“NAKŞİBENDΔ, “BOLŞEVİK”, “DÖNEK”: ŞEYH SERVET

Herhangi eşitlikçi siyaset Türkiye halklarının çoğu nezdinde hızlıca komünistlikle, komünistlikse doğrudan dinsizlikle irtibatlandırılageldi. Bu irtibat öyle bir “doğallık”la kabul edildi ki, kendisini ortaya çıkartan bir tarih okuyuşu, kazı çabası da yine aynı söylem üzerinden değerlendirilmekten kaçamadı. Ancak bu, iktidar sahiplerinin, devletin, kapitalistlerin, emperyalistlerin, mücadeleyi İslam’da değil devlete ve sermayeye itaatte bulan din adamlarının ilmek ilmek ördükleri bir anlatının sonucuydu. Türkiye sosyalist hareketinin çoğu ise bu anlatıyı boşa düşürmek konusunda bir çaba göstermekten aciz kaldı, hatta sıklıkla doğrudan yeni ilmekler attı. Ali Altıntaş bu yazısında siyasi hayatının bir kısmını komünistlikle geçirmiş bir Nakşibendi şeyhinin hikayesini anlatıyor. Genel değerlendirme kısmında ise sonu epey trajik biten bu hikayenin bize bugün söylediklerine ilişkin önemli çıkarımlarda bulunuyor. Arkadaşlarımız Fuat Kına ve Arif Karaçam‘ın yazıları ile başlayan müslüman sosyalistler tartışması bağlamında da okunabilecek bu kıymetli metni ilginize sunuyoruz.


Mondros Mütarekesi’nden sonra Anadolu’da temerküz etmeye başlayan siyasal iradenin zaten gündeminde olan Bolşevik Rusya ile ittifak meselesi, 1920 Nisanı’nda Ankara’da Meclisin teşekkülünden itibaren daha hararetli girişimlere ve tartışmalara konu olmuştur. Bu girişimlerin en erken örneklerinden biri Mayıs 1920’de Talat-Enver-Cemal troykası ile irtibatını sürdüren İttihatçılar, Mustafa Kemal’e yakın bazı isimler ve sosyalist fikirlerin etkisinde olan bir grup arasındaki uzlaşının ürünü olarak faaliyete geçen Yeşil Ordu Cemiyeti’dir.

Yeşil Ordu Cemiyeti, Nutuk’ta Mustafa Kemal’in bilgisi dahilinde Anadolu’daki silahlı kuvvetlerin derlenip toparlanması için kurulmuş ancak sonrasında kontrolden çıkmış bir teşkilat olarak nakledilir. Ancak kuvvetle muhtemeldir ki; Mustafa Kemal, onunla beraber hareket eden paşalar ve İttihatçılar, cemiyete Bolşevik Rusya’ya ideolojik olarak yakın görünme ve onların desteklerini teminat altına alma amacına matuf bir rol biçmiştir. Bu cemiyetin Meclisteki etkinliği, 1920 yazı sonunda örgütlenmesini tamamlayarak 8 Eylül 1920’de Anadolu’da Yeni Gün gazetesinde siyasi programını yayınlamış olan Halk Zümresi’nde tebellür etmiştir. Ancak öncesinde cemiyetin ve dolayısıyla mevzubahis Meclis zümresinin bir gövde gösterisine dönüşen 4 Eylül 1920 tarihindeki Dahiliye Vekaleti seçimleri yaşanacaktır. Cemiyetin genel sekreteri ve Meclis zümresinin önderlerinden Nazım Bey Dahiliye Vekili seçilmiştir Bu sembolik zaferin ilginç bir tarafı, Nazım Bey’de tecessüm eden ‘İslami Bolşevik’ iradenin de mühim bir parçası olduğu Bakü Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın düzenlendiği sıralarda gerçekleşmesidir.

Bu sonucun Mustafa Kemal’i telaşlandırdığı, Nazım Bey’i seçilmesinden iki gün sonra istifaya mecbur etmesinden ve sonrasında Yeşil Ordu Cemiyeti’nin önce faaliyetlerinin geçici olarak durdurulmasına, sonrasında dağıtılmasına yönelik hamlelerde bulunmasından anlaşılmaktadır. Cemiyet mensuplarının bir kısmı Mustafa Kemal’in yönlendirmesiyle 18 Ekim 1920’de ‘resmi’ Türkiye Komünist Fırkası’nı (TKF) kurarken bir kısmı ise 7 Aralık 1920’de legalleşen Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF) çatısı altına dahil olmuştur. Nutuk’ta Halk İştirakiyun Fırkası’ndan ‘gayrıciddi, sırf menfi menfaat maksadile’ teşebbüs edilmiş bir teşkilat olarak bahsedilir ve liderlerinden Nazım Bey de bu fırkanın başında millet yararına aykırı fiillerde bulunmaya azmetmiş, safsatalarla dolu fikirlere sahip, yeni ortaya çıkan hiçbir siyasal grupla temas fırsatını kaçırmayan ve nihayetinde para karşılığı dış mihrakların hesabına çalışan bir adam olarak resmedilir. Bu paralelde Nazım Bey, 1921’in ilk yarısında Meclis’te dokunulmazlığı kaldırılır ve İstiklal Mahkemesi’nde yargılanırken Mustafa Kemal tarafından -siyaseten anlaşılabilir nedenlerle- hem Rusların hem de -uzlaşmaz bir çelişki olarak- İngilizlerin paralı uşağı olmakla itham edilmek şerefine nail olmuştur. İşte Şeyh Servet Efendi, Nutuk’ta bu minvalde bahis konusu edilen Yeşil Ordu Cemiyeti’nin önde gelen simalarından ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın (THİF) üyesi olarak İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış üç mebustan (diğerleri; Nazım Bey ve Mehmet Şükrü Bey) biridir.

1913’ten itibaren Bursa’da vaizlik görevinde bulunan Şeyh Servet aynı zamanda mutasavvıf olması hasebiyle Bursa’daki Nakşibendî Dergahı’nın da şeyhi olmuştur. Ankara’da Meclis açıldıktan kısa bir süre sonra yeni Meclise sembolik bir destek vermesi için aracılık ettiği Nakşibendi Şeyhi Şerafettin Dağıstanî’ye gençlik yıllarında intisap etmesine dair tasavvufi geleneğin esrarlı rüya menkıbelerine uygun düşen aktarımlar vardır. Bu tür anlatımların niteliği Şeyh Servet’in ileriki yıllarda Bolşevizmle kesişen siyasal kariyeri düşünüldüğünde pek ilginçtir.

Ancak Şeyh Servet’in siyaset sahnesinde belirişi 15 Mayıs 1919’da Yunanların İzmir’i işgali ile olur. 5 gün sonra Bursa’da tertip edilen protesto mitingine katılarak kürsüde halkı galeyana getiren heyecanlı bir konuşma yapar. Sadece bu vakayla sınırlı kalmamak üzere, camide verdiği vaazlarda cemaati Anadolu’da filizlenen direnişe destek vermeye çağırdığı bilinmektedir. Mustafa Kemal’in İstanbul Hükümeti tarafından defaatle geri çağrıldığı bir dönemde, 30 Haziran 1919’da Şeyh Servet de söz konusu faaliyetleri nedeniyle vaizlik görevinden alınır. Şeyh Servet, 1920 Nisanında Ankara’da toplanan mecliste Bursa mebusu olarak arz-ı endam edecektir.

Millet Meclisinde Bir İslamî Bolşevik

Mayıs 1920’in ikinci yarısında Yeşil Ordu Cemiyeti ile ilişkilenmeden evvel, Şeyh Servet’in Bolşevizmle yan yana gelişinin ilk takip edilebildiği yer Meclis kürsüsüdür. 11 Mayıs 1920 tarihinde Meclis’in konuğu Şeyh Şerafettin’i haziruna takdim etmek ve onun mesajını iletmek için çıktığı kürsüde öncelikle Sultan Vahdettin ile Şeyh Şerafettin arasındaki bir görüşmede geçen Bolşeviklik meselesini özetler. İngiliz işgal güçlerinin Anadolu hareketinin Bolşevik karakterinde olduğuna dair propagandasının iğvasına kapılan padişahı Şeyh Şerafettin’in teskin edişinden bahseder. Ancak o günlerin Şark Mefkuresi[1] anlayışına atıf yapan ve ‘kurtuluş için Bolşeviklik gerekiyorsa Bolşeviğiz’ imasını da taşıyan şu cümleleri eklemeyi ihmal etmez:

     Zaten rüfekayı kiram, düşmanların elinde en ziyade korktukları nokta, zerre kadar adalet yüzü görmediğimizden ve andan ana onların zulüm ve taaddilerle pişmiş ve bağrımızın yanmış olduğunu hissettiklerinden dolayı onlar bizim için, yegâne çare, birbirlerine muavenet edecek çare ve bir yol var ise o da Şark yoludur. Onlar siyasi münasebatı dostane hâsıl ederler ve kendilerini kurtarırlar diye en büyük düşündükleri nokta, bolşevik olacaklar, bolşevik olmuşlar, bolşeviklerle saltanatınızı yıkacaklar diye tabiî düşman sözü ile özü ile, kalemi ile her şeyi ile düşmanlıktan başka ne yapabilirler. (…) Tabiî biz hakkı hayatımızı arıyacağız. Hakkı hayatımızı ne suretle bulabilmek imkânı mutasavver ise o suretle katileştirir, teyakkun eder ve o yolda yürürüz.

