Yayınlanma tarihi: Per, May 19th, 2011

Hanif Marksizm: İlerici Solculuktan “Gerici” Devrimciliğe. Metin Kayaoğlu

Marksizm, Marksistlerin ve Marksizm dışındakilerin yaygın kabulünün aksine, Batılı modern düşünce geleneğinin kategorik olarak dışında bir damara sahiptir. Marksizmin Aydınlanma uygarlığının ürünü olduğu görüşü yanlıştır. Bu görüş, Marksizmi, Aydınlanmanın dar anlamda liberal ve Jakoben akımlarından birinin, çoğunlukla da ikincisinin neredeyse bir yan ürünü derekesine düşürmektedir. Oysa Marksizm, devrimciliğini, Batı uygarlığına bir reddiye olarak anlaşılmasında bulmuştur.

Aydınlanmacı Marksizm

Marksizmin, Batı’nın devrimci Aydınlanmacı burjuvazisinin mirasının tutarlı bir sürdürücüsü olmaya çalışmak gibi temel bir yön barındırdığı reddedilemez. Bunu kuruculardan itibaren Marksizmin genetiğinde bulabiliriz. Marx ve Engels, Batı’da gelişen burjuva uygarlığı ortamında önce birer burjuva aydın olarak ortaya çıkmış, sonra giderek uzaklaştıkları bu uygarlığın temel argümanlarından kopmuşlardır. Ama söylemek zorundayız, Marksizmin kurucuları, içinden geldikleri uygarlığın bulaşığını ve kirlerini, bazı kalıntılarını ömürlerinin sonuna dek korumuşlardır.

Marksizm, bu yönünün üzerinden gelişerek, bugüne kadar gelen bir Batı uygarlığı kanalı yaratmıştır. Yani laik, ateist, Aydınlanmacı, modernist, ilerlemeci, pozitivist bir Marksizm –evet– vardır.

Marksizmin yüz elli yılı aşan tarihinde bu tür bir Marksizm vardır ve güçlüdür. 19. yüzyılda, varlığını kapitalistlerin uygarlığının bir ürünü ve destekçisi ilan etmiştir bir Marksist sosyalizm akımı. Aydınlanmacı Marksizm, burjuvazinin bizatihi yarattığı uygarlığın misyonunu giderek terk ettiğini ve proletaryanın bu misyonu devralması gerektiğini savunmuştur. Bu Marksizmin burjuvazinin değerleriyle bir sorunu yoktur; burjuvaziye eleştirisi, değerlerinden vazgeçtiği içindir. O yüzden, Almanya’da örgütlü en büyük ve önder Marksist partinin çıkardığı bir madalyonun bir yüzünde ABD’deki Özgürlük Heykelinin, öte yüzünde Karl Marx’ın resmi vardı.

Bu Marksizm Aydınlanmacıydı. Aydınlanma, feodalizm ve dine karşı, insanlığın, burjuvazinin temsilcileri eliyle büyük bir kazanımı ve ilerlemesiydi. Marksizm Aydınlanmanın argümanlarını sonuna kadar götürmeliydi. Marksizm Aydınlanmanın hakiki çocuğuydu.

Bu Marksizm, laikti. Burjuvazinin Aydınlanmacı temsilcilerinin, feodalizme özgü dine karşı mücadelesine destek verilmeliydi ve Kilisenin politik aygıta egemen olmasına karşı çıkılmalı, din “özel yaşam”ın sınırlarına itilmeliydi. Burjuvazinin akıl ve bilimi egemen kılmasının ardından sosyalizm nasılsa gelecekti.

Bu Marksizm, ateistti. Burjuvazinin Aydınlanmacı temsilcilerine göre, insanlık ancak kendini Tanrının aklıyla düşünmekten kurtararak kurtuluşa ulaşabilirdi. İnsanlık geçmiş binyıllar boyunca dinlerin karanlığı yüzünden bilimden, bilimsel düşünceden uzak yaşamıştı. Aydınlanma ile, insanlığın çocukluktan erginliğe geçişi mümkün hale gelmişti. Din, insan aklının prangası, bilimin önündeki en büyük engeldi. Bu yüzden dinsel safsatalar bir yana bırakılmalı, rasyonel ideoloji ve bilimle donanmış insan düşüncesi rahatça serpilip gelişmeliydi.

