Yayınlanma tarihi: Pts, Eki 29th, 2012

Kapitalizme alternatif

 

Sosyal adalet istiyor isek kapitalizmin almaşığını tartışmak gerekir. Sosyal adaletsizliğe isyan eden kişi, kapitalizmin yerine neyi ikame etmek istediğini söylemeli, en azından bunu tartışmalıdır. Sosyal adaleti gerçekleştirme ümidini servet sahibi yüksek gelirli kişilerin cömertliğine bağlamak, davadan peşinen vazgeçmektir. Bill Gates örneği çözüm değildir; bu ismi sorunun simgesi olarak görmek gerekir.

Toplumda refah uçurumları yaratan, kapitalist sistemdir. Bu sistemi fertler inşa etmiş, geliştirmiştir. Ancak sistem de fertleri zulme güdülemekte, onlara ideolojik bahaneler vermekte, onların ahlâkını etkilemektedir. Fertler kapitalist sistemin şuursuz kuklası değildir. Ama sistemi değiştirmek için fertleri teker teker ıslah etmek, strateji olamaz.

Kapitalizm derken neyi kastettiğimizi açıklayalım: bazı fertlerin elinde servetin biriktiği, ve büyük servet sahibi sınıfın ekonomiye, siyasete, bilime, medyaya, sanata hâkim olduğu düzendir. Büyük servetlerin nasıl biriktirildiği önemli değildir. Büyük servetler kişisel alın teri ile oluşamayacağına göre, büyük servet bizatihi sorundur.  Çünkü servet, yoksulluğun hem sebebi, hem de sonucudur.

Kapitalizmin mağdurları sistemi tartışmamaktadır. Tartışmaya engel, burjuvaların propagandası, ve 20. yüzyılda sosyalist toplum inşa davasının uğradığı hezimettir.

Burjuvalar insanların zihnine devamlı birtakım yargılar yerleştirmektedir: “insanların ihtiyaçları sonsuzdur”, “insan yaratılışta bencildir”, “işsiz kalma korkusu olmasa işçi çalışmaz”, “memur işini bilir”, “özel işletmeler, kamu işletmelerinden daha verimli çalışır”, “çalışkan insanlar bu düzende refaha kavuşur; fakirler fırsatlardan yararlanmayı bilemeyenlerdir”, “rekabet refahı artırır”, “marka bolluğu insana seçme özgürlüğü verir”, “yoksulluğu ortadan kaldırmak için önce hâsılayı artırmak lâzım”, “demokrasi ve siyasî katılım ancak kapitalist toplumlarda mümkündür”, “teknolojik gelişme tabiatın tahribatını önleyebilir”, “dünyada tabiî kaynaklar tükendiğinde başka gezegenlerden kaynak buluruz”. Bu yargılar, sosyal adaletsizliğe ve zulme gerekçe olmakta, doğanın tahribatına gerekçe olmakta ve insanları geleceği düşünmekten alıkoymaktadır.

Kişi bu yargıları benimsemese dahi, sosyalist toplum inşa tecrübesinin Sovyet ülkelerinde, Çin’de, Doğu Avrupa’da, Vietnam’da sona erme şekli, şuur altında almaşık sistem önerilerine karşı kuşku uyandırmaktadır.

Burada sosyalizm tecrübesini özetleyip çıkardığım hisseleri okurların değerlendirmesine kısaca sunacağım.

Marxizm, sınıfları üretim araçlarına malik olup olmamasına  göre tanımladı. Üretim araçları üzerinde mülkiyet hakkı tasfiye edilip bu araçlar toplumun ortak mülkü olunca, sınıflar ortadan kalkacaktı. Bu iddiadan hareketle SSCB Komünist Partisi bu ülkede hiçbir sosyal grubun başka bir sosyal grup üzerinde tahakkümünün kalmadığını iddia etti. Oysa ki bu parti yöneticilerinin ve devlette yönetim makamlarını tutanların teşkil ettiği zümre, kamu kaynaklarını tedricen kendi lehine kullanmağa başladı.  Kendilerine emekçilerden daha yüksek maaşlar bağlayıp kamu tesislerinin kullanımında kendilerine imtiyazlar yarattılar. Bu zümre yüksek maaşlarını, emek değer teorisince, tahsilli emeğin vasıfsız emekten daha karmaşık (ne demekse!) olduğu, bu sebeple daha değerli olduğu savına dayadı. Eşitlik taleplerini reddettiler. Toplumda tam eşitliğin “komünizmin ileri aşamasında” gerçekleşeceğini vaad ettiler.