Şeyh Servet’in Merkez-i Umumiye üyelerinden olduğu Yeşil Ordu’nun, İslamiyet’in kaideleri ile Bolşevizmin umdelerini mezcetmeye çalışan bir karakteri vardır. Cemiyetin talimatnamesinde yer alan “İslamiyet ve şer’i Muhammedi [sosyalizmi] ta 1300 sene evvel zekat, fitre, kurban gibi vecibat ile vaz’ ve terviç etmiş…” cümlesi ile nizamnamesinde yer alan -daha sonra THİF’nın programında da benzerlerine rastlayacağımız ‘İslamiyetin bütün içtimai esasatına istinad ederek Asr-ı Saadetin samimiyet-i müşterekesini iadeye’ çalışılacağına ve ‘aile hayatına hürmetkar’ olunduğuna dair ifadelerin Şeyh Servet’in de müdahalesiyle eklenmiş olabileceğini söylemek mümkündür.

Şeyh Servet, THİF’nın programına da aile hayatına hürmetkârlığı ve nikahın muhteremliğini vurgulamak için bu kez “Hukuk-u ailenin şeriat dairesinde mahfuziyeti” ibarelerinin eklenmesine ön ayak olanlardan biridir. Yeşil Ordu’nun teşkil edildiği günlerde, antikomünist propagandanın en karikatürize örneklerinden biri olarak ‘bunlarda namus falan yoktur, kadınları da pay edecekler, çocuklar umumhanelerde anasını babasını bilmeden yetişecek’ hezeyanlarının İstanbul hükümeti ve memurları tarafından yaygınlaştırılmaya çalışıldığını bilmek, bu ifadelerin cemiyetin ve fırkanın yazılı metinlerinde yer almasında neden bu denli ısrar edildiğini anlamaya yardımcı olur.

Takvimler 8 Temmuz 1920’yi gösterdiğinde ‘şark tariki’ etrafında, yani siyaseten Bolşeviklerin yanında hizalanmak gerektiğinden dem vurduktan sonra Şeyh Servet’in Meclis kürsüsünden alkışlarla nihayetlenen şu sözleri işitilir:

      Mertebi azimet, işittiğimize göre, Şark’ta çıkan mevcudiyeti, mal itibariyle insanların saadetini müştereken temin etmek için kullanılmalıdır demek imiş. Böyle ise bir hüküm arz etmek isterim. Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin sıfatı Muhammediyesi ve ashabının ve makrebinin evsafı, tabii içlerindeki insanların, müslümanların hiçbir veçhile ihtiyacı bırakmıyacak ve kendilerine zevaidi emval temellükünü kabul etmeyecek bir derecede ahkam ve emvalde azimet kabul edenler mesela: Hazreti Peygamberin eline milyonlarca liralar geçtiği halde mülkiyeti kabul etmeyerek, ümmetin ihtiyacına ve umuma sarf buyurdular. Bu bir azimet, fazilet derecesi idi. Mesela: Sıddiki Ekber Kureyşilerin en zenginlerinden iken bütün emvalini, bütün ümmetin ihtiyacına sarf edecek kadar yükseklik, fazilet gösterdiler. Buna göre fukahanın ahkamı emval babındaki azimet meselelerini uzun boylu şerhlerine, tahlilatına göre, ezcümle lmamı Şuari’nin müzanül kübrasının mukaddemesinde ulemanın gördüğü veçh üzere azimet, emval babında azami derecede mevcudiyeti maliyesini milletin ihtiyacatı umumiyesine bezletmek, ihtiyacatı ümmete vermek, tabiri hakikisiyle bazı ekabir, azimet ile ruhsat arasında sormuşlar, ruhsata bütün malın zekatı; azimete bütün mevcudiyeti maliyesini şahsiyeti maneviyei islamiyeye vermek, ümmetin ihtiyacatına bezletmektir, demişlerdir. (…) Eğer Bolşeviklik bu ise bu bir fazileti insaniyeden ibarettir. Mezhebimiz bu meziyetleri kabul eder. Bu sefil kalmış beşerin adi tabakalarını, en ağır işler gördükleri halde, bir şey kazanamıyan en sefil tabakaları izaz etmekliği lslam prensiplerine pek yakın biliriz ve hatta hakayık-ı lslamiyeye bir hatveli takarrüp addediyoruz.

Gizli komünist fırkasının kurucusu Şerif Manatov’un ‘Meclis-i millinin en cesur insanlarıdır. Bolşevikliği Meclis-i milli kürsüsünden sena ediyorlar.’ sözleriyle andığı mebuslar arasında bu konuşması hasebiyle Şeyh Servet de bulunmaktadır.

Ağustos 1920 sonlarında Eskişehir’de Arif Oruç tarafından Seyyare Yeni Dünya adlı ve açıklamasında ‘İslami Bolşevik Ceride’ yazan bir gazete çıkarılır. Şeyh Servet’in bu sıralar ‘İslami Bolşevik’ davaya hizmet edebilmek adına Asr-ı Saadetten Bir Yaprak adıyla bir risale neşrettiği ve yıllar içerisinde kayıplara karışan o risalede de benzer görüşleri savunduğu anlaşılmaktadır. 22 Ocak 1921 tarihinde Meclis’te ‘Şeyh Servet’in komünist propagandalar yaptığına dair bazı illerden gönderilen şifreli telgraflar’ hakkında yapılan gizli celsede kendisine saldırmak için mebus Vehbi Efendi bu risaleden bir bölüm de okumuştur; “Allahu azimmüşşan eşyayı insanlar için halk etmiştir. Binaenaleyh insanlar eşyadan mütesaviyen müteneffi olacaktır. Şu hâlde insanlardan birinin diğerinden daha ziyade eşyayı mevcudeden intifa etmesi meşru değildir.” Ayrıca bu risalede, ‘İslam’daki şura fikrinin halk demokrasisini, zekât vermenin Bolşevizmin müsavat ilkesini kabul etmek’ anlamına geldiği öne sürülür. Şeyh Servet bu sıralarda Konya’da Bolşevizmi destekleyen yazılar yayınlayan bir matbaa ve basımevinin de sahibidir.

O günlere dair Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabında aktardığı bir tanıklığı mevcuttur; Hacıbayram yakınlarında, sonrasında Halk Zümresi’ni teşkil edecek mebuslar tarafından açılan bir toplantı salonuna Nazım Bey tarafından çağrılan Atay, orada Şeyh Servet’in “Mecliste bir grup yapalım. Memleketin buna ihtiyacı var. Komünistlik İslâm esaslarına uygundur. Ebubekir komünistti. Müslüman olduktan sonra bütün varını yoksullara dağıttı idi.” dediğini aktarır.

Ankara hükümetinin Mustafa Suphi ve yoldaşları arasındaki ajanı olan Süleyman Sami, Ağustos sonlarında Ankara’da bir dizi faaliyette bulunmuş ve Şeyh Servet’le de görüşmüştür. 27 Eylül 1920’de Bakü’deki bir heyet-i umumiye toplantısına sunduğu raporda, Şeyh Servet’in kendisine Bolşevik Rusya’da şeriatın nasıl tatbik edildiğine, İslam’ın nasıl yaşandığına dair sorular sorduğunu, verdiği cevapların nihayetinde kendisine yine Asr-ı Saadet’ten, Hz. Ali’den bahsettiğini ve Bolşevikliğin başka bir isminin de İslamlık olduğunu söylediğini aktarır.

Nazım Bey’in İstiklal Mahkemesinde yaptığı savunmaya göre, Ekim 1920 başındaki bir toplantıda Hakkı Behiç, muhtemelen Mustafa Kemal’den resmi bir komünist fırka kurmak için emir aldıktan sonra; “Yeşil Ordu aleyhine yapılan propagandalarda bunun bir irtica teşkilatı olduğu söyleniyormuş. Bundan böyle ben doğrudan doğruya komünistlik edeceğim, isteyen benimle çalışır.” demiş ve hükümet güdümündeki TKF’yi kurmaya girişmiştir. Bu beyandaki irtica vurgusunun Yeşil Ordu’nun yazılı belgelerindeki İslam’a ve şeriata hürmetkar bazı ifadeleri de hedef aldığı açıktır.

