Yayınlanma tarihi: Pts, Tem 1st, 2013

At izi – it izi…

Uzun bir süreden beri, 1970’lere, hatta 60’lara bakarak bugünlere dair bir şeyler yazmak istiyordum, ama bir türlü kısmet olmamıştı. Aslında tamda 1 Mayıs’tan bu yana yaşanan olaylar benim bu yazıyı yazmama vesile oldu diyebilirim.

1 Mayıs sabahı Emek ve Adalet Platformu olarak, Çapa Tıp Fakültesinin önündeyiz, biraz sonra yapacağımız yürüyüş için gelecekleri bekliyoruz, bir yandan da müzikler, marşlar çalınıyor. O sırada 20-25 yaşlarında bir kadın yanımıza geldi ve “Siz şimdi ne yapıyorsunuz, 1 Mayıs’ımı kutluyorsunuz, ben sizin yüzünüzden şu anda işime gidemiyorum” dedi. Öğrendik ki iş yeri Mecidiyeköy’de ve o yönde toplu taşım seferleri iptal edildiği için o yöne gidemiyor. Şimdi durum şu, kendisini resmi tatilde işe çağıran patronuna kızmıyor, İstanbul’u cehenneme çeviren, devlet anlayışına ya da hükümete de bir şey demiyor, ama orada toplanan 50 kişiye gelip çatıyor; kabahatli bulundu…

Tekel işçilerinin kendi müktesep hakları için Ankara’da verdikleri mücadele esnasında kahvehanede işsiz bir vatandaşın televizyonun karşısına geçerek işçilere ettiği galiz küfürler hala kulaklarımdadır. “Aldığınız 1500 TL neyinize yetmiyor, daha niye ortalığı birbirine katıyorsunuz” minvalindeki sözleri ve küfürleri oldukça ağırdı. Zannediyordu ki işçiler aldıkları maaşları beğenmiyorlar ve devlete karşı direniyorlar. Adamların ne için o kadar eziyeti çektiğinden haberi yoktu, çünkü öyle bir algı oluşturmuşlardı.

Gelelim gezi parkı sürecine yani son dönem yaşanan olaylara, benim aslında anlatmak istediğim Başbakan’ın Afrika seyahatinden döndükten sonra polisin öncelikle AKM binası için yaptığı müdahale sonrası yaşananlar. Cuma günü olaylar başladığında tam anlamıyla bir karartma uygulayan bize belgesel seyrettiren, daha sonra olaylarla ilgili küçük küçük yayınlar yapan  haber kanalları o gün bir anda canlı yayına geçiverdi ve hepsi bir noktaya yoğunlaştı, sayıları 10-20 arası gibi, ama gördüğüm kadarı ile küçük bir grup ellerinde molotoflarla polise, tomalara falan saldırıyorlar, bütün toplumsal olaylara en cevval biçimde karşılık veren polis güçlerimiz ise hiç müdahale etmiyorlar, genelde TOMA gidiyor biraz su sıkıp geri çekiliyor, bu orta oyununu bize yaklaşık iki-üç saat izlettirdiler, daha sonra bu gruplar dağıldı ya da dağıtıldı.  Fakat o sabah gördüğümüz nazik polisimiz, akşam toplanan insanlara hiç de o kadar nazik davranmıyordu, sakat arabasındaki birisine dahi su sıkabilecek bir fütursuzluğa varıyorlardı. Habertürk muhabirinin Divan oteline yapılan polis saldırısını “marjinal gruplar polisi tahrik ediyor”  şeklinde vermesi ve yediği tokat hepimizin gözleri önünde cereyan etti.  Orada görüyor, neyin ne olduğunu fakat adam hala başka bir şey söylüyor.

Metin Yeğin’in dediği gibi, kapitalizmin en güçlü yanı “düşünsel hegemonyası”, yani seni onun istediği gibi düşünmeye zorluyor.

“At izi, it izine karışmak” diye bir deyim vardır. Bu deyimin manası TDK sözlüğüne göre “Değerli ile değersizin, iyiyle kötünün birbirine karıştığı bir durumun ortaya çıkması” demektir. Yani her şeyin birbirine karışması veya karıştırılması, belleklerin allak bullak edilmesidir. Kendi kişisel tarihimde beni etkileyen şeyleri ve memlekette olanları şöyle bir yokladığımda aslında ne oldu ve ne oluyor anlamaya çalıştım.

