Yayınlanma tarihi: Paz, Nis 5th, 2015

Galipken Mağlup Olmak (Galiptir Bu Yolda Mağlup Olan)*

SUAT YALÇIN

* Yazarın 28 Mart 2015’te Bayrampaşa İstanbul’da düzenlenen “Asrın İdraki ve İslam II” Sempozyumu’nda yaptığı sunumun metnidir.

2010 yılı yapımı Başrolünde Kevin Spacey’nin oynadığı Casino Jack adında bir film var. Film Casino Jack lakabı ile ünlenmiş olan dolandırıcı Jack Abramoff’un hayatını;  kumarhane dolandırıcılığından, politik skandallara pek çok yasadışı işe karışmış bir adamın hikayesini anlatıyor. Filmde şöyle bir replik var. Demokrat bir politikacı Abramof’a diyor ki:

“Siz sağcıların eskiden hiç olmazsa bir fikri vardı, komünistler ortadan çekildiğinden beri sadece parayı düşünmeye başladınız.”

12 Eylül darbesinden sonra, Türkiye sağcılığı da komünistler bir tehdit olmaktan çıkınca sadece paranın peşine koşmaya başladılar. 80’ler ve 90’ların ilk yarısında merkez sağ kendini tüketince yavaş yavaş “Türkiye İslamcılığı” yerelde iktidar olup hemen peşinden genelde iktidar oldular ama muktedir olamadılar. 28 Şubat’ta alaşağı edildiler. 2002 seçimlerinde Türkiye sağcılığı Ak Parti etrafında iktidara geldi ve 2007, 2011 seçimlerinde giderek genişleyen bir şekilde Ak Parti etrafında tahkim oldu.  2011 yılı Yüksek Askeri Şura’da verilen fotoğraf itibarı ile bence “Devlet” oldular. Ak Parti nasıl 2002 yılında iktidara gelirken nasıl bir koalisyon idiyse, devlet olurken de bir koalisyon oluşturdu.

Bugün baktığınızda, 2011 yılı seçimleri itibarı ile öteden beri var olan Türkiye’deki sağ ve sol kendi oy oranlarını, bir iki puan farklarla koruyorlar. Ak Parti ve MHP, Saadet’in oy oranlarını topladığınızda yaklaşık %65, CHP, HDP ve diğer sol partileri topladığınızda % 35 bir oy oranı görünüyor.

Ben bu ayrışmayı bizim ülkemize tarz bir şekilde yapıyorum. Aslında uluslararası literatürde mesela ne CHP, ne İşçi Partisi sol bir yere oturmaz. Bence Ak Parti’den daha sağda bir yerde duruyorlar ama bu söylediğim sadece teorik bir şey, Türkiye’de bir gerçekliği yok. Türkiye’de siyasi yapı yaşam biçimi ve retorikler üzerinden ilerler.

Başlangıçta ve bugün de sağ bir koalisyon olan Ak Parti iktidarı süreç içinde rengini ve söylemini, liberal bir söylemden daha İslamcı bir söyleme çevirdi.

Aslında bana göre olan biten şudur, Cumhuriyet kurulduğundan beri Yusuf Akçura’nın üç tarzı siyasetini uyguluyor. Önce Türkçülüğü denediler olmadı, sonra batılılaşmayı dendiler o da tutmadı. Sistemin uluslararası konjonktüre oturması için yeterli olmadı fakat ‘İslamlaşma’ ile halk ve sistem bütünleşti. Cihan Tuğal’ın dediği gibi halk İslam üzerinden sisteme massedildi.

Peki, şu anda bir zamanlar bu devlete tağut diyen İslamcılar nasıl olmuştu da bu sistemle bu kadar uyuşabilmişlerdi?

Sisteme dair hiçbir eleştirileri yok muydu, iktidar olmak yetiyor muydu?

Bugün dünyayı saran ve sarsan bu neo-liberal düzenin karşısına koyacak yeni bir dünya tasavvurları bulunmuyor muydu?

Bunca yıldır verilen mücadele, o kadar ödenen bedellerin sonucu iktidar olunca müesses nizamla uyuşmak mıydı?