Şeyh Servet, 11 Ekim 1920 tarihli bir gizli celsede sunduğu önergede Moskova’ya gidecek olan heyetin yanına başka üyelerin de eklenmesi yahut onların haricinde ayrıca gönderilmelerini teklif eder. Döneme dair bir THİF raporuna göre, Şeyh Servet sosyal sorunlar hakkında araştırma yapmak için Moskova’ya gitmekle görevlendirilen üç kişiden biridir ve Meclis’e verilen önergenin bu kararla ilişkili olduğu anlaşılmaktadır. Meclisten gerekli izni alamayan Şeyh Servet, Yeşil Ordu Cemiyeti’nin faaliyetlerini geçici olarak durdurmasından da yararlanarak Süleyman Sami ile birlikte Moskova’ya değil ama Bakü’ye gitmek üzere yola koyulmuş ancak bazı talihsizlikler üzerine yolculukları Kastamonu’da nihayet bulmuştur. Gizli TKF teşkilatının liderlerinden ve daha sonra THİF’na katılacak Salih Hacıoğlu’na göre planlanan bu ziyaret Yeşil Ordu ile Bakü’deki teşkilat arasındaki ilişkileri sağlamlaştırmak için düşünülmüştür.

Şeyh Servet’in söz konusu Kastamonu serüveniyle ilgili yukarıda bahsi geçen THİF raporundan öğrendiklerimiz, onun Kastamonu’da 2-3 vaaz düzenleyip komünizm propagandası yaptığı, Kastamonu Valisi’nin Ankara’ya şikâyeti üzerine geri çağrıldığıdır. Dönemin Kastamonu valisi Cemal Bey’in samimi dostu olduğu anlaşılan tıp doktoru Ferruh Niyazi Ayoğlu’nun anılarında daha tafsilatlı bir anlatım bulunur. Şeyh Servet’in de dahil olduğu siyasi grubun zararlı faaliyetleri hakkında öncesinde vilayetlere Ankara hükümetinden bilgi verildiğini ve teyakkuzda olunmasının istendiğini iddia eden Ayoğlu onu ‘belagat sahibi bir hatip olduğu gibi, sırtında yeşil cüppesi, başında Medine delillerinin giydiği hasır serpuş ve onun üzerinde düzenli biçimde sarılmış beyaz sarığı ile etrafında saygı uyandıran ve ilgi toplayan bir kıyafete sahip’ gibi ifadelerle tasvir eder.

Vali tarafından Kastamonu’nun en büyük camiinde vaaz vermesi engellenen Şeyh Servet Mustafa Kemal’e bir telgrafla şikâyette bulunur ve gayet saygılı biçimde yazılmış bir cevap alır; meclis üyelerinin izin almadan her yerde konuşabileceklerinin vilayete bildirildiği belirtilmektedir. Ancak gönderilen gizli bir telgrafta, valiye Mustafa Kemal tarafından teşekkür edilerek kesinlikle zehir saçmasına müsaade edilmemesi tembihlenir. Mustafa Kemal’in Şeyh Servet’in komünist propagandalarından rahatsızlığını yansıtan bu telgrafın gereğini yapan Kastamonu Valisi, Şeyh Servet’i Ankara’ya dönmeye mecbur bırakır.

Kastamonu’dan Ankara’ya döndükten sonra Şeyh Servet, Halk Zümresi’nden mebuslar ve gizli TKF üyeleri ile ortaklaşa kurulacak THİF’nın 20-21 Kasım tarihlerinde düzenlenen hazırlık toplantısına katılmıştır. THİF kurulmadan evvel, sekiz kişiden müteşekkil uzlaşma ve birleşme komisyonuna Halk Zümresi’ni temsilen dahil olan dört üyeden biri de Şeyh Servet’tir. Hazırlıklar esnasında gizli TKF üyelerinden Ziynetullah Nuşirevan’ın evinde yapılan toplantıya üç kadın da katılmıştır. Daha sonra Şeyh Servet’in ve Nazım Bey’in komünistliğinin sigaya çekildiği dönemde bu durumun magazinel biçimde gizli celse zabıtlarına ve İstiklal Mahkemesi savunmalarına nasıl yansıdığına aşağıda değinilecektir.

Şeyh Servet’in 22 Kasım 1920 tarihli Meclis oturumunda Moskova’ya gidecek heyete resmi TKP üyesi Tevfik Rüştü Bey’in katılmasına Nazım Bey’le birlikte muhalefet ettiği anlaşılmaktadır. Muhtemeldir ki, kimlerden müteşekkil olacağını pek önemsedikleri bu heyete en azından kendi gruplarına yakın bir ismi tayin ettirmeyi hedeflemişlerdir. 28 Kasım’da Şeyh Servet, Mehmet Şükrü ve Nazım Beyler fırka programını ve tüzüğünü hükümete onay için sunarlar ve 7 Aralık’ta fırka resmen kurulmuş olur. ‘Komünist’ veya ‘Bolşevik’ kelimesi yerine ‘İştirakiyyun’ kelimesinin tercih edilmesinin İslami/Arabi bir duygu yaratmak için Şeyh Servet ve çizgisindekiler tarafından önerildiği tahmin edilmektedir. Ankara hükümetinin resmi TKF dışında komünist propaganda yapılamayacağını ilan etmiş olması da bu ismin tercih edilmesindeki etkenlerden biri olabilir.

Şeyh Servet Meclis tarafından 22 Kasım 1920 tarihli oturumda yeni kurulan sekiz İstiklal mahkemesinden biri olan Diyarbakır İstiklal Mahkemesi üyeliğine atanır. Bu görevi ifa için yola düşmeden evvel Ankara siyaset sahnesinde belirdiği son hadise THİF’nın düzenlediği konferanslardan birinde yapmış olduğu konuşmadır. Nuşiveran’la birlikte 14 Aralık’ta ‘Komünizm ve Kadınlar’ ile ‘İslam ve Komünizm’ başlıklı konferanslar vermişlerdir. 22 Aralık’ta Mehmet Şükrü Bey’in verdiği konferansta bu iki oturumdan bahisle söylediği sözler namus, kadın, aile meselelerinin bir saldırı silahı olarak fırka yöneticilerine doğrultulmaya devam edildiğini göstermektedir. Beklenebileceği üzere aşağıdaki ifadelerin devamında Mehmet Şükrü Bey tarafından söz, fırka programına birer emniyet subabı olarak konulan ve İslami rengi ifade eden maddelere getirilecektir:

      Şeyh Servet ve Ziynetullah yoldaşlar tarafından verilen konferanslarda şerh ve izah edilmiş olmasına rağmen, iştirakiyyun kelimesinden kasten bazı manalar çıkarmak isteyen bombacılar “iştirakiyyun demek her şeyde ve bilhassa kadınlarda da iştirak etmek demektir” diyorlar. Hiç şüphesiz bu sözler halkımızın zihnini bozarak, ihlal ederek baykuş gibi daima milletin başında ötmek isteyen insanlar tarafından söylenmektedir. Bu sözlerin hiç kıymet yoktur.

Şeyh Servet Aralık 1920 sonlarında Ankara’dan Kastamonu’ya geçmiş; oradan görev yeri olan Diyarbakır’a varmak üzere başladığı yolculuğu kendisi ve fırkası için bir dönüm noktası olmuştur. THİF’nın Şeyh Servet’in söz konusu göreve atanmasını fırkanın son başarısı olarak değerlendirdiği, onu fırkanın Diyarbakır ve Harput bölgesindeki teşkilatlarının sorumlusu olarak görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Fırkanın abartılı iddiası Mardin’e kadar geçtiği her yerde verdiği ateşli vaazlarla halkı coşturduğu, hatta Amasya ve Sivas’ın merkez camilerinde verdiği vaazlar sonrası omuzlara alınmış biçimde bin kişi civarı kalabalıklarla sokaklarda dolaştırıldığı yönündedir. Öyle ki eğer engellenmeden yolculuğuna devam ederse yaptığı propagandanın etkilerinin Bağdat’a, Suriye’ye hatta Arabistan’a ulaşabileceği umut edilmiştir.

