Yayınlanma tarihi: Cts, Oca 11th, 2014

Gereği Düşünüldü: Takipsizlik, Siz Zaten Yoktunuz

Avare filminde mağrur Hakim Raghunath kürsüden bağırıyordu, “ Soylunun oğlu soylu, hırsızın oğlu hırsız olur” diyordu Jagga’ya, O ise planladığı intikam ile bunun böyle olmadığını ispatlamaya çalışıyordu. Aslında Hâkim’in oğlu olan Raj kaderin cilvesi ile hırsız oluyor ve Jagga intikamını alıyordu. Bizler de bu filmi seyrederken kibirli baba ile kötülüklerin şahı Jagga arasında masum bir yüz olan Avare için gözyaşları döküyor ve böyle bir kadere ağlıyorduk. Evet, işte demek ki şartlar oluşunca hâkimin oğlu da hırsız olabiliyordu, bu bir yazgı değildi. Avare filmi yıllarca Elhamra sinemasında oynamıştı, o çocuğun kaderine bu şehirde ne kadar çok insan tanıklık etmişti. O yıllarda biz, fakir kızların, fabrikatör çocuklarla evlenebileceklerine inanarak büyümüştük. Adalet denilen şeyin hiçbir insan ayırmadan herkes için eşit uygulandığını zannediyorduk.

Hani Yeni Türkü bir şarkısında der ya:  “Biz büyüdük ve kirlendi Dünya.”

Gerçekten öyle miydi, biz büyüyünce mi kirlenmişti Dünya, yoksa hep mi kirliydi?

28 Aralık 2011 akşamı sınırda bombalarla paramparça olan çocukların haberi geldiği zaman önce pek bir şey anlamadık. Her zaman olduğu gibi ateş düştüğü yeri yakmaya başladı. Sonra yavaş yavaş ayrıntılar gelmeye başladı. 34 masum çocuk sınır ticaretinden dönerken bombalarla paramparça olmuştu, sabaha kadar bir ambulans bile yollanmamış, aileler evlatlarının cesetlerini katırların sırtında getirmek zorunda kalmışlardı. Sonra ne denildi, “kaçakçılık yapan vatandaşlar yanlışlıkla Türk savaş uçakları tarafından vuruldu.” Bu kadar basit kaçakçılık yapıyorlardı, vuruldular. E peki kaçakçılık yapıyorlardı da kaç para için yapıyorlardı bunlar bu işi, herhalde hepsinin villası, ya da otomobili veya evleri filan vardı, çok iyi şartlar içinde yaşıyorlardı. Öğrendik ki her seferinde kazandıkları para 50-100 TL idi. Çocuklar ailelerine biraz gelir getiriyorlardı, biraz da ceplerine harçlık koyuyorlardı. Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım, 17 Aralık operasyonunun ana maddesi neydi, kaçakçılık, kara para operasyonu. Rakamlar öyle yüksekti ki, maşallah Bakan oğlu parayı saymak ve sahte olup olmadığını tespit etmek için evine para sayma makinesi almıştı. Allah için iktidarın bir kere bile ağzından kaçakçılık lafı çıktı mı? Peki Roboski’de ki bu çocuklar için son derece rahat bir şekilde kaçakçı diyebilenler şimdi niye bir şey diyemiyorlar?

Ben bildim bileli herkesin dilinde bir terane var, söylemesi de çok hoş, kullananlar da müthiş bir haz duyarak söylüyorlar: “Hukukun üstünlüğü.” Yani, elde yasalar var ve herkese eşit bir şekilde bu yasalar uygulanır, hiç kimse kaçamaz. İşte sana hukukun üstünlüğü, kuş olsan nafile, peki gerçek?

–        Hani hatırlar mısınız, bir zamanlar Manisa’da bir grup gence polisler işkence yapmışlardı, o polislere bir şey yapıldı mı?

–        Ya da Maraş katliamını yapanlar tespit edilip gerçekten cezalandırıldı mı?

–        Mesela “Hayata Dönüş operasyonlarını” gerçekleştirenlerin cezalandırıldığını gördünüz mü?

–        Veya daha iki sene önce polisler tarafından yerde tekmelenip çocuğu düşürülen kadın meselesinde hukuk bir işe yaradı mı?

–        Sivas Madımak otelindeki olayı bir babayiğit savcı araştırıp, sadece doğrunun peşine düşebildi mi?

–        Ya Afyon’da cephane patlamasında can veren askerler ile ilgili davada gerçek sorumlular ortaya çıkacak mı?