–          Çocukluğumda en unutamadığım şeylerden biri, bir fotoğraf, babamın okuduğu gazetenin baş sayfasında, Adnan Menderes’in idam sehpasına götürülürken sırtından çekilen fotoğrafı. Üzerinde gömleği, elleri arkadan kelepçeli, yanında iki tane asker; zannediyorum üç, dört yaşlarındaydım. Yassıada duruşmaların da adama edilmedik hakaret kalmadı. 1961’de Menderes’i asan devlet, 1990 yılında devlet töreni ile iade-i itibar etti. Asıldığı zaman bu ülkenin en sevilen kişisi idi, vatandaşın itibarını kim iade edecek?

–          17 Şubat 1969’da ABD askerlerine karşı protesto eylemi yapmaya çalışan gençlere saldırıldı, gerekçesi “Allahsız Komünist’lere” karşı hiç değilse Ehli Kitap olan Amerikalıların yanında yer almaktı. O, yıllarda “Rusya’da (Sovyetler Birliği) bir adam akşam eve döndüğünde portmantoda başka bir erkeğin paltosu duruyorsa eşini rahatsız etmemek için evden çıkar gider, bunların namusu falan yoktur” deniyordu. O günlerde bu kadar “namuslarına” düşkün olan insanların, 70’li yılların sonunda devlet televizyonu eliyle Amerikan dizileri evlerimizin içine girerek en iğrenç ilişkileri bizlere gösterirken, TRT’yi en azından protesto etmek bile akıllarına gelmedi.

–          1970’lerin başı İzmir’deyiz, Tercüman Gazetesi karikatüristi Semih Balcıoğlu bir karikatür çizmiş; denizin kıyısında bir iki tane toplum polisi, o günlerin deyimi ile “fruko”lar denize doğru bakıyorlar, bir tanesi şöyle diyor “Adı Deniz Gezmiş ya, denize bakalım dedik, belki buralarda geziyordur.” Kim bu diye sorduğumda aldığım cevap, “Anarşist, vatan haini” oldu, ürkmüştüm ama o karikatür bana çok sevimli gelmişti. O çocukları astılar. “Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga”dan, yani anayasayı ihlal etmek. 80’ler de Başbakan Turgut Özal “Anayasayı bir kere de biz delsek ne olur” dedi, birkaç sene sonra Cumhurbaşkanı oldu.

–          1960’lar ve 70’lerde her kış ülkeyi Komünistler işgal edecek deniyordu, ha bu kış ha yarın bu böyle yıllar boyunca sürdü. 80’lerin sonuna doğru anayasadan 141 ve 142. maddeler kalktı, bir de baktık ki memlekette komünist filan yok. O zaman bu ülkede kimler birbirini öldürdü?

–          Çocukluğumuzda zannediyorduk ki Hz. Peygamber Türk soyundan geliyor, öyle olmasa bile Müslümanlığı ve “cihat”ı miras olarak biz Türklere bırakmıştı. Zaten Hz. Muhammed’in Fatih Sultan Mehmed’i müjdeleyen bir hadisi bile vardı. Türk İslam sentezinin sloganı “Tanrı dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’ız” idi. Hal böyle olunca, Müslümanlığı hiç kimse hele “pis Araplar” bizim kadar bilmiyorlar ve yaşamıyorlardı. Biz buna inanıyorduk.

–          Yine 70’ler, o yıllarda Ülkücüler dış Türkler esir diyordu, bu kardeşlerimiz dilini, dinini ve kültürünü koruyamıyor, kızıl komünistler tarafından asimilasyona uğruyor, katlediliyorlar diyorlardı. Sosyalistlerin önemli bir kısmı, Şili’ye, Vietnam’a, Kore’ye ağıtlar yakıyor, verilen mücadeleye methiyeler düzüyorlardı. İslamcılar Filistin’e ağlıyor, yapılan soykırıma gözyaşı döküyorlardı. Oysaki aynı yıllarda kardeşim dedikleri, komşuları Kürtler’in rüyalarını bile Kürtçe görmeleri yasaktı!

–          Lise yıllarımda bu ülkede solcu olmak moda idi, hele ki şehirde iseniz ve okuyorsanız. Sosyalist olmak “ilericilik”, dindar olmak “gericilik”; yani oruç tutarsan ya da hadi beş vakitten vazgeçtim, arada bir Cuma namazına bile gitsen adın gerici oluyordu. Hal böyle olunca o dönemin bütün fukaraları bir anda gerici; şehirli, asker veya bürokrat çocukları ise ilerici oluverdi. Şimdi soruyorlar bu ülke niye “sağcı” oldu diye, neden acaba?

