Yayınlanma tarihi: Pts, Nis 29th, 2013

1 Mayıs

Türkiye işçisinin acil sorunları var. 1 Mayıs ise bu sorunları gündeme taşımak, sorunlarımıza sahip çıkmak ve hakkımızı beraberce aramak için biçilmiş kaftan.

Son yirmi yılda yaşanan piyasalaşma, gerek tarımda gerekse kentlerde küçük üreticilik yaparak hayatını kazananların sayısını son derece düşürdü. Bugün Türkiye’de çalışan 25 milyon kişinin, 17 milyonu, yani % 63’ü işçi statüsünde çalışıyor. İşte böylesi devasa bir kesimin çok büyük bir bölümü ciddi ve acil sorunlarla boğuşuyor.

İş güvenliği bu acil sorunlardan biri. 2013’ün ilk ayları önceki yıllardan geri kalmadı. Günde ortalama 4 işçiyi iş kazalarında, daha doğrusu iş cinayetlerinde kaybediyoruz. Kürt sorunu, trafik gibi ölüm sebepleri hep gözümüzün önünde ama işyerinde çalışırken yaşanan ölümler karşısında sanki daha bir ilgisiziz. İşçi ölümlerinin ve sakatlıklarının sebepleri “herkesin bildiği sırlar” türünden: Yasal fazla mesai sınırlarını aşan çok uzun mesai süreleri, işçilere kapasitesinin üstünde iş yüklenmesi, gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmasının getireceği maliyetten kaçınma ve tabii ki denetim zaafiyeti. Öyle ya da böyle bu ölümler, işçilere insanca çalışıp yaşamayı reva görmemekten ya da bunu başka bir öncelik karşısından önemsiz görmekten kaynaklanıyor.

İş güvenliği daha yakıcı olsa da, ondan çok daha yaygın olan bir iş güvencesi sorunu var. Kısa sözleşme süreleri, sözleşmeli-kadrolu ayrımı, işçinin kıdem tazminatına göz konması, işçilerin haksız yere işten çıkarıldıklarında haklarını aramalarının zorlaştırılması, taşeronlaşma… Bunların hepsi iş güvencesini zayıflatan uygulamalar. Açık işsizliğin % 10, toplam işsizliğin % 15’ler civarında gezindiği bir ülkede iş güvencesinin zayıflatılması, çalışanların her an işsizler kervanına katılma korkusunu enselerinde hissetmesi anlamına gelir. Özellikle “taşeronlaşmaya hayır” dendiğinde öncelikli olarak iş güvencesiz çalışmaya karşı çıkılmış oluyor. Taşeron işçiler üst işverenin yükü yetmezmiş gibi bir yandan da alt işverenin yükünü sırtlarında taşımak zorunda kalıyorlar. Üstelikte iş güvenceleri olmadan, önlerini göremeden. Dahası Bakan Çelik’in taşeron işçiye “müjde” diye açıkladığı yeni kanun taslağı, pek çok alanda taşeronlaşmayı yasadışı kılan asli iştali iş ayrımının kaldırılacağına işaret ediyor. Ülkemizde 1.7 milyon taşeron işçiden yani aileleriyle birlikte yaklaşık 8 milyonluk bir kesimden bahsediyoruz.

Ücretlerin düşüklüğü ve bunun bir belirleyicisi olarak asgari ücret meselesi ise daha da yaygın bir sorun. Asgari ücret düşük nitelikli işler için belirlenen bir alt sınır olmaktan çok daha yaygın bir etkiye sahip. Asgari ücret bugün ilgili aktörlerin “temsilci”lerinin birbirleriyle “pazarlık” yapması sonucu oluşuyor. İhtiyaç maddelerinden bir sepet teşkil edilmek suretiyle belirlenen açlık sınırı ve yoksulluk sınırı benzeri bir hesaplamadan veya kişi başı GSYH’nın belli bir yüzdesi gibi bir orandan farklı olarak, asgari ücret nesnel bir kriterden bütünüyle yoksun bırakılıyor. Bunun yerine, kurtla kuzu bir odaya kapatılıp “haydi siz, kuzu için en uygun ücreti tayin edin” denilerek belirleniyor. Bir soru önergesi sayesinde kamuoyuna açıklanan şu veri çarpıcı: 2009 yılı başında SGK kayıtlarına giren 9.5 milyon sigortalı işçinin, 4 milyonu asgari ücretle çalışıyor. Aileleriyle birlikte bu nüfusun 20 milyona yaklaştığı düşünüldüğünde, asgari ücret meselesinin ne kadar yaygın bir mesele olduğu ortaya çıkıyor.

Uzun çalışma saatleri ise bugün işçilerin başındaki bir başka bela. Ücretler o kadar düşük ki, kimi durumlarda işçiler “isteyerek” uzun fazla mesailere kalmak durumunda. Kimi durumlarda ise bu zaten zorunlu ve ek bir gelir de söz konusu değil. Sanayi sektöründe haftada 6 gün, günde 12 saate yaklaşan çalışma neredeyse kural olmuş durumda. Pek çok insan bırakalım sosyal hayatı, eş ve çocuklarına ayıracak zamanı dahi zor buluyor. Dünya Bankası’nın bir verisine göre Türkiye sanayi sektöründe 52 saat olan haftalık çalışma saati, Meksika’da 45, Polonya’da 42, AB-15’lisinde ise 39…

Bugünün üretim düzeni kapitalizm, ne yazık ki işçi ve patron ilişkisinde bir tarafın kul hakkının öbür tarafa geçmesi üzerine kurulu. Patronların bu düzen içinde işçileri üzerinde ilahlaşma meyilleri göstermesi de madalyonun bir diğer yüzü. Bunun elbette ki bugün de çok şükür ki pek çok istisnaları var, ancak istisna kaideyi bozamıyor. Küresel kapitalizm oyununa giren ülkeler, oyunun bu ana kuralının dışına çıkamıyor ve bu kural tüm toplumu yozlaştırıyor. Bizlerin gönlünden geçen işçi ve patron ayrımının bulunmadığı, üretimin ortaklıklar tarafından yapıldığı, gelirlerin ise ülkede kimsenin aç ve açıkta bırakılmayacak şekilde bölüşüldüğü bir işleyiş. Aklımız da, inancımız da bize böylesi bir işleyişi işaret ediyor.

Bugün bu işleyişten de, bu tartışmadan da çok uzağız. Ufkumuz bu, ama acil sorunlar başka. Ufkumuzu kaybetmeden, bugüne, acil ve yakıcı olana, Türkiye işçisinin muhatap olduğu ciddi sorunlara dönük yüzümüz. 1 Mayıs günü, bu sorunları gündeme taşımak, dertlerimizin çözümü için bir araya gelmek ve hakkımızı aramak için iyi bir vesile.

Ali & Alp Çıracı

 

 

 

 

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>