Yayınlanma tarihi: Cum, Nis 20th, 2012

İslam Moral Ekonomisi ve İslami Bankacılığın Açmazları – Mehmet Asutay (Dünya Bülteni)

Söyleşi: Aynur Erdoğan / Dünya Bülteni

Durham Üniversitesi İslami Finans Programı’nda öğretim üyesi ve Müslüman Sosyal Bilimciler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Mehmet Asutay, “İslam Moral Ekonomisi ve İslami Bankacılığın açmazları”nı anlattı.
İslam iktisadı denince birçoğumuzun aklına ‘faizsiz finans kurumları’ ya da nam-ı diğer ‘İslami bankalar’ gelir oldu. Peki, bu bankalar gerçekten “İslami” olmayı hak ediyorlar mı?
Bu soruyu ve İslam iktisadına ilişkin diğer pek çok soruyu İngiltere’de, Durham Üniversitesi İslami Finans Programı’nda (DIFP) öğretim üyesi ve Müslüman Sosyal Bilimciler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olan Dr. Mehmet Asutay’a sorduk.

Dünya Bülteni’nde daha önce yayınlanan İslam iktisadı söyleşilerinde hem bir disiplin olarak İslam iktisadının gelişim seyrini hem bugünkü konumunu ve imkanlarını konuştuk. Bu söyleşimizde de Dr. Mehmet Asutay’la İslami bankaların gelişim serüveni üzerinden İslam iktisadının sorunsallarını ortaya koymaya çalıştık. Kapitalizmden ve Sosyalizmden farkını vurgularken “İslam moral ekonomisi” demeyi tercih eden Mehmet Asutay, kapitalizmin araçlarından ‘banka’nın İslamileştirilmesi yerine Müslüman entelektüellerin sistem anlayışı içinde otantik kurumlar tasavvur etmesi gerektiğini vurguladı. Dünya Bülteni Yayın Yönetmeni Akif Emre’nin de yorumları ve sorularıyla katılmasıyla keyifli bir sohbete dönüşen söyleşiyi zevkle okuyacaksınız.

 

Mehmet Asutay kimdir?
Durham Üniversitesi İslami Finans Programı’nda İslam Ekonomisi, bankacılık ve finans; Ortadoğu ve İslam ülkelerinde ekonomi; ekonomi politik ve ekonomik gelişim konularında dersler verip, master ve doktora araştırmalarına danışmanlık yapmaktadır. Ayrıca Review of Islamic Economics dergisinde editörlük, American Journal of Islamic Social Sciences dergisinde yardımcı editörlük görevi yürütmekte ve Borneo Journal of Business and Economics de dahil olmak üzere çeşitli akademik dergilerin yayın kurulunda yer almaktadır.
Ekonomi ve siyaset ilişkisi ve bu ilişkinin Türkiye’deki kronik ekonomik istikrarsızlık üzerindeki etkisi hakkındaki kitapları 2011 Routledge tarafından yayımlanacaktır. Asutay ayrıca şu an İslami Finans hakkında iki kitabın editörlüğünü yapmaktadır. Edward Elgar’s Critical Thinking Serisinin 2011 yılında yayınlanacak ciltlerinin İslam Ekonomisiyle ilgili bölümlerinin editörlüğünü yürütmektedir. Asutay’ın İslam ahlak ekonomisi, İslami bankacılık ve finans; Ortadoğu ekonomileri ve Türkiye’nin ekonomi politiği konulu makaleleri çeşitli dergilerde yayımlanmıştır.

Aynur Erdoğan: Öncelikle sizin kullandığınız ‘İslami finas’ (Islamıc Finance) kavramını Türkçede İslami bankacılık olarak karşılayıp karşılayamayacağımızı sormak istiyorum…
Mehmet Asutay: İslami finans tabirini daha geniş bir kavram olduğu için kullanıyoruz. Çünkü İslami bankacılık sadece bankasal işlemlerle ilgili. Ama finans ya da financing çok daha geniş bir kavram ve kurumlar dışındaki finansal alanları da kapsıyor. Ama Türkiye’deki eğilim sadece kurumsal olarak bankacılık olduğu için bankacılık diyebiliriz.
Erdoğan: İslami bankacılığın ortaya çıkışı ve gelişmesinin temelinde ne tür kaygılar, arayışlar yatıyor?
İslami finans 1950-60’larda konuşulmaya başlanıyor ama 60’larda ciddi bir şekilde çeşitli arayışlar ortaya çıkıyor. Bunun temelindeki sebep İkinci Dünya Savaşı sonrası sömürge altındaki kimi Müslüman toplumların özgürleşmesi ve yeni milli devletlerin ortaya çıkması. Özellikle Pakistan bu bağlamda önemli. Bu çerçevede İslami bir kimlik arayışından bahsedebiliriz. Bu kimlik arayışının yanında bir de kapitalizm ve sosyalizmin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra o güne kadar beklenen ekonomik kalkınmayı aslında sağlayamamış olması. Bu çerçevede kapitalizm ve sosyalizmin artık yeni kurulmuş olan devletlere de fazla faydası olamayacağı anlayışı arayışlara sebep oldu. Ayrıca mesela Pakistan’ın İslam devleti olarak kurulmuş olması dolayısıyla her şeyin İslamisinin olması gerektiği anlayışı arayışlara yön verdi. Dolayısıyla İslami finansın temelinde biraz bu politik kimlik arayışı var. Bunu kabul etmek zorundayız. Bugünkü yapıdan daha sonra bahsederiz ama bugün artık o söylemin olmadığını söyleyebilirim şimdi.

İSLAM EKONOMİSİ ÇABALARI KURUMSAL BANKALARA İNDİRGENDİ
Erdoğan: Pakistan’ın merkezi bir konumu var. Diğer taraftan bankalar bizatihi kapitalizmin lokomotif güçleri sayılır. Özellikle dar gelirlilerin küçük tasarruflarının büyük sermayeye kredi olarak akıtmaları bankaları kapitalist ekonominin merkezine oturtuyor. Peki, ‘banka’nın başına ‘İslami’ kelimesi eklediğimizde, İslami banka dediğimizde bu tabloda ne değişiyor?
Asutay: Herhalde özellikle bugünden baktığımızda bu, en büyük sorunsal olarak önümüze çıkıyor. Tabir olarak çok önemli yalnız 60’larda ya da 50’lerde Pakistan’da başlayan süreç İslami bankacılık ya da İslami finans temelli bir çıkış değil. Bunun altını çizmemiz gerekiyor. İlk defa Mevdudi ‘İslam Ekonomisi’ kelimesini kullanır. Dikkat ederseniz ‘ekonomi’ deniyor. Ve arkasından yapılan arayışlarda da bir dünya görüşü algısı var. Yani İslam ekonomisiyle bir dünya görüşü (worldview) yakalama arayışı var. Bunun içinde İslami finansa ayrılan alan ise bu sistemin içinde ekonomik kalkınmayı sağlayacak kaynakların işletilmesiyle ilgili. Yani merkezde İslami bankacılık yok. Bir sistem olarak İslam ekonomi sistemi tartışılan. Bu sistem içinde kurum çeşitlerinden biri olarak İslami finans da ele alınıyor. Dolayısıyla şu anda gözden kaçan resim de bu. İslam ekonomisiyle ilgili bütün çabalar sanki banka dediğimiz kurumlara indirgenmiş durumda. Halbuki bankacılık sadece bütün operasyonun ya da operasyonel alanın küçük bir parçası.
Akif Emre: Kalkış noktası olarak, İslam ekonomisinin kavramsallaştırıldığı kuramsal çerçevenin içinde bir bölge aslında…
Asutay: Evet. Sistemin sistem olabilmesi için bazı şartlar gerekli. O şartlardan bir tanesi de fonksiyonel ya da operasyonel mekanizmaların olmasıdır. Sistemin beş altı tane makro, üç-beş tane mikro gerekçesi vardır. Bu çerçevede sistem olabilmek için kurumsal, fonksiyonel kurumlara ya da operasyonel kurumlara da ihtiyaç vardır. Banka ya da finansal kurumlar da bunun içindedir. Yani kurumsal olarak da realite olarak da bütün sistemin küçük bir parçasıdır. Kapitalist sistemin içindeki banka da bu durumdadır. Üretim-tüketim ilişkilerinden bahsediyorsunuz. Bu üretim-tüketim ilişkileri nasıl organize edilecek? Bankacılık işin içine giriyor. Diğer taraftan 1990’lardan sonraki kırılma önemli. O kırılmada ne yazık ki artık İslam ekonomisi tahayyülü bir tarafa atıldı ve ciddi şekilde zenginleşme, özellikle körfezdeki zenginleşme ve bu paranın helalleştirilmesi süreci başladı. Bu süreç ciddi şekilde İslam bankacılığını öne çıkardı.

SİYASİ GÜÇ OLMADAN İSLAM EKONOMİSİ DE OLMAZ
Emre: Önemli bir nokta. Burayı biraz daha açar mısınız? İslam bankacılığı öne çıkarak İslam ekonomisi iddiası neden geriye itildi?
Asutay: El-asker gibi yazarlar bunu çarpıcı bir şekilde açıklarlar. Şimdi, sistemin önemli parçası olan bir dünya düzeninden bahsediyorsunuz. O dünya düzenini gerçekleştirebilmek için siyasi güç de gerekiyor. Dolayısıyla (1) Müslümanların İslam ekonomisini teorik olarak geliştirememesi, (2) bir sistem anlayışını ciddi şekilde geliştirememeleri, (3) arkalarında destekleyici siyasi bir gücün olamaması İslam ekonomisinin geriye itilmesine sebep olmuştur.
Aslında ben İslam ekonomisi yerine İslam moral ekonomisi olarak tanımlıyorum. Çünkü economics tanım olarak neo-klasiktir.
Emre: Evet.
Asutay: Ve sistem parçalarını zaten dışlar. Ama politik ekonomi olarak açıkladığımız zaman, İslam politik ekonomisi, ya da moral ekonomisi dediğimiz zaman dünya görüşünü ifade eder. İlk jenerasyon Amerikan eğitimli oldukları için de ciddi şekilde neo-klasik ekonomiden de etkilenmiş kişilerdi. Bu sebeple var olanın karşısına İslam’ı çıkartabilmek için economics kelimesiyle çıktılar. Yani Aslında kuramsal bir hata yapıldı.