Sovyetler Birliğinde Komünist Partili ve makam sahibi ailelerin çocukları yüksek tahsil imkânlarından daha çok yararlandı. Tahsil, yüksek makamlar ve tahakküm imkânları aynı zümre içinde nesilden nesle devredilerek tam teşekküllü bir egemen sınıf ortaya çıktı. 1970li yıllardan itibaren bu sınıf kamu tesislerindeki konumlarını kullanarak hâsıladan çalıp çırpıp servet biriktirdi. 1992de bu talan düzenine sosyalizm demekten vazgeçerek Sovyet devletine son verdiler.

Çin’de de 1970li yıllarda Komünist Partinin bazı önderleri servet biriktirmeyi kabul ederek, sosyal adalet ülküsünü yerle bir etti. Buna “Çin’e özgü sosyalizm” dediler.

Şimdi kritik soru şu: bu tecrübeler “kapitalizmde sosyal eşitsizliğin kaynağı büyük üretim araçları üzerinde mülkiyettir, büyük sermayedir” fikrini çürütmüş müdür? 20. yüzyıl sosyalizm tecrübesi, bu tespiti çürütmemiştir. Pekiyi, tecrübeden çıkarılacak hisse nedir?

20. yüzyıl sosyalizm tecrübesinin kanıtladığı, sosyal sınıfları, sosyal  tahakkümü ve sosyal adaletsizliği ortadan kaldırmağa, üretim araçlarında özel mülkiyeti tasfiye etmenin yetmediğidir. Bir toplumda üretilen hâsılanın bölüşümünü bir grup kontrol edebiliyorsa, kendine ve zürriyetine imtiyazlar yaratabiliyorsa, o grup egemen bir sınıf olmaktadır. Hiçbir üretim aracına malik olmasa dahi. Birinci hisse budur.

Tecrübeden çıkan ikinci netice şudur: emeğin değerini karşılaştıran bütün bilimsel tartışmaları çöpe atmak gerekir. İktisat profesörünün bir saatlik çalışmasını temizlik işçisinin bir saatlik çalışmasından değerli kılan hiçbir şey yoktur. Cerrahın ameliyathanede mesaisiyle garsonun mesaisini karşılaştırmanın hiçbir objektif kıstası yoktur. Başbakanın makamında çektiği zahmetin, tarlada pamuk toplayan işçininkinden daha çok olduğunu kim iddia edebilir? Avukatın mesaisinin ev kadınının evdeki mesaisinden üstün kılan nedir?

Hâsılı: iki insanın mesaisi arasında değer karşılaştırması yapmağa kalkışan kişi (ne “-ist” olursa olsun) sosyal adaletsizliğe kılıf aramaktadır. Sosyal adalet, tahsil, meslek, tecrübe, sorumluluk, sektör farkı gözetmeksizin, bütün fertler ve aileler arasında refahta mutlak eşitliği hedeflemektir.

Burjuvalar buna karşı, maddî müşevvik olmadıkça insanlar çalışmaz, insanlar okumaz, insanlar mesuliyet üstlenmez diye itiraz eder. Onlara göre insan yaratılışta tembel, bencil ve açgözlüdür. İnsanoğlu hakkında böyle bir algılayışla sosyal adalet davası gütmek mümkün değildir. İnsanı böyle görenler, elbette ki kapitalizmin insan tabiatına en uygun sistem olduğunu öne sürecektir.

Üçüncü hisse, SSCBde eşitlik taleplerini susturabilen siyasî yapılanmadan alınacak derstir.  SSCBde mülklerinden mahrum edilen eski sermayedarların ve toprak ağalarının ayaklanması tehdidiyle gerekçelendirilen proletarya diktatörlüğü, zamanla Komünist Partinin proletaryaya karşı diktatörlüğüne dönüştü. SSCBdeki siyasî rejim, çarlığın siyasî kültür mirasının, iç savaşın, kapitalist devletlerin saldırılarının vs. etkisi altında şekillendi. Bu rejim biçiminin sosyalizm fikriyle alâkası yoktu.

Elbette ki, bundan sonra da adil bir toplum düzeni gerçekleştirmeğe yönelen siyasî iktidarlar zor tercihler yapmak durumunda kalacaktır (Venezüela’da, Küba’da hükümetlerin karşılaştığı zorluklar örnektir). Ancak zalimlere karşı mücadele, emekçilerin temel demokratik haklarını kısıtlamağa gerekçe yapılmamalıdır.