Aydınlanmacı burjuva uygarlığı önce halkı ekonomik, toplumsal, ideolojik bir eğitim sürecinden geçirecek; halk kitleleri de dinsel safsatalardan arınacak, laikleşecek, çağdaş bilim ve kültürle donanmış modern proleterlere dönüşecek ve ardından komünistlerin bilinç etkisini almaya hazır hale gelecekti.

Gerici Kiliseye karşı devrimci burjuvazinin mücadelesi anlamında, bir tarihsel döneme ilişkin bir anlama sahip bu argüman, tarih-aşırı bir anlayış haline getirildi. Soyut olarak din ile soyut olarak akıl karşı karşıya getirildi ve bu ayrım, bir yandan bütün dünyaya, öte yandan teoriye geniş zamanlı olarak yayıldı. Ve Marksistlerin çoğu da bu anlayışın gönüllü ve militan izleyicileri oldu.

Bunlara göre, tarih kötüden iyiye bir ilerlemedir ve sırayı bozmadan izlemek gerekmektedir. Sıranın en ucunda, düşünceleri, bilimleri, ideolojileriyle gelişmiş Batı ülkeleri bulunmaktadır ve biz Marksistlerin görevi de bu ileri noktayı, bayrak koşusu gibi, daha ileri götürmekten ibarettir.

Bunlara göre, burjuvazinin değerleri ve ideolojisi ile proletaryanın aynı zeminden kaynaklanan ideolojisi dışındaki bütün ideolojiler (dinsel vb. biçimlerde) gericidir. Ve tarihin çöp sepetine atılmayı beklemektedir.

Aydınlanmacı Marksizme göre, tarih öncelikle burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesi olarak anlaşılmalıdır. Burjuvazinin bilimsel ve rasyonalist düşüncesi, feodalizmin dinsel ve metafizik düşüncesini yenmeli ve Marksistler, bu kavgasında kuşku duymadan burjuvazinin yanında yer almalıdır. Burjuvazi sonunda devrimciliğini ve güzel bilimsel ideallerini bir yana fırlatıp atacak ve o bayrağı biz kaldıracağız.

Bu tür Marksizm bugüne kadar geldi. Bugün aramızda yaşayan bu türden Marksizme bir örnek, 2003’te Bağdat’a giren ABD askerlerinin silahlarının güvenceli gölgesinde özgürlüklerini kutlayan orak-çekiç bayraklı Irak Komünist Partililerdi. Ya da “Türban neyi örtüyor” diyen Türkiyeli “komünistler”dir.

Marksizmin Ezilenlere Dönük Devrimci Diyalektiği

Ama başka bir Marksizm var!

Bu tarih katarına binmeyen bir başka türden Marksizm daha var. Kimsenin görmezden gelemeyeceği bir Marksizm.

Laik, ateist, modernist, pozitivist, Aydınlanmacı, ilerlemeci olmayan bir Marksizm var olageldi aynı yüz elli yıl boyunca dünyada.

Bu Marksizm, devrimin burjuvazinin değerleri ve uygarlığı reddedilmeden kazanılamayacağını söyleyen Marx-Engels’ten başlayarak bugüne ulaşan bir Marksizmdir. Bu Marksizm, Almanya’daki izleyicilerinin burjuvazinin peşine takılmış düşünce ve politikalarına devrimci kaygılarla karşı çıkan Marx’ın yazılarında temsil olunur. Bu Marksizm, Çin’de, Cezayir’de sömürgecilere karşı patlayan ezilen isyanlarına selam duran Engels’in yazdıklarında saklıdır.

Bu Marksizm, Komünist Parti’nin programına ateizm yazılmasına karşı çıkan Marx-Engels’in eserinde, ateizm bizim belirtecimiz değildir diyen kurucu Marksistlerin tutumunda bulunur.

Nihayet bu Marksizm, 20. yüzyıl boyunca yerküreyi sarsan devrimlere önderlik etmiş Lenin’de ve Mao’da bulunuyor.