15 Ocak 1921 tarihinden itibaren Şeyh Servet’in ‘elde Kuran, komünizm propagandası’ yaparak geçtiği Kastamonu, Amasya, Tokat, Sivas, Malatya illerinin yetkililerinden Meclis Riyaseti’ne, Dahiliye Vekaleti’ne ve Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisliği’ne telgraflar yağmaya başlar. Her ilde Şeyh Servet’in faaliyetleri hem Ankara’ya hem de bir sonraki geçeceği ilin yetkililerine bildirilir. Ferruh Niyazi Ayoğlu’na göre, Şeyh Servet hanımlarından biri ve küçük bir çocuğuyla birlikte henüz Sivas’a ulaşmadan Mustafa Kemal’den Sivas’a şifreli telgraflar gelmiştir. Yanında da görünürde onun korunması için görevlendirilmiş iki jandarma süvarisi olduğu halde Sivas valisiyle samimi bir görüşme yapmış ve bu görüşmede ‘Mustafa Kemal’in sürekli sağlığını sorduğunu ve Ankara’dan itibaren iki koruma görevlendirdiğini’ belirterek valiye bu minnettarlığı Mustafa Kemal’e iletmesini istemiştir. Ancak Sivas valisi Ankara’ya çektiği telgrafta minnettarlık hislerini aktarmak yerine Şeyh Servet’in yaptığı komünist propagandanın epey etkili olduğunu rapor etmeyi tercih etmiştir.

Sivas’tan geçen Ahmet Cemil adlı bir yetkiliden Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisliği’ne hitaben yazılan 17 Ocak tarihli bir telgrafta Ankara’daki Bolşevik heyetinin [sefaret kastediliyor olsa gerek] bazı Müslümanlara para vererek Anadolu’da propaganda yaptırdığı teşhisi konulmakta, bu minvalde Şeyh Servet’in ‘Bolşevik propagandası yaparak gitmekte’ olduğu ve Sivas’ta da vaaz verdiği bildirilmekte ve müteyakkız olunması arz edilmektedir. Bu tür ihbar telgraflarından Şeyh Servet’in sadece vaaz vermekle, görüşmeler yapmakla kalmadığı ve doğal olarak gittiği illerde teşkilatlanma faaliyetlerine de giriştiği anlaşılmaktadır. 19 Ocak tarihinde Sakallı Nurettin Paşa tarafından yine Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisliği’ne çekilen şifreli telgrafta ise “iki mebus tarafından öteye beriye verilen iki risale”den bahsedilerek “bu gibi propagandaların bugün için zararlı ve bazı yabancı tesirlerin telkinleri eseri” olduğu, yani ‘kökü dışarıdalık’ uyarısı yapılır. Daha sonraki yazışmalarda Nurettin Paşa’nın kastettiği risalelerden birinin Şeyh Servet tarafından halen dağıtıldığı iddia edilen Yeşil Ordu talimatnamesi olduğu söylenmektedir.

11 Ocak’tan itibaren THİF üyelerinin tutuklanmasına girişilecek; 21 Ocak tarihinde ise 6. sayısını yayınlamaya hazırlanan fırkanın yayın organı Emek Gazetesi kapatılacak ve sorumlusu Abdülkadir tutuklanacaktır. İşte Meclis’in 22 Ocak 1921 tarihli, ‘Şeyh Servet Efendinin komünizm propagandası yaptığına dair’ gizli celsesi bu koşullarda açılmıştır.

İlk söz alanlardan biri olan Mebus Mustafa Bey, Atpazarında birkaç köylüye denk geldiğini, bunların aralarında ‘burda bir cemiyet teşekkül etmiş, bolca para veriyormuş, hem oradan para alacağız hem de zenginleri soyacağız’ diye konuştuklarını belirtip Mehmet Şükrü Bey’in, Şeyh Servet’in ve bir Mardin mebusunun ecnebi paraları ile köylüleri ayaklandırmaya çalıştıklarını belirtir. Vehbi Bey ise Şeyh Servet’in menetmeye çalıştığını düşündüğü ‘serbest girişim’ ve miras hakkını savunmak için ‘Hakkı ticaret vardır, hakkı bey’ vardır. Binaenaleyh ben evladımı hiçbir zaman piç olarak kabul edemem.’ diyecektir. Vehbi Bey’in, Şeyh Servet’in de Bedreddin Simavi gibi bazı sapkın görüşleri İslam’a yamamaya çalıştığı imasında bulunduğu görülür. Bir ecnebi kisvesinde olana milletin aldanmayacağını ancak Şeyh Servet gibi ulema kisvesinde olanların milleti aldatmakta pek mahir olduklarına dair yazıklanır. Mustafa Bey’in tartışmayı Şeyh Bedreddin referansına taşıması iki açıdan boşuna değildir. Eşitlikçi fikirlerin bir sonucu olarak malda, mülkte ortaklığı savunmanın bizatihi sapkın görülmesinin yanında yaşadığı dönemde ve sonrasında Şeyh Bedreddin’e atfedilen ‘İran’dakiler[2] gibi kadınları da paylaşacaklardı’ ithamı akıllara çalınmak istenmektedir.

Fırka kuruluşu öncesi toplantılara çağrılan Basri Bey, Şeyh Servet’in ‘Bolşeviklik ile Müslümanlığı kendi kafasına göre mezç ederek, güya Bolşevikliğin, Müslümanlığın istediği bir şey olduğunu propaganda’ ettiğini vurgular. Basri Bey’e göre Şeyh Servet ecnebi paralarını alarak verdiği vaazlarla halkı, hatta Meclisteki mebusların bazılarını dahi zehirlemiş ve onların İslam’da tanınmış olan miras hakkına din adına karşı çıkmalarına sebebiyet vermiştir. Hüseyin Avni Bey ise 1920 yazında Şeyh Servet’in yaptığı Bolşevik yanlısı coşkulu konuşmaları alkışladıkları itirafını yapar ve o da meseleyi özel mülkiyetin, mirasın dokunulmazlığına getirir. Yahya Galip Bey, ulema kisvesine bürünerek yalan yanlış fikirleri şeriata mal eden Şeyh Servet’in o kisveden tecridini talep eder.

Musa Kazım Bey, hakk-ı temellük ile hakk-ı verasetin İslam’ın tanıdığı haklardan olduğunu öne sürmek için miras hakkının baba-evlat arasındaki pragmatik(!) işlevine değinir. Şeyh Servet’in çıkmaz sokağa girdiğini ‘İnsana emeğinden başkası yoktur’ ayetini çarpıttığına yönelik sözleriyle destekler:

      ...terekesinin evlâdına isabet edeceğini bilen peder, bir aile teşkil eder, evlat yetiştirir. Onun tahsili, ilmü irfanını temin eder. O suretle, millete hadim, hayırlı evlat yetiştirmek, halis bir nesil yetiştirmek için çalışır. Keza yine bir evlât, pederinin mirası, vefatında, kendisine intikal edeceğinden dolayı, pederine hizmet eder. Onun emrine tabi olur ve bu suretle sarfı mesai eder. Halk Iştirakiyyun Fırkasının zannettiği gibi değildir. (Ve inne leyse-lil-insane illâ maseâ) âyeti kerimesinde hakkı verasete mübayenet yoktur.

Yeniden söz alan Vehbi Efendi, öncelikle Şeyh Servet’in malum risalesinden yukarıda bahis konusu edilen alıntıları yapar. Sonrasında yine Şeyh Servet’in fırkanın yayın organı olan Emek gazetesinde çıkmış olan bir yazısından pek tehlikeli bulduğu; “esasatı diniyede böyle bir hakkı temellük, tasarruf gibi bir şeyler olmadığı halde sonradan hakkı saltanat, hakkı irs, hakkı icar ve isticar [miras, özel mülkiyet, kira rantı] gibi birtakım garip haklar meydana gelerek halkı, memleketi berbat etmiş ve bir avuç ekalliyetlerin ekseriyetlere hâkim olmasına sebep olmuştur.” cümlesini aktarır. Şeriye Vekili Mustafa Fehmi Efendi ise bazı mebuslarca ilim ehli tarafından reddiye yazılması talep edilen risaledeki fikirlerin ‘nahiv görmüş bir talebenin bile reddedeceği’, ilmen ciddiye alınmayacak düzeyde olduğunu ileri sürer.

Nazım Bey hasta, Şeyh Servet ise malum olduğu üzere Ankara dışında olduğundan bu gizli celseye iştirak edemezlerken oturuma sonradan dahil olan Mehmet Şükrü Bey’in savunma babında sarf edeceği sözler çıkarılan gürültülerle boğulmaya çalışılmış, bizzat Meclis Reisi Mustafa Kemal’in müdahalesiyle konuşmasını tamamlamasına da müsaade edilmemiştir. Celse neticesinde Şeyh Servet’in Diyarbakır İstiklal Mahkemesi üyeliği düşürülmüş, din adamı niteliğinden ve kıyafetinden arındırılması ise meşihata [din adamları hiyerarşisinin kararına] bırakılmıştır. Bu kararın alındığı sırada Malatya’da olduğu anlaşılan Şeyh Servet dönüş yoluna düşmek zorunda kalır.