Dördüncü hisse, hiyerarşi kültürünün adaleti gerçekleştimeğe engel teşkil ettiğidir. Kapitalist toplumda sosyal birimlerde (özel işletmelerde, kamu kurumlarında, sivil toplum örgütlerinde, aile içinde vs.) bazı insanlar, hiyerarşide konumunu kullanarak başkalarına tahakküm etmektedir. Üstler astları, yaşlılar gençleri, erkekler kadınları, amirler madunları, yöneticiler sıradan çalışanları ve yurttaşları tahakküm altına alabilmekte, psikolojik olarak ezmektedir. Tahakkümde tahsil de rahatça kullanılmaktadır. 20. yüzyılda sosyalizm inşa etmek üzere kurulan toplumsal düzenlerde ortaya çıkan tahakkümü, önceki toplumdan miras olan hiyerarşi kültürüne bağlayabiliriz; lidere tapma, liderlere biat kültürü eskilere gider. Bu kültür, bütün adaletsiz toplumlarda insanları eşitliksizliği haksızlığı içselleştirmeğe sevk etmekte kullanılmıştır.

Hiyerarşi kültürü bizde “büyüklere saygı” kavramı ile ifade edilmektedir. Hiyerarşi kültürünü benimseyen insanlar, haksızlığa uğradığında hakkını aramaz, yolsuzluk gördüğünde eleştirmez; başkasını ezecek konuma gelmek için fırsat kollar. Büyüklere saygı kavramı, “büyük” kelimesinin manaları ile oynayarak, yaşlıları severek onlara ihtimam göstermek yolundaki ahlâk kuralını çarpıtıp, zulme boyun eğme, zalimlere itaat telkinine dönüştürülmektedir.

O hâlde adil toplum inşasında, hiyerarşileri istismar ederek insanlara tahakküm etme eğilimlerine karşı hassasiyet geliştirmek lazımdır. Eşitlik, herkesin dimağında ve dilinde olmalıdır.

Sosyal adalet acil bir ihtiyaç ise, kanımca bu meseleleri tartışmayı sürüncemeye bırakamayız.  Çünkü adalet mücadelesinin bir hedefi

olmak gerekir.

 

 

Kapitalizmin Meşruiyeti – Cem Somel

7 Yorum
  1. Ahmet Örs dedi ki:

    güzel bir yazı. hocamızın eline sağlık.

    “iki insanın mesaisi arasında değer karşılaştırması yapmağa kalkışan kişi (ne “-ist” olursa olsun) sosyal adaletsizliğe kılıf aramaktadır. Sosyal adalet, tahsil, meslek, tecrübe, sorumluluk, sektör farkı gözetmeksizin, bütün fertler ve aileler arasında refahta mutlak eşitliği hedeflemektir.” tespiti önemli.

  2. akın günyüzü dedi ki:

    Hocam yüreğine sağlık. Gerçekten sosyal adalet acil bir ihtiyaç.Eşitlik herkesin dimağında ve dilinde olmalıdır,ama nasıl? yazınızın devamına mı ihtiyaç var yoksa bundan sonrasını uygulama da mı göreceğiz,yani harekete geçme zamanımı dersiniz.bendeniz en azından bir yerden başlanmalı artık diye düşünüyorum.

  3. Yavuz Soysal dedi ki:

    Cem Hocanın eline sağlık,tartıştığımız meselelere önemli bir not düşmüş.

  4. zafer kafkas dedi ki:

    İlk olarak şunu ifade etmek isterim, adalet zaten sosyal bir kavramdır.Tekrardan sosyal kelimesinin kullanılması fazlalıktır. Batıda “adalet” kelimesinin karşılığı olmadığı için bu kavramı “sosyal eşitlik” kavramı ile ifade etmişlerdir. Bizde bilinçaltımıza yerleşen batı düşünce tarzı nedeniyle kavramları yanlış kullandığımızın bile farkında değiliz.

    -Mutlak eşitlik, adaleti zedeleyici ve gelişmeye engel bir yaklaşımdır. İnsan kişiliğine vurulan prangadan başka birşey ifade etmez. Olması gereken insanın üretime yaptığı katkı nisbetinde payını almasıdır. Bu adalettir, insanların üretimden eşit pay alması ise adaletsizliktir. Önemli olan bu paylaşımın nasıl gerçekleştirileceğidir.