Avrupa’nın geri ülkesi Rusya’da mücadele yürüten bir Marksist olan Lenin, Asya ülkelerinde patlayan ve her biri kendi yerel inanışlarını bayrak yapmış olan halk ayaklanmaları üzerine bir makale yazdı: “İleri Asya, Geri Avrupa”. Burada, görüleceği gibi, Aydınlanmacı Marksizmin sıralaması tersyüz ediliyordu.

Lenin, ezilen ulusları, dinleri, cinsleri, toplulukları, ve tabii işçileri, velhasıl bütün ezilme ilişkilerini Marksizm adına üstlenmişti. Lenin’e göre, Marksizm politikada, işçilerin önceliği gibi bir yaklaşım içinde olamazdı. Ezilme ilişkileri arasında bir öncelik-sonralık ilişkisi ancak ezilenin mücadelesi bakımından geçerli ve gerekli olabilirdi. Mücadele alanında olmayan bir ezilen bölüğünü, işçiler bile olsa, politik konjonktürün doğasını zorlayarak öne çıkarmaya çalışmanın alemi yoktu. Kaldı ki, birçok örnekte, bizatihi işçiler işçi olmaklıktan değil, ezilen bir ulusun, dinin, topluluğun mensubu olmaktan, veya genel olarak –diğer ezilenlerle ortak nitelikteki– ezilmekten kaynaklanan nedenlerle ayağa kalkıyordu.

Aydınlanmacı Marksistler Lenin’in önderliğinde gelişen devrimi beğenmediler. Geri bir ülkenin sosyalist işçi devrimi olamazdı, olsa olsa Aydınlanma öncesi karanlığın içinde çokça rastlanan türden bir kalkışma olabilirdi bu ülkede. Onlara göre, Lenin ve Bolşevikler de Marksist değil, genel halk devrimcileriydi.

Ancak başka türlü Marksizmin, Aydınlanmacı Marksizmi her seferinde sarsan devrimleri durmadı. Bu kez, devrim rüzgarı daha doğuyu, daha geriyi sardı. Çin’de, dünyanın işçileri ve ileriliği en az, aydınlanmamış düşüncesi ve geriliği en çok bir ülkesinde Marksist olduklarını ileri süren birileri iktidarı fethetmişti. İlla Batı’da yaşaması gerekmeyen Batılı kafalı Marksistlerin bu devrimi de beğenmemesi için çokça nedeni vardı elbette! İşçiler dururken, kapitalizmin ve burjuvazinin ileri dünyasının eğitip aydınlattığı işçi sınıfı ve modern küçük burjuvazi dururken, tüm bunların uzağında ve Ortaçağ’ın dinsel düşünüşünün bağrında yaşayan insanların Marksizmin ileri düşüncesiyle ne ilgileri olabilir, bu insanların nasıl kapitalizm sonrasına yani sosyalizme geçebileceği düşünülebilirdi!

Lenin nasıl Marksizmin özgül çelişki ve konjonktürlerle özdeşleşmesinden söz ediyorduysa, Mao da Marksizmin Çinlileştirilmesinden söz ediyordu. Lenin, geriyi almış en ileriye fırlatmıştı. Mao, geçmişin yayından modernizm hedefine yıkıcı bir ok atmıştı.

İlerlemeci sıralama izlenmedi ve dünyanın geri bölgelerinde birbiri ardına ezilen devrimleri patladı. Gerideki, ancak devrimci bir atılımla öne geçebiliyordu. Burjuvazinin ileri uygarlığından ileri malzemeler alacak vakti yoktu ezilenlerin.

Başka bir tür Marksizmin ya da o evrenin devrimleri durmadı. Batılı Marksistler, kendi kabuklarında kavruluyordu adeta. Bu kez Küba’da işçi sınıfıyla herhangi bir bağı olmayan gerillalar, köylüleri örgütleyerek şehirlerdeki Komünist Parti’ye rağmen başkente gelip yerleşmişlerdi bütün kaba sabalıklarıyla…

Bu devrimciler, Batı’nın ilericilerine benzemiyordu. Ezilen halk kitlelerinin dininde, inanışında, kültüründe devrimci bir damar buluyorlardı.