24 Ocak’ta Fevzi Paşa tarafından Vekiller Heyeti Riyaseti’ne çekilen telgrafta Şeyh Servet’in halen Yeşil Ordu talimatnamesi dağıttırdığından bahsolunur. 25 Ocak’ta Ankara’ya ulaşan mektupta Nurettin Paşa tarafından Şeyh Servet’in Amasya’dan geçerken Asr-ı Saadetten Bir Yaprak risalesini dağıttığı ve şehirde iki kez konferans verdiği ihbar edilir. Konferanslarda İslam’ın Sovyet tipi şuralarla yönetimi öngördüğü, dolayısıyla Bolşevik Rusya’daki yönetim tarzının şeriata uygun ve toplumun saadetini sağlamaya muvafık olduğunu anlattığı aktarılır.

1 Şubat’ta Nazım Bey’in dokunulmazlığının kaldırılmasına dair açılan gizli celsede Şeyh Servet’e yönelik taarruzlar da devam eder. Fırka kurulması için yapılan toplantıya Şeyh Servet tarafından davet edilen Halk Zümresi mebuslarından Memduh Bey, Nazım Bey ve Şeyh Servet’in kendi gibi mebus arkadaşlarını milli hükümet karşıtlıklarına alet etmeye çalıştıklarını iddia etmiş ve söz konusu toplantı hakkında zehir zemberek konuşmaya başlamıştır:

       Şeyh Servet Efendi bizi (…) Ziynetullah Efendinin hanesine götürdü. Biz yolda giderken, siz heyeti merkeziyeden olacaksınız, şöyle böyle olacaksınız, bize payeler vermeye kalkıştılar. Oraya girdiğimiz vakitte orada üç dört tane kadın, yok Rahime yoldaş, Fatma yoldaş, Halime yoldaş… Biz bunların karşısında tuhaf bir vaziyet aldık. (…) Evet, bize, bu kadınlar da olduğu halde, bir cemiyetten bahsettiler. Biz daha oraya gitmezden evvel bilhassa Nâzım Bey bendenize söylemişti ki; biz hakikaten Halk Zümresindeniz, hatta Şeyh Servet Efendi bir takım âyattan bahsederek halkçılığın bilhassa bizi kandıran asıl samimiyeti müştereke cümlesini öyle, gayet vazıh bir surette izah etti ki, zannederim Mecliste ekseriyette kabul etmiştir. Katiyyen bize hafi bir komünistlik meselesini, Halime, Fatma yoldaşın yanına götüreceğini, bize ancak bunları söyledi ve bize, burada hafi bir cemiyet vardır. Maksadı bizim maksadımızdan gayri bir şey değildir ve biz kendi programımıza tabi kılacağız. Biz de pek âlâ dedik. Kalktık gittik ve gider gitmez o manzaraya şahit olduk… Ondan sonra bize cemiyetin heyeti merkeziyesinin gayesinden bahsetti. Bilhassa bendeniz birçok nıkata itiraz ettim. Başka türlü çıkamazdık. Bir kere oraya gelmiştik. Çıktıktan sonra derhal üç kişi, birisi de Erzurum Mebusu Asım Beydi. Üçümüzün de hissiyatı aynı imiş gibi yekdiğerimize soruşmaya başladık. “Bu benim asabiyetimi tahrik eder. Benim ananatı milliyeme muhaliftir. Bu tarzı teşekkülü, bu komünistliği yapamam.” dedim.

Basri Bey bu toplantıya ve başka birine daha katıldığını, Nazım Bey ile Şeyh Servet’in onu kendilerine bağlamak, kul-köle etmek için her türlü şeytanlığı yaptıklarını anlatacaktır. Hakkı Hami Bey ise, bolşevikliğin ‘şeriatın şimdiye kadar tatbik edilmeyen bazı aksamı mühimmesinin tatbikinden ibaret (…) müsavatı tammenin tesisine en hadim bir meslek’ olduğunu iddia eden Şeyh Servet gibilerin birer aldatıcı olduklarını ima eder.

THİF üzerindeki baskıların yoğunlaştığı bu dönemde hükümet, Şeriye Vekaleti’ne yayınlattığı bir fetvayla ‘söz konusu fırkanın Kuran-ı Kerim’le bağdaşmayan tehlikeli ve düzmece bir hareket olduğunu ve müminlerin bu fırkada bulunmalarının caiz olmadığını’ ilan ettirir. Fırkanın bir raporunda yer alan ifadeler üzerinden belirtmek gerekirse, ‘gözü doymazlık ve köktencilik duygularıyla, devrimi daha doğmadan boğma fırsatıyla coşan molla ve burjuvalar’ harekete geçmişlerdir. Şubat’ta Nazım Bey ve Mehmet Şükrü Bey, Hakimiyet-i Milliye gazetesine yayınlanması için gönderdikleri bir ilanla fırkanın faaliyetlerini durdurduklarını beyan ederler. Malatya’dan çekilen 3 Şubat tarihli telgrafta Şeyh Servet’in aşırı görüşleri savunan ancak halkta karşılık bulan bir vaaz verdiği belirtilir. 25 Şubat’a kadar Şeyh Servet’in geçtiği yerlerden Ankara’ya ihbarlar gelmeye devam eder.

1 Şubat’taki gizli celsede Şeyh Servet’e de atfedilen para karşılığı Rus hafiyeliği iddiaları, Nazım Bey, Mehmet Şükrü Bey ve Şeyh Servet’in İstiklal Mahkemelerine sevkinin görüşüldüğü 21 Mart 1921 tarihli gizli celsenin de konularından biridir. Ayrıca Şeyh Servet’in ordu kumandalarına ve mahalli yetkililere kendilerine katılmaları yönünde yazdığı mektuplar da birer ‘suç unsuru’ gibi yorumlanarak gündeme getirilir. Nuşirevan’ın evindeki toplantıda vuku bulan ‘namahremlik’ meselesi 21 Mart 1921 tarihli gizli celsede de Nazım Bey’in sıkıştırılması için bir gerekçe olacak, Eskişehir Mebusu Emin Bey’in ‘Rusların yanına İslam kadınlarının gitmesi İslamiyet’te var mıdır?’ sorusuna Nazım Bey ‘Biz o hususta pusuya tutulmuşuz, herifin karısıyla baldızı müstetir bir halde çıkmış’ şeklinde kaçamak bir cevap vererek başka bir konuda kendini savunmaya devam edecektir.

Sanık Sandalyesinde Bir ‘Dönek’

1921 başlarında bu üç mebusun da Meclis çatısı altında görev yaptıkları şubelerde başkan seçilmiş olmaları Meclis tarafından halen itibarlı görüldüklerinin bir işaretidir. Kısa bir süre sonra, 21 Mart’taki celsede üç mebusun dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ve İstiklal Mahkemesine sevklerine, ancak tutuksuz olarak Meclis faaliyetlerine devam edebileceklerine karar verilmiştir. Bu kararın bağlayıcılığına rağmen 12 Nisan’da aralarından sadece Nazım Bey bir hukuksuzluk nişanesi olacak biçimde tutuklanmıştır. Sanıklar İstiklal Mahkemesi’nde esas olarak ‘milli hükümeti devirmeye çalışmak’ iddiasıyla yargılanmışlardır. Nutuk’ta söz konusu mahkeme safahatında tutuksuz yargılanan Şeyh Servet’in düşürüldüğü duruma dair ipucu niteliğinde bir değini vardır. 4 Mayıs 1922 tarihli gizli celsede Başkumandanlık Kanunu’nun uzatılıp uzatılmayacağı görüşülürken Mehmet Şükrü Bey; konunun gizli celsede görüşülüp açık celsede onaylanmasını bir ‘komedya’ olarak niteleyip gizli celseye gerek olmadığını belirtir. Bu celsede kanunun uzatılmasına red kararı çıktıktan iki gün sonra Meclis kürsüsüne gelen Mustafa Kemal, Mehmet Şükrü Bey’e hitaben şunları söyler:

       Keşke alenen müzakerede bir mahzur olmasaydı da Mehmet Şükrü Bey kürsüden istediklerini bağıra bağıra söyleseydi. Ben de Mehmet Şükrü Bey’in sözlerindeki manayı muzmerratı millete izah etseydim. (…) Biz buraya komedya oynamak için toplanmadık. Efendiler, komedya oynayan ve oynatan Şükrü Efendi’den kendisidir. (…) Şükrü Efendi oynamak ve oynatmak istediği komedya neticesinde, yakalandığı kanunun pençesinden ne kadar büyük bir tezellül ile kurtulduğunu, unutacak kadar çok zaman geçmemiştir.