Şu anda kendisine İslam’ı referans aldığını resmi olmasa da gayrı resmi söylemleriyle ifade eden bir hükümet var ve yaklaşık 13 yıldır hükümet etmeye devam ediyor ve görünen o ki bu seçimlerden sonra da yine hükümet etmeye devam edecek.

Evet, bu topraklarda modern zamanlarda iktidar olundu, insanlar bir zamanlar rüyalarında görse hayra yoramayacakları yerlere, mevkilere geldiler. Askeri vesayet ‘geriletildi’, örneğin başörtüsü ya da eğitim meselelerinde rahatlamalar kaydedildi, kazançlar elde edildi, yerelde ve genelde devlet kadrolarına yerleşildi fakat maalesef fikri olarak tam bir çölleşme başladı. Uluslararası şirketler her tarafa sirayet etti, memleketin en karlı şirketleri finans kuruluşları oldu. Ülkede esnek çalışma ve taşeronlaşma had safhada, sokaklarda yaşayan insan sayısı her geçen gün artıyor. Kentsel dönüşüm yapacağız derken, bütün her yerde rant ekonomisi oluşturuldu. Yapmamız gereken Kürt barışı kişilerin iki dudağı arasında seyrediyor. Savaşın korkusundan evlerini bırakarak ülkemize gelen komşularımıza en aşağılık muameleyi yapıyoruz. Komşularımızda bir mezhep ve etnik çatışma hızlanarak sürüyor.   Üstelik Müesses nizamın bütün yapıları yerli yerinde duruyor ve üstelik daha da güçleniyor. YÖK, Anayasa Mahkemesi, MGK, Diyanet İşleri vs. bunların hepsi yerlerini koruyorlar. Evet, muhafazakar bir iktidar var ve halk biraz daha sistemle örtüşmeye başladı.

Şimdi kendimize şöyle sorular soralım.

Biz Müslümanlar için İslam ne ifade ediyor. Bugünkü dünya sistemi içinde dinlerden sadece bir din mi, yoksa biz Müslümanların 24 saatini düzenleyen bir yaşam biçimi mi?

Müslüman olarak İslam benim hayatımın neresini kontrol ediyor. Yani bize Şah damarından bile yakın olduğunu bizzat Kuran’da ifade eden Yaratıcı Rabbimizin varlığını gerçekten hissediyor muyuz?

Mesela hayatımızdan Kuran’ı kaldırsak hayatımızdan bir şey eksilmiş olur mu?

Biz Müslümanlar Allah’ın rızasını kazanmak için mi, devletin rızasını kazanmak için mi çalışıyoruz?

Peki, Müslümanların en büyük derdi iktidar olup, iktidar kalmak mıdır, yoksa yeryüzünü Allah’ın murad ettiği bir şekilde düzenlemek için mücadele etmek ve böylece bir ömrü nihayete erdirmek ve hesap gününe hazır olmak mıdır?

Kuran bize öğüt verirken önceliği kişiye yöneltir ve yönü merkezden çevreye kurar.

Yani önce kendini, sonra aileni, sonra anne ve babanı, sonra akrabalarını, dostlarını ve arkadaşlarını, ülke ve dünyayı gözetmeni ister ve yatay bir hiyerarşi kurar.

Peki, bu kadar yatay bir hiyerarşi kuran bir din iktidar, saltanat ve güçle bu kadar ilgilenir mi?

Osman Bostan’dan duyduğum bir cümleyi aktararak devam edeyim,

“Allah eşitliği murad eder, adaleti emreder”

Evet,  yukarıda söylemeye çalıştığım şeyi en güzel ifade eden cümle bu,  Rabbimin hepimiz için muradının eşitlik olduğuna, eşitliğin ise ancak Adalet ile sağlanabileceğine bende inanıyorum.

İktidar siyasi gücün;

Servet ekonomik gücün;

Bilgi ise ilmi gücün simgesidir.

İktidar ve servet dünyevi bir güçtür. Bilgi ise Yaratıcının o ilk yaradılış gününde insana yüklediği ve onunla beraber tekamül ettirdiği güçtür ve dünya durdukça tekelleştirilemeyecek olan tek güçtür. Tabii ki bilginin tekelleştirilmesi için uğraşmaktalar ama o Allah’ın garantisi altındadır. Bir şekilde ele geçirilse ve istedikleri gibi toplumlara nüfuz etmeye çalışsalar da, hiç kimsenin tekelinde kalmaz ve kendisine başka bir mecra bulur ve oradan akmaya devam eder.

