Yayınlanma tarihi: Sal, Oca 24th, 2012

“Söz Konusu Emekse Gerisi Teferruattır”, Çetin Yelken Söyleşisi

Çetin YELKEN, özelleştirilerek kapatılan ve arsası özel bir şirkete verilen, bir zamanlar  1800 işçinin çalıştığı Bakırköy Sümerbank Fabrikası’nda uzun yıllar işçi olarak çalıştı; işyeri baştemsilciliği ve TEKSİF Sendikası Bakırköy Şube Başkanlığı yaptı. Bakırköy Sümerbank Fabrikası’nın özelleştirilerek kapatılması sürecinde özelleştirmeye karşı işçilerle birlikte uzun yıllar ciddi bir mücadele veren Çetin YELKEN, şimdi TEKSİF Sendikası Türkiye Örgütlenme Koordinatörü olarak Trakya’da tekstil işçilerini örgütlemeye devam etmektedir. Emek meselesinin genelde geri plana itildiği günümüzde kendisiyle ufak bir söyleşi yapmanın oldukça faydalı ve manidar olacağını düşündük. Sizlerle paylaşıyoruz:

Türkiye’de sendikaların dünden bugüne geçmişine baktığımızda gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sendikaların emeği temsil eden kuruluşlar olması gerekiyor ama bugün sisteme ve düzene entegre olmuş kuruluşlar haline gelmiş. Bizden öncekilerin verdiği mücadeleyi hovardaca harcadık bitti. Ne örgütlü işçi kaldı, ne sendika bilinci kaldı, doğal olarak ne de sendika kaldı.

Olmayan bir şey üzerine fikir yürütmek abes ama ben şöyle başlayayım; tabii ki işçilerin örgütü olmak zorunda, örgütsüz işçi dağınık insan sürüsüne benzer. Toplumun hiçbir kesimi örgütlü olmadığı gibi işçiler de örgütlü değil. Sendika üyesi olanlar da örgütlü değil.

Türkiye’de işçi sınıfının 3 çeşit sorunu var. Birinci olarak örgütlenemiyorlar. İkinci olarak örgütlendikleri zaman örgütlerinde söz ve karar sahibi olamıyorlar.  Ve üçüncü olarak da örgütlerinde bir yerlere geldikten sonra sisteme entegre oluyorlar. Sistemle savaşmak yerine koltuğu korumayı seçiyorlar. Hal böyle olunca da işte tablo bugünkü tablo oluyor.

Sendikalar hayal kırıklığı yaratsa da Sümerbank ve TEKEL direnişleri örgütlenebildi. Bu direnişleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizler kısa süreli, saman alevi gibi başarılar elde ettik. Ama her başarı devamında daha büyük bir mağlubiyeti ve suskunluğu getirdi. Sümerbank ve TEKEL direnişi, 89 Bahar Eylemleri birçokları için gurur vesilesidir. Ama ben şöyle objektif bakıyorum. Örneğin 89’da ekonomik taleplerle yola çıkmışız, işçi sınıfı kimliğini ispatlamış, Zonguldak madeninden Gerede’ye kadar gitmişiz ve hükümete diz çöktürmüşüz. Hemen akabinde ise sistem tedbirlerini aldı ve uzun soluklu mağlubiyetler peş peşe geldi.

Neden?

O günkü talepler ekonomikti. Siyasi ve kalıcı bir talebe dönüşemedi. Şahıslara bağlı başarılar vardı. O şahıslar sisteme entegre edilince de sınıf mücadelesi bitti. Bunun tersi çok az örnek var. Biri Sümerbank diğeri de TEKEL’in son direnişi. Ama TEKEL direnişi çok geç kalmıştı. TEKEL, 28.000 insanın 22.000’inin yok olduğu bir süreci sessiz geçirdi. Geride kalan 2000 depo işçisi sendikal sistemi zorladı. Bana göre de son 30 yılın en güzel direnişini sergiledi. Ama yetti mi? Yetmedi. Sistem tüm tedbirlerini aldı, baş edemedi. Peki, kimden geri döndü? Sendikal bürokrasiden geri döndü. İşte sorunun temeli burada başlıyor. Her işin bir namusu vardır ama Türkiye’de sendikalar “düzenle örtüşmenin düzenle iyi geçinmenin, işçilerle uğraşmaktan daha iyi olduğu” yolunu seçtiler.

Siz Sümerbank direnişlerinde oldukça aktiftiniz,  bu direnişler nasıl gerçekleşti?

