İzleri Takip Etmek

17 Aralık sabahı başlayan Türkiye tarihinin uzun bir süreden beri görülen en kapsamlı “yolsuzluk operasyonunda” yavaş yavaş belgeler ortaya çıkıyor. Puslu sisli havanın içinde artık bir şeyler çıkmaya başladı. Benim okuduğum ve anladığım hikâye şu, Türkiye Batı’nın ve özellikle ABD’nin İran üzerindeki ambargosunu bir şekilde kırıyor. Yani İran’dan doğalgaz, petrol bir şeyler alıyor ve buraya parayı illegal yollarla transfer ediyor, kısaca altın transferi işin içine giriyor, bu işin transferini de anladığım kadarı ile ya doğrudan İran üzerinden, ya da Körfez ülkeleri üzerinden yapıyor. Tabii durum kapalı, saklı ve kara para ile oluşunca burada büyük de bir rüşvet ağı doğuyor. Görüldüğü kadarı ile Bakanlar Kurulu’nda iki-üç bakana ve onların çocuklarına uzanan bir olay var. Bunun yanı sıra çeşni olması bakımından Erdoğan Bayraktar ve Fatih Belediye Başkanı da dosyaya eklenmiş görünüyor. Nitekim böyle olduğu çıkarıldıkları ilk mahkemede serbest bırakılmaları ile anlaşıldı. Bu operasyonu yöneten polis müdürlerini daha birkaç ay önce, Gezi Parkı sürecinde yere göğe koyamayan, “Destan yazdı” diyen hükümet jet hızıyla görevden aldı. Muhalefet ise etmediği hakareti bırakmadığı bu polislere sahip çıkıyor.

Aynı şekilde Ergenekon, Balyoz davalarını yürüten Savcılara kefil olan iktidar, soruşturmaya hemen müdahil olup, başka savcıları soruşturmanın içine dâhil ettiler. Muhalefet ise neredeyse “Zekeriya Öz’ü yedirmeyiz” mitingleri düzenleyecek. Oysa ki ortada büyük bir operasyon var ve bu operasyonda ne bu operasyonu yürüten sadece “Cemaat”, ya da şu anda kendini savunan ve soruşturmayı engelleyen sadece hükümet, gördüğüm kadarı ile bu işin etrafında örülmüş birbirleri ile şu anda sahada mücadele eden hem yurt içi istihbarat örgütleri, hem de devletler ve onların istihbarat örgütleri de var. Eğer biz bunu böyle okumazsak bu işi sadece Cemaat ve Hükümet kavgasına indirirsek çok sığ görmüş oluruz. Bu kavganın arkasında ülkenin orta ve uzun vadede nasıl bir vizyon çizeceği ile ilgili bir kavga var. Daha önce bizim yakın tarihimize şöyle bir bakış atmış, aslında neydi ne oldu anlamında bir de kitabı tersten okumaya çalışmıştım.  Görüldüğü kadarı ile bu birbirine karışan at ve it izini biraz daha takip etmemiz gerekiyor.

–        1977, 2 Mayıs’ın da Tercüman gazetesi, Hürriyet Gazetesi gibi gazeteler bir gün önce meydanda yaşananları “Fraksiyonlar Arası Çatışma” ya da “Mao’cularla, Leninciler Arasında Çatışma” şeklinde veriyordu. Alandan gelenler ise tam tersini söylüyordu, Intercontinental Oteli üst katlarından ve Sular İdaresi’nin çatısından kalabalığın üzerine ateş edildiğini ve insanların çoğunun ezilerek öldüğünü söylüyordu. Yıllar sonra yapılan belgesellerde muhtemelen Emniyet’in elinde var olan filmlerde de görüldüğü üzere ellerinde silahlar olan bir takım adamların Sular İdaresi üstündeki görüntüleri yayınlandığında anladık ki, alanda bulunanlar haklıymış. Aslında o gün yapılan iş, ülkede yükselen Sosyalist muhalefetin önünün kesilmeye başladığı ilk operasyondu. 12 Eylül’e giderken alan temizliğine başlanmıştı.