Bakara Suresi 30,31,32,33. Ayetlerde anlatıldığı gibi Rabbim Adem’i yaratırken donatarak yaratmış, bilgi ile bezemiş ve ona irade vermiştir.

“İŞTE O ZAMAN Rabbin meleklere: Bakın ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım! demişti. Onlar: Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken, orada bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. (Allah) Sizin bilmediğiniz (çok şey var, onları) ben bilirim diye cevapladı.”

“Ve Adem’e her şeyin ismini öğretti, sonra onları meleklerin önüne koydu ve “Dedikleriniz doğruysa haydi bu şeylerin isimlerini bana söyleyin bakalım!” dedi.

“Onlar: Kudret ve egemenlikte kusursuz ve eksiksizsin! Senin bildirdiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Doğrusu yalnız Sensin her şeyi bilen, gerçek hikmet sahibi, diye cevap verdiler.”

O: Ey Adem bu (şey)lerin isimlerini onlara bildir! buyurdu. (Adem) isimleri onlara bildirince (Allah): Göklerin ve yerin gizli gerçekliğini, açıkladıklarınız ve gizlediklerinizin tümünü yalnız Ben bilirim dememiş miydim? dedi.”

Kadim zamanlarda her şey din üzerinden tarif ediliyordu, dinsizliği bile din üzerinden tarif edip anlatıyorlardı. Modern zamanlarda ise her şey seküler bir zeminden yani din dışı bir yerden tarif ediliyor, din de aynı şekilde din dışı bir yerden tarif ediliyor. Hal böyle olunca kadim zamanlarda mahalle ve cami ya da mezar ve pazar yeri iç içe olmasına rağmen, modern zamanlarda bütün bu bahsettiğim unsurlar birbirinden ayrıldı ve din sadece tapınaklara ve kişisel ibadetlerimize sığdırılmaya çalışıldı ve biz kişisel ibadetlerimizi din diye algılamaya başladık, dini hayata taşıyamaz olduk. Üstelik bunu hiçbir şekilde yadırgamıyoruz, doğal kabul ediyoruz. Yani işçisini açlık sınırı altında çalıştıran bir patronu hacca gitmesi veya kurban kesmesi nedeniyle iyi bir Müslüman olarak addediyoruz. Buradaki eksikliği hiç sorgulamıyoruz. Halbuki tarihe bakınca görüyoruz ki Velid bin Mugire’de mesela Mekke’de zaman zaman kazanlarla yemekler pişirtip, herkese sofrayı açıyordu ama Bilal ile kendisinin Allah önünde ve beşer önünde eşit olduğu fikrini bir türlü kabul edemiyordu.

Ben doğrusu Hz. İbrahim’den bu yana bütün peygamberlerin şöyle bir misyon taşıdığını düşünüyorum.

Tebliğ ederek bilgiyi paylaşmak,

Kazanarak serveti paylaşmak,

Gücü dağıtarak iktidarı paylaşmak.

Kuran’da bahisleri sıkılıkla geçen Firavun iktidarı, Karun serveti, Haman ise bilgiyi tekelleştiren kişiler ve simgelerdir.

Enam suresi, 75-80 ayetleri arasında, Hz. İbrahim’in kendisine verilen idrak sayesinde tartıp, kıyaslayıp ve doğruya giden yolu bulması anlatılıyor. En nihayetinde Allah’ın verdiği ilmi ve bilgiyi tasdik ediyor.

  1. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim’in bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâla ibret almıyor musunuz?

Evet, ne diyor Hz. İbrahim: ‘Rabbimin ilmi her yeri kuşatmıştır, hala ibret almıyor musunuz.’ İbrahim Peygamberden Hz. Musa’ya kadar bütün Peygamberler bir tek konu üzerinde durmuşlardır, tevhidi inanç, bir ve tek olan, eşi benzeri olmayan Allah’a inanmak ve sadece ona kulluk etmek.