Mustafa Kemal burada THİF üyelerinin yargılandığı İstiklal Mahkemeleri duruşmaları sürecini kastetmektedir. Şayet meşhur antikomünist Fethi Tevetoğlu tarafından yayınlanan Şeyh Servet’e ait savunmanın sahih olduğu kabul edilecek olursa o süreçte ‘yakalandığı kanunun pençesinden büyük bir tezellül [alçalma] ile’ kurtulanlardan biri de Şeyh Servet’tir. Tamamen kendini kurtarma kaygısına düştüğü intibaını uyandıran duruşma sorgusu ifadeleri arasında Nuşirevan’ın evindeki toplantıyı ele aldığı bir kısım da vardır. Burada birden Basri Bey’in safına geçtiği, toplantıda hazır bulunan yoldaşlarını kötülediği ve kendisini onları hizaya getirmek için uğraşan biri olarak takdim ettiği görülür:

       …benim de müteessir olduğum bir hal karşısında kaldık. Evde her ne kadar mütesettire olsalar da o müzakere esnasında İslam hanımlarının bulunması doğru değildi. Çünkü muhitimizin an’anelerine muhalif ve suittefehhüme çok müsaid bir haldi. Müteessir olmakla beraber, kuru bir taassuba hamledilmesini önlemek, o günkü toplantıyı da bozmamak için açıktan bir soğukluk göstermedim. Lakin Basri gibi pek dindar bir adamı davet ettiğimden dolayı çok mahcub oldum. Çünkü bütün hayatım daima karşımdakiler ve muhitimdekilerin her türlü hislerine saygı göstermekle geçmişti. Her ne ise, oradaki müzakerede Basri Bey’e programı okuyalım, dedim. Fakat hazırlanmamış olduğundan okunamadı. Şubeler intihabı meselesi çıkarıldı; iş münakaşaya dökülünce, zaten mahcubiyetten bunalmış olduğumdan “artık biz gidelim” diye ayağa kalktım ve Basri Bey’in evi yakınmış, oraya gittik. Giderken yolda dedim ki: “Birader çok mahcup oldum. Lakin bunları biz kendi hallerine bıraktıkça bu marazi halde yuvarlanır giderler. Biz metin olalım, bunlara yaklaşarak irşad tecrübelerini yaptıktan sonra silkip atalım. Daha hüsnüniyete, hayra matuf birçok ilmi ve dini düşüncelerim var. Gelin görüşelim.” dedim. Gelmediler, ertesi gün ben gittim.

Ayrıca Şeyh Servet, mahkemedeki sorgusunda Merkez-i Umumiye üyesi bulunduğu Yeşil Ordu Cemiyeti’nin teşkilatlanması hakkında herhangi bir bilgisinin bulunmadığını, yalnız ‘Şarkta çıkan son içtimai hadiseye’ yani Bolşevizm’e karşı ‘İslam dini ve mezhebi an’aneleri dairesinde’ kalarak Müslüman varlığını muhafaza etmeye çalışmak için bazı kişilerle bir cemiyet nizamnamesi hakkında görüştüklerini belirtir ve ‘Asr-ı Saadet’, ‘aile hukuku’ ile ilgili malum maddeleri delil gösterir. Sanıklardan Vakkas Ferit’in cemiyetin toplantılarını çoğunlukla Şeyh Servet’in evinde düzenlediklerini öne sürmesine rağmen, mevzubahis görüşmelerden sonra Cemiyet faaliyetlerini durdurana kadar Bursa’da olduğu için faaliyetleri hakkında hiçbir şey bilmediğini iddia eder. Hatta belirttiği maddeler dışında herhangi bir nizamname ve talimatnamenin hazırlanışına katkı sunmadığını, sonradan haberdar olduğunu ileri sürer.

Benzer bir kaçamak tavrı fırka için yöneltilen soru için de gösterecektir. Fırkanın da Merkez-i Umumiye üyesi olması hasebiyle fırkanın çalışmalarını ve kimler tarafından finanse edildiğini bilmemesinin mümkün olmadığını ima eden, diğer üyelerden mutlaka öğrenmiş olacağını belirten bir soru üzerine her şey onun dışında gelişmişçesine tövbekâr bir dille konuşur:

       Bendeniz yolda gelirken bugün böyle fırkaların devamı, bugünkü siyasetimiz için ancak hayırlı olmayacağını anladıklarından dolayı faaliyetlerine terk ettiklerine dair haberler işitmiştim. Esasen benim kanaatim de kat’i surette o merkezde temerküz etmişti. Ancak ferdi ve ilmi irşadlardan başka, bizim fırka ve cemiyet halinde çalışmamızın faydasız olduğunu anlamıştım. Bu sebeple artık böyle şeyleri sormak icap etmedi ve bundan böyle de kat’i kanaatim ferdi irşadlarla çalışmaktan ibaretti.

Nihayetinde 9 Mayıs tarihinde İstiklal Mahkemesi tarafından verilen kararda Nazım Bey, Salih Hacıoğlu ve Nuşirevan 15 yıl kürek mahkumluğu ile cezalandırılırken, Şeyh Servet ve Mehmet Şükrü Bey’in mesuliyetsizliklerine hükmedilir. Şeyh Servet’in mahkeme tutanaklarına yansıyan bu hazin teslim oluş tablosunu gizli TKF ve THİF üyelerinden Salih Hocaoğlu Komintern’e 2 Ekim 1922 tarihinde sunduğu bir raporda yorumlayacaktır. Nazım Bey’in tutuklanmasından sonra aslında Şeyh Servet ile Mehmet Şükrü’nün de tutuklanacağını, bir nedenden hem tutuklanmaktan hem de mahkumiyetten kurtulduklarını belirtir. Sonradan öğrendiklerine göre bu kişiler Mustafa Kemal’den aman dileyerek bu sonucu hasıl etmişlerdir. Eldeki verilerden hareketle ‘teslimiyetçi bir tavırla hükümete yaltaklandıkları’ sonucuna ulaşmak mümkündür.

Gerçekten de Şeyh Servet’in İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp serbest bırakıldıktan sonraki Meclis faaliyetleri ve siyasi beyanları bu yorumu haklı çıkarır görünmektedir. İstiklal Mahkemesi’nin sonuçlandığı mayıs ayından Meclis’te Fransızlarla yapılması öngörülen bir antlaşmanın görüşüldüğü ekim ayına kadar kendisi hakkında kayıtlara geçmiş bir bilgi yoktur. 1920 yazında Meclis kürsüsünden ‘Bolşeviklikle İslamlık birdir’ minvalinde nutuklar atabilecek cesarete sahip olan Şeyh Servet mezkûr görüşmede gayet gelenekselci bir dile bürünür ve Fransızları kastederek “Müslüman olmayandan Müslümana dost olamayacağını ve bunun ayetlerle de sabit olduğunu” söyler. 1921 sonunda Meclis mebusları arasında düzenlenen bir ankette yer alan ‘kazanılacak olan milli istiklal mücadelemizin başarılı olması neye bağlıdır?’ sorusuna verdiği âdem-i merkeziyetçi, liberal cevaptan İslami Bolşevik Şeyh Servet’in İstiklal Mahkemelerinin ve hükümetin tedibi ile iyice ‘yola geldiği’ anlaşılır:

        Kişisel girişimin tam özgür olmasına, yaşamda en büyük önemi bireyin yetkinleşmesine vererek kamu güçlerini ve hükümeti en aza indirip son yalınlık derecesine getirilmesine, hükümet ödevlerinin düzeni sağlamakla, sınırları savunmaya indirgenmesine bağlıdır.

Sakarya Meydan Muharebesi’nin ertesinde İstiklal Mahkemesi’nde mahkumiyet almış THİF üyeleri affedilirler ve yaklaşık 6 ay sonra, Mart 1922’de çıkarmaya başladıkları Yeni Hayat dergisinin sayfalarından fırkanın yeniden faaliyete geçtiğini ilan ederler. 1922 Ocak ayından 1923 Nisan ayına kadar Sovyetlerin Ankara büyükelçisi olan Aralov’un anılarında fırkanın yeniden faaliyete geçtiği bu döneme dair ilginç bir anekdot vardır. Sovyetlere düşman olan kesimlerin elçiliğe casus ve provokatörler gönderdiğini, ‘komünist’ kisvesinde görünüp elçilikten para yardımı ve aylık isteyen bu ajan-provokatörlerle cebelleştiklerini anlatırken Şeyh Servet’in de bu nitelikte biri olduğunu ima eder. Aralov, Ankara’ya gelişinden kısa bir süre sonra, yani 1922 başlarında gerçekleşen ve ‘gülünç bir provokasyon girişimi’ olarak tanımladığı Şeyh Servet’le görüşmesine dair şu detaylardan bahseder:

         Beyaz yeşil sarıklı, kır kaba sakallı bir kişiydi. Sırtında ipekli bir cüppe vardı. Şeyh kendisini “inanmış bir komünist” olarak takdim etti. Oturmasını teklif ettim, kahve getirttiler, gözlerimin içine bakıyor ve yaranmaya çalışan bir tavırla konuşuyordu. Türkiye’nin durumundan söz ettik. Servet Efendi İngilizleri çekiştirdi, emperyalizmle savaşmak ve bunun için Türklere yardım etme gereğinden ve bunun için de “güçlü bir komünist partisi” kurmak gerekliliğinden söz etti. Ben susuyordum. Birdenbire şeyh ayağa kalktı. Elini sarığına götürdü. Şaşkın şaşkın ona bakıyordum. Şeyh, “Büyük dünya lideri Marks’ı selamlıyorum” dedi. “Marks’ın resmini ancak şimdi gördüm. Ona derin saygılarımı sunarım.” Gerçekten de çalışma odamda, masada Marks’ın küçük bir büstü vardı. Şeyh Servet bir süre başı önüne eğik bir halde hareketsiz olarak büstün önünde durdu.