Örnekleri çoğaltabiliriz, yaz yaz bitmez. Niye bu ülkede hiçbir şeyle yüzleşilmez? Mesela neden 17 yaşında bir çocuk asıldığında hiç kimsenin vicdanı kanamaz, bu iş Ankara’nın dehlizlerinde kaybolur.  Bugün o yaşta bir çocuğu asanlar bir müddet sonra denge denilen bir melaneti sağlamak için suçu sadece silah bulundurmak olan bir başka masumu asabilir. 17.000 Faili meçhulden bahsedilen bir ülkede nasıl bir adaletten söz edebiliriz? Garipleri cezalandırmakta bu kadar mahir davranan hukuk, mesela yolsuzluk konusunda bu ülkede kaç kişiye dokundu, bankaları batıranlara ne yapıldı. Devletin kaynaklarını bir takım kişilere peşkeş çekenler ne zaman hesap verdiler. Hadi o zaman bu işin adını koyalım bu ülkede Hukukun üstünlüğü yok, üstünlerin hukuku var. Bu üstünler değişiyor o kadar, Roboski’de işleyende bu oldu, birileri istihbarat verdi, birileri emir verdi, birileri yerine getirdi, çocuklar öldü. Sonra Ankara’nın dehlizlerinde kaybolmayacak denilen dava, Ankara’nın kara deliğinde yok oldu.

Bir anne ya da baba evladını ilk kucağına aldığında ne hisseder, o nasıl bir sevgidir ve merhamettir… O nasıl tanrısal bir histir, Rabbimizin bize yüklediği, insanı kendinden vazgeçiren sevgi nedir? Evladı hastalandığında başından ayrılmamak nasıl bir fedakârlıktır? Geceleri gelip üstünü örtmek, tay tay duruşunu, emeklemesini, yürümesini görüp, gözlerinin önünde büyüdüğünü görmek, sarılırken onu öyle sarıp sarmalamak, ilk yazdığı yazının harfi olmaya çalışmak, o doyunca kendini doymuş hissetmek nasıl bir duygudur Ya Rabbim!

Böyle gözün gibi bakıp büyüttüğün çocuğunu dağlarda paramparça bırakma hali nasıl bir cinnettir. Cesedini topraktan toplamak, katırlarla getirmek, hangimizin katlanabileceği bir şeydir. Üstelik de bütün bunlara rağmen mahkemenin verdiği o karar, takipsizlik. Yani hiç kimsenin kusuru yok, peki o çocukları kimler parçaladı, ebabil kuşları mı? Evet, birileri bu suçu işledi ve bu birileri her gün yüzsüzce ve vicdansızca aramızda dolaşıyor, senin ve benim gibi yaşıyor. Tıpkı Ali İsmail’i sopalarla döverek öldürenler gibi, görüntüleri saklayanlar gibi, delilleri tahrif edenler gibi rahatça aramızda dolaşıyorlar. Yemek yiyorlar, yatıyorlar, kalkıyorlar, traş olup, soluk alıp veriyorlar. İnsan rolü yapıyorlar, evet hepsi aramızdalar. Tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, bir köylüye dışkı yedirip, kendisi de gidip rahatça yemek yiyenler gibi, aynen onlar gibi rahatlar.

Evet Hakim Raghunath haklıydı, Kürt’ün çocuğu kaçakçı oluyordu, Alevi’nin çocuğu marjinal, Çingene’nin çocuğu hırsız oluyordu. Madencinin çocuğu madende can veriyordu, İşçinin çocuğu taşeron işçisi, Bürokratın çocuğu CEO, Bakanın çocuğu dokunulmaz oluyordu. Evet, Yeni Türkü yanılıyordu, biz büyüyünce kirlenmedi bu dünya, zaten hep kirliydi. Bizim Lise yıllarında yazılan Ahlak Bilgisi kitabında denildiği gibi “Bir doktor ile bir işçinin şerefi aynı değildi, doktorun şerefi, işçininkinden daha fazla idi.”

Davanın askeri mahkemeye devredildiği anda böyle bir sonucun çıkacağını aslında hepimiz bekliyorduk, bizi yanıltmadılar, mahkeme takipsizlik verdi. Malumun ilanı, hiç kimsenin kusuru yoktur dendi, 34 çocuğun kanını yine yerde koydular, ailelerin taziyesi yine bitmedi. Peki, bizim yapabileceğimiz nedir, ancak bu davanın unutulmaması için ısrarımızı sürdürmek, şahitliğimizi sürdürmek, başka? Bilmiyorum ki… Böyle bir katliamdan sonra umarsızca yılbaşı kutlayan böyle bir toplumdan ne beklenebilir ki?

Bildiğim bir şey varsa, o da şu ki bu masumların ahı bu ülkede hiç birimizin yüzünü güldürmeyecek. Faillerinin iki cihanda, iki yakaları bir araya gelmeyecek, rahat bir uyku uyuyamayacak, ne iktidar, ne muhalefeti hiç kimsenin huzuru yerine gelmeyecek, ta ki bu dava sonuçlanana kadar, dualarımız bu yönde, beddualarımız bu katliamı gerçekleştirenlere gitsin diyorum.

 

1 Yorum
  1. bedri dedi ki:

    Abi çok güzel demişsin. Hani eksik bir yer var mı diye bakıyorum ama bulamadım. Kalemine sağlık.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>