağış, hibe, vakıf, infak vs. yollarla kendi emeğini aktarmaktadır.

Bugünün tartışmasına gelirsek, yani İslam`da mülkiyet var mı yok mu tartışması çok doğru bir tartışma değil bu. Çünkü müslümanların modern dünyaya ve kapitalizme alternatif olarak söyleyebilecekleri doğru olan şey adalettir. İktisadi hayatın emek üzerinde cereyan etmesi, emeğin maddi hasılasının korunması ve adaletin tesis edilmesidir. Fakat bu kuru bir mülkiyet tartışmasıyla anlaşılabilecek bir konu değildir. Yani üretim yapısının gözden geçirilmesi, üretim yapısının değiştirilmesi, bölüşüm mekanizmasının sorgulanması ve harcama ve tüketim felsefesinin sorgulanması gerekir.

İzlediğim kadarıyla bu tartışmayı sürdüren taraflar, ister İslam’da mülkiyeti mutlaklaştırır vaziyette ve kapitalist iktisada yaklaştırır bir tonda mülkiyeti savunanlar, ister buna radikal bir biçimde karşı çıkanlar, bu üç asli konuya değinmiyorlar; yani üretim yapısının değişmesi, bölüşüm sisteminin değişmesi, harcama ve tüketim sisteminin değişmesi. İslam, benim kanaatime göre, kapitalizmden de, sosyalizmden de farklı olarak bu üç noktada farklı bir şey söylemektedir.

Bakara 219. ayette “ihtiyaçtan fazlası” veya “ihtiyaçtan arta kalan” diye bahsediliyor. Peki, ihtiyaç nedir diye sorduğumuz zaman burada modern iktisatla da tekrar yüz yüze gelmiş oluyorsunuz. Modern iktisadın tanımı, insanın sınırsız ihtiyaçları ve sınırlı maddi tabiat kaynakları arasında denge kurmak demektir. Oysaki insanın ihtiyaçları sınırsız değildir. Sınırsız olan arzulardır. İhtiyacın yerine arzuları ikame ettiği için kapitalizm, işte bu dengeyi korumak mümkün olmuyor, o zaman da mülkiyeti, parayı ve serveti mutlaklaştırmış oluyor.

Kapitalizm sınırsız sermaye biriktirme özgürlüğüdür

Kapitalizmi tek bir cümleyle tarif etmek gerekirse sınırsız sermaye biriktirme özgürlüğüdür. Sistemin buna göre kurulmasıdır. Bu böyle olunca, kapitalizmle İslam arasında hiçbir yakınlık olmaz. Çünkü sınırsız sermaye biriktirmek yoktur. Birkaç sebepten dolayı yoktur.

Birincisi, mülkün sahibi ve her şeyin gerçek maliki Allah`tır. Göklerin, yerin ve bunların arasında olan her şeyin gerçek maliki Allah’tır. Çünkü Allah yaratıcıdır. Yani sen bir portakal bahçesine sahipsin fakat o portakal ağacının toprağının, güneşinin, havasının ve suyunun, yani portakalın meydana gelmesini, ürünün yetişmesini sağlayan ana unsurların yaratıcısı Allah`tır. O halde bir kapitalist gibi bu portakal bahçesinin veya bir buğday tarlasının maliki olarak kendini takdim edemezsin. Senin yararına sunulmuştur, sen üzerinde tasarruf hakkına sahipsin.

İkincisi, şeriatın tayin ettiği meşru çerçeveyi takip etmek suretiyle istediğin kadar servet sahibi olabilirsin. Yani servetin herhangi bir sınırı yoktur. Fakat sahip olduğun serveti dilediğin gibi harcayamazsın. Burada da kapitalizmden kesin olarak ayrılıyorsun. Mesela; meşru yolları takip ederek istediğin kadar servet sahibi olabilirsin, burada komünizmden veya sosyalizmden ayrılıyorsun. Fakat sahip olduğun serveti istediğin gibi harcayamazsın, burada da kapitalizmden ayrılıyorsun.

O halde müslüman toplumda veya müslümanların yaşadığı bir toplumda sınıf farkı olmaz. İktisadi gelir farkı olabilir. Fakat üç aşağı beş yukarıdır. Yani birbirine yakındır. Yoksulla zengin arasında uçurumlar yoktur. Birbirine yakındır. Eğer uçurumlar varsa orada sınıf farkı da var demektir.  Sınıfın da teşekkül edebilmesi için bir geleneğe dayanıyor olması lazım. İktisadi gelirin siyasi ve hukuki imtiyaza da mesnet teşkil ediyor olması lazım. Üçüncüsü de sınıflar arasında geçişgenliğin olmaması lazım.

Halbuki İslam`da zenginken fakir olabilirsin, fakirken zengin olabilirsin. Müslümanların tarihinde hiç sınıf olmamıştır. Zenginlik hukuki ve siyasi bir imtiyaz sebebi değildir. Bu açıdan da, yani bambaşka bir galaksiden söz etmiş oluyoruz. Maalesef, tabiki modern zamanlarda ve Türkiye`de insanlar İslami olmayan yollardan, daha çok da kamu kaynaklarından istifade ederek, iktidarın ve yönetimlerin avantajlarından istifade ederek mal, mülk ve servet sahibi oluyorlar. Ve diyorlar ki, biz üzerimizdeki farz olan zekâtı ödedikten sonra istediğimizi yapabiliriz, harcayabiliriz. Hayır, istediklerini de yapamazlar. Zekâtlarını verdikten sonra da yapamazlar.

Çünkü zekâtın dışında da toplumun o servette bir hakkı vardır. Aynı zamanda zekâtın dışında yoksulların hakkı vardır. Fakat bu bizim anladığımız, yani savunulduğu gibi ihtiyaçtan arta kalanın yoksullara devredilmesi değildir. Bu öyle olacak şey değil. Bu, üretim yapısının İslamileştirilmesi, bölüşüm düzeninin İslamişletirilmesi, tüketim ve harcama düzeninin İslamileştirilmesidir. Yoksa para aktarmak suretiyle, yani diyelim ki benim bir milyar param olsun, onun dışındakini infak olarak dağıtacağım… Bu, İslam’ın arzu ettiği bir şey değildir. Öyle sorun çözülmez.

Ebuzer meselesine de kısaca değinmek gerekirse; Bildiğiniz gibi iki meşru örnek vardır. Bir tanesi Ebuzer örneği. Ebuzer bir sahabe protoptipidir. Diğeri de Abdurrahman bin Avf örneğidir. O da bir sahabe prototipidir. Bu, şu demektir; müslümanlar arasında Abdurrahman bin Avf da olacak, Ebuzer de olacak. Burada imamın, yani devletin veya şeriatın ikisi arasında denge kurması ve bunları birbirine yakınlaştırması esas alınmalıdır. Ne Ebuzer`in tasvir ettiği gibi bir iktisadi sistem kurmak mümkün, yani bu arzu edilebilir bir şeydir. Yani bir idealdir. Fakat reel politiği o ideale göre ayarlama çabası, cehdi içinde olmalıdır bu devlet. Ama ne de Abdurrahman bir Avf`ın dediği gibi, yani bütün müslümanlar diledikleri kadar mal, mülk sahibi olacaklar ve Müslümanlık zenginlikle, servetle, refahla tanımlanacak. Çünkü aslolan refah değil felahtır. Bunların ikisi de uç örnek, fakat ikisi de bir gerçekliği, bir hakikati ifade ediyorlar. Benim kanaatime göre İslam bunların ortasıdır, dengedir.

Kaynak: a, 13.11.2010 ve Özgün Duruş, 24.11.2010