Musa Peygamber’in elbette ilk görevi tevhidi akideyi kendi kavmine anlatmaktır ama ona bir görev daha yüklenmiştir. Köleliği bir hayat biçimi haline getiren ve onu içselleştiren bir toplumu özgürlüğe götürmektir. Bedenlerini ve ruhlarını özgür kılmaktır, tek bir Allah’a inanmak ve bağlanmanın ancak özgür bir beden ve ruhla yapılacağını Kuran bize açıkça ifade eder. Hz. Musa’nın Mısır diyarından çıkışı, Kızıldeniz’i geriye dönmemek üzere yarıp geçmeleri hep bize bu özgürleşme yolunu gösterir. Bütün bir hikaye, köleliği bir hayat biçimi haline getirmiş bir toplumun ondan çıkmamak ve kurtulmamak üzere yaptığı sızlanmalar ve Musa Peygamberin onlarla mücadelesi şeklinde geçer.

Nitekim Hz. Musa’nın onlara getirdiği şeriat bu dünyayla ve kendilerine özgür ve ahlaklı bir hayat kurmayla ilgilidir. Tam da işte orada yeni bir dünya kurmaları aşamasında yani kurtulmuşken, Altın Buzağı meselesiyle kendi köleliklerine döndükleri anlatılır. İşte kazanıldığı sanılan mücadeledeki ilk mağlubiyet tamda orada olur.

Hz. İsa ise, ahlaki olarak batmış bir dünyaya tebliğ için gönderilir, nitekim İncil’de şöyle bir sahne anlatılır.

“Yahudilerin fıshı yakındı; İsa’da Yeruşalim’e çıktı. Mabette sığır, koyun ve güvercin satanlar ile sarrafları oturmakta buldu. İplerden bir kamçı yapıp hepsini, koyunları da sığırları da, mabetten kovdu, sarrafların paralarını döktü ve masalarını devirdi ve güvercin satanlara dedi: Bunları buradan kaldırın, Allahın evini bir ticaret evi yapmayın” Yuhanna Bap 2, 13-17

O yüzden Hz. İsa’nın öğretisi, bir önceki şeriatın tersine ahret vurgusunun öne çıkarıldığı bir şeriattır, artık üçüncü aşamaya geçilmiştir. Tevhidi inanç, özgürleşme ve ölüm ve sonrasındaki hayat, işte Hz. İsa o kısacık risaleti boyunca hep bunu öne çıkarmıştır. Ahlaki açıdan kirlenmiş bir topluma, dünya sadece buradan ibaret değil, evet hepimiz öleceğiz ve mutlaka Yaratıcı önünde hesap vereceğiz demiştir. O yüzden hepiniz Ahlaklı yaşamak zorundasınız!

Hz. İsa öldürüldükten sonra Roma imparatorluğunun bütün engellemelerine ve katliamlarına rağmen din önlenemez biçimde fakir halkın içinde yayılmaya devam ediyordu, aslanlara atıyorlardı, gladyatörlere parçalatıyorlardı fakat yine de yayılmaya devam ediyordu. Sonunda bu çıkmaz sokağı gören 1. Theodosius, siyasi bir hamle olarak da imparatorluğun resmi dini ilan ediyor, tapınak dini haline getirilen Hristiyanlığın içi boşaltılıyordu. Baktığınızda Hristiyanlık bir zafer kazanmıştı, ama nihai olarak mağlup oluyordu.

Hz. Peygamber Alak suresi indikten sonra bir müddet şaşkınlık yaşıyor, korku ve endişe içindeki halini Hz. Hatice Validemiz yatıştırıyor ve  “ Sen mazlumun yanında durursun, yetimi korursun, asla yalan söylemezsin, bu sana gelen şüphesiz kardeşlerin İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya gelen Namus’u Ekber’dir” diyordu ve Hz. Peygamberin tereddütlerini gideriyordu. Alak Suresi ve peşine gelen Kalem suresi ile beraber tebliğine başlayan Hz. Peygamber gördüğü tepki ve kendisiyle alay edilmesi dolayısıyla, risalet gelmeden önceki son zamanlarında olduğu gibi içine kapanıyordu.

Önce Müzzemmil suresinde, sonra Müddessir Suresinde Allah Peygamberine üstündeki örtüleri atmasını ve artık dışarı çıkmasını söylüyordu.