    Müslümanlar olarak bunu tartışmamız gerekmektedir.İslami anlayışımıza göre Herkesin insan olması nedeniyle yeryüzü üzerinde hakkı vardır ve çalışmak istemezse bile yaşama hakkı topluluk tarafından karşılanmak zorundadır. Kısaca kişiler yaşamak için değil kazanmak için çalışmalıdır.

    İnsanların sermaye sahipleri karşısında ezilmemeleri, köle durumuna düşürülmemeleri için somut düzenleme ve projelere ihtiyaç vardır. Yoksa sermayeyi kötülemek ile bir yere varılmaz olanı da yıkarız.

    Kredileşme devletin işidir ve sermaye karşısında emekçinin ezilmemesi doğru kredi politikasına bağlıdır. Çalışana yani emeğe kredi sistemi hem işsizliğin çözümüdür hem enflasyona sebep olmaz hem de işveren karşısında işçiyi güçlendirir,aynı seviyeye getirir.İşveren üretim yapabilmek için işçiye muhtaç hale gelir.Çalışma kredisi ile ilgili ayrıntılı bilgi isteyen olursa devam ederiz.

    Sermaye neden belirli ellerde sürekli toplanmaktadır? Bunun bizce sebebi faiz ve gelir vergisidir. İslam ise faizi yasaklar ve gelir vergisi yerine sermaye vergisi olan zekatı koyar. Bu sayede azalan verimler kanununa göre belirli seviyeye gelen sermayenin kar oranı %2,5 olur, %2,5 olan vergi ile de sermaye sahibi artık sermayesini artıramayacaktır. Yani somut önerimiz nedir? Faizin yasaklanması ve sermaye vergisinin yürürlüğe girmesidir.

    Uzatmadan demek istediğimiz zalim,kötü,gayri adil dediğimizin yerine ne koyacağımızı somut olarak ortaya koymamız gereklidir.Aksi halde yapılacak eleştiriler, saldırılar, isyanlar mevcut olan kötü de olsa düzeni bozar ve altını dolduramadığınız için de yıkıma yol açar.

    Ben şimdiye kadar İslami camiadan mütekamil bir sistem önerisini duymadım ve okumadım. Hep yergi. Yanlışım varsa bilmediğim varsa uyarısanız memnun olurum.

    • alp dedi ki:

      zafer bey selamlar. söylediklerinizde önemli bulduğum ve merak ettiğim şeyler var.

      adalet önüne sosyal kelimesinin kullanılmasını eleştirmişsiniz. mantık yürütmeniz doğru gibi görünüyor, ama ben yine de sosyal kelimesini anlamlı buluyorum. çünkü bugün sokaktan herhangi birini çevirsek ve adalet nedir desek büyük oranda hukuki adalet hadisesine gider kafalar. yani sokaktan biri derken, bana sorsalar benim de aklıma ilk hukuk gelir. böyle olması da gayet normal. sosyal’i sanırım biz de cem hoca da bu yüzden kullanmadan edemiyor.

      sondan ikinci paragrafta söylediğinize katılıyorum. cem hoca da “hisse”ler diyerek saydığı dört meselede sizinki kadar somuta inmese de önemli ve görece somut şeyler söylüyor ama, “daha da somuta inmemiz gerek” derken haklı olsanız da yazıya biraz haksızlık etmişsiniz gibi geldi.

      çalışma kredisi meselesini biraz daha açmanızı rica edicem. zaten bilgi isteyen olursa açarız demişsiniz. aklıma gelen ilk soru işareti her isteyene faizsiz kredi verildiğinde işsizliğin çözüleceğini söyleyerek o yeni kurulan küçük işletmelerin büyük oranda yaşayacağını ima etmişsiniz. fakat burada bu yeni kurulan küçük işletmelerin yapacakları üretime sanki sonsuz bir talep olacakmış varsayımı saklı gibi geldi bana. yani o yeni kurulan küçük işletmeler pekala piyasa koşullarında ürettikleri mallara talep yoksa, aldıkları kredi istediğimiz kadar faizsiz olsun yine batarlar benim tahminim.