Bugün kapanmış bir dosya olarak değerlendirilen 20. yüzyıl sosyalizm deneyimleri, modernist ve Aydınlanmacı Marksizm düşüncesine ve Batılı düşünceye karşı mücadele içinde ve bu düşünceyi reddettiği ölçüde başarılı oldu. Ve baştan beri izlerini taşıdığı, her şeye rağmen kesin olarak reddedemediği bu düşüncenin hegemonyasına girdikçe geriledi, yozlaştı ve çöktü.

Biz, görüşlerimizin kaynağını ve Marksist iddiasını, çelişkili koca bir tarih olan bu tür Marksizmden alıyoruz.

Ama bu düzeyle yetinmeyeceğiz ve yaşadığımız coğrafyada kaynaklar arayacağız.

Marksizmin Türkiye’de Kök Arayışı

Türkiye’de Marksizm Batı’daki Aydınlanmacı Marksizmin bir türevi ve bazı paralel yönlerle benzeri olarak belirdi. Bu Marksizm için, burjuvazinin devrimci Aydınlanmacı misyonunu Kemalizm temsil ediyordu. Marksizmi kabul eden kuşaklar da, elbette Batı’daki fikrî ve politik öncülleri gibi, Kemalizmden doğacak bir sosyalizm tasavvur ediyordu. Bu sosyalizm, dinsel/feodal gericiliğe ve karanlığa karşı Kemalizmle ittifak kurarak mücadele edecekti.

Günümüze kadar Marksist düşüncenin nüfuzundaki sosyalist kesimlerin ağırlıklı varlığı bu şekilde belirecekti. Ancak Marksizm adına ortadaki tüm miras bunlardan ibaret değil.

Bu topraklarda kökümüz, atamız var çok şükür. Marksizmin dünyada yaşadığı devrimci diyalektiği bu topraklarda da kendi ölçülerinde buluyoruz.

Bizi, Aydınlanmacı olmayan Marksizme bağlayan Marksistler yaşadı bu topraklarda.

Salt Aydınlanmacı burjuva misyonuyla ilişkisiz olmakla kalmayan, bağlı olarak, Aydınlanmacı ilerlemeci Marksizmden kopan bir Marksist olan İbrahim Kaypakkaya, şunları yazıyordu:

“Kemalizme miras diye sarılmak, bizi, Kemalist iktidarın hunharca ezdiği işçi-köylü yığınlarından, emekçilerden koparır. Mustafa Kemal, halkımızın değil, gerici sınıfların tarihinin bir parçasıdır.”

Kaypakkaya, kendini Kemalizme bağlayan tüm sol hareketten kopuş gerçekleştirmişti. Marksizmin başka bir örneğini sergilemişti eseriyle. Bu, aynı zamanda Lenin’den ve Mao’dan izleyegeldiğimiz Marksizmin bu topraklardaki ürünü ve örneğiydi.

Kaypakkaya, sol hareketin toplam algısına bütünsel etkileri olacak bir neşter vurmuş, solcu algıyı allak bullak edici tezler ileri sürmüştü. O güne kadar sol hareketin –bir liberal olan İdris Küçükömer dışında– bütün mensupları kendilerini Kemalizmin devamcısı olarak görüyordu. Kemalizm, onlara göre, tarihin ilerlemeci misyonunu yerine getirmişti. Türkiye’yi modernleştirmiş, sosyalizm için hazır olmaya yatkın bir işçi sınıfı yaratmaya başlamıştı. Kemalizmin doğal devamı da sosyalizmdi!

Kaypakkaya, Kemalizmin, dine en yakın hatta dinsel bir şekilde ortaya çıktığı dönemi, Kurtuluş Savaşının Sakarya Savaşına kadar olan dilimini, ilerici görüyor, öteki bütün dönemlerini, yani laikliği benimsediği, modernleşme adımlarını attığı, inkılapları yaptığı bütün dönemleri reddetmekle kalmıyor, Kemalizmi devrimin baş düşmanı kabul ediyordu. (Öteki sosyalistler ise, Kemalizmin Kurtuluş Savaşındaki halini görmezden gelir.)