BİLGİNİN İSLAMİLEŞTİRİLMESİ SÜRECİ SİSTEM ANLAYIŞINI GERİLETTİ
Erdoğan:O zaman size göre sosyalizmin kapitalizme alternatif olma iddiası gibi bir alternatiflik değil, İslam ekonomisin kapitalizme karşı ortaya çıkışı?
Asutay: 60’larda 70’lerdeki çıkış o alternatif anlayışı idi. Bir sistem anlayışı ama onu dolduramadılar. Çünkü arkasında politik bir güç yoktu. Peşinden körfezdeki zenginliğin ortaya çıkması hemen bir acelecilikle, bu işi nasıl halledebiliriz diye düşünüldü. Çok pragmatist bir yaklaşımla ortaya çıktı. Bunlar önemli rol oynadılar. Bir de aslında önümüzde bunu entelektüel olarak açıklayabilecek başka bir sorun da var. O da bilginin İslamileştirilmesi süreci.
Emre: Kavramsal olarak da paralel tartışmalar aslında…
Asutay: Tabii, ekonomi 70’lerde başlayan bu sürecin önemli bir parçası. İsmail Raci El-faruki ve ekibinin çabaları söz konusu. Bence büyük bir hata yapıldı. Dolayısıyla sistem anlayışının unutulmasının ya da çalışmayacağı bir pozisyonda olduğunun algılanması da oradan çıktı. Çünkü normal olarak sistemin oluşabilmesi için sizin bir ontolojiniz vardır. O ontoloji çerçevesinde o bilgi processinden (büyüme, gelişme sürecinden) kendi kurumlarınız çıkar. Bizde bir ontoloji var ama kurumlar yok. Ne yapıldı bu durumda? Mevcut kurumlar alındı ve fıkıh sürecine uyduruldu. Yani gördüğünüz gibi entelektüel olarak oldukça eklektik bir yapı takip edildi. Ve dolayısıyla bu durum, sistem anlayışının gelişmesini engelleyen sebeplerden birisi oldu aynı zamanda.
Erdoğan: Fıkıh da söz konusu ontolojiden beslendiğine göre nasıl böyle eklektik kurumların ortaya çıkmasına araç oldu?
Asutay: Fıkıh bence oldukça problemli bu bağlamda. Yani sadece İslami finans bağlamında değil belki birçok alanda ya da her alanda da aynı şekilde problemli. Çünkü fıkhın yaptığı mekanik olarak, çok teknik olarak, bir şeyin helalliği ve haramlığı ile ilgili. Bu helallik ve haramlık meselesinde de olaya tamamen hukuki olarak bakıldığı için moral (ahlak) işin bir parçası haline gelmiyor. Tamam, ontoloji sürüyor ama ontoloji sadece kural haline geliyor.

İSLAM DÜŞÜNCESİ FIKIHLAŞTI, AHLAK UNUTULDU
Mesela sıradan bir Müslüman çöpünü ayrıştırmanın vs. ötesinde ne zaman çevreye ilgi gösterir? Bir tane Islamic schoların (İslam bilgininin) “bu helaldir ya da haramdır” demesini bekler. Yani kafalarda compact metallized oluştu. Beyin bölündü. Bence İslam düşüncesinin ciddi şekilde fıkıhlaşmasıyla ilgili bir durum. Ne helaldir ne haramdır çizgisinde moral arka plana itildi tamamen. Ve sonuçsallık (consequentialism) bağlamında fıkhın vermiş olduğu kararın sonucuna bakılmıyor. Mesela bankacılık bağlamında a ile b arasındaki ticari ilişki ya da finansal ilişki helal ise tamamdır. Aslında bu kadarı teknik bir konudur. Ben size sattım siz bana sattınız vs. Ama bunun alanı nedir? Mesela bu alışverişin içeriği bağlamında belirlediğimiz haram alanları var. Bu da fıkıhla belirlenmiş alanlar. Bu alanlara da bakmadığınız sürece ve a ile b arasındaki ilişkinin helal olmasıyla yetinemezsiniz. Sonucu ne olacak bunun, beklentileri ne olacak? Oldukça karmaşık konular bunlar aynı zamanda. Fıkhın Makasıd-ı şeri’a (şeriatın –İslam hukukunun- ana gayeleri) anlayışı da çok önemlidir. Çünkü hakim olan makasid anlayışı, Gazali’ye dayanmakta. Beş alan vardır korunması gereken; din, nefs, nesil, akıl, mal. Ama Gazali’nin makasıd anlayışı statiktir. Statik anlayış hep koruyayım der, geliştirmeyle ilgili değildir.
Emre: Asgari düzeyi veriyor.
Asutay: Evet, asgari düzeyde. Teşekkürler. Dolayısıyla modern dünyada problemleri çözebilmek için pro-active (ileriye dönük önleyici tedbirler alan) dediğimiz bir anlayışta olmanız gerekir. Yani fark edip olaya müdahil olabilmeniz lazım. Policy dediğimiz o politikaları geliştirebilmemiz lazım. Türkçede buna politika diyoruz ama yanlış. Mesela ekonomik kalkınma problemimiz var. Bunu hıfz (koruma) ile artık yapamayacaksınız, onun ötesine gitmeniz gerekiyor. Dolayısıyla fıkıhtaki o makasid anlayışında Gazali yaklaşımının etkin olması ne yazık ki pro-active politika geliştirme konusunda yeterli olmadı. Özellikle 20. yüzyıl konularında. Ama mesela İbn Kayyim anlayışındaki makasid yaklaşımı farklıdır. İbn Kayyim’de pro-activedir geniştir, açıktır. Hatta İbn Kayyim ta o zamanlarda sanki İslami bankacılığın ne olacağını görmüş gibi mesela “siz faizi engellemek için mekanizmalar geliştirirsiniz ama o mekanizmalar aslında faizden daha zarar çok verir” demiştir. O zamandan görmüş bunu söylüyor. Çünkü geniş düşünüyor, pro-active dediğimiz dinamik bir anlayış var. Makasid bağlamında Gazali anlayışın hakim olması ne yazık ki consequentialist dediğimiz düşüncenin gelişmesine engel olmuş.

BANKACILIK AMACA HİZMET ETMİYOR
20. yy’da İslam ekonomisi ortaya çıktığı zaman da ne yapıldı? Amaç belirlendi; amaç ekonomik kalkınma. Kapitalizm ve sosyalizm çalışmıyor, dolayısıyla bizim kendimize uygun, insan merkezli bir ekonomik kalkınma anlayışı geliştirmemiz gerekiyor. Ama bu amaç için daha sonra oluşturulan kurumlar, mesela banka, o amacı uymuyor. Yani amaçla araç arasında ciddi bir ayrım var. Yani dünyanın her tarafında bankanın çoğu zaman ekonomik kalkınmaya faydası olmamıştır. Ekonomik büyüme ve kalkınmanın iki ayrı kavram olduğunu aklımızda tutmamız lazım. Ekonomik kalkınma topluma nasıl yayılacak? İşte ekonomi büyüyor, dünyanın her tarafında gayri safi milli hasıla büyüyor. Bankaların o konudaki katkısını akademik olarak da biliyoruz. Ama topluma nasıl yansıyacak o büyüme? Burada problemimiz var. Dolayısıyla İslam ekonomistleri de ekonomik kalkınma amacını koydular. Ama onun için kurum olarak akıllarına gelen batıdaki banka oldu. Bankayı transfer edip araç olarak sundular. Dolayısıyla amaç ve araç arasında ciddi şekilde bir problem doğdu. Ne yazık ki Türkiyeli akademisyen arkadaşlar bu tartışmalarla fazla ilgili değiller ama ciddi şekilde şu anda dünyada “şeriata uygun İslami finans mı”, “şeraite uygun bankacılık mı” yoksa “İslami bankacılık mı” tartışması yapılıyor.
Erdoğan: Frank Vogel, İslami bankacılık aslında Müslüman dünyanın kapitalist dünyaya intibakını sağlayabilecek kurumlar, diyor mesela. Bunu destekleyen herhalde bir açıklama bu.
Asutay: Evet.

BANKALAR KAPİTALİZME ENTEGRASYON ARACI OLDU
Erdoğan: Ve hatta Vogel ileriye götürerek, İslami bankacılığın bu işlevinin aile, aile hukuku, uluslararası hukuk, insan hakları gibi diğer İslami kurumlara da örnek olabileceğini ve Müslümanların bu yöntemle kapitalist dünyaya intibak sağlayabileceğini söylüyor. Gelinen noktada siz İslami bankacılığı böyle bir yere mi oturtuyorsunuz?
Asutay: Kesinlikle. Başlangıçtaki kimlik arayışı, politic-economy anlayışı, sistem anlayışı tamamen artık unutulmuş. Özellikle 90’lardan sonra globalizmle, uluslararasılaşmakla İslami finans ya da İslami bankacılık artık uluslararası kapitalist sistemin heterojen bir parçası olmuş durumda. Yani farklı bir şekilde finansın yapıldığı finansal enstrümanlar haline gelmiştir. Ve bu çerçevede Batı’da kabul gördü. İngiltere bu konuda oldukça ciddi, yine Fransa’daki son zamanlardaki gelişmeler önemli. Dolayısıyla Frank Vogel’in dediği o kapitalistleşme sürecini yaşıyoruz. Biraz önce dediğim gibi işte kapitalizmdeki kuralları nasıl helalleştiririz çabasıyla, paraların dünya kapitalist sistemine entegrasyonunu nasıl sağlarız ve bu entegrasyonda biraz da kimlik arayışı çabalarıyla gerçekleşti bu. Çünkü cenneti tahayyül ediyorsunuz, haramdan uzak durmaya ama dünyaya entegre olmaya çalışıyorsunuz.
Erdoğan: Batının çıkarı nedir bu entegrasyonda?
Batı’da ciddi şekilde sermayeye ihtiyaç var ve Körfez’de de ciddi miktarda sermaye var. Kalkınma amaçlı fonlar vardır dünyada. Herhalde yanılmıyorsam 52 ülkenin, özellikle petrol kaynaklı çeşitli ülkelerde kurulmuş fonları var. Ve dünyada yanılmıyorsam 3.2 trilyon dolar miktarında. Kalkınma amaçlı fonlarda toplanmış para ve bunun %43’ü körfezdedir. Çok büyük miktarda paradan bahsediyorum. Sadece Abu Dhabi Kalkınma Fonundaki miktar 900 milyar dolar civarında. Biraz daha kimliklerini öne çıkartarak paralarını İslama uygun bir şekilde yatırma çabası içine girince diğer uluslararası finansal çevreler de, “tamam biz sizin istediğiniz o fıkhi, mekanik anlayışı yaparız, yani regülasyonları, kanunları değiştiririz dolayısıyla bunu mümkün kılarız.” dediler. Bu bağlamda 90’lardan itibaren İslami finans kapitalizmin bir parçası, kapitalizmin heterojenliğinin enstrümanları haline gelmiştir. Ve bu bağlamda mesela Vogel’ın kitabında benim haklı olarak çok tekrar ettiğim bir dipnotu vardır: İslami finans insanların öyle bir dünya tahayyülüyle, sistem anlayışıyla değil de püriten anlayışla ortaya çıkmıştır diyor. O bu tabirleri kullanmıyor. Onun kullandığı püriten anlayış, cennet vs. İnsanlar bu çerçevede ben görevimi yapayım, bankaya paramı yatırayım.” diye düşünüyor.
Erdoğan: Faize bulaşmadan…
Asutay: Sorumluluktan kurtulayım anlayışı. Yani bir tarafta kurumların problemi, öbür tarafta buralara para yatıran insanların davranış tarzları. Kimse sorgulamıyor olayı. Çünkü banka İslami banka ama bu parayı ne yaptı, nerede kullandı, nasıl kullandı sorgusu yok. Önemli olan benim sorumluluğum, o kadar. Faiz almıyorum, bitti. İki tarafta da problemli bir halde yaşıyoruz. Bu tarafta yeni sistem olabilmek için üretim-tüketim şekillerinden filan bahsediyoruz. Bu da işte kapitalizmin eklektik anlayışı. Nasıl ki sosyalizmi bünyelerine katarak refah devleti açılımını yaptılar; finansal olarak da yeni zamanlarda böyle bir açılım yaşanıyor. Şu anda yaşadığımız tamamen bu. Kurumsal olarak İslami finansal marketler ve İslami finansal piyasalar ve İslami para piyasaları da kuruldu. Dolayısıyla tamamen o global finansal sisteme adapte olunmuş oldu.
Erdoğan: Mesela bildiğimiz batılı büyük sermayeler, bu bankaları kullanıyor.
Asutay: Evet.