–        19 Aralık ile 26 Aralık 1978’de Kahramanmaraş’ta meydana gelen olaylar sırasında 150 Alevi öldürüldü, Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakıldı, 100’e yakın işyeri tahrip edildi. Sonra bu olayları Çorum, Sivas, Malatya ve Elazığ’da değişik büyüklüklerde yaşadık. O günlerde sistemin dışında duran ve Sosyalist bloğun içinde bulunan Alevilere dönük uygulanan bu operasyonlar önce ülkenin büyük çoğunluğunda Sıkıyönetim uygulanmasına yol açmıştı, daha sonra 12 Eylül darbesine giden yolun başlangıç taşlarını oluşturdu.

–         O gün sistemin dışında duran Aleviler darbeden sonrada sistem dışı duruşlarını sürdürmeye devam ettiler. Madımak katliamına gelene kadar durum böyle iken, otelin önüne nereden geldikleri hâlâ sır olan “Köktendincilerin” katliamı sonucu gidecek yeri kalmayınca, Alevilerin büyük bir çoğunluğu özellikle Kürt hareketi ile bağını kopararak yüzünü devlete çevirdi. Şimdilerde soydaşlarını keşfeden MHP ile köklerini keşfeden Aleviler arasındaki flörtü izliyoruz.

–        24 Ocak 1980 yılında 24 Ocak kararları yayınlandığında Demirel Hükümeti, MSP ve MHP gibi partilerin dışarıdan desteklediği bir azınlık hükümeti idi ve doğrusu bu kararlar Türkiye’nin ülke ekonomi politikasının makas değişimini ifade ediyordu. Kısaca ifade edecek olursak; %32 oranında devalüasyon yapılmış,  günlük kur ilan edilmeye başlanmış, Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış, Tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış. Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış. Dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, ithalat; kademeli olarak daha serbest hale getirilmiş, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir. Fakat problem şuydu, böylesine Liberal bir politikanın uygulanabilmesi için bir şekilde toplumun razı edilmesi gerekiyordu. Güçlü muhalif sendikaları olan bir memlekette bu nasıl yapılacaktı? Kararlar yayınlandığında bu kararları topa tutanlar, nasıl uygulanacak diyenler, darbeden sonra bu kararların mimarı olan Turgut Özal darbe hükümetinde Başbakan Yardımcılığına atandığında, nasıl uygulanacağını anladılar ama önlemek için yapabilecekleri bir şey kalmamıştı!

–        12 Eylül darbesi özellikle Sosyalist blok başta olmak üzere, aynı zamanda Ülkücülere ve çok az da olsa İslamcılara dokunduğunda; zindanları doldurulup, akla hayale gelmedik işkenceler yapılırken, 517 kişiye idam cezası verilip, 50 kişi idam edilirken, 171 kişi işkencelerde ölürken, binlerce kişi işinden, okulundan olurken, benim neslimin hâlâ üzerinden atamadığı travmalar yaşanırken; o güne kadar Nur cemaatlerinin en küçük grubu olan Fethullah Gülen grubunun önü açılıyor ve Hocaefendi, Darbenin haşmetli lideri Kenan Evren, zorunlu din dersini getirdiği için “Kenan Evren bu hareketiyle cennetliktir” diyordu. 28 Şubat sürecinde kendisine ve cemaatine yapılanlar, 12 Eylül’deki uygulamaların yanında sinek vızıltısı gibi kalıyordu ama acaba yurt dışına zorunlu göç ederken, bu sözlerinden dolayı hiç pişmanlık duymuş mudur, ya da bizlere birazcık da olsa empati ile bakabilmiş midir!