3.Sure olan Müzzemmil ile Peygamberinin tebliğ ve düşünce biçimini ayarlayan ve ona tekrar kendine güvenmesini sağlamaya çalışan Allah, kendisine sonuna kadar sahip çıkacağını söylüyordu, yeter ki o ve müminler doğru yolda ilerlesinler.

Bir Müddet sonra Müddessir Suresi geliyordu.

“Yâ eyyuhel muddessir– Sen Ey (yalnızlığına) bürünmüş olan

Kum fe enzir.- Kalk ve Uyar

Ve rabbeke fe kebbir.- Rabbinin büyüklüğünü ve Yüceliğini an

Ve siyâbeke fe tahhir- Öz benliğini temiz tut

Verrucze fehcur.- Ve bütün pisliklerden kaçın

Ve lâ temnun testeksir- İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma

Ve li rabbike fasbir.- Ama sabırla Rabbine yönel” 

Evet,  Allah Müddesir Suresinden itibaren artık, Peygamberini, o kendi içine kapanmış, o çok üzülmüş Peygamberini ayağa kaldırıyordu ve ona bütün öğrettiklerini, herkese tebliğ etmesini istiyordu. Bunu yaparken de kendini bütün pisliklerin dışında tutmasını, yalnızca Rabbine yönelmesini ve yaptığı hiçbir iyi iş karşılığında bir menfaat beklememesini öğütlüyordu. Evet, bu Sure ile ayağa kalkan ve haykıran Hz. Muhammed artık ölünceye kadar susmayacak, yılmayacak ve savaşacaktı. Çünkü kendisi iyi bir ahlaka sahipti, Mazlumun yanında durur, yetimi korur ve asla yalan söylemezdi. O Mekke’de herkesin eşitlenmesini istiyordu, mazlumların ezilmemesini istiyordu, herkesin birbiri ile kardeşçe yaşamasını istiyordu. Artık bilginin tekamül olma zamanı gelmişti ve bilgiyi, maddi zenginlikle birlikte daha güçlü hale getirmek gerekiyordu. Medine’ye Hicret eden insan sayısı sadece 154 kişiydi, orada da kendisine inanan belki o kadar, belki biraz daha fazla insan vardı ama artık inşa zamanı gelmişti. Onun içinde yavaş yavaş servetin ele geçirilip, bölüştürülmesinin zamanı gelmişti. Bedir savaşına işte bu üç yüz inanmış kişi ile çıkılıyordu ve kendisinden çok büyük bir orduyu Bedir kuyularında Allah’ın yardımı ile mağlup ediyorlardı. Artık servetinde yolu açılmıştı. Son olarak iktidar kalmıştı, o da Mekke’nin fethi ile bitirilmişti. Artık herkesin eşitlenmeye başladığı o toplum bir yandan kuruluyordu.

Hz. Muhammed, fakirler, yetimler, köleler gibi herkesin Allah’ın gözünde eşit olduğunu söylüyordu. Ona göre insanın doğduğu kabile, o kabile içindeki klan ve aile hiç önemli değildi. Hiçbir grup diğerleri üzerinde hak iddia edemezdi. Müslüman olmak- Allah’ın emirlerini yerine getirmek- eski bölünmeleri unutmak demekti. Kabileler ya da zenginle fakir karşı karşıya gelmeliydi. Onlar insandı, bir toplumdu, tanrılar değil, bir Allah’a inanarak birbirlerine bağlanmışlardı.

Hz. Muhammed’in yönteminde görüldüğü gibi önce tebliğ ile bilgiyi, sonra direnerek ve savaşarak serveti, sonra güçlenerek iktidarı ele geçiriyorlardı. Bu aşağıdan yukarı doğru ve yatay bir hiyerarşi ile kurulan bir hayat biçimiydi.

Yani Peygamberler yatay hiyerarşi kurarlar, rızayı üretirler ve paylaşırlar.

Firavun, Karun, Nemrut ise dikey hiyerarşi kurarlar, güçle razı ederler ve bütün her şeyi tekelleştirirler.

Hz. Muhammed’in mesajı önceki mesajların bir devamıydı fakat en önemli yanı kurucu, inşa edici bir mesajdı ve şehrin zenginliğini kontrol edenler için yıkıcı bir mesajdı. Fakat ölmeden önce kendisinden sonra olacakları hissetmiş olmalı ki Veda Haccında sizin mallarınız ve canlarınız birbirinize haramdır diyordu.