İSLAMİ BANKALAR KRİZLERİN ETKİSİNİ AZALTABİLİR
Erdoğan: Batı’daki ekonomik krizin tekrar etmemesi için yeni yollar sunduğu söyleniyor. İslami bankacılığın sosyal tarafının kapitalist sistemin eksik taraflarını yamalaması mı söz konusu?
Asutay: Refah devletinin çıkışının sosyalizmle mümkün olması gibi. Ama bence olay ciddi şekilde abartılıyor. Yani bunları söylerken İslami finans kötüdür, atalım gibi bir anlayışla söylemiyorum ama kritik bir anlayış geliştirmemiz gerekiyor. Bunu söylemeye çalışıyorum, bütün söylediklerimle. Mesela finansal kriz ve İslami finans. İslami finansın otantik anlamında, o sistem anlayışı içinde krizleri engelleyemese de etkileri düşürebilme potansiyeli olduğunu ben de kabul ediyorum. Hatta benimle beraber çalışan bir arkadaşımızın böyle bir simülasyon çalışması oldu. Mesela kapitalist sistemin hep krizler yaşamasının sebebi embedded olmaması, yani reel ekonomiyle ilişkisi olmamasıdır. Embedded ekonomi gitmiş olsa yatay olarak devam edebilecekti. Ama finansal (financing) olduğu için, reel ekonomiyle finansal ekonomi arasındaki o ayrım her seferinde büyüyor ve kriz ortaya çıkıyor. Çünkü reeli temsil etmiyor. Bu konuda da problem olsa da mesela İslami finans orijinalde reele dayalı olduğunu varsayarsak dünyadaki finansal krizde mesela %70’lik bir etkiyi belki %40-30’da tutabilecekti.
İslami finansın şu andaki performansına dönersek, finansal kriz sırasında İslami finans çok zarar görmedi, hatta başarılar gösterdi. Varlık değerlerini her bölgede, özellikle körfezde arttırdı. Malezya’da büyümesine devam ediyor vs. Ama şimdi burada sorgulamamız gereken şu: Bu İslami finansın kendi iç dinamikleriyle mi ilgili, yoksa İslami finansın ciddi olarak çalıştığı ülkelerdeki ekonomik durum ve bunun dışarıdan etkilenmesiyle mi ilgili? Buna cevap aramak zorundayız. Potansiyel, teorik olarak İslami finansın bu çerçevede etkili olabileceğini düşünüyorum ama pratikte şu andaki finansal krizlere söylediğiniz gibi dayanıklı olacağını zannetmiyorum. Çünkü şu anda İslami finansta hakim olan finans teknikleri zaten borçlanmaya yönelik; yani murabaha dediğimiz olay. Hatta Malezya’da ya da Körfez’de de teberruh dediğimiz, tamamen repo gibi bir anlayışla çalışılıyor.

KRİZDEN ETKİLENMEMELERİ TÜRKİYE VE MALEZYA’NIN BAŞARISI DEĞİL
Erdoğan: Aynı enstrümanları kullanarak…
Asutay: Evet. Mesela Türkiye’deki bankaların çok yoğun olarak kullandıkları yöntem; murabaha. Mesela Malezya’da toplam %82.5’i murabaha yapıyor. Körfezde %65’ler civarında. Murabaha, bizim mark-up dediğimiz şey şu: Bankaya gidiyorsunuz, projenizi söylüyorsunuz, onlar alıyorlar, ne ihtiyacınız varsa sonra size satıyorlar. Dolayısıyla borçlanmaya dayalı yöntem. Mesela siz müteahhitsiniz, gittiniz İslami bankaya, projeniz çerçevesinde onlar size çelik aldılar, binanızı yaptınız ve ekonomik daralma yaşıyorsunuz, nasıl paranızı geri çevireceksiniz, dairelerinizi satamıyorsunuz. Dolayısıyla geniş İslami finansın kendi çalışma mekanizması dışındaki ekonomik gelişmelerin ciddi şekilde etkisi var. Ha bu bağlamda peki neden ciddi olarak etkilenmedi İslami finans. İşte söylemeye çalıştığım, içsel dinamiklerden değil, konjonktürden kaynaklandığı. Yani Malezya dünya ekonomisiyle entegre olarak çalışmıyor ve global finansal krizden etkilenmiyor. Onun business cycleı ve dolayısıyla İslami bankalar da etkilenmedi. Ama mesela Dubai çok daha açık ve dünya ekonomisine tamamen entegre olmuş durumda. Dubai mesela ‘sukuk’ yani İslami bono ya da, tahvillerde öyle bir problem yaşadı. Yani iki tane sukuk mesela default etti. Çünkü Dubai ciddi şekilde ekonomik problemlerin içine girdi. Dubai’de bir sürü daire yapmışsınız ama satamıyorsunuz, nasıl çevireceksiniz parayı. Dolayısıyla Dubai İslamic Bank oldukça etkilendi mesela bu süreçten.
Erdoğan: Türkiye’de de kriz teğet geçti denilen bir durum var, Malezya’daki gibi mi biraz?
Asutay: Evet öyle düşünülebilir. Türkiye’de finansal kriz belki teğet geçmiş olabilir ama o Türkiye’nin başarısı değil. Türkiye’deki bankaların uluslararası piyasalarla entegre olmamış olmasından kaynaklanan bir şey. Bu bağlamda faydalı oldu tabii. Krizin ciddi etkileri yaşanmadı ama sisteme entegre olmuş olsaydı aynı şekilde burada da kriz yaşanacaktı. Yani herkes etkilendi bir şekilde finansal krizden ama Malezya gibi ülkeler ya da çok fazla entegre olmamış, biraz daha çevrede kalmış olan ülkeler etkilenmeyince dolayısıyla İslami bankalar da fazla etkilenmediler. Dolayısıyla bu finansal kriz sırasında gördüğümüz başarılar, ifade edilen başarılar aslında içsel dinamiklerden kaynaklanan başarı değil ama ülkelerin dünya ekonomisi ile olan ilişkileriyle belirlenebilecek bir şey.

‘HOMO ECONOMİCUS’A KARŞI ‘HOMO İSLAMİCUS’
Erdoğan: Peki, bu İslami bankacılığın sosyal olması denilince ne anlamalıyız? Bu yönden diğer finans bankalarından farkı nedir?
Asutay: Bu tabii benim oldukça önem verdiğim bir konu. Ve bence banka ile İslami bankayı da ayıranın bu olması gerekir. Yani İslami banka diyorsak o başındaki İslami’nin bir anlamı olması lazım. O sadece fıkıh olarak finansal enstrümanları helalleştirme süreci olmaması gerekiyor. Gene 1960’lara geri dönersek; İslami kaynaklardan hareket ederek insan insan merkezli bir ekonomik kalkınmanın amaçlandığını görürüz. Kapitalizm, sosyalizm başarılı olmadı, çünkü insanı ön plana çıkartmadı. İnsan amaç değil araç oldu bu processte. Ama İslamda insan, insanın gelişmesi amaçtır. Yani o aksiyomları da ortaya koyduğumuz zaman… İşte, tevhit, adalet, ihsan, arkasından rububiyet, tezkiye… Büyüme ama temizlenmiş bir büyüme… Bütün aksiyomlar içinde ihsanı amaçlayan dolayısıyla bu dünyada ve öbür dünyada saadeti amaçlayan bir processten bahsediyoruz. Ha bunlar çok ütopik olabilir. Ama bence o kadar ütopik de değil çeşitli küçük örnekler görebiliyoruz dünyada. Ya da ne bileyim işte Schumaher’in “küçük güzeldir” anlayışı vs. Ya da dünyanın çeşitli yerlerinde çeşitli küçük toplumlarda uygulanan anlayışlar. Yani o kadar da ütopik değil. İslamda bunu görüyoruz. Dolayısıyla ayıran da odur işte. Yani bu aksiyomlardan hareket ederek o insanı, beklenen insanı oluşturabilmek. Mesela benim homo economicusa karşı homo islamicus dediğim insanı oluşturabilmek. Üretim ve tüketim davranışlarında o anlayışı, ihsanı sadece kendisi için değil bütün toplum için elinden geldiği kadar amaçlamış insan ve kurumlar… İnsan merkezli, insanın amaç olduğu, araç olmadığı bir anlayış. Dolayısıyla o sosyallik onunla ilgili. Biraz önce de dediğimiz gibi bankalar bu sistem içinde onu gerçekleştirebilecek bir parça. Finansal ile financing arasında bir fark vardır. Bunu Türkçede nasıl ifade edebileceğimizi bilmiyorum. Finansal dediğimiz bir sektörel olaydır. Ama İslamın bu algısında bankacılık diye bir sektörel hayat yoktur. Sadece ekonomik ya da finansal ihtiyaçları karşılaması gereken bir mekanizmadan bahsediyoruz. Yani kendi başına ayrı bir entite, bir yapı değildir. Var olan sistemin içinde sistemi kolaylaştıracak, sistemin devamını sağlayabilecek, finansını sağlayabilecek bir olaydır.
Erdoğan: Yani İslam ekonomisinde banka kapitalist ekonomide oturduğu merkezi yerde durmuyor…
Asutay: Evet, çok teşekkürler. Merkezde değildir hiçbir zaman, çevrededir. Mesela finansal sektörlerden bahsediyoruz, artık kapitalizm finansallaşmıştır. Finans her şeyi belirler hale gelmiştir. Ama İslami anlayışta insanların o yüksek amaçlarına ulaşmasını sağlayabilecek bir araçtır sadece. Financing yapan bir araçtır. Onun dışında bir şey değildir. Dolayısıyla o sosyallik onunla ilgilidir. Yani kişisel gelişmeyi ve toplumsal gelişmeyi nasıl sağlayacak? Dolayısıyla bir tahayyül vardır burada. homo islamicus dediğimiz insan tahayyülü vardır ve bu insan tahayyülünün çerçevesini hazırlamak vardır. O çerçeve içinde ekonomik ve finansal davranışlarının nasıl ayarlanması gerektiği vardır. Ve bunun sonunda ihsani sosyal kapital dediğim; ihsanı geliştirebilecek, maksimize edecek bir yapıdan bahsedebiliriz. Bunların çok ütopik olduğu düşünülebilir ama her ne kadar bir altın çağa inanmıyorsam da tarihte çeşitli örnekler görebiliyoruz.