Bizim bağlı olduğumuz sendika tam bir sarı sendikaydı. Yani TEKSİF’te itiraz eden işten atılır, dayak yer, dövülür, herhangi bir bildiri dağıttığında da ağzı burnu kırılır. Böyle bir sendikal yapıda biz göreve geldiğimizde Bakırköy Sümerbank da kabuk değiştirdi.

Kaç işçi vardı?

1800 işçi vardı ilk önce. Önce büyük bir kutuplaşma oldu. Biz şunu öğrettik: “ Bak arkadaş, sen Tunceli’den, sen Samsun Bafra’dan geldin. Ortak kaderiniz burada. Burası yaşayacak, siz dayanışma yapacaksınız, hakkınızı birlikte alacaksınız.”

Sistemden bize peş peşe saldırılar başladı. Önce sendika içi budamalar. İşçi baktı ki kendinden olan birisi gidiyor. Sağ sol ayırmadı sahip çıktı. Akabinde özelleştirme furyaları başladı.

İstanbul’un neresinde sınıf adına hareket varsa oraya katılıyorduk. Bunun yolu da buradan geçiyordu. Sümerbank iyi bir atölye idi sınıf sendikacılığı için.

Sümerbank süreci beraberinde birçok işçi mücadelesini de fitilledi, zaten işçi o zaman çok dinamikti, ayaktaydı. Şubeler Platformu vardı. Kapatma kararını direnerek geri aldı. 95’te, 5 Nisan Kararları’nda 7 fabrika ile birlikte ilk kapanan Bakırköy’dü. O zaman gittik çok güzel direniş örnekleri verdik. İşçiler çok yaratıcı. Hiç kimsenin aklına gelmeyen sloganları bulur, damgasını vurur ve başarırdı. 95’te kapatma kararını mücadeleyle durdurdu. 99’da kararname çıktı 6 imzayla. Galatasaray Üniversitesi’ne devredilecekti. Türkiye’de gitmediğimiz yer yapmadığımız eylem kalmadı. Galatasaray Üniversitesi’nin önüne çelenk bıraktık, Yüksel Yalova’yı, Bayram Meral’leri gittikleri her yerde rahatsız ettik. Mücadelede artık bir simge ve bayrak olmuştu. Direnebildiğimiz kadar direndik ama yapayalnızdık. Eğer o gün sendika özelleştirmeye karşı çıkıp topyekûn mücadele etseydi, bu duruma kendileri de düşmezdi. Örgütlü işçilik kendi eliyle kendi kalesine gol attı.

Sağcı, solcu sendika ayrımı nasıl ortaya çıkıyor?

Sendikadaki bürokrasi işçinin ayrılığından beslenir. Seçim kazanmak durumundadır. Kendine yakın insanları ajite eder.  “ Bu komünistlerle mi yürüyecen kardeşim!”, “Bu faşistlerle aynı yerde mi duracaksın!” Alevi ise alevi şovenizmi yapar, müslümansa  “Namaz kılmıyor, abdest almıyor, sen bunun sözüne mi gideceksin? Allah bunun hesabını sorar sana!” der.

Toparlanabilir miyiz? Bence toparlanırız. Umudun bittiği yerde filizler yeniden oluşmak zorunda. Bize düşen tohumları ekmek, elimizden geldiğince dilimiz döndüğünce söylemek. Sendikalar kendine gelmeli, artık sağa sola savrulmadan kendi oyuyla kendi ekmeğine kan doğramamalı.

Biz nereden baksak haklıyız. Açlık sınırının altında 12 saat çalıştırılıyoruz. Eşimiz vardiyanın birinde, biz birinde çalışıyoruz ve haftada 1 gün birbirimizi görebiliyoruz. Kölelikse işte kölelik.

Ayağa kalkmak için bundan daha uygun bir ortam yok . AK Parti insanlara şunu gösterdi: “Demek ki inanç da evriliyormuş”. Allah’ın kendisi hariç her şey evriliyor.  Allah’ın dini evrildi çevrildi, Firavun’un putları haline geldi. Müslümanların ne kadar sömürüldüğünü görmesi için AK Parti iktidarından daha uygun bir iktidar olmaz. Solcular-sosyalistler bir ara Ecevit’ten eşitlik, özgürlük, demokrasi beklerdi ve Ecevit’le solcuların hayalleri yıkıldı. AK Parti ile de Müslümanların hayalleri yıkıldı bana göre. Bu yüzden ayağa kalkmak için çok uygun bir ortam ama nasıl birleşiriz, nasıl buluşuruz, insanları nasıl bir araya getiririz, onun da bizim işimiz olması gerekir.

İşçilerin birleşmesinden bahsediyorsunuz, buna dair önerileriniz var mı?

Çözüm  sınıfın yan yana örgütlenmesinden geçiyor, onların örgütlenmesi de samimi önderlere düşüyor. Önemli olan Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Trakyalı, Çerkez “Arkadaş biz sizi artık dinlemiyoruz, ben Kürt olabilirim, ben Alevi olabilirim ben işçiyim!” diyebilmektir. Ben işçi ulusu yaratmanın derdinde olmalıyız diye düşünüyorum. İşçi de kendi diliyle kendi duruşuyla kendi kültürüyle dünyanın en büyük coğrafyasına sahip halktır. Çin’den tutun Belçika’ya İskandinavya’ya kadar. Bu çok ütopik gelebilir. Ama sermaye bunu başardı. Sermaye bütün dünyayı bir avuç insan sayısıyla zapturapt altına almayı başardı.

Peki siyaset ve sendika ilişkisi?

Türkiye’de siyaset de dışarıdan dizayn edildiği için siyaset ve sendikalar örtüştüğü zaman zaten sistemin gündemini konuşuyorlar. Biz hiç kendi gündemimizi konuşabildik mi? Birileri getirdi meseleyi, biz onu tartıştık. Asgari ücret yoksulluk sınırının üçte biri, açlık sınırından ise 300 lira daha düşük ama biz bu ülkede bunu konuşamıyoruz.

Türk-İş’in başkan vekili yeni belirlenen asgari ücret için: “Çok iyi mücadele ettik, bu iyidir.” diyebildi. Çünkü o arkadaşın hitap ettiği işçilerin hiçbiri asgari ücretle çalışmıyor. Asgari ücretle çalışanlar da örgütlü değil, örgütlü olanların da sesi çıkmıyor.

Peki sendikal mücadelede umut görüyor musunuz?

Ben işçi sınıfı hareketinde örgütlenme için en uygun ortam olduğunu düşünüyorum.

Neden?

Ekonomik ve sosyal nedenlerden dolayı.  Asgari ücreti 700 lira olarak belirlediler ama bu 8 saat çalışma için belirlendi. Oysa metalde, tekstilde bırakın merdiven altlarını, binlerce kişinin çalıştığı fabrikalarda bile 12 saat çalışılıyor. Bu durumda asgari ücreti 400 liraya geliyor.

Kastamonu’dan bir arkadaş aradı. Kız Sanat Okulu biçki-dikiş mezunu ve 270 milyon para alıyor. İşe girerken sormuşlar: “Sigorta istiyorsan maaşından keseriz, istemiyorsan 460 TL veririz.” demişler. Düzce’ye gidin, Batman’a gidin, Hakkari’ye,  Şırnak‘a gidin, durum hep aynı. Bu şartlar altında belki de 1900lü yılların başındaki gibi bir sınıf hareketi yükselebilir. Engelimiz ne? Engel biziz,  bunu sendikacı olarak söylüyorum.

Kapitalizmin kendini yeniden üretemediğinden, çökeceğinden bahsediliyor. Koşullar uygun olsa da sermaye karşıtlığı ve işçi örgütlülüğünün önündeki asıl sorun nedir?

Önderlik sorunu dediğim gibi. Sendikalar bunun önünü mecburen açmak zorundalar. Bittiler. Sermayeleri bitti. İçsel bir sorun ama şu an da gerçekten demokrat bir şube başkanı ya da genel başkan tabana dönse: “ Gelin kardeşim, yeniden sınıf mücadelesi… “ dese,  adam bulamayacak. Çünkü güven bitmiş. “Sendika ne işe yarar ki! ” deniliyor. “Sendika beni işten attırdı, 4.5 senelik tazminatım gitti.” diyor. Yaşanan kötü deneyimler aynı zamanda yeni bir ufkun da bana göre habercisi. Ütopik değilim. Ben ısrarlıyım. İşçi diye bir halk var, işçi diye bir ulus var, işçi diye bir millet var. Dini, dili ortak. Herkes kendi özelinde istediği gibi düşünür, istediği gibi yaşar, ama ortak payda emektir. Söz konusu emekse gerisi teferruattır!

Önderlik sorunu dediğiniz nedir?

Sınıf kendi önderlerini öyle bir çıkartır ki, yeter ki mücadele etsin. Bir bakmışsınız ki herkesin abi dediği bir adam, düz bir makineci sınıf önderi olmuş çıkmış. Önemli olan önder olduktan sonra ne olacağı. Yoksa çok önderler çıkarttık ama düzen kiminin zaaflarını kullandı, kimini lükse boğdu, kimini şatafata boğdu gitti . Bunun için de sınıfın ve tabanın denetimini sağlayacak bir mekanizma oluşturmak lazım.

Bu mekanizma sendika yasasının değişmesi ile sağlanabilir mi?

Sendika yasasında bir gram iyi var gerisi kötü. Yani bize morfini veriyorlar, uyuşturuyorlar, sonra dişimizi çekiyorlar. Sermaye yanlısı, IMF’den beslenen, Avrupa Birliği hayali olan, Amerika’ya iş soran hükümetlerin insana asla iyi bir şey veremeyeceğini bileceğiz. Onun verdiği elma şekerini de yemeyeceğiz. Yol buradan geçiyor.

O zaman yapılacak değişikliklerden pek bir şey beklemiyorsunuz.

Bu yasada iyi şeyler var. Mesela barajlar düşecek, insanlar daha kolay örgütlenebilir ve daha kolay hesap sorabilir olacak. Ama dikkat edin hiç esas temalara dokunmuyor. Grev ve lokavt kanununa dokunmuyor. Grev süreci adamı canından bezdiriyor. Üye yapmakla grev arasında 2,5 sene geçiyor. Grev yapma aşamasına geldiğinde de bir tane üye kalmıyor, gidiyor.

“EKONOMİK BÜYÜME VARSA SÖMÜRÜ VARDIR!”

Ak Parti döneminde gerçekten hayaller yıkıldı mı? Pek çok insan dünyanın 16. büyük ekonomisiyiz diye övünebiliyor. Bahsettiğiniz firavunlaşma ve sömürü görülüyor mu?

Aslında gözüküyor, herkes kendi içinde bu çelişkiyi biliyor. Büyüyen kim, küçülen kim? Ekonomi büyümüşse insan küçülmüştür. O ekonominin büyümesi için emek lazım , sömürü lazım; başka türlü nasıl büyüyebilir ki? İnsana paylaştıran, insanın çıkarlarını ön planda tutan bir düzende bu kadar büyüme mümkün mü? Büyüme varsa sömürü vardır, sömürü varsa da ezilen birileri vardır. Gelir dağılımına dikkat edin. Gelirin büyük bir kısmı çok küçük bir dilimine gitmiş, bununla övünüyorlar.

Bu neden ortaya çıkmıyor? Biz kendi felsefemizi unuttuk. İşçiler artık komplekse kapıldılar. Onlara güven verebilecek, işçiliğiyle gurur duyabilecekleri bir mücadele ortamında büyümedi bu çocuklar. Aydınlar ve entelektüellerde ise samimi olanlar küsüp kabuğuna çekildi, diğerleri de düzene entegre oldu ve düzenin sömürüsünün devamı için konuşmaya başladı. Ekonomimiz düzelmiş, borsamız iyiymiş, Yeni Zelanda parası şu kadar düşmüş, bizimki daha az düşmüş. Onların görevi de bu, anofel gibi toplumu uyuşturmak. Bizim görevimiz de uyandırmak. Eğer kapitalizme karşıysam, onun söylediği her şeyi reddetmekle başlar bu iş .

Sendikaları epey eleştiriyorsunuz ama aynı zamanda uzun yıllardır sendikacılık da yapıyorsunuz, vazgeçmemişsiniz.

12 Eylül kendi kurumlarını yaratırken sendikalara da şunu söyledi: “ Alın size sınırsız seçilme hakkı.” “ Alın denetimsiz ve tabanın söz ve karar sahibi olamayacağı , sizi denetleyemeyeceği bir sendikalar kanunu.” Bununla birlikte gerçekten sınıftan kopuk, onlardan uzak yaşayan, onlar gibi düşünen ama onlar gibi yaşamayan bir meslek oluştu sendikacılıkta. Bunda gerçek payı var. Ama çözümü de sendikaları tümden inkar etmek de değil tabiî ki.

Üyenin bunu eleştirme hakkı var ama bu sendikalarda örgütlü olmamanın nedeni değildir. Profesyonel sendikacılık bence olmamalıdır. Sendikacının aldığı ücret, o sektörde en çok ücret alan işçininkini geçmemelidir. Kendisi binlerce lira alan adamın gündemine asgari ücretli hiç gelir mi? Sonra der ki: “Bunlar 690 yapıyordu, biz mücadele ettik 700 liraya çıkarttık.” Böyle düşünür.

Sendikalar işçilik için temel ve tek kuruluştur. Olması mutlaka gerekir ama sendikacıların da adam gibi sendikacı olması gerekir. Demokratik bir sendikal sistem oluşturulmalı ve delege sistemi değiştirilmelidir.

Teşekkürler…

1 Yorum
  1. münir yusuf dedi ki:

    bu metinde emeği geçen herkese teşekkürler. antin kuntin meseleler hakkında yapılan onlarca röportaj içinde oldukça anlamlı.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>