      “azalan verimler kanunu”nu da biraz açarsanız sevinirim. iktisatçı değilim, çok da bilmiyorum. zekatın da 40ta bir olduğunu varsaymışsınız, amenna olabilir. ama işte o kanunu bilmediğim için aradaki bağlantıyı kuramadım. yani 40ta birlik sermaye vergisi ile o kanun gereğince sermayenin artık arttırılamayacağı arasındaki ilişkiyi.

      genel olarak hoş vurgularınız var, somutluk meselesine % 100 katılıyorum. ama dediğim gibi cem hoca da bence bu yazı da sizinki kadar olmasa da somut alternatife doğru giden bir tahayyülün gereğinden bahsediyor ve bir kaç adım da atıyor.

      bir de inşallah yazacağınız yanıt yanında, bu anlattıklarınıza dair biraz daha detaylı yazı, link vs. var mı acaba önerebileceğiniz? faydalanırız.

      selametle, alp

      • zafer kafkas dedi ki:

        Benim adalet kelimesinde vurgulamak istediğim husus batının kavramlarını içselleştirmiş olmamızdır. Yoksa Cem Hoca’ya veya başka kimseye karşı bir eleştiri niyetim yok, kişisel bir eleştiri değil, genel olarak kendi dünyamıza yapılmış bir eleştiri bu. Ben de kullanıyorum yeri geldiğinde.

        Düzen bütünlük ister, çalışma kredisi bu düzen içerisinde bir parça.

        Her işçinin derecesine göre bir resmi ücreti vardır. İşyerine gider anlaşır, işveren işçi çalıştırdığı için hammadde kredisine de hak kazanır. Yani işçi hem emeği ile hem de hammadde kredisi ile işyerine gider. İşçi ücretini devletten alır, işyeri borçlanır. Üretim gerçekleşir, ürün ambara iner ve ne zaman satılırsa işveren hem ücret borcunu hem de hammade borcunu o zaman kapatır.Vergi de üretimden sonra ayni olarak da verilebilir, nakit olarak da verilebilir. Vade yok, cebri icra yok. İş yerlerinin çalışabilmesi için müteşebbisin bilgi dışında hiçbirşeye ihtiyacı yoktur.Herkes yeryüzünündeki payı nedeniyle sigortalı olduğundan bu yönden de işçi işverene karşı güçlüdür. Yani sırf sigortam yatsın diye asgari ücret zulmüne katlanmak zorunda değildir. İşçi işveren aynı derecededir.

        Bugün birçok işletme, işletme sermayesi yetersizliğinden üretim yapmaktan kaçınmakta işçilik,vergi,sigorta yüzünden iş yerleri kapanmakta ve ortam tekellere kalmaktadır. Mal üretilip satılmadan vergi,işçilik,sigorta masrafları yüzünden halk yerine tekeller piyasaya hakim olmaktadır. Bu şekilde faizsiz krediyi bulan, kredi borcunu ve vergiyi malı ürettikten sonra ödeme avantajı olan işyerleri artacak, maliyet düşecek ve büyük sermaye ile rekabet imkanı olacaktır.

        Piyasada talebi büyük sermaye değil halk işletmeleri belirleyebilecek.Bugün tekel coca-cola üretiyor sonsuz talep oluyor da benim müteşebbisim üretim imkanını aynı maliyet ile sağladığında neden talep olmayacak veya tekel Ülker üretecek talebi kendi belirleyecek bizde sanki biz talep ediyormuşuz gibi algılayacağız öyle mi? Talebi belirleyen de bu tekeller zaten.Halk değil.

        Zekat,vergidir. Sermayeden alınan vergi 40 da birdir.sanayiden,tarımdan alınan oran farklıdır. Ticarette sermaye arttıkça %’de kar oranı düşmeye başlar. Öyle sermaye vardır ki orada kar %2,5 olur. Onu da vergi olarak verir. Sermaye o yüzden daha fazla artmaz. Oysa siz vergiyi gelirden alırsanız sermaye arttıkça artar önünde duramazsınız, para bir yerde toplanır, tekele dönüşür.

        Faiz de düzenimizde yasak olduğuna göre yani rizikosuz kazanç imkanı olmadığı için hem sermaye vergisi hemde faizsizlik ile sermayenin dengeli dağılımı sağlanabilecektir.

        Ayrıca,çalışma kredisi yanında hakkı müktesap karşılığı kredi, selem kredisi, vergi karşılığı kredi vs. şeklinde kredi ilkeleri de mevcuttur.

        -Döküman gönderebilirim istediğiniz konularda,mail bırakırsanız.

        Allaha emanet olun.

        • alp dedi ki:

          cevap için sağolun zafer bey.

          bu mevzulara dair döküman, yazı, makale önerilerinizi [emekveadalet@gmail.com] adresine gönderebilirseniz çok memnun olurum, oluruz. faydalanırız inşallah. fikir alışverişini de sürdürürüz. selametle

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>