1922 başlarında Marks’a tazimde bulunan ve güçlü bir komünist partisi kurulmasından dem vuran Şeyh Servet’in evinde THİF’nın ikinci faaliyet dönemine geçmesinin konuşulduğu bazı toplantıların da yapıldığı bazı THİF üyeleri tarafından iddia edilmiştir. Yine 1922 başlarında Ankara’daki Sovyet elçiliğine Komintern’i temsilen gelen Golman’ın Mart ayında yazdığı bir rapordan anlaşıldığı üzere, -Aralov aksini iddia etse de- Bolşevikler halen Şeyh Servet’i beraber hareket edilebilecek biri olarak görmektedirler. Bu tanıklıklardan en iyi ihtimalle Şeyh Servet’in fırkayla ve İslami Bolşevik davayla ilişkisinde bir bocalama evresi geçirdiğinden söz etmek mümkündür. Çünkü fırkanın kurulduğunu haber alır almaz Ankara hükümetine itaatinin altını çizmek için Yunus Nadi’nin -Mustafa Kemal yanlısı- Anadolu’da Yeni Gün gazetesine ‘Bir İzah’ başlığıyla yayınlanacak bir açıklama yapar. Bu açıklamada, Yeşil Ordu Cemiyetine dair İstiklal Mahkemesi’nde yaptığı kaçamak savunmayı hatırlatan şu ifadeleri yer almaktadır; ‘Fırkanın faaliyete geçtiğine dair neşrettiği… beyannameden malumatım ve reyim yoktur.

Şeyh Servet’in İstiklal Mahkemesi duruşmalarında ve sonrasında gösterdiği ‘vallahi billahi tallahi ben bir şey yapmadım’ cümlesiyle özetlenebilecek sindirilmişlik halet-i ruhiyesini fırkanın yeniden faaliyete geçtiği 1922 başlarında dahi halen taşıdığı anlaşılmaktadır. Şeyh Servet’in bu tutumu 1922’de gerçekleşen THİF 1.Kongresi’nde yine Salih Hocaoğlu tarafından yerilecek ve Mehmet Şükrü Bey’le beraber ‘sahte solculuk’la, bir nevi döneklikle suçlanacaklardır. Fırka, ikinci faaliyet döneminde Şeyh Servet’in müdafilerinden biri olduğu ‘İslami ton’lu siyasetinden de büyük oranda vazgeçecektir.

Rejimin Kanatları Altında: Hatay’ın Hadimi

Nisan 1923’te yapılan seçimle teşekkül eden İkinci Meclis’te yer almayan ‘sakıncalı Nakşibendî’ Şeyh Servet, 24 Ekim 1923 tarihinde meclisin aldığı bir kararla Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilecektir. Soyadı kanunundan sonra kayıtlara ismi ‘Abdullah Servet Akdağ’ olarak geçen Şeyh Servet’in -eşi Emine Akdağ ve kızı Necat Uçal tarafından yazılan bir mektuba göre- Mustafa Kemal’in özel emriyle Mısır, Yemen, Suudi Arabistan ve Hindistan’da Türkiye’nin iyi niyet elçisi olarak görev yaptığı öne sürülmüştür. Tasavvuf ehli bir zatın -elbette esrarlı vakalarla dolu menkıbevî- tanıklığına göre, Şeyh Servet Arabistan’a giderken Şeyh Şerafeddin’le kurduğu rabıtayı sonlandırmış, gittiği ülkelerde tabi olacağı yeni bir mürşid aramış ancak bulamamış, 1936’da Şeyh Şerafettin’in vefatından sonra Bursa’ya geldiğinde onu bırakıp gidişinden ileri gelen pişmanlığını ifade etmiştir.

Anlaşıldığı kadarıyla 1920’lerin başlarının hızlı Bolşeviği Şeyh Servet yıllar içerisinde Kemalist rejimin hizmetinde çalışan bir adama dönüşmüştür. Bu durumu en iyi bir biçimde Hatay’nın ilhakından önce ve sonra yürüttüğü faaliyetlerden takip edebiliyoruz. CHP İl Örgütü’ne ait 1941 yılına ait bir yazıda, 1933 yılından itibaren Hatay ve çevresinde Ankara hükümeti yanlısı vaazlar ve konferanslar verdiği ifade edilmektedir. 1937 yılında Hatay’a yerleşmiş; hem Sünni hem de Alevi topluluklara yönelik ‘irşad’ faaliyetleri ile ‘anayurda katılma’ davasında birleşmeleri için epey çaba sarf etmiş; yine bu amaca yönelik olarak, 1938 yılında kurulup 1939 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarafından ilhak edilecek olan Hatay Devleti’ne bağlı kız ve erkek liselerinde ‘Ahlak Felsefesi’ dersleri vermiştir. Hizmetlerinin karşılığı neticesinde 1939 yılında Hatay müftülüğü ile ödüllendirilen Şeyh Servet, 1942 yılında Hatay Valiliğine verdiği dilekçede ‘Hatay halkının muhtelif cins ve mezhep ayrılıklarını ortadan kaldırarak tam bir vahdet-i milliye ve vataniye temini için… aylarca devam eden her gün gündüz camilerde çok heyecanlı va’zlar ve her gece kahvede ve gazinolarda konferanslar ve def’atle parti reisi ve azaları ile atlar üstünde gezerek dağ köylerinde irşâd-ı halkla uğraşmaktan…” hastalandığını belirterek emekliliğini talep eder.

Şeyh Servet’in rejimin hizmetindeki siyasi kariyerinin 1942 yılında Müftülükten emekli olmasıyla nihayetlendiği, 1962 yılındaki vefatına kadar etliye sütlüye karışmayan ve sessiz sakin bir yaşam sürdüğü anlaşılmaktadır. 1948 yılında Hayatın Hayatı, Dinin Ruhu başlığı altında toplam üç fasikülden oluşan bir eser yayınlamıştır. 1955 yılında daha önce yayınladığı üç fasikül, bazı eklemeler yapılmış olarak aynı isimle ama bu kez Din ve Terakki alt başlığıyla yeniden basılır. Genel olarak bazı dini nasihatler içeren kitabın başlarında amacının ‘tamamiyle siyasetten uzak olup yalnız ilim mahiyetinde’ olduğunun altını çizerek ‘yasak bölge’ye adım atmayacağına dair okuyucusuna güvence verir. 75 yaşında bir adam olarak hayatının son demlerini yaşayan, bir zamanların namlı devrimcisi Şeyh Servet’in toplumculuğu ve sosyal adaletçiliği, yoksulluğun ve sefaletin ortadan kaldırılmasını ‘zekât ibadetinin tam manasıyla yerine getirilmesi’ne havale eden geleneksel ulemanın düzeyine gerilemiştir.

Genel Değerlendirme

Şeyh Servet’in siyaseten faal olduğu 1919-1942 arasında birçok değişim yaşanmış olmakla birlikte süreklilik arz eden belki de bir tek husus vardır: din adamı sıfatını haiz olarak yürüttüğü irşad faaliyeti. Şeyh Servet 1919’da Bursa ahalisini Yunan’a karşı direnişe çağırmış, 1920’de ayaklanan Beypazarı ahalisini teskin etmiş; Kastamonu’da ‘komünist’ vaazlar ve Ankara’da fırkasının bir faaliyeti olarak ‘İslam ve Komünizm’ konferansı vermiş, 1921’de Diyarbakır’a doğru ilerlerken Kastamonu, Amasya, Tokat, Sivas ve Malatya camilerinde ‘elde Kuran, komünizm propagandası’ yapmış ve 1930’larda Hatay topraklarının Türkiye’ye katılması için ahaliyi ikna faaliyetlerinde bulunmuştur.