İbrahim Kaypakkaya, Türkiye Komünist Partisi’ni de o dönemde Kemalizmin modernleşme atılımlarını desteklediği için ağır şekilde eleştiriyordu.

Bir başka Marksist daha vardı bu topraklarda, hem Kemalizmi eleştiren hem de başka bir şeyler diyen. O, şöyle sesleniyordu:

“Zaman zaman en kızıl isyancı liderler yetiştirerek, ezilen sınıfların bütün dileklerini bir atılımla gerçekleştirmek için ortalığı kana boyayan tarikatlar, İslam-Türk tarihinde kitapların yazdığından yüzler ve binlerce kez daha sık ve kuvvetle görünürler.”

Bu Marksistin adı Hikmet Kıvılcımlı’ydı.

Kıvılcımlı ve Kaypakkaya, Türkiye’nin, Marksizm iddiasındaki kimselerin eline su dökemeyeceği kararlılıkta ve kesin inancında iki Marksistidir. Ama, Lenin ve Mao ne kadar Marksizmden uzaklaşmakla, sapkınlıkla eleştirildiyse, Kaypakkaya ve Kıvılcımlı’nın görüşleri de benzer şekilde dışlandı ve görmezden gelindi. Lenin ve Mao’nun Marksizmlerinin bugüne taşınması ancak başarı ve güç marifetiyle olmuştur. Artlarında ne esaslı bir pratik başarı ne de güç bırakabilen Kıvılcımlı ve Kaypakkaya’nın Marksizmlerinin kendi yolunda izlenmesinin ne kadar çetin olduğu ortadadır.

Yukarıda aktarılan pasajda Kaypakkaya, sosyalistlerin kendilerini mirasçısı gördüğü Kemalizmle bağı kestirip atıyor ve Kemalizmi tam karşıya, hedef tahtasına yerleştiriyordu. Kaypakkaya, komünist devrimcilere köksüzlük mü öneriyordu? Bizlerin mirasçısı olduğu bir hat bulunmuyor muydu bu coğrafyada?

Kaypakkaya, “Biz, yığınların tükenmez enerjilerinin, mucizeler yaratan dehalarının, sonsuz devrimci güçlerinin mirasçılarıyız” diyordu. Kıvılcımlı’nın, az önce aktarılan sözünde de bir kök önerisi kendini gösteriyordu.

Kaypakkaya, Türkiye’de Marksistlerin en önemli bir sorununu net ve geri dönülmez şekilde çözüm rotasına sokuyordu. Kemalizmle ancak bir düşmanlık ilişkisi kurulabilirse ve bilakis onun ezdiği halk kitleleriyle bağ kurmak gerekiyorsa, halk kitlelerinin verili ideolojisiyle, yani İslamiyetle ilişki de Aydınlanmacı bir Marksizmin kurduğundan farklı şekilde kurulacaktır. Aydınlanmacı Marksist için halkın Müslümanlığı, Kemalistlerle birlikte hakiki tek mürşit olan bilimin hakimiyetine sokulacağı bir ortak laikleştirme mücadelesi konusuydu. Kaypakkaya ve Kıvılcımlı’nın işaret ettiği miras ve durum anlayışı, bu yaklaşımı reddediyordu.

Ancak, yanılgıya düşülmemeliydi, ne Kaypakkaya ne de Kıvılcımlı’nın anlayışı, halk kitlelerinin verili durumuyla bir uzlaşmayı öngörüyordu. Bu yaklaşıma göre, halk kitlelerinin çoğunluğunun İslami algıda olduğu doğruydu ancak bu onların hazır ve uygun bir konumda olduğu anlamına gelmiyordu. Halk kitleleri inanışlarıyla birlikte ve inandıkları için eziliyordu ve Marksist olarak bizlerin yeri onların içiydi. İslamiyet, yüzyıllar boyu egemenlerin konumlarını sürdürmelerinin ideolojik bir aygıtı olarak kullanılmıştı ve o anda olan da şekil değiştirmiş olarak buydu.

Yapılması gereken, iki gerici kesimin dışında bir devrimci alternatif yaratmaktı. Bunun için kuşkusuz başta Kemalistlerin ezdiği ve İslamiyete sığınmış halk kitlelerinin