–        Susurluk’ta meydana gelen kamyon kazasında devlet tarafından aranan Abdullah Çatlı, Mehmet Öz kimliği ile ortaya çıkıyor, ortaya çıkan belgelerde anlaşılıyordu ki, birileri terörle mücadele başlığı ile Kürt işadamlarına suikastler düzenliyor, onların boşalttığı alanlara kendi adamlarını yerleştiriyor, ortaya işlenen birçok faili meçhul cinayet dökülürken, anormal bir kara para trafiği de, uyuşturucu ticareti ile birlikte çıkıyordu. Alman televizyonlarında gösterilen bir görüntü vardı ki, hepimiz için bir utanç kaynağıydı. Üzeri Türk bayrağı resmi ile kaplı olan Türkiye haritasına bir şırınga saplanmıştı.  O günlerde siyasiler “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de birdir” diyerek gözyaşları döküyorlardı. Bu günlerde Halk Bankası üzerinden yapılan bu para trafiğinin “memleketin yüksek menfaatleri” için yapıldığını savunanları görünce nedense hep o günler aklıma geldi.

–        Geçtiğimiz Temmuz ayında Mısır’da darbe yapılıp Mursi alaşağı edildiğinde Türkiye’de, hükümet haklı bir şekilde bu darbeyi protesto ediyordu, durumdan vazife çıkaran İslamcı gruplar günlerce Saraçhane parkında sabahlara kadar gösteriler düzenliyorlardı. O kadar uzaklarda olan bir darbeye karşı bu kadar cevval bir şekilde karşı çıkan İslamcılarımız, İhvan’ın darbe karşısında verdiği mücadeleyi görünce kendilerinin 28 Şubat sürecinde verdikleri sınavdan ve hallerinden hiç hicap etmişler midir acaba?

–        Yine Mısır’daki darbeden sonra Türkiye’nin muhafazakar cephesindeki ana slogan şuydu: “Hasan El Benna, katlettiniz; Seyyid Kutup, astınız; Mursi, yedirmeyiz”. Gerçi Gezi Parkı sürecinde bu slogan Başbakan Erdoğan için “Menderes, astınız; Özal, zehirlediniz; Erdoğan, yedirmeyiz” olmuştu. Mısır için aynı kökenden gelen üç lidere söylenen bu söz belki şık duruyordu ama ne yalan söyleyeyim, merkez sağın bu iki güçlü liderinin yerine Başbakan’ın aynı kökenden geldiği Rahmetli Erbakan’ı yad edebilselerdi, hiç değilse ahde vefa olurdu. Son yıllarda yaptıkları gafların yanına hiç değilse vefasızlığı eklememiş olurlardı.

–        28 Aralık 2011 günü meydana gelen bombalama sonucu Uludere’de çoğu çocuk 34 vatandaşımız kendi uçaklarımız tarafından katledildi. İkinci seneyi devriyesi yaklaşan bu olayın sorumluları bir türlü ortaya çıkarılamadığı gibi, bir de dosya askerî mahkemeye devredildi. Kürt illerinde böyle bir ölümde eğer suçlu bulunmazsa o ölünün taziyesi bir türlü bitmez, kanı yerde kalmış demektir. 17 Aralık operasyonundan sonra, bu operasyonun sorumlusu olduğuna inandıkları bir dolu bürokratı iki günde kızağa alan hükümet iki senedir bir arpa boyu yol alamadı. Uzun zamandır, hükümetin deyimiyle “çözüm süreci” devam ederken en azından bu olayın failleri bir şekilde yargı önüne çıkarılabilmiş olsaydı, barışın gelmesinin yakın olduğunu düşünürdük. Dünyanın her yerindeki Müslümanlar için yas tutan ya da Başbakanı havaalanında kefenlerle karşılayanlar, komşuları olan Kürtlerin acılarını birazcık paylaşabilselerdi belki çözüme daha yakın olabilirdik ve belki de evlatlarımızı askere daha rahat uğurlardık. Müslümanlar bilmezler mi ki, Hz.Peygamber Veda hutbesinde Müslümanların kanlarını ve mallarını birbirlerine haram kılmıştır!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.