–          12 Eylül darbesinden önceki son Başbakan Demirel daha sonraki yıllarda bir gazeteye verdiği röportajda “MİT’in elinde bütün örgütlerle ilgili raporlar vardı ve ülkenin büyük bir kısmında sıkıyönetim vardı ama güvenlik güçleri gereği gibi davranmadı dedi. Darbenin haşmetli komutanı Kenan Evren’e niye o tarihte darbe yaptığı sorulduğunda “Şartların olgunlaşmasını bekledik” dedi. Şartlar neydi, ülkenin iç savaş koşullarına yuvarlanıyor gibi gösterilmesi mi? 11 Eylül günü akan kanlar 12 Eylül’de nasıl kesildi dersiniz?

–          Yine Başbakan Demirel 92 seçimlerinde partisi birinci parti olunca askeri darbelere atıfla “6 kere gittim, 7 kere geldim” diyor, demokrasi havarisi gibi boy gösteriyordu. Oysa aynı Demirel 28 Şubat post modern darbesinde hükümetin devrilmesinde en önemli rolü üstlenirken, bir klasik müzik konserinde “İşte Çağdaş Türkiye” diye böbürleniyordu.

–          1990’lı yıllar boyunca bu ülkenin “aydınlık vatandaşları” özellikle Refah Partisi taraftarlarına, İslamcılara “Mollalar İran’a” diye bağırıyorlardı. O “Mollalar” 2002’de iktidar olunca Washington’a gittiler. Şimdi İran’la neredeyse savaşacaklar, İran’ın bu ülkedeki en yakın müttefikleri şu anda o “aydınlık vatandaşlar”!

–          28 Şubat sürecinde Müslüm Gündüz, Aczmendiler diye bir grup ortaya çıkıverdi, bir anda bütün televizyon kanallarında boy gösterdiler. En mahrem şeyler televizyonda kamunun önünde tartışılmaya başlandı. Görüntülere bakınca millet sandı ki Çarşamba’da ki bütün cemaatler ülkeyi kaplamış. Hükümet düşünce ne olduysa yok oldular, şimdi Gezi Parkında ki “Marjinal”leri izliyoruz!

–          2001 krizinde bir gecede her şey alt üst oldu, orta düzeyde bir sürü işyeri battı, insanlar iflas ettiler, aileler dağıldı, intihar edenler oldu. Cumhuriyet tarihinde belki de ilk defa esnaflar ayağa kalktı. Ülke o gün ekonomik olarak dibe vurmuştu. Dönemin Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, bu politikaların en önemli teknokratıydı, bir anda öğrendik ki, devalüasyon olmadan iki gün önce bütün mevduatıyla döviz satın almış. O günlerde Mesut Yılmaz’ın kardeşi Turgut Yılmaz’ın sahip olduğu Tekstil Bank piyasadan döviz topluyordu. Hepimiz bedel öderken onlara ne oldu dersiniz?

–          Gezi Parkı olaylarında medya üç gün karartma uyguladığında hemen feryat edenler umarım 30 yıldır Kürt coğrafyasında neler yaşandığının biraz farkına varmışlardır. 34 masum Uludere’de uçakların bombalarıyla katledildiğinde umurlarına gelmeyip yılbaşı kutlayanlar, biraz düşünürlerse bu ülkede komşun vefat ettiğinde taziyesi var diye birkaç gün radyo, televizyon açılmaz. Her mayın patlamasını PKK yaptı diyen medya aslında biliyordu ki bu patlamaların en azından önemli bir kısmı TSK’nın mayınları yüzündendi!

Ne diyorsunuz At izi mi, İt izi mi?

2 Yorum
  1. Metin Bahçivan dedi ki:

    Eline,diline,yüreğine sağlık kardeşim. Ülkemizin yakın tarihini bize bir kez daha anımsattığın ve birbirimizi nasıl ”Ötekileştirdiğimizi” yüzümüze vurduğun için…

  2. […] de kitabı tersten okumaya çalışmıştım.  Görüldüğü kadarı ile bu birbirine karışan at ve it izini biraz daha takip etmemiz […]

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>