Bununla birlikte, Kuvâ-yi Milliye taraftarlığından ‘İslami Bolşevik’ bir siyasi çizgiye nasıl geçmiş olabileceğinin üzerinde durulması elzemdir. 1920 Anadolusunda kaotik ve onunla orantılı olarak farklı siyasi arayışlara elverişli münbit bir siyasal iklimin bulunduğu, siyasal aktörlerin kafalarının ise biraz karışık olduğu söylenebilir. Bolşevik Rusya ve Bolşeviklik hakkında bilgilerin ise pek sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Ekim Devrimi’nin üzerinden henüz 3 yıl dahi geçmemiştir ve Bolşevikler birçok cephede antiemperyalist bir savaşın içerisindedirler. Bu hararetli yılların yarattığı heyecan, muhtemelen Bolşeviklere destek veren Müslüman devrimcilerin, mesela Mollanur Vahidov ve -daha sonra Moskova tarafından tasfiye edilecek olan- Turancı komünist Mirsaid Sultangaliyev’in Bolşevizmi benimsemiş olmaları ile birleşince Anadolu’da Bolşeviklere karşı müspet bir yaklaşım doğurmuştur. Çok geniş bir coğrafyada Bolşeviklerin öncülüğünü yaptığı bir ‘Şark Mefkuresi’ne Müslümanların dahil olmasına ve antiemperyalizme karşı beraber hareket edilmesine dair oluşmuş olan beklenti ve ümitlerden Anadolu’nun etkilenmemiş olması da mümkün değildir. Ayrıca ülkenin kurtuluşu için gerekli olan ittifak için yönünü Almanlardan Ruslara çeviren İttihatçı teşkilatlanma da bu havanın oluşmasında belirgin bir rol oynamıştır. Dolayısıyla 1920 yılının ortalarında Meclis’te Bolşevikliğin algılanışı ve Şeyh Servet’in siyasi angajmanı bu tarihsel bağlamda şekillenmiştir.

Ancak Şeyh Servet, mesela başlarda Bolşevikleri destekleyen ‘ceditçi’ Musa Carullah gibi modernist-reformist bir İslam anlayışına sahip biri de değildir. Musa Carullah’ın aksine kadın-erkek eşitliğini savunmak bir yana, çok eşli olarak yaşayan ve Şeyh Şerafettin’e intisap etmiş bir Nakşibendi dergâhı şeyhidir; bunun da Bolşevizmle bağdaşabilir olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla bu denli geleneksel bir kanaldan gelerek ‘Bolşeviklik ile İslam arasında fark yoktur’ şeklinde özetlenebilecek bir siyasi çizgiye erişmesi onu nevi şahsına münhasır bir şahsiyet kılmaktadır.

Öte yandan THİF’in ilk dönemini detaylı biçimde araştırmış Emel Akal’a göre Şeyh Servet’in Basri Bey gibi muhafazakâr bir mebusu fırkanın kuruluşu için yapılan bir toplantıya davet etmesi komünist ideolojiyle ‘yakından uzaktan’ bir alakası olmadığına karinedir. Ancak pek katılamadığım bu bütünlükçü yaklaşım mantıksal sonuçlarına götürülerek Halk Zümresi mebuslarını örgütlemeye çalışan Nazım Bey’in de komünist ideolojiyi ne ölçüde benimsediği sorusu yöneltilebilir. Bunun yanında İslam’la fırkanın savunduklarının uyuşabilir, komünizmin yerelleştirilebilir olduğunu düşünen Şeyh Servet gibi birinin eşitlikten yana olduğunu tahmin ettiği muhafazakâr mebusları da potansiyel fırka üyesi olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla, Şeyh Servet’in komünist ideolojiye dair bilgisinin yeterli olmaması hakikatini teslim etmekle hiçbir ilgisinin olmadığını savunmak başkaca şeylerdir.

İstiklal Mahkemeleri sürecinde Şeyh Servet’in terbiye edildiğinin üzerinde durulmuştur. Bu terbiye edilmişlikten mutluluk duyduğunu gizlemeyen Turancı Fethi Tevetoğlu’na göre, Şeyh Servet’in de içinde bulunduğu bazı kişiler ‘komünistlik yapmak’la ne kadar büyük bir hata ettiklerini kavramışlar ve bu yoldan dönmüşlerdir. Bu yaklaşımın kıymet-i harbiyesini tartışmaya lüzum olmamakla birlikte Şeyh Servet’i İslami Bolşevik davadan ve fırkadan uzaklaştıran tek unsurun Mustafa Kemal’in deyimiyle ‘kanunun pençesi’ni göstermesi olmayabileceğinden bahsedilebilir.

Kendi düşünsel bocalamalarının yanında, Şeyh Servet’in İstiklal Mahkemesi sürecindeki teslimiyetçi performansı nedeniyle ‘yoldaş’ları tarafından damgalandığı ve bunun kopuşu hızlandırdığı iddia edilebilir. Nitekim bir diğer ‘dönek’ Mehmet Şükrü’nün THİF tekrar faaliyete geçtikten kısa bir süre sonra Nazım Bey’in itirazına rağmen ‘provokatör’ suçlamasıyla fırkadan dışlandığı bilinmektedir. Şeyh Servet’in tam kopuşu gerçekleştikten sonra Salih Hocaoğlu’nun geriye dönük sarfettiği ‘sahte solcu’ ithamı da güncelin gereklerinden hareketle geçmişi inşa etmenin başka bir örneğidir. 60’lı yıllarda anılarını yayınlatan Aralov’un ‘ajan-provokatör’ iddiasının ise, ‘davadan dönen’ Şeyh Servet’in o günlerdeki faaliyetlerini yine böyle bir retrospektif okumaya tabi tutarak ‘sağlam pabuç değildi’ intibaı uyandırmaya matuf olduğu söylenebilir. Zaten genel olarak Türkiye sosyalistlerinin idamlık Şeyh Bedreddin’i tarihin ücra köşelerinden çekip çıkararak ‘ilk sosyalist’ ilan etme iştiyakını göstermeleri ancak Şeyh Servet’in adını bile pek anmamaları hikâyenin kötü bitmesi, 1922’den sonra komünistlikten teberri etmesi ile ilgilidir.

Şeyh Servet’i bahis konusu edinen metinlerde ‘seçmeci’ bir yaklaşımın izlerine rastlanır. Onun dinî yönüne ağırlık verilen kaynaklarda genellikle onun THİF kurucusu oluşundan bahsetmekten ısrarla kaçınıldığı, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi üyeliğinden azledilmesi ve yargılanmasının nedenlerinden neredeyse hiç bahsedilmediği gözlenmektedir. Örneğin Şeyh Servet’in biyografisinde büyük bir boşluğa sebebiyet veren ilk tablo ana hatları ile şöyle özetlenebilir: “Bursa’da vaizken Millî Mücadeleye çağırdı. Bursa’dan mebus oldu, İrşat Heyetleri’ne öncülük etti ve Diyarbakır’da İstiklal Mahkemesi üyeliğine atandı. Sonrasında Yeşil Ordu davasında İstiklal Mahkemesinde yargılandı ve suçsuzluğu anlaşıldı. Yeşil Şeritli İstiklal madalyasıyla ödüllendirildi, Hatay davasında mühim hizmetlerde bulundu ve Hatay müftülüğünden emekli oldu.” Sol kaynaklarda ise mutaassıp dindarlığından, Nakşibendiliğinden üstünkörü olarak bahsedilmekte ve mesela Şeyh Şerafettin’le kurduğu manevi hiyerarşi, çok eşliliği gibi konular kadraja hiç girmemektedir. Birbirinin mütemmim cüzü olan bu biyografik özellikler birbirinden ayrıldığında, Türkiye’nin seküler-mütedeyyin kampları arasında on yıllardır cereyan etmekte olan ‘kültür savaşı’mızı gayet mütekamil bir biçimde yansıtan iki farklı Şeyh Servet tablosu belirebilmektedir.

 

[1] Öncesinde Ziya Gökalp tarafından Türkçü-Turancı idealleri tanımlamak için bahis konusu edildiği vakidir. Ancak o dönemde artık Anadolu’nun ve -Müslümanlar da dahil- doğu halklarının kurtuluşunu Bolşeviklerle kurulacak sosyalizan ve antiemperyalist bir ittifakta görmenin adı haline gelmiştir.

[2] Gerçekten de İran kökenli Mazdek inanışında ve bu inanışı aktaran şair Firdevsî’nin metinlerinde kadınların da paylaşılması gereken ‘mal’lar arasında sayıldığı, ayaklanıp iktidarı ele geçirdiği bölgelerde Mazdekîlerin bu tür bir paylaşıma giriştikleri de bilinmektedir.

1 Response

  1. Yasemin dedi ki:

    Thank you for this very interesting article about my grandfather!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.