Maalesef, Hz. Muhammed’in vefat ettiği gün kavga başlamıştı, daha Peygamberlerini defnetmeden iktidarın paylaşımı meselesi başlamıştır. Beni Sakife’deki o ilk kavga belki çok yaralama bereleme olmadan atlatılmıştı ama ilk kırgınlıklar daima hatırlanacaktı. Bu seferde daha Hz. Ebubekir’in halifeliğinin ilk döneminde Zekat ödememek için ayağa kalkan kabileler meselesi ortaya çıkmış ve bu karışıklık Hz. Ebubekir’in sarsılmaz iradesi sayesinde atlatılmıştır.

Hz. Ömer devrinde oluşan bir anda büyüme ve Müslümanların Bizans ve İran sarayları ile karşı karşıya kalışları ve meydana gelen zenginlik kavmin adeta zincirlerini boşaltmıştır. Artık öğrendiklerinin tam tersini yapmaya başlamışlardı.

Kudüs’ün anahtarını teslim almak için Hz. Ali’yi kendi yerine vekil bırakarak Şam’a giden ve yamalı gömleğini taşıyan, kölesiyle nöbetleşe devesine binen Ömer; kendisini karşılamaya çıkan Ebu Ubeyde, Yezid bin Ebi Süfyan ve Halid’i ejderha gibi atlara binmiş, atlaslar giymiş görünce hayretten hiddete, hiddetten öfkeye düşerek onları taşa tutmuştur. Mümkündür ki kendisi de eyvah biz ne yaptık diye kendisine sormuş olabilir.

Hz. Ali’ye karşı ilk isyan bayrağını açan Talha ve Zübeyir vakasında da kavganın bu dünya malı ve iktidarı peşinde koşmanın kavgası olduğunu görüyoruz. Müslümanların birçoğunun içine düştüğü çıkmaz buydu.

Hz. Osman zamanında uzun bir aradan sonra tekrar servetin tadını alan Ümeyye oğulları aç kurtlar gibi her yere saldırıyorlardı. İktidara olan bu sevdaları Hz. Ali’nin şehit edilmesi ile birlikte sonuna kadar önlerinde açılıyor ve izleri günümüze kadar silinmeyecek bir tahribat gerçekleştiriyorlardı. İşte bu İslam’ın ilk mağlubiyeti oluyordu.

Hz. Osman’ın öldürülmesi ile başlayan karışıklık, Hz. Ali’nin halifeliği döneminde iyice yoğunlaşıyor ve sonunda ilk bölünmeler meydana geliyordu. Bu bölünmeler tümüyle siyasi bölünmelerdi.

Emevi sultanları yaptıkları zulümlere kılıf bulmaya çalışmış ve kader anlayışı üzerine tartışmalar başlamıştı. Emevi sultanları diyordu ki bizim bu halifeliğimiz ki, kendilerine Halifeullah diyorlardı. Unutulmamalı Hz. Ebubekir kendisine Allah’ın Peygamberinin Halifesi ve Hz. Ömer ve Osman, Ali ise Emirül Müminin diyorlardı. Kendilerine bu halifeliğin verilmesinin Allah tarafından olduğunu ve bütün o eylediklerinin de Allah tarafından bilindiğini ve istendiğini iddia ediyorlardı. Kendileri hiçbir irade göstermemişlerdi, bütün eylem Allah’ın isteği dahilinde olmuştu. Buna karşılık bütün bu olanları görenler ve haksızlığa tahammül edemeyenler ise iyi şeylerin Allah tarafından murad edildiğini, kötülüğün ise insanın iradesi ile var olduğunu söylüyorlardı. Bu merkezde başlayan itikadi tartışmalar Cebriyye ve Kaderiyye, Mutezile ve Murcie gibi ekoller oluşturuyordu.

İşte bu bölünmenin ikinci safhası yine iktidar ve karşı çıkanların oluşturdukları ekollerle itikadi bir safhada gerçekleşiyordu.

Bölünmenin üçüncü safhası ise fıkhi yani ameli olarak meydan geliyordu. Ve artık o saatten sonra oluşan mezhepler fıkhi meseleler dışında bir şey tartışmıyordu. İslam gelip gelmişti ama maalesef mağlub olmuştu.

İslam’ın ilk ağırlık merkezi Medine’ydi, sonra Şam ve Basra’ya kayıyordu ama en sonunda en münbit ortamı Horasan’da buluyordu ve bu merkez tamamen halkın yani sivil düşüncenin elindeydi.

9.yüzyıldan sonra İslam’a başka bir millet daha dahil oluyordu ve Türkler yeni tanıdıkları İslam’ı kendi göçebe bünyeleri içinde Anadolu topraklarına taşıyor ve orayı kendi tabirleriyle şenlendiriyorlardı.

Onların şüphesiz ki en büyük hocaları Horasan medreselerinden çıkıyor ve tarihin kaydettiği ilk önemli Türk Mutasavvıf Hoca Ahmet Yesevi’nin müritleri ve onun yolunu takip ettiğini söyleyen dervişler Anadolu topraklarında yetmiş iki milleti bir bilerek kırda ve kentte yerleşmeye başlıyorlardı. Kırda tekkeler, şehirlerde Ahiler vasıtasıyla bütün bir bölgede belki de o kadar kalabalık olmamalarına rağmen cesametleri itibarıyla çok etkiliydiler.

Müslümanlığı yeni tanıyan ve kendi kalıplarıyla Anadolu’ya taşıyan dervişler üstelik de Haçlı seferleri ve Moğol istilasının peş peşe yakıp yıktığı bir coğrafyada umut kaynağı oluyorlardı. Fakat yine aynı şey oluyor, Alaadin Keykubat zamanında Sultan ile iyi geçinen Türkmenler, 2. Gıyaseddin Keyhusrev’le birlikte zulümle tanışıyorlardı. Selçuklu sultanının zulmüne başkaldıran Türkmenler Amasya’da Baba İlyas, Adıyaman’da Baba İshak önderliğinde direniyorlardı, ama sonunda yeniliyorlardı.

Bir ikinci direnişi de Moğol istilasına Karşı Ahiler gösteriyor ve malum son onları da buluyor ve hepsi kılıçtan geçiriliyorlardı.

Tabii hal böyle olunca daha önce diğer isyanlarda gördüğümüz gibi bu direnişlerde Rafızilikle suçlanıyor ve bunların servet ve kadınları ortaklaştırmak istedikleri ve peygamberlik ve ilahlık iddiasında bulunan sapıklar oldukları söyleniyordu. Bu ise Anadolu İslam tarihindeki yenilgidir.

Yani bütün bir İslam coğrafyasında ve tarihinde zulme karşı başkaldıran birçok unsur kaybettiği zaman sadece bir savaş mağlubu olmuyor etkisinin önüne geçmek için itibarları da her türlü iftirayla karalanıyordu. Bu tarih günümüze kadar hiç değişmeden devam etmiştir. Belki de en büyük mağlubiyetimiz de bu olmuştur ve bizim köklerimizle bağımız koparılmıştır.

Son olarak bugüne bakacak olursak İslam’ın fikri olarak mağlubiyetinin yanı sıra reel olarak da mağlup durumdadır. Bugün dünyanın galipleri medeniyetler ya da milletler veya mezhepler değildir. Çok uluslu devletler ve şirketlerdir, Davos’tur, G 20’dir.

Buraya kadar hiç olumlu bir hava çizmedim, hep kötümser bir halden bahsettim peki bu hep mi böyle gidecek elbette gitmeyecek niye mi? Çünkü

İnsan varsa, bilgi varsa, rahmet vardır ve Allah vardır; öyleyse

Umut vardır, mücadele vardır, direniş vardır.

Müslümanların kanları ve malları birbirine haramdır ve mezhep kavgasını mutlaka durdurmalıyız.

Bizim şu anda yeryüzünde asıl düşmanlarımızın dünyanın mülküne oturmak isteyen devletler ve şirketler olduğunu görmemiz gerekiyor

Bu uluslararası güce karşı başka bir dünya kurabilmek için, sisteme karşı duran bütün unsurlarla beraber bir ahir zaman hılful fudul’unu yani Erdemliler ittifakını oluşturmamız gerekiyor.

Doğrusunu ancak Allah bilir.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>