EKONOMİK SİSTEM İSLAM TARİHİNDEN
Erdoğan: Ütopya olsa uygulaması olmazdı. Tarihsel deneyiminde mesela nereye işaret ediyorsunuz?
Asutay: Sistem modern bir şeydir. Sistem olarak baktığımızda tarihsel olarak bir yere yerleştiremiyoruz belki. Ama zaten Kuran’ın kendisinin bize açıklama tarzı da öyledir. Bize A sistemi, B sistemi diye bir şey vermiyor. Ama prensipler veriyor. Birçok prensipler var. Biz o prensipleri bir araya getirerek o tahayyülü anlamaya çalışıyoruz. Ama sonra baktığımız zaman burada bir sistem var. Çünkü o sistemin gerektirdiği her şeyden bahsediyor bir şekilde.
Erdoğan: O sistem banka üretmemiş mesela.
Asutay: Tabi banka üretmemiş. Ha banka üretmemiş olması o sistemin geri olduğunu da göstermez. Edward Said’in dediği gibi. Doğu ya da Müslüman toplumlarına bakıp batıdaki eurocentric kurumlar yok diye bu toplumlara gelişmemiş diyemezsiniz. Çünkü bu toplumlar tarihsel süreç içinde finansal olaylarını çözmüşler. Geldiğimiz yerlerde, köylerimizde, çevremizde insanlar tarihsel olarak arazilerini işletirken vs. murabaha yapmışlar. Tarihsel olarak baktığımız zaman çeşitli kurumlar var. Mesela İbn Teymiyye bir taraftan piyasa mekanizmasını öne çıkartmış ve piyasadaki fiyatın, Allah’ın fiyatı olduğunu söyler derecesinde oldukça radikal bir piyasa içeren bir söylem kullanmış. Ama öte taraftan hisbah dediğimiz bir kontrol mekanizmasının da savunucusu ve kurucusu olmuş. Yani eğer market çalışmıyorsa onu düzeltecek bir mekanizmada gerekli. Hisbah mekanizması hem spiritual hem mechanistic yanı olan bir kurumdur.
Ahilik dediğimiz olay daha sonra büyük bir ihtimalle hisbahın açılımı şeklinde gelişmiş. Sonra Endülüs’teki tecrübe var. Orada da farklı mekanizmalar geliştirilmiş, üretim-tüketim ilişkileri ayarlanmış. Yani Müslüman toplumun tarihsel olarak çeşitli yerlerinde çeşitli böyle örnekler var. Bunlar bir sistem anlayışıyla sunulmamış tabi. Eklektik olmuş. Ama bizim için orada büyük bir hazine var. Onları bir araya getirip o sistem anlayışıyla düzenleyebiliriz diye düşünüyorum. Yani o kadar ütopik değil. Bir de ütopik olması da beni rahatsız etmiyor, onu da söylemem lazım. Çünkü eğer bir tahayyülünüz varsa bu, aynı zamanda bir şeyler yapabileceğiniz anlamına gelir. Yani ütopyanız olması lazım ki reele ulaşabilesiniz. Dolayısıyla ütopik olarak suçlanması da beni çok rahatsız etmiyor doğrusu.
Emre: Burada şöyle bir problemli alan yok mu? Muhtemel itirazlardan biri olarak; bol miktarda verdiğiniz tarihsel örnekler sonuçta kapitalizm öncesi toplum ve insani hayatın unsurları. Onlara cevap verilerek geliştirilmiş modeller. Temel prensipten hareket ediyor ve o zamanki üretim, ticari ilişkilere yönelik cevap geliştiriyor.
Asutay: Evet.
Emre: Ama şu andaki problem kapitalizmin her şeyi yeniden tanımlaması. Paranın tanımından tutun da -bunu aslında ta para dediğimiz olguya kadar indirgemek lazım…
Asutay: Tabi.
A.E: Yani akçenin, altının yerine para geliyor. Soyut bir sermayeden bahsediyoruz. Soyut bir ekonomik ilişki var ortada ve buna bir yönüyle de sistematik olarak çözüm, alternatif üretilemediği için eklektik olarak, bu sistemin içerisinde ilişkilerimizi meşrulaştıracak bir kurumsallığa dönüşmüş vaziyette. Bu şartlar altında tarihsel örnekleri alternatif bir model olarak sunmak problemli. Yani ekonomik modelle kısıtlamayayım; dünya tasavvuru, sistem görüşü… Sonuçta sanayi sonrası topluma geçildi ve bunun üretim, ticari ilişkileri var. Temel prensiplerden kalkarak finans ilişkileri nasıl kurulabilecek? Temel problem burada sanıyorum.
Asutay: Tabi tabi.

KRİTİK YERİNE MEŞRULAŞTIRICI ARGÜMANLAR GELİŞTİRİYORUZ
Emre: Dolayısıyla hem modern kapitalizmin kavranması, anlaşılması anlamında hem de İslamın nerede ayrıştığı noktasında teorik çalışma eksikliği var. Yoksa, İslam ekonomisi deyince modern kapitalist ekonomiye birkaç kılıf giydirerek İslam ekonomisi, bankacılığı gibi tanımlamalar ortaya çıkıyor. Yani tıkanma muhtemelen buralarda. Teorik bir tıkanma var öncelikle. Ve bu ütopik falan değil, ideal olandır. Müslümanın uygulamaya çalıştığı ideal. Harama bulaşmaması çok ütopik geliyor, bireysel olarak. Ama olması gereken bir şeydir. Bir mümin olarak çok reel, hayatta yüzleştiğimiz, hesaplaşmak zorunda olduğumuz bir şeydir. Bunu sistematize ettiğimiz vakit karşımıza ekonomi çıkıyor, finans sektörü çıkıyor vs. 60-70’lerden başlayan süreçte de, literatüre baktığımızda hesaplaşmayı göze almış çok köklü teorik çalışmaların yapılmadığını görüyoruz. Hemen kalkınmayı esasa alan, gelişmeyi önceleyen, sizin de söylediğiniz gibi aceleci çözümler sisteme eklemlendi. Bunun altının çizilmesi önemli, belki şu andaki problem burada. ‘Kritik’i atlıyoruz ve meşrulaştırıcı argümanlar geliştiriyoruz. Veya işi daha dar bir alana indirgeyip mevcut banka, finans sistemini nasıl İslamileştirebiliriz diye bakıyoruz. Herhalde burada sistematik bir sorun var.
Asutay: Evet. Modernitenin kapitalizmle kendini dayattığı, Fukuyama’nın tarihin sonu olarak ifade ettiği liberalizm tartışılmaz oldu. Ancak klasik ekonominin kurucuları olan Adam Smith, John Stuart Mill, Ricardo gibi isimlerin çalışmalarına bakalım. Mesela Mill her görüşün geldiği noktadan bahseder ya da Schumpeter vizyondan bahseder. Dayatıcı modernitenin, kapitalizmin egemen olmasına karşı bu dünya görüşlerinin ve vizyonların nasıl farklı sistemleri üretmesi gerektiğinden bahseder. Dolayısıyla her dünya görüşünün kendi ekonomik sistemi olur. Söylediğimiz şey aslında çok radikal değil; biz eğer alternatif diyorsak bunu klasik ekonomide bulabiliyoruz. Onlar bile bunu kabul etmişlerdir aslında. Ama daha sonra 20. yy da özellikle bilginin algılanışındaki farklılıklar yüzünden bu alternatiflerin farklı sistem üretmesi tamamen reddedilmiş. Bütün sistemler ya da davranışlar modern davranışa doğru yöneldi, yaklaştı. İslam ekonomik sisteminden bahsediyorsak bu aslında çok radikal bir çıkış değil; klasik ekonomik açısından bile meşrudur. Yani onların da kabul ettiği bir anlayış tarzı. Diğer taraftan ben İslami finans kurumları olarak bankaları bu yüzden eleştiriyorum. Çünkü bankalar kabul edilerek bunların alternatifi olan finansal kurumlar kurulmuş ve bunlara bir araç olarak gerçekleştiremeyecekleri amaç yüklenmiş. İlk jenarasyon İslam ekonomistleri sosyal refah maksimizasyonunu sağlayan bir sistem tahayyül ettiler. Ama o sosyal refahı gerçekleştirebilecek mekanizmaları teorik olarak düşünmediler, üretmediler. Çok pragmatik davrandılar. Bunun sebebi bunların çoğunun neoklasik ekonomiye saplanmış olmalarıydı. Teorik katkıları da o bağlamda sınırlı kaldı. Bunlardan biri Ömer Chapra. Çok büyük saygım vardır, kendisiyle çalıştım bir yıl ama Chapra’nın ekonomi politikalarına baktığım zaman neo-klasizmi, IMF’yi görüyorum aslında.

ÜRETİM-TÜKETİM İLİŞKİLERİNİ BELİRLEMEDEN SİSTEM ÜRETEMEZSİNİZ
Müslüman dünya bu problemi aşmak için uzun dönemli düşünüp sistem teorize etmek yerine aceleci ve pragmatist davranıyor. Bu problemi daha da büyütüyor. İbn Kayyum’un dediği gibi: Faizi ortadan kaldırabilmek için öyle kurumlar kurarsınız ki aslında faizden çok daha kötü bir şeyin içine girersiniz. Dolayısıyla o teorik çalışmalar ne yazık ki gelişmeden hemen küt diye durdu. Şu anda, bizim program da dahil dünyada yüzlerce ve binlerce İslam finansı ya da bankacılığı ile ilgili doktora çalışması yürütülüyor. Ama İslam moral ekonomisi dediğim alanda araştırma yapan insan sayısı bir elin parmakları kadar az. Şu an bizim programda doktora yapan 60 kişi var. Bunlardan 3’ü hariç hepsi İslami banka ve finans çalışıyor.
Emre: Pratiğe yönelik, piyasada önlerini açabilecek…
Asutay: Kesinlikle. Herhalde dünyada İslam political economy dersini veren tek kişi de benim. Dünyanın başka bir yerinde ders olarak bile yok. Dolayısıyla öğrenciler epey zorlanıyorlar, zor geliyor. Çünkü onların beklentileri, bir an önce piyasada bu işler nasıl yapılıyorsa onu öğrenmek. Ama bunun pratik yanı yok; pratiğe gelebilmek için o temeli oluşturabilmemiz lazım. İslam bankası ya da diğer kurumları, bu İslam political economy çerçevesinde ele almaya çalışıyorum. Üretim-tüketim ilişkisidir önemli olan. Üretim-tüketim ilişkilerini, (mods of production) belirleyemiyorsanız farkı kalmıyor. Kapitalizmin çeşitli kurumlarını içselleştirebilirsiniz, o çok problem değil. Ama bu üretim-tüketim ilişkilerini öne çıkartabilmemiz gerekiyor ve bu da aslında mikro temelli bir anlayış. Özellikle 80’lerden sonra zaten ekonomik kalkınmayla ilgili teorik gelişme, mikro temele inmiştir. İslamın bize söylediği de mikro temelli bir anlayıştır. Yani insandır. İnsanla ilgilidir, insanın tezkiye (arınma) sürecidir. Onun kendisini geliştirme sürecidir. Dolayısıyla burada sizin de dediğiniz gibi aslında en büyük aksaklık teorik olarak bunun kavramsallaştırılamaması. Ve o sürecin birden donup kalması. Ve bunda da o meşrulaştırma sürecinin çok önemli rol oynadığına inanıyorum.
Erdoğan: Diğer taraftan kapitalizmin teori haline getirilmesinin yaşanıp ortaya çıkmasından çok çok sonra olduğunu görüyoruz. Yani feodalizmin yıkılışına kadar götürülüyor kapitalizmin ortaya çıkış ve gelişim tarihi. Komünizmin teorize edilmesine bakarsak; Fransız devriminden sonra işçilerin çalışma ve hayat şartlarının işçi ayaklanmalarını doğurması kaçınılmazdı. Sonraki yüzyılda Marks tarafından teori haline getirildi. Biraz önce siz söylediniz mesela; İslam tarihinde İslam ekonomisi yaşanıyordu, pratize edilmişti. İnsanlar ekonomik sorunlarını da bir şekilde çözüyorlardı, teorilerini geliştiriyorlardı ve yaşama geçirmişlerdi. Ama bunu bir sistem olarak algılamamışlardı. Belki öyle bir ihtiyaç da duymamışlardı. Çünkü öyle bir meydan okumayla karşı karşıya değillerdi. Buradan kalkarak bugüne geldiğimizde; bugün, 20-21. yüzyılın özelliği midir, bir düşüncenin önce bilimsel, teorik olarak üretilmesi, sistem olarak ortaya konması ve sonra uygulamaya geçilmesi? Böyle bir ihtiyaç mı var önümüzde?
Asutay: Aslında güzel bir nokta… Herhalde biz de bir şekilde kendimizi modern olarak açıklıyoruz, o eleştiriyi kabul ediyorum. Ama öbür taraftan içinde bulunduğumuz bir de çıkmaz var. O çıkmaz da Müslüman ekonomilerin ciddi şekilde kapitalizme entegre olmuş olması. Dolayısıyla yaşanan problemler de kapitalizmin problemi, başarılar da kapitalizmin başarısı. Bunun için de, mesela ben Türkiye’de bir işçi hareketini görmüyorum, olmayacak da, olmadı da zaten hiçbir zaman. Sonunda üretim ve tüketim ilişkilerine geliyorsunuz… Üretim ve tüketim ilişkileri zorlamıyor bir şeyi. Batıda dediğinizi kabul ediyorum, tecrübelerin daha sonra sistematize edildiğini görüyoruz. Ama öbür taraftan üretim-tüketim ilişkilerinde bir değişme oluyor. Yani bakıyorsunuz feodal yapı var… Üretim-tüketim ilişkilerinde sadece bölüşümün dereceleri değişiyor. Ama bizim toplumlarımızda bunu yaşamadık. Dolayısıyla Türkiye’de işçi sınıfı da işveren sınıfı da yok. İş adamları var ve işçiler var. Sınıf olmadığı için, o tarihsel süreci yaşamadık. Yani Türkiye de işçi de sağcıdır. Gidip sağ partilere oy verir. Bu realite. Çünkü sınıf değildir.

Emre: İşçiler sol partileri destekliyor…
Asutay: Neden? Çünkü kırılma noktası sermaye ile işçi arasındaki çelişki değildir. Bunun başka siyasi sebepleri var. Türkiye’de kırılma noktası din olmuş ve sağ-sol ayrımı çıkmıştır. Böyle bir realiteyi de yaşıyoruz. Dolayısıyla bizim içinde bulunduğumuz durumda var olan kapitalizmi yaşıyoruz. Ve tarihsel olarak yaşanmış olanları, kurum tecrübelerini tamamen unutmuş durumdayız. Sadece Türkiye’de değil Müslüman dünyada hafızalar tamamen silinmiş durumda (memory-lost). Dolayısıyla tarihi tecrübeden hareket ederek üretemiyoruz. Dolayısıyla bizim bütün çabamız biraz da kendimizi ispatlama çabası aslında. Kimse hatırlamadığı için söylüyoruz tarihte olup biteni, söyleneni, üretileni. Ben İstanbul Üniversitesi, İktisat’ta okudum. Kimse bana İbn Teymiyye’nin delice bir piyasa ekonomisti olduğunu, ama aynı zamanda piyasayı kontrol etmeye çalıştığını öğretmedi. Budur, hafıza kaybı var. Ha bizim yapmaya çalıştığımız işte onu ortaya çıkartabilmek. Yani Adam Smith’den önce Gazali işgücünün dağılımından (division of labour) bahsetmiştir. İkisinin kullandığı örnekler de o kadar yakındır ki…
Emre: İbn Haldun’da da, “esas sermaye emektir” açıklaması var…
Asutay: Evet. Bir fabrikada işgücü nasıl dağılıyor birisi, yanılmıyorsam, iğneyi; diğeri çivi örneğini mi kullanarak anlatmış. Adam Smith 1776’da ilk kitabını yazmış Gazali 1100’de. Yani entelektüel olarak da tarihi birikim var. Mesela 20. yy’ın önemli ekonomistlerinden Schumputer, ekonomik düşüncenin gelişmesi açısından ortaçağ karanlıktır, gelişme yaşanmamıştır.” Çünkü o dönemde egemen olan Müslüman düşüncedir. Ve Müslüman düşünceye baktığımızda Gazali’den İbn Haldun’a, İbn Teymiye’ye, birçok düşünür vardır. Bunları bizde de olduğunu ispat etmek için anlatmıyorum ama ciddi çalışmalar yapılmış. Bir entelektüel temel ve kurumsal örnekler var. Bizim önce teorisini üretmeye çalışmamızın sebebi hafızanın kaybıdır. Tekrar hatırlatmamız gerekiyor. Bunu yaparken de “insan hakları” örneğinde olduğu gibi, bakın bizde de bu vardı anlamında değil, ama hafızayı geri getirmeye çalışmamız gerekiyor. Dolayısıyla teorik çalışmanın da öne çıkmasının sebebi o. İctihad mekanizması işlemeye devam etseydi nasıl gelişirdi bilmiyoruz. Biz o bin yıllık süreç içerisinde gelişme nasıl olabilirdi tahayyülünden hareket ederek, üretim-tüketim ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini tayin etmeye çalışıyoruz.
Erdoğan: Artısıyla, eksisiyle yaklaşık kırk yıllık bir İslami bankacılık deneyimi var önümüzde. Müslümanların modern dünya ve kapitalist ekonomi karşısında kendi referanslarından hareketle her alanda düşünsel ve pratik olarak kendilerini yeniden üretme çabalarında İslami bankacılık deneyimini bir mihenk taşı olarak, bir aşama olarak kaydedebilir miyiz?
Asutay: Sermayenin gelişmesi konusunda var olan İslami bankaların faydası olduğuna inanıyorum. Sermayenin gelişmesi babında olduğunun altını çiziyorum. Neoklasik ekonomiden bildiğimiz üzere finansal kalkınma ve gelişme finansal metotların çeşitlenmesi ve gelişmesine de katkısı olur. Mesela İbrahim Vardar 2000’de çıkarttığı kitapta Türkiye’deki bu bankaların açılmasıyla 50 milyar dolar miktarında bir paranın sistemin içine girdiğini söyler. İnsanların sistemin dışında, yastık altında tuttuğu paralar sisteme katıldı. Bu tür faydaları oluyor. Ama bence İslami ekonomi ve finans bağlamında entelektüel düşünce anlamında aslında bizi geriletti. Çünkü kimse sistem çerçevesinde o büyük fotoğrafı görme çabası içerisinde değil. Pragmatist bir şekilde İslami finans krize karşı da çok başarılı oldu denerek bir tembellik yerleşmiş durumda.

ELEŞTİRİYİ ALLAH’IN AYETLERİNE ELEŞTİRİ OLARAK ALGILIYORLAR
Mesela Malezya’dan İslam moral ekonomisi ya da politik ekonomi konusunda ciddi çalışmaların çıkmasını beklerdik. Ama ne yazık ki her tarafta ciddi şekilde bankacılık ve finans konuşuluyor. Malezya İslam Üniversitesindeki birçok akademisyen de finans ya da bankacılık sektörüne geçtiler. Bu bağlamda entelektüel süreçte problem var. Bir de İslam Bankacılığında çalışan arkadaşlarımız eleştiriler konusunda çok rahatsızlar. Çünkü Hegelyen bir anlayışla İslam bankacılığının Allah’ın kendisini finansal sektörde kendisini göstermesi olarak yorumluyorlar. Dolayısıyla İslam bankacılığına getirdiğiniz eleştirileri de Allah’ın ayetlerine karşı eleştiri olarak görüyorlar. Bu tür problemler var. Mesela benim yaşadığım bir örnek var: Pakistan İslam Üniversitesinden mezun 2 tane öğrencim vardı. Onlara kritik düşünme dersleri de veriyordum. Bu iki öğrenciden İslami finansal enstrümanları eleştiren bir makaleyi kritize etmelerini istedim. Çocuklar gelip biz bunu yapamayız dediler, neden dedim, burada İslami finans eleştiriliyor, İslami olanı nasıl eleştireceğiz, dediler.
Emre: Malezya ve Körfez sermaye oralarda yoğunlaştığı için öne çıktı aslında. Buradan geçmişe baktığımızda, tarihsel olarak Malezya’nın İslam medeniyetine entelektüel bir katkısı yoktur…
Asutay: Evet, yoktur.
Emre: Literatürü bile müsait değildir. Yani bir entelektüel altyapıları zaten yok. Körfez bölgesi 50 yıl öncesine kadar devlet sistemi gibi kompleks ilişkilerin olduğu bir yer değil. Böylesi bir derinlik de yok, teorik olarak. Evet bu entelektüel birikime ulaşabilirler ama bir model üretme şansları yok. Dolayısıyla üretmesini bekleyeceğimiz yerler, diyelim Mısır olabilirdi, hiç sesi çıkmadı. Tarihsel olarak Türkiye olabilir ama burada da yeni yeni kıpırdanmalar olsa da, kopukluklar var. Model olarak ortaya çıkan bölgeler de bu tür kurak coğrafyalar…
Asutay: Evet.
Emre: Pakistan, zaten sömürgecilikten çıkmış bir yer. İslam Üniversitesi deneyimleri de zaten bilginin islamileştirilmesi projesinin bir süreci olarak devam ediyor. Dolayısıyla oradan böyle bir beklentiye girmek de yersiz aslında…
Asutay: Size katılıyorum ama en azından tartışmalar orada başladı. Malezya’da, biraz önce off the record konuşurken dediğimiz gibi, kitapçı bile bulamazsınız. Söylediğim gibi, başlangıçta burada İslam ekonomisi çalışmaları biraz kimlik arayışı olarak ortaya çıktı. Malezya İslami Finanstan neden bahsediyor? Çünkü kendisini diğer azınlık gruplara karşı ayırt etmeye çalışıyor. Pakistan ise zaten tamamen İslami kimlik arayışıyla oluşturulmuş…
Emre: İddiası, varlık sebebi…
Asutay: Evet. Dolayısıyla temelleri olmasa da kendilerini ifade edebilmenin bir yolu, meşrulaştırma aracı olarak kullandılar. Arap Dünyasında ise aslında oldukça ciddi şekilde tarihsel materyal var. Mesela Osmanlı’da düşünsel olarak o tarihsel materyali fazla bulamıyorsunuz. Osmanlı’da vakıf, ahilik vs. kurumlar var ama o daha önce Emeviler ve Abbasiler dönemindeki entelektüel birikimin sonucu olarak ortaya çıkmış. Osmanlı ekonomiyi, en azından ekonomi politik anlamında devam ettirememiş.
Emre: Birikimi kullanmış, var olan entelektüel sermayeyi hayata geçirmiş aslında…
Asutay: Evet, ama geniş anlamlarda hayata da geçirmemiş. Çok daha dar anlamlarda yapmış onu. Yani aslında entelektüel sermaye var ama ne yazık ki 20. yy ve hatta daha öncesinde onu kullanabilecek beşeri sermayede ciddi problemler yaşanmış ve şu anda da yaşıyoruz. Beşeri sermaye, tahayyül yok, çünkü zenginliğin verdiği bir rahatlık var.

İSLAMİLEŞTİRMEK YERİNE OTANTİK İSLAMİ ENSTRÜMANLAR GELİŞTİRİLMELİ
Türkiye’de belki şu anda da bunu yaşıyoruz. AKP’nin dağıtmaya çalıştığı zenginlik içinde insanlar rahat hissediyor. Yani Müsiad eski başkanının insanların zenginleşmesinin ne kadar güzel bir şey olduğunu, camideki insanların ayakkabılarının markalı olmasından ne kadar heyecanlandığını anlatması ilginçtir. Bu aslında hiç bir şey ifade etmez. Çünkü üretim sisteminin ilişkileri değişmiyor; onlar hala işçi kalacak siz hala patron kalacaksınız. Buralarda problem var; hatta biraz daha öteye gidersek, aslında bu İslami finansal enstrümanlarda da problem var. Çünkü bunlar İslamileştirilmiş enstrümanlar. Yani kurallar aynı ama uyduğu için kabul edilmiş. Dolayısıyla şu andaki ihtiyaçlarımıza uygun daha otantik enstrümanlara da ciddi şekilde ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Mesela teberrruh neden ortaya çıktı? İslami bankalar ama aniden nakit ihtiyacına giriyorlar. Aniden nakit ihtiyacını karşılayabilmek için teberruhu geliştirdiler. Teberruh, repoya çok benzeyen bir uygulamadır. Çok ironik bir şekilde Suudi Arabistan’da reponun haram olduğu ifade edildi. Fakat diğer taraftan bir tane pirinç dolu koca bir hangar üzerinden işlem yapılmaya başlandı. Pirinç hiç hareket etmiyor, sadece kar üstünden aldım-verdim-sattım oluyor, böyle para yaratılıyor son dönemde… Çünkü para piyasaları yaratıyorsunuz, para piyasalarını nasıl geliştireceksiniz, işte bu tür enstrümanlarla. Ama çok daha otantik enstrümanlar geliştirmesi konusunda da ciddi çaba da yok. İşte asıl problem bu.
Erdoğan: Türkiye’de mesela kürsüsü olmayan, ders müfredatına bile girmeyen bir konu olan İslami Finans dersleri veriyorsunuz İngiltere’de. Biraz önce söylediniz; 60 kişilik bir doktora kadrosu var konuyu çalışan. Bunu neye bağlıyorsunuz, İngiltere veya Amerika niye ilgi duyuyorlar bu konuya?
Asutay: İngiltere’nin konumu farklı. Amerika’da bir hayli doktora çalışması var ama mesela master programı yok. Bizim hem master programımız hem yaz okulumuz hem doktora programımız var. Ve İngiltere’de tek üniversite de biz değiliz. Ayrıca Fransa’da da Strasbourg Üniversitesi bünyesinde Paris’te bir enstitüde bu ders var ve ben de orada ders veriyorum. İngiltere’nin konumu biraz farklı galiba. Bu konum farklılığı da İşçi Partisi zamanında ivme kazanması ile ilgili. Şu andaki muhafazakarlarda durum nasıl olacak onu göreceğiz. İşçi Partisi tabii temelde orada sermayeye ulaşma bağlamında hareket etti, bu önemli. Yani körfezdeki sermayeyi İngiltere’ye çekebilme amacıyla…
Emre: Körfezle olan özel ilişkisi etkin olmuş…
Asutay: Özel ilişkiler, ama diğer taraftan Tony Blair’i çeşitli konularda eleştirebiliriz haklı olarak, eleştirilmeyi de hak ediyor. Ama İngiltere’deki ya da Birleşik Krallık’taki toplumların, değişik azınlık gruplarının ihtiyaçlarına da cevap vermeye hevesli bir hükümetti. Mesela Gordon Brown ciddi şekilde dinin ekonomik ve finansal hayat içerisinde etkisi olduğuna inanan bir insan ve zaten kendisi de ciddi şekilde Katolik arka plandan geliyor. Bu arada İşçi Partisi muhafazakarlara göre her zaman çok daha dindar bir partidir. Çünkü İşçi Partisinin temelinde din vardı zaten, kilise vardı; kilisenin işçileri harekete geçirmesi ile oluşmuştu. Mesela, Gordon Brown’ın hazine bakanı iken bizim organize ettiğimiz bir programda yapmış olduğu bir konuşma vardı. Herkes böyle şok oldu; çünkü yaptığı referanslar, bizim yaptığımız referanslar ile aynıydı. Finansın dışında toplumsal gelişmeyi nasıl sağlarız? İnsanları nasıl aktivite ederiz? Bu bağlamda İslam Ekonomik tahayyülünden bahsetti. Çünkü onun da inancında ekonomik kalkınma ancak toplumsal paylaşımla mümkün olabilir. İslami finansı açıklarken de verdiği hadis örnekleri ya da Kuran’dan ayetler hep bunu refere etti. Dolayısıyla kapitalist karakterlerinin yanı sıra Londra İslami finansın merkezi olsun diye ciddi şekilde çalıştılar.
Durumu açıklayan başka bir ilginç anekdotu aktarayım: 96’da kendisiyle tanıştığım konferansta, İslami Finans İngiltere’de mümkün mü diye tartışılıyordu. Kendisinin çok istediğini ama regülasyon olarak çok zorlanacaklarını söyledi. Dolayısıyla bir tane ‘working party’ kuruldu. Working Party İngiltere finansal sistemini, vergi sistemini vs. inceleyip İslami Finans nasıl olur, uygun olur mu tartışmalarını yürüttü. Ama o arada çok ilginç bir anekdotunu anlattı: Seneler önce Merkez Bankasında çalışmaya başladığında yeni taşınan bir komşusu, Asyalı Müslümanlarmış. Onlara hoşgeldin demeye gittiğin de ev sahibi olmaktan çok memnun olduklarını ama bunu faizle yapmak zorunda oldukları için çok üzüntülü olduklarını ve bundan rahatsız olduklarını söylemişler. İşte ilk defa o zaman fark etmiş, insanların farklı finansal ihtiyaçları olduğunu. Ben bir gün demiş Merkez Bankasının başkanı olursam elimden geleni yapacağım. Onlar da “biz de bunun için dua edeceğiz.” demişler. Sonra Merkez Bankasının başkanı oldu ve emekli olana kadar ciddi şekilde İslami Finansın mümkün olabilmesi için çaba gösterdi.

İSLAMİ FİNANS DAVALARI İNGİLTERE MAHKEMELERİNDE GÖRÜLÜYOR
Farklılıkları algılama, onlara saygı duyma ve cevap verme anlayışı da çok önemli. Mesela şu anda İngiliz yetkilileri, daha önce sorduğunuz soruda Vogel’ın söylediği gibi, “şer’i hükümlerin İngiltere’de sivil mahkemelerde kabul edilmesini” tartışıyorlar. Biliyor musunuz; dünyadaki İslami Finansla ilgili anlaşmazlıkların çözüldüğü mahkemeler de İngiltere mahkemeleridir. Çünkü sivil, yani kodu, kanun maddeleri olmayan mahkemelerdir. Shariah schoları (İslam bilginleri) bilirkişi tayin edebilmektedir. Bunu Türkiye’de ya da işte başka ülkede yapamazsınız.
Erdoğan: Fransa’da durum nasıl?
Asutay: Fransa, özellikle modernitesini oraya ayarlamış bir ülke olarak Türkiye bağlamında iyi bir örnek. Özellikle Sarkozy hükümeti zamanında ciddi gelişme yaşandı. Sarkozy hükümeti İslami Finansın parçası olmaya çalışıyor. Tabii bunların bütün amacı, sermayeyi ülkelerine çekmek. Aslında azınlık dinamiklerine bakarsak Fransa’da İngiltere’ye göre çok daha büyük gruplar var. Diğer taraftan laisizm…
Erdoğan: Katı bir şekilde uygulanan laiklik…
Asutay: Her bankanın, biliyorsunuz, şeriat kurulu var. Şeriat kurulunu nasıl laik bir sistemin parçası haline getireceksiniz. Onlar da çok pragmatik davrandılar; -ben bunu çalıştım- nerede İslami Finansa yakın şeyler bulabiliriz diyerek tarihsel olarak Fransa’daki kanunları incelemişler. Ve sonunda yanılmıyorsam, 1700’lerde faizin yasaklanmasıyla ilgili bir kanun bulmuşlar. Aslında kanunun şartları var, ama bunlar onu almışlar ve pragmatik bir şekilde kullandılar.
A.E: Kapitalizmin avantajı denilen şey de bu herhalde; ekliyor bünyesine farklılıkları…
Asutay: İslami Finans da bunu sağladı işte. Ama tabii entelektüel bir dönüşüm de var, bu da çok önemli. Mesela Suudi Arabistan King Abdulaziz üniversitesi İslami Finansla ilgili bir kürsü kurdu. Mesela Strasbourg Üniversitesinde benim de ders verdiğim master programı var, bir program, Fransa’da ihsan kaynaklı bir sistemle olayları anlatabiliyorsunuz. Bir çok genç ciddi şekilde şu anda İslami Finansla ilgili arayışlar içinde. Örneğin Fransa’daki pragmatik gelişme muhtemelen daha yapısalcı bir gelişmeye dönebilecek diye umut ediyoruz.
Erdoğan: Almanya’da var mı çalışmalar?
Asutay: Almanya’nın durumu çok ilginç. Almanya devlet için değil ama oradaki bir proje için sukuku (İslami tahvil) piyasaya süren ilk ülke. Ama ondan sonra gelişme yok. Bu da taleple ilgili. Mesela oradaki Türkiye’li Müslümanların ciddi şekilde talepleri yok bu konuda. Ben bunu milli devlet anlayışıyla açıklıyorum. Mesela İngiltere’ye gelen Müslümanlar o milli devlet sürecini kendi ülkelerinde yaşamamışlar, dolayısıyla taleplerini çok rahat ifade edebiliyorlar. Türkiye’den gidenler milli devlet terbiyesini aldılar, uslandırıldılar ve dolayısıyla devletle olan ilişkilerinde kendilerini ifade edemiyorlar. İngiltere kolonileri idare etmiş bir ülke olarak daha rahat.
Emre: Mehmet Genç Hocanın bu noktada açıklayıcı olabilecek ilginç bir tespiti var. Bilmiyorum katılıyor musunuz; Osmanlı 1800’lerin başlarına kadar kapitalizme bilinçli olarak direndi, klasik düzenini devam ettirdi. Yani Avrupa’daki gelişmelerin farkındaydı ve fakat bu gelişmelerin kendi değerler sistemine aykırı olduğunu bildiği için bilinçli olarak direndi. Fakat Sanayi Devriminin sonuçlarıyla yarışamayacağını anladı ve yavaş yavaş teslim oldu. Yani kırılma 1800’lerin başı itibariyle yaşandı. O klasik Osmanlı gitti yeni bir dünya görüşüne yolculuk başladı. O kırılma çok önemli tabi; yeni toplumsal üretim ilişkilerine geçiyor, toplumsal yapıyı değiştiriyorsunuz. Dolayısıyla buna uygun cevaplar geliştirmeniz lazım. Bunun teorik arka planını hazırlamanız lazım. Belki sorulması gereken şu; Sanayi Devrimi Müslümanların eli ile gerçekleşmiş olsaydı, bunun ekonomik politiği nasıl olurdu?
Asutay: Evet.
Emre: Ortaya kapitalizm türü bir şey mi çıkardı yine, yoksa başka bir yapılanma mı?
Asutay: Bizim eksiğimiz aslında orada. Toplumsal, ekonomik ve finansal gelişmeler olurken acaba ictihad kapısı kapanmamış olsaydı ictihadın ne tür bir etkisi olurdu, ne tür cevaplar geliştirirdi? Acaba dediğiniz gibi kapitalizmi mi üretecekti? Hafıza kaybı yaşamamızın, tecrübelerden bir yere varamamamızın bir sonucu hep, şu anda yaşadığımız ve sorgulayıp cevaplar bulmaya çalıştığımız şeyler.

HZ. İSA’NIN GELENEĞİNİ SÜRDÜREN BATI, KAPİTALİZMİ NASIL ÜRETTİ?
Osmanlı’da olduğu gibi, Müslüman toplumlar ticaret toplumları olarak geliştiler. Bu sebeple sistem anlayışı geniş anlamıyla çok gelişmemiş. Çünkü ticaret çok fazla sistemi de gerektirmeyen bir olay. Ama üretim-tüketim ilişkilerini değiştirebilecek öyle bir kırılma yaşayabilmiş olsaydı… O geçişi yapamadılar zaten. O geçişi yapabilmiş olsalardı, nasıl bir ilişkiler ağı ortaya çıkacaktı, o da ilginç. Mesela açmaza örnek olarak ileri sürdüğüm şeylerden birisi, Hz. İsa’nın ibadethaneden çıktığında ve Yahudilerin hemen ibadethanenin kenarında para sarraflığı yaptıklarını görerek onları dağıtmasıdır. Ama onun geleneğini sürdürdüğünü iddia eden batı dünyası kapitalizmi üretti.
Emre: Evet.
Asutay: Arkasından parayla içli dışlı yaşamış bir Müslüman toplumdan bahsediyoruz. Allah’ın Resulü kendisi tüccar… Öbür tarafta sosyal ekonomiden bahsediyoruz… Böyle bir paradigma da var aslında, açmaz da var.

FİNANS SEKTÖRÜ DEĞİL REEL EKONOMİ ESASTIR
Emre: İslam Medeniyeti ekonomi alanında ticari ilişkileri çok esaslı temellendirmiş. Fakat finans sektörü bağlamında Müslümanların yeterli formulasyonları geliştiremediğini görüyoruz.
Asutay: İslam’da finansal bir alan hiçbir zaman oluşmamış. Finansla ile financing arasındaki fark ortaya çıkıyor. Yani finans amaç değil sadece araç olarak kullanılmış.
Emre: Değer olmamış…
Asutay: Değer olmamış. Ama batıda bir değer haline gelmiş. Ticareti kolaylaştıracak bir mekanizma olarak düşünülmüş. Dolayısıyla öyle bir değer oluşmamış hiçbir zaman. Bu da reel ekonomiye bağlı olmasıyla ilgili.
Emre: Komikleşen pirinç örneğinde olduğu gibi…
Asutay: Her ne kadar hile olsa da ama hala o ilkeye bağlılık söz konusu. Çünkü kağıtta türev yapmıyor, yine pirinç üzerinden yapıyor. Finansalla financing arasındaki farklı Müslüman dünya her zaman yaşamış.
Emre: Çelişki mecburen olacak; çünkü İslamın önerdiği insan ve toplum modeli kapitalizmden de sosyalizmden de farklı.
Asutay: Tabii.
Emre: Ne sermayenin tekelleşmesini ne de sonsuz bir tüketimi ve büyümeyi öneriyor. Daha mütevazi daha insani bir dünya öneriyor.
Asutay: Kesinlikle.
Emre: Biri çok aç gözlü, öbürü yetinmeyi öğütlüyor. Arada kapanması mümkün olmayan farklılıklar var.
Asutay: İslam politik ekonomisinin metodolojisine baktığımızda da fark ortaya çıkar. Neo-klasiklerin tanımladığı insan egoisttir. Öbür tarafta sosyotropi dediğimiz sosyal olana değer veren insan vardır. Neo-klasizmde bize öğretilen fayda fonksiyonudur; siz faydanızı maksimize etmeye çalışırsınız. Ama mesela İslam’ın bizim kurumsallaştırmaya çalıştığımız fayda anlayışı ise 3 boyutludur. (1) İnsan bu dünyaya yönelik tüketir. (2) Bu dünyada sosyal olarak yaptıkları vardır. (3) En önemli boyutu; bunun ahireti vardır. Dolayısı ile siz sadece bu dünyayı maksimize edemezsiniz; öbür dünyayı da düşünmek zorundasınız.
Emre: Şu çok ilginç; Bosna Avusturya imparatorluğuna devredilince Boşnakların yeni Avusturya yönetiminden bazı talepleri olmuş. Bunların arasında faizsiz banka var.
Asutay: Evet.
Emre: O tarihte (1900’lere gelmeden) faize bulaşmak istemediklerini ifade etmişler.
Erdoğan: O zaman bankacılık tarihinin başından beri Müslümanların kafasında böyle bir soru işareti belirmişti.
Emre: Olmaması mümkün değil.
Asutay: Afgani’ye, Abduh’a bakarsak İslamın kendini yenilemesi, yeni kurumların oluşturulması sürecinde o tür arayışlar vardır. Ama bunlar kurumsal olarak dillendirilmemişlerdi. Yani nasıl olması gerektiğini söyleyememişlerdi. Ama bu tip problemleri ifade etmişlerdi. Zaten her şekilde Müslüman düşünürlerin ya da ulemanın çalışmalarında her zaman bir ekonomi kısmı olmuştur. Bunu dışarıda bırakmadılar. Ama asıl cevapsız kalan, özellikle 19-20. yy’da bunun nasıl şekillendirileceği sorusuydu. Ne yazık ki artık bu süreçte beşeri sermaye, insan kaynaklarında da düşüş yaşandığı için çözümler geliştirememiş ama bu ifade edilmiştir. Bu Abduh’ta da Afgani’de de vardır.

İSLAMİ FİNANS KREDİLERLE KAPİTALİST TÜKETİM ALIŞKANLIKLARINI SÜRDÜRÜYOR
Emre: Hiç olmazsa bunun bir soru olarak sürekli gündeme getirilmesi lazım. Bugün Türkiye’deki İslami finans kurumları normal banka gibi çalışıyor. Hiçbir farkı yok…
Asutay: Tabi, hiçbir farkı yok.
Emre: Ama insanlar oraya gidince sanki bütün parası faizden münezzeh, korunmuş gibi algılıyorlar. Halbuki aynı işlemi yapıyor. Bir adım sonrasında -ki şu anda da oluyor bu- artık normal bankacılık işlemleri devreye giriyor. Mesela arabasını yenilemek için kredi alıyor…
Asutay: Oradaki problem, üretim ve tüketim modeli (mods of production) geliştirememesi ve var olanın meşrulaştırılması. Ama bakıyorsunuz İslami finans aynı şekilde, dediğiniz gibi, tüketici kredileriyle kapitalist tüketim alışkanlıklarını sürdürüyor. Mesela Körfezdeki bir İslami bankanın yaptığı reklamlardan biri; “Neden düğününüzü Bahama’da yapmayasınız?”
Erdoğan: Sizin örnek olarak söylediğiniz Zemzem Tower reklamları da çok manidar.
Asutay: O da sonuçsallık düşüncesinden hareket edilmeden finanse edilmiş projelere örnek. Kâbe’deki Zemzem otel, İslami finansla finanse edilmiş. Bu kabul edilmeyecek bir şey. Biz bunu konuştuğumuz zaman, bunun fetvasını veren ilahiyatçı (shariah scholar) neden itiraz ettiğimizi algılayamadı bile. Ona göre para vardı, bina yapıldı, nedir problem. Şimdi diyorsun ki orada tarihi, çevreyi perişan ettiniz. Onun dışında ibadette eşitlik kalktı ortadan. Bir de reklamı var; otuzuncu katta balkonda oturmuş, ayaklarını uzatmışsın…
Emre: Kâbe ayaklarının altında.
Asutay: Kâbe de aşağıda. Yani bu tür problemleri adam algılayamadı bile.
Emre: Teorik olarak faize bulaşmamış parayla yapsa bile bu gayri İslami bir şey.
Asutay: Kesinlikle. Benim tahayyül ettiğim İslami finansın öyle bir projeye girmesi mümkün değil. Mesela bunu çok ciddi olarak tartıştık. İsviçre bankası UBS Hasankeyf’teki baraj projesinden çekilme kararı aldı. Çünkü gelen baskılara dayanamadı. Orada çevre, tarih… etik olarak problemler olduğunu fark etti, çekildi. Şimdi İslami banka neden böyle bir projeden çekilemez? Zaten girmemesi gereken bir proje.
Erdoğan: Ve yapım aşamasında bu sermayenin danışmanları nasıl böyle bir itirazı ortaya koyamadı?
Asutay: Onlara göre o denklemin içinde bir problemler yok. Dediğim gibi sonuçları dikkate alınmaksızın sadece A ile B arasındaki ilişkiye bakılıyor…
Erdoğan: Bina yapmak helal mi haram mı…
Asutay: Bankaya gidip bize çelik al demişler. Çelik haram değil zaten. Almış yapmış. Shariah scholar da bunda bir problem var dememiş. Ben bunu Şeyh Nizam Yakubi’ye sorduğum zaman, benim Türkiyeli olduğumu bildiği için Zemzem Tower’ın alanında yıkılan Osmanlı kalesinden dolayı milliyetçilik yaptığımı düşündü. Anlayamadı bile olayı. Bu çok ciddi bir problem.
Emre: Haccın bizatihi kendisi kıyamet anını, ahireti, mahşeri bizatihi prova ettirerek o ruhu yaşatır halbuki. Neden dikişsiz ihram giyiyoruz o zaman, herkes grand tuvaleti ile gelsin…
Asutay: “İnsanların kalacağı yerlere ihtiyaç var” diyorlar. Müslüman dünyada kişi başına gelirin ne kadar olduğunu biliyor musunuz siz, orada kim kalacak? Yani Bangladeş’ten gelmiş olan zavallı adam hayal bile edemez…
Emre: Kimin hangi ihtiyacını karşılıyor?
Asutay: En çılgın tahayyüllerinin bile ötesinde. Zaten orada bir gecede harcayacağı parayı adam bütün seyahatine ödemiş.
Emre: 80’li yıllarda borsa yeni yeni yaygınlaşıyordu. Beşiktaş’ta bir toplantıda “borsadan hisse alıyorsan ortak olmuş oluyorsun, dolayısıyla iş ortağısın, ne sorun var bunda” türünden açıklamalar yapılıyor. Arkadaşlardan birinin şu lafı ironik bir şekilde durumu özetledi: “Sen şimdi Sabancı’dan hisse aldıktan sonra yolda Sabancı ile karşılaştığında ne haber ortak mı diyeceksin?”
Asutay: Shariah scholar (ilahiyatçılar) olayın farkında değil, bilmiyorlar. İyi eğitim almamışlar, baskı altındalar. Mesela Pakistanlı Şeyh Taqi Usmani, herkesin saygı duyduğu birisidir. 2008’de sukuk denilen tahviller çıktığında İslami tahvile karşı ciddi bir karşı pozisyon sergiledi. Önceleri kabul etmişti ama sonra tavır koydu. Ve onun tavır koyması çok önemli. Oldukça heyecanlandık biz. Ama ne yazık ki birkaç ay sonra pozisyonunu değiştirdi. Çünkü endüstri ciddi şekilde baskı yaptı. Yani belirleyici olan kim, onu söylemeye çalışıyorum.
İslami bir bankada çalışan bir arkadaş bir tecrübesini anlattı: Ben şeriatı bilmiyorum ama ben finansı çok iyi biliyorum diyor. Ben bir product (ürün) oluşturdum, bizim bankanın şeriat kurumunun başındaki kişiye anlattım bu olayı. Bana bakışından beni anlamadığını anladım diyor. Tekrar açıkladım, anladınız mı, gene anlamadım diyor. Sonra şeriat kurulunun başındaki shariah scholar; “senin niyetin ne” demiş. Şimdi adamın niyeti kötü değil, bir şeyler yapmaya çalışıyor. O da açıklamış yapmaya çalıştığımız bu. “Ha senin niyetin iyi demiş, tamamdır.” demiş ve kabul etmiş. Olayı anlamıyor. Tamam, çocuğun niyeti ama söz konusu olayın sonuçları ne olacak? Sorunsallık ilişkisini kuramıyor. Oluşturulmuş olan ürün ne kadar iyi niyeti yansıtıyor o da bilmiyor zaten onun için sana geliyor. Dolayısıyla böyle bir dinamiği yaşıyoruz ciddi şekilde. Mesela Prof. Gamal, Amerika Rice Üniversitesinde, endüstri tarafından dışlandı şu anda. Sharia scholarlar pozisyonlarını kullanarak yaptılar bunu. Sharia Scholarlara ciddi tepkiler var ama kabul etmiyorlar.
Mesela İspanya’da İslam ekonomisi çalışmaları başladı. İslam Ekonomisi Merkezi kuruldu.
Emre: Nerede?
Asutay: Madrid’de. Orada dünyaca ünlü bir business school var, onun bir parçası olarak kuruldu. Açılışında aynı zamanda ekonomi profesörü bir shariah scholar konuştu. İspanyol bürokratları ve akademisyenleri vardı. Onlar “böyle dünyayı kurtaracağız havasına girmeyin” dediler. Bizim shariah scholar da gülerek, tepeden bakar bir şekilde “ya olur mu biz çözdük bunları” dedi. Yani kabul ediyoruz tamam, farklı bir şeyler yapıyorsunuz ama bu havada olmayın. Daha önce dediğim o Hegelci anlayışta, bu Allah’ın kendini dünyadaki ifade tarzı, dolayısıyla bütün finansal problemleri de rahatlıkla çözebiliriz havası hakim. Ama aslında o entelektüel temelimiz yok şu anda.
Erdoğan: İslam hukukçuları, fakihler içe kapalı bir anlayışta ve modern sorunları anlayabilecek, çözüm üretebilecek entelektüel birikime sahip değiller. Diğer tarafta ekonomistler de pozitivist bilime saplanmış durumdalar…
Asutay: Evet. Bu yüzden moralist bir ekonomi havası yaratmamız gerekiyor diyoruz.
Emre: Bir günlük bir mesele değil tabi bu. Belki 500 yıllık… Bizatihi fıkıh anlayışının sadece fetvaya indirgenmesi problemli. Halbuki fıkıh yöntemdir, metottur. Bütün dünya görüşünü kapsayan bir şeydir. Daraltılıp helal mi, haram mı noktasına indirgenince bu tür problemler ortaya çıkıyor. O geniş perspektifi Müslümanlar koruyup bugüne taşıyabilselerdi farklı olurdu. Bu da gelenekleri oluşmuş kurumlarla olurdu. En önemli kurum olarak devlet, siyasal yapı yok bunu besleyecek. Şimdi Türkiye’de kim yapacak bunu; ilahiyatçı akademisyenler mi? Aslında alim yok. Alimin yetişebileceği kurum yok. İlahiyatçı modern akademisyendir. Arap dünyasındaki kısmen geleneksel yapı devam etse de onların da dünyadan haberi yok. Sadece birbirini tekrarlayan ve 500 yıl öncekini bugüne taşıyan bir işlev görüyor. Soru sorduğunda soruyu bile kavrayamıyor. Faiz ne, enflasyon ne, borsa ne… Yani ben ne kadar anlamıyorsam ilahiyatçı da o kadar anlamıyor.
Asutay: Kesinlikle katılıyorum buna. Yani bu tür dramalar içindeyiz. Çaba önemli tabii, çaba göstermek zorundayız. Ve çok az, 3-5 kişi de olsa ekonomi politiği moral ekonomi bağlamında çalışanlar var. En azından onların çabalarını bir araya getirmeye çalışıyoruz.
Emre: Türkiye’deki muhafazakarlaşma bu tür çabaların üstüne sünger çekti son dönemde…
Asutay: Türkiye’de Anadolu Kalvinizmi söylemi insanların hoşuna gidiyor. İslam’ı kapitalizmle açıklama konusunda problemi yok insanların.
2009 Nisan ayında G-20 toplantısı vardı Londra’da, başbakan da gelmişti ve Oxford İslamic Center’da başbakan bir konuşma yaptı. Konuşması gerçi medeniyetler üzerineydi ama konuşması bitince soruları almaya başladı. Oxfordlu olduğunu tahmin ettiğim Müslüman bir çocuk heyecanla kalktı ayağa ve Başbakana şunu sordu: G-20den geliyorsunuz, kapitalist sistem oldukça yıpranmış halde, İslami Finansın alternatif olduğunu düşünüyor musunuz? Çocuğun beklentisi başbakanın alternatif olduğunu söylemesi. Kendisi buna inanıyor ama bunu başbakana…
Erdoğan: Söylettirmeye çalışıyor.
Asutay: Ama Başbakan çok rahat, “Business businesstir. İyi çalıştırırsanız çalışır, kötü çalıştırırsanız netice vermez.” dedi.
Erdoğan: İlk başbakan olduğu dönemde Cidde’de İslam Ekonomi Forumunda da “Paranın rengi; yeşili kırmızısı olmaz.” demişti.
Asutay: Bizden çaba göstermesi… Hayırlısı inşallah.
Emre & Erdoğan: Çok teşekkür ederiz.
Asutay: Ben de teşekkür ederim.

(Kaynak: Mehmet Asutay, “İslam Moral Ekonomisi ve İslami Bankacılığın Açmazları I-II”, Söyleşi: Aynur Erdoğan ve Akif Emre, Dünya Bülteni, 24 Ocak 2011 ve 27 Ocak 2011,
http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=144257 ve
http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=144753)

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>