Beytullah Emrah Önce ile Söyleşi: “Kılıcı çeken sahabenin iradesini sergilemeden Ömer’in adaleti beklenmemelidir.”

Beytullah Emrah Önce ile yaptığımız 02.02.17 tarihli “İslamcılığın Taşra’daki Halleri” başlıklı söyleşinin sunum metninin ilginize sunuyoruz.

İSLAMCILIĞIN TAŞRADAKİ HALLERİ

Önce, hepimizin bildiği iki hikâyeyi yeniden anlatarak, İslamcılığın benim için ne anlama geldiğini ele almak istiyorum.

Adaletiyle meşhur Hz. Ömer, bir gün hutbe verirken, haziruna sorar:  “Eğer ben günün birinde eğrilirsem siz ne yaparsınız?”  Dinleyenlerden biri ayağa kalkar ve şöyle cevap verir:  “Seni kılıçlarımızla doğrultmasını biliriz!” Hz. Ömer, aldığı bu cevap üzerine şükrederek “Allah’ım, Sana hamd olsun. Ömer eğrildiği zaman bu cemaat içinde onu düzeltecek kişiler var.” der.

Yine başka bir hutbesi esnasında “Ey insanlar, dinleyin ve itaat edin!” deyince, orada hazır bulunanlardan sahabelerden biri ayağa kalkar ve hiddetle “Ey Ömer, seni ne dinler ne de sana itaat ederiz!” der. Hz. Ömer, ona bu tavrın sebebini sorunca, dönemin siyasal iktidarını temsil eden halifeye, o anda üzerinde bulunan yeni elbiseyi gösteren sahabe şöyle cevap verir: “Ey Ömer! Üzerindeki elbisenin hesabını vermedikçe seni dinlemeyecek ve sana itaat etmeyeceğiz! Zira, kamu malından sana da bana da aynı kumaş düşmüştü. Ben kendime ondan bir elbise yaptıramadım. Fakat görüyorum ki, sen kendine bir elbise yaptırmışsın. Bu nasıl oldu?”

Hz. Ömer, oğlu Abdullah’a işaret eder ve ondan elbisenin hikayesini anlatmasını ister.
Oğlu Abdullah da ayağa kalkar ve “Bana da, babama da birer parça kumaş düşmüştü. Ben hakkımı ona verdim. Şu anda üzerinde gördüğünüz elbise ikimizin hakkından meydana gelmiş bir elbisedir.” cevabını verir. Bunun üzerine, Hz. Ömer’e çıkışan sahabe, “Konuşabilirsin ey müminlerin yöneticisi. Şimdi seni hem dinler hem de sana itaat ederiz.” der.

Malum, bu kıssalar, hep Hz. Ömer merkeze alınarak okunarak; iktidar sahiplerine adil olmaları öğütlenir. Bu bir açıdan doğru fakat başka bir açıdan da eksiktir. Eksiktir, çünkü bu; yani dini ya da siyaseti salt iktidar merkezli okuyan bu bakış açısı, Hz. Ömer’i anlatırken, maalesef “Seni kılıçlarımızla doğrultmasını biliriz!” ya da “Ey Ömer! Üzerindeki elbisenin hesabını vermedikçe seni dinlemeyecek ve sana itaat etmeyeceğiz!” diyen sahabeyi dikkate almaz. Oysa ki benim nezdimde İslamcılık, Hz. Ömer’in adaletin de önce, ona itiraz eden bu sahabilerin tavrında mündemiçtir. İslamcılık, adil bir iktidarı kurmadan önce iktidarı adaletle düzeltecek bir siyasallıktır.

İktidarların zaman içinde neye dönüşebildiğini Mekke’de tecrübe etmiş insanların, herkesin içinde ortaya çıkarak Hz. Ömer’e muhalefet etmesi ve onun yanlışını düzelme yönünde irade beyanında bulunması, günümüz İslamcılara aslında çok önemli bir hususu hatırlatmaktadır: İktidarda Hz. Ömer dahi olsa eleştirilmez, sorgulanmaz değildir ve ona itaat, ancak o doğruluk ve adalet üzerindeyse söz konusudur.
Başka bir ifadeyle, kayıtsız şartsız bir itaat olamaz. Bir diğer husus ise, iktidar sahipleri kim ya da kimden olursa olsun, aslolan adalettir ve adaletin garantörlüğü aslında yönetimde değil yönetilendedir.

Bu konuda Türkiye İslamcıları’nın haline baktığımda, ne kadar önemli bir imtihanda nasıl da başarısız bir sonuç alındığını gözlemliyorum. Özellikle Kuran merkezli daha rafine bir İslam anlayışını kabul eden ve geleneksel dindarlığın karşısında İslami kimlik vurgusuyla çıkan İslamcı yapıların, bugün geldiği hal ibretliktir. Düşünün ki, zamanında cemaat ve tarikat yapılarında süregelen şeyhliği, liderliği; din üzerinde kurulan iktidar alanlarını kıyasıya eleştirerek, bu şekilde o kültürelliğin beslediği sağ siyasetlerden de kendisini arındırmaya çalışan İslamcı yapılar, bugün yeniden tek bir sağ siyasal önderliğin arkasında birikmeyi kazanım zanneder bir hale geldiler. Haliyle, İstanbul merkezli İslamcı yapıların kanaat önderlerinin bu desteği, Anadolu’da irtibatlı oldukları kişi ve yapıları da kendilerine benzetti. Bir zamanlar dini saltanata karşı açıkça tavır alan “tevhid ve adalet” merkezli oluşumlar, zamanla güç odaklı bir dönüşüm yaşayarak; kurulan yeni siyasal saltanata kapıkulluğuna razı hale geldiler. Bu konuda merkez de taşra da aynı hale geldi.

Yine, bu mevzuuyla alakalı başka bir hususa daha değinmek istiyorum.

Bildiğiniz üzere Nisa suresindeki bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…”

Ayete baktığımızda, adalet bilincine emanet bilincinin de eşlik etmesi gerektiğiyle birlikte yapılan ayrım dikkat çekicidir: O da, Allah’ın, bu ayette hitap ettiği Müslümanlara, ‘emanetleri ehline vermek’ konusunda ‘sizden olan ehliyet sahiplerine’ diye bir şart filan koşmadığıdır. Başka bir ifadeyle, söz konusu ehliyet olduğunda, emanetin verileceği kişinin kimliğiyle ilgili herhangi bir sınırlama koyulmamıştır. Bu nüans, İslamcılığın iktidarını Müslümanlardan müteşekkil bir yönetim ve tek tip bir Müslüman ulusu olarak algılandığı bir vasatta hayati bir uyarıdır aslında.

Yine burada konumuza dair güncel bir parantez açayım.

Özellikle, Milli Görüş adaylarının yerel yönetimlerde 1994 yılında kazandığı seçim başarısı ile birlikte, o güne kadarki İslamcı ideallerin ve söylemlerin de pratiğe geçirilme imkanı doğmuştu. Fakat ayette belirtildiği gibi bir pratiğin gerçekleşmemesi, yani emaneti ehliyet sahiplerine vermek yerine kimlikçiliğin ön plana çıkarılması ile yaşanan kadrolaşmalar, kendinden önceki yönetimlerin hastalıklarının bünyeye tevarüs etmesine yol açtı. Adaletten ve emanetten sapıldığı bu vasatta yapılan haksızlıklara üretilmeye başlanan “İslami” mazeretler, ne yazık ki zaman içinde daha büyük kırılmaların zeminine katkı sağladı.

O dönem, daha çok ‘sistem dışı’ bir mücadeleyi ön plana çıkararak partisel mücadeleye sıcak bakmayan İslamcı yapılar ise, hem büyükşehirlerde hem de taşrada kazanılan bu yeni yerel yönetimlerin kendilerine bazı imkânları sağlayabileceğini fark etti. İstihdam, insani yardım ya da kültürel faaliyetler için maddi ya da mekânsal çözümler sunan bu yönetimlerle kurulan kişisel ilişkiler, özellikle AK Parti döneminde daha organik bir ilişkiye dönüştü.

İlk dönem İslami faaliyetlere zemin sağlama amacıyla bağımsız olarak kurulduğu söylenen bu diyaloglar, merkezde olduğu gibi taşrada da birçok İslamcı kişi ya da kurumun, zaman içinde bu yeni iktidar alanına doğrudan katılımıyla sonuçlandı. Fakat daha çok kültürel alanda tecrübe kazanmış kişilerin, genellikle kimlikçi tercihlerden dolayı daha farklı ehliyetlerin gerektirdiği mevkilere gelmeleri, onları yetersizliklerini, politik söylemle kapatma çabasına sürükledi.

2000’li yıllardaki tecrübeye baktığımda, İslamcı siyasetin hem merkezde hem de taşrada toplumsal menfaatleri ya da kamusal yararı değil de ele geçen iktidar alanlarını korumaya dönük bir çabayı sürdürdüğünü görüyorum. Oysaki İslamcılık, merkezine siyasal iktidarı değil toplumsal adaleti alması gereken bir hareket olmak zorundadır. İslamcı tavır, Hz. Ömer’in iktidar pratiğinden daha önce ona itiraz eden sahabenin muhalefet pratiğindedir.

Şüphesiz buradaki İslamcı tavır, iktidara dönük bir imada bulunduğu için aynı zamanda siyasal da bir mücadeledir, fakat meselesi, iktidarı düzeltmek, böylece adaletin tesis edildiği siyasal bir toplumsallığın varlığını muhafaza etmesini sağlamaktır. Bu bağlamda ütopik değil realist bir tavırdır da.

Hz. Ömer’le ilgili örneklere gönderme yaparsam; her iki itiraz da, iktidarı yok etmeye değil onu denetlemeye yöneliktir. Çünkü insanın toplumsallaştığı her vasatta, bir şekilde iktidar alanları oluşmaktadır. İslam da bu gerçekten hareketle, iktidarın istikbara yönelmesi riskine karşı toplumu sorumlu tutmaktadır. O sebeple de hiçbir iktidarın toplumu ezecek kadar güçlenmesine iyi gözle bakmamaktadır. İktidar, burada yönetime dair işin ehlinde olması gereken bir emanettir, kalıcı değildir.

Bu İslamcı tavrın izlerini tarih boyunca birçok örnekte bulmamız mümkündür, lakin bunun zaman içinde kuraldan ziyade istisnaya dönüşmesi, ne yazık ki, siyasal iktidarların zaman içinde büyük imparatorluklar halini almasındandır. Bu dönemde, dini hayatın varlığı ve devamlılığı devletle özdeş hale gelmiştir.

Otoritenin merkezileşmesi, toplumsal hayatın sıkı bir şekilde denetlenmesi ve “fitne” söylemiyle her alanda resmi ideolojinin tahakküm kurması, maalesef İslam’ın toplumsal hayattaki etkisini zayıflatmış, dinin kurumsallaşarak ideolojik iktidar aygıtına dönüşmesine yol açmıştır. Böylece, siyaset, saray içi bir güç mücadelesine dönüşmüş; siyasal mücadele ise çoğu zaman taht oyunlarına dâhil olmakla sınırlı kalmıştır.

Osmanlı’da modern bir ideoloji olarak İslamcılık, hem saray siyasetinin içinde hem de saray siyasetinin karşısında konumlanan örnekler sergilemiştir. Bu konum, Osmanlı ve Cumhuriyet İslamcılıkları arasında da ciddi bir kırılmaya işaret ediyor.

Kemalist Cumhuriyet’in kuruluşunda Osmanlı’dan radikal bir kopuş siyaseti izlenmesi, İslamcılığı yeni iktidarın dışında bıraktığı için, İslamcılık siyasetin merkezinde değil toplumsallığın içinde kendisine hareket alanı açmaya çalışmıştır. Burada ana hatlarıyla iki yönelimin belirginleştiğini düşünüyorum. Birincisi siyasal, ikincisi kültürel.

Siyasal İslamcılık olarak adlandırılan, iktidarı ele alarak toplumsal bir dönüşümü sağlamayı öncelerken, kültürel İslamcılık ise pedagojik faaliyetlerle toplumsal bir dönüşümü sağlayarak iktidara gelmeyi öncelemiş oluyor. Her ikisinin de son tahlildeki amacı İslami bir ütopyanın yeryüzüne indirilmesi.

Her ne kadar böyle büyük ayrımlara tabi tutulsalar da, aslında birbirilerine oldukça benzeyen tecrübeler yaşıyorlar ve zaman içinde birbirlerinin içinde eriyorlar.

Cumhuriyet döneminde İslamcılık bağlamında siyasal bir tavır, ancak tek parti rejiminden sonra kendi mecrasını aramaya başlarken, kültürel tavır ise tek parti rejimi döneminde dini hayatı sürdürme gayreti şeklinde tebarüz ediyor. Haliyle yeni iktidarın tam olarak nüfuz edemediği çevre şehirler, başka bir ifadeyle de taşra, daha çok kültürel cemaatlerin İslamcılıklarına zemin oluyor.

Sanırım bu farklı eğilimlerden bazılarını birbirine yaklaştıran etkenler, Soğuk Savaş dönemi kurulmak istenen anti-komünist blok ve sonrasında Milli Görüş hareketinin ortaya çıkışı oluyor.

İslamcılık, Osmanlı tecrübesinden mahrum şekilde ve Kemalist rejime bir tepki hareketi olarak Anadolu sathında yaygınlaşıyor.

Millici, mukaddesatçı, muhafazakâr öğelerle bezeli geleneksel bir dindarlık, daha sonra Kemalist kadrolara kaptırdığı iktidarı yeniden ele geçirmenin mücadelesini merkeze alıyor ve burada İslami motivasyon, özellikle kitle seferberliğini sağlama açısından Anadolu’da etkili oluyor.

1970’lerden 2000’li yıllara gelene kadar tüm bu İslamcılık tecrübeleri, cemaatsel örgütlenmelerle, sağ partilerle ya da Milli Görüş hareketiyle birçok etkileşime giriyor. İnsanlar, bireysel hayatında dini yaşamını sürdürme kaygısı güderken, bunu topluma ve siyasete egemen kılma amacından vazgeçmiyor. Fakat Cumhuriyet dönemi askeri bürokratik vesayetin darbeyi gelenek haline getirmesi, daha pragmatik ya da oportünist bir hareket tarzını yaygın davranış haline dönüştürüyor.

Bugün, özellikle AK Parti döneminde devlet iktidarıyla yakın bir temasa geçen ve zaman içinde kendi bürokratik, medyatik ve ekonomik şebekesini kuran ilk kadrolar, bir bakıma ana akım İslamcı hareketlerin tecrübesini yaşayarak gelmiş insanlardan müteşekkil.

Her ne kadar AK Parti, sağ siyasetlerin aktörlerini, dindar cemaatleri ve Cumhuriyet döneminde iktidar alanının dışında bırakılmış öğeleri buluşturan geniş bir koalisyon olarak kurulmuşsa da, merkez ve taşra teşkilatlarında parti siyasetine yön verenler İslamcılığa dâhil edilebilecek insanlar.

Birçoğu, konuşmamın giriş kısmında da ifade etmeye çalıştığım gibi, yerel yönetimlerle birlikte söz konusu siyasete eklemlenmeye başlamışlar. Haliyle, siyasal program olarak AK Parti, hiçbir zaman İslamcı olmamışsa da, gerek kurucu ve yönetici kadrolar, gerekse son zamanlarda daha sık referans verdiği İslami kavramlar nedeniyle, geniş bir kesim tarafından İslamcılığın iktidar tecrübesi olarak algılanıyorsa, bunu çok da garipsememek gerekiyor.

Fakat tüm bunlara rağmen, AK Parti dönemini İslamcılığın iktidar halinde yaşadığı bir tecrübesi olarak görmediğimi tekrar etmek zorundayım. Bu süreci daha çok İslamcılığın iktidarla yaşadığı bir imtihan olarak değerlendiriyorum. Türkiye’de ana akım İslamcılık, AK Parti’ye verdiği her türlü desteğe rağmen, bu döneme ne siyasal aklını ne de kültürel ruhunu katamamıştır. İslamcılık, eski düzene kısmen ve yalnızca rengini verebilmişse de, özüne temas edip onu değiştirememiş; buna karşılık kendi özüne düzenin hastalıklarının sirayet etmesine yol açmıştır.

Bu etkileşimi sanırım şöyle özetleyebilirim: İslamcılık, sisteme entegrasyon sürecinde devletsel bir dönüşüm yaşamıştır, fakat devlette İslamcı bir dönüşüm sağlanamamıştır.

AK Parti, Türkiye İslamcılığını parti bünyesine alarak eritmiş; onun bütün söylemsel gücünden ve örgütsel kaynaklarından ziyadesiyle istifade etmiştir. Fakat buna karşın, “nasıl bir yönetim” konusunda, İslamcılığın “adalet” merkezli iddialarını hiçbir zaman esas almamıştır. Dolayısıyla, İslamcılığın iktidar olduğu düşünülen bir dönemde, Hz. Ömer’in adaletini yansıtan hikayeler kurulamadığı gibi, Hz. Ömer’i kılıcıyla düzeltme beyanında bulunan sahabelerin örnekliğini yerine getirmesi beklenen İslami kimlikli hareketler de, maalesef zaman içinde partinin ve akabinde devletin ideolojik aygıtına dönüşmüşlerdir.

İslamcı cemaatler ya da hareketler, mevcut düzenin ifsad edici örgütlülüğüne karşı ahlaki bir tavır almak yerine, kurulan yeni iktidar bloğuna kendisini harç kılmayı tercih etmişlerdir. Bu, hem merkezde hem de taşrada etkisi çok yakından hissedilen bir dönüşüm hikâyesidir. Aktörlerinin davranışları tipiktir ve birçok şehirde birbirine oldukça benzemektedir. Haliyle İslamcılığın merkezdeki hali ile taşradaki halleri, birbirini karşılıklı besleyen ve sonunda topyekûn yitirilen bir mücadeleyi tasvir etmektedir.
AK Parti döneminde alınan bu halin, yalnızca partinin izlediği siyasetle ilgisi olmadığını da belirtmek istiyorum.

Sanırım son 15 yıldır yaşanan bu dönüşüm, Türkiye’deki İslamcılığın Cumhuriyet dönemi tecrübesinin bir neticesidir. Bir türlü kendi siyasetini kuramayan bu tecrübe, sonunda egemen siyasetin içinde erimiştir. Benim açımdan ise bugün İslamcılığa dâhil edilen kanaat önderleri ve onların zihniyetlerinin örgütlediği İslamcı hareketler; bir nevi “öze dönüş” yaşamışlardır.

Öz olarak bahsettiğim, kimliklerinin ve kişiliklerinin şekillendiği Soğuk Savaş dönemindeki siyasal özdür. O özü, kendi argümanlarından ziyade karşıtlıklarla örmektedir ve bu karşıtlığın temelinde sistem değil, ‘anti-komünizm’ yatmaktadır. “Yerli” ve “milli” kabul edilmeyen sol ideolojilere karşı, Amerikancı bir sağ siyasete uygun şekilde ve NATO konsepti içinde biçimlenen bu zihniyet, her ne kadar özellikle 1980’lerden 2000’lere kadar olan süreçte daha İslami ve daha kitabi bir hale bürünmüşse de, 2000 sonrası AK Parti tecrübesiyle birlikte kazandığı iktidarı koruyabilmek için yeniden eski kodlarına dönüş yapmayı tercih etmiştir. Özellikle taşradaki İslamcı teşkilatların öncülüğünü yapan kadrolar, genellikle yaş itibariyle Soğuk Savaş döneminin ürünü olarak nitelendirilebilirler.

İslamcılığın taşradaki halini örgütleyen ve yürüten kadroların bir diğer özelliği ise sosyo-ekonomik olarak genellikle orta ve kısmen üst sınıfa dâhil edilebilmeleridir. Burası önemli, çünkü AK Parti dönemindeki tutumlarını ve siyasal kriz anlarındaki tavırlarında bu sınıfsallığın ciddi bir etkisi söz konusudur. Genellikle İstanbul yada Ankara’daki üniversite hayatlarında İslamcılık ve kitabi bir din anlayışla karşılaşmış; kimliksel bir dönüşüm yaşamış bu kadrolar, taşraya bu tecrübelerini aktarmaya çalışmışlardır. Bu sebeple daha kolay diyalog kurabildikleri orta ve üst sınıftan insanlarla yürüttükleri İslami faaliyetler, zaman içinde kendi çocuklarını da içine alan bir İslamcı kuşağın inşasına yönelmiştir. Haliyle, taşrada, benim İstanbul İslamcılığı olarak adlandırdığım merkezi İslamcılığı yeniden üretmenin yollarını aramışlardır.

Siyasal olarak betimlenen İslamcılık, taşrada bazı açmazlarla karşılaşmıştır. Öncelikle ilişkilerin fazlasıyla kişisel kurulması, hareketleri de kişi merkezli hale getirmiş; bunun neticesinde süreç, kişisel ilişkilere göre şekillenebilmiştir. Diğer bir husus ise, yaşanılan şehirlerin nüfusları azaldıkça, sosyal çevre baskısı oldukça yakından hissedilmiştir. Hem dini algıdaki farklılıklar, hem de siyasal sisteme karşı topyekün reddiyeci bir tavır aldıkları dönemde, yerelde ilişki kurmalarını güçleştirmiş, haliyle daha kapalı hareketlere dönüşmelerine ve başka bir cemaatleşmeye gitmelerine yol açmıştır. Ne kültürel bir cemaat ne de siyasal bir hareket haline dönüşememeleri de, bu hareketleri kırılganlaştırmıştır. En büyük ve en sert kırılma da tabi ki 28 Şubat döneminde yaşanmıştır. Darbe sürecine karşı taşrada direnç geliştirmeye çalışan birçok İslamcı yapı, bekledikleri toplumsal desteği bulamamanın hayal kırıklığını derinden hissetmiştir. Siyasal mağlubiyet havası, taşrayı çok hızlı kuşatmıştır.

28 Şubat sonrasında İslamcılığın taşrası tam bir bozgun halidir maalesef.  Bir zamanlar buluşma noktaları olan kitap evi ya da dergi büroları tenhalaştı, başörtüsü yasaklarına karşı düzenlenen eylemler giderek çabuk sönümlendi ve sistemin baskısından kendi çocuklarını dahi koruyamadıkları gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalan İslamcı ütopya, reel siyasetin duvarına çarparak dağıldı.

Kimi İslami hareketler, darbe sürecinde toplumdan istediği desteği bulamama gerekçesi olarak İslami gelenekleri çok fazla çatışma zeminine dönüştürmelerinde ve toplumsal ilişkileri geliştirememekte aradı. “Çok fazla siyasallaştık” argümanını ön plana çıkardı ve pedagojik ya da insani yardım faaliyetleri üzerinden sivil toplumculuğu keşfettiler.

“Kişisel gelişim” ve “değerler eğitimi” temalı İslami faaliyetler yaygınlaşırken, siyasette AK Parti’nin seçim başarısı, ilk anda bu hareketlerin bazılarını doğrudan ilgilendirmedi. Bir nevi “bekle-gör” politikası izlerken, bir yandan da farklı yerellerde, farklı arayışlar geliştirdiler. Bu dönem, taşra İslamcılığı, İstanbul merkezli İslamcı hareketlere göre daha faaldi. Bunda AK Parti’nin hem merkezde hem de yerel yönetimlerde eş zamanlı iktidara gelmesinin sağladığı rahatlık kadar, ilk dönemki Avrupa Birliği sürecinin getirdiği düzenlemelerin de katkısı vardı. Belirttiğim gibi, hem ekonomik politikalar, bu kadroların sınıfsal ihtiyaçlarına denk geliyordu, hem de siyasal ortam kendilerine hareket alanı kazandırıyordu.

Fakat bu dönemde, özellikle iki husus, taşradaki İslamcılıklar açısından yeni arayışların baş göstermesine yol açtı. Birincisi, kendi yerellerinde Kürt kimliğini öne alan İslamcılıklar. İkincisi, AK Parti’den bağımsız kalarak mevcut siyasal ve ekonomik sisteme karşı bütünsel ve bağımsız bir tavır geliştirmeye çalışan İslamcılıklar. Kitle iletişim araçlarının ve sosyal medyanın bu dönemde gündelik hayata daha fazla girmesiyle, birbiriyle de etkileşime giren bu tür alternatif arayışlar, özellikle İstanbul İslamcılığı’nı oluşturan merkezi hareketlerin rahatını bozdu. Çünkü her ne kadar ilk dönem çok açık etmeseler de, İslamcı kanaat önderlerinin birçoğunun AK Parti’nin kurucu ve yürütücü kadrolarıyla arkadaşlık ya da akrabalık gibi sosyal ağlar üzerinden irtibatları söz konusuydu. AK Parti içindeki İslamcı kadrolar ile AK Parti dışında, sivil toplum alanında faaliyet gösterenler örtük bir ittifak içindeydi. Haliyle, AK Parti karşısında gelişecek İslamcı bir muhalefet imkânı, hem partideki hem de merkezdeki İslamcı kadroları rahatsız etti.

Bu süreçte, merkezi yapılar, çevreyi kuşatmak için, daha önceden, üniversite öğrencilikleri döneminde tanıştıkları ve güvendikleri kişiler üzerinden yerelde dernek ve vakıflarının şubelerini peş peşe açtılar ve bunları yaygınlaştırarak, taşrayla irtibatlarını sıklaştırdılar. Yerel aktörler, daha önce kendi başaramadıklarını, bu kez merkezdeki İslamcılıkların her türlü desteğini alarak başarabileceklerini düşündüler. Fakat aslında süreç, 28 Şubat sonrasında taşrada gelişebilecek daha özgün hareketleri kontrol altına almak şeklinde gelişti. Böylece AK Parti iktidarıyla İstanbul İslamcılığı arasında kurulan irtibat, taşradaki İslamcılıkların da dâhil edilmesiyle geniş bir ittifaka dönüştü. Bu ittifak, 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde düzenlenen Cumhuriyet mitinglerine karşı oluşan kitle seferberliği ile de daha açıktan sergilendi. Mavi Marmara gemisinin hazırlığı ve sonrasındaki süreçte AK Parti’nin İsrail’e karşı geliştirdiği tavır, onlarca yıl Filistin meselesine önem veren İslamcı hareketler açısından AK Parti’yi İslamcı bir aktöre dönüştürdü. Bu algıyı en çok besleyen süreç Suriye krizi olurken, yeni kurulan iktidar bloğuna entegrasyonu tamamlayan ise Gezi olayları oldu.

2010 sonrasında, İstanbul İslamcılığı ve taşradaki teşkilatları, doğrudan iktidarın ideolojik aygıtına dönüşürken; kendi karar alma mekanizmalarını neredeyse tamamen Erdoğan’ın siyasetine endekslemiş oldular. Bu yönüyle de, İslamcılık, toplumsal alanda bir alternatif üretme imkânını, iktidarı denetleme ve onu düzeltme sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırdı.

İslami argümanları sonuna kadar tüketen iktidar, her geçen gün kibrini ve istikbarını arttırırken; kendinden olmayana, kendisine biat etmeyene devlet şiddetini her açıdan yöneltirken; İslamcı gruplar iktidarın kendisine açtığı paralel evrende “İslami faaliyetlerini” yürütmeye devam edebiliyor. Topluma yabancılaştığını dahi görmüyor çünkü toplum tasavvuru yalnızca kendisi gibi olanlarla sınırlandırılmış şekliyle kalıyor. Bunun bir yansıması olarak da, iktidara yönelik her türlü eleştiriyi ve muhalif hareketi, kendisiyle özdeşleştirebiliyor ve kendi varlığını sürdürebilmesinin şartı olarak iktidarın devamını görmeye başlıyor. İşte bu hal, aslında tüm peygamberlerin itiraz ettiği haldir ve başka bir İslamcılık da, bu bağımlılığa karşı verilebilecek bir adalet ve özgürlük mücadelesiyle mümkün olabilecektir.

Genel anlamıyla İslamcılık, bugün toplumun tevhid, adalet ve özgürlük arayışının siyasal zemini olmak yerine, içeride siyasal iktidarın kitlesel ‘afyon’una dönüştü. İktidarın yarattığı ifsad karşısında ıslah edici bir vazife üstlenememekte, ahlakiliğini kaybettiği için de ahlâkçılık yapmaktan başka bir çare görememektedir. Fakat bu da onu ahlâklı kılmaya asla yetmiyor.

Bir dönem tüm eksik ve zaaflarına rağmen İslami bir uyanış, kıpırdanış mevzu bahisken, bugün dirilişine ve direnişine şahitlik edemeden ölüm ilanını verdiğimiz bir İslamcılığa nasıl gelebildiğimiz kendi adıma üzüntü verici ve ibretamiz bir hikâyedir. Benim bu hikâyeden çıkardığım ders, kılıcı çeken sahabenin iradesini sergilemeden Ömer’in adaletinin beklenmemesi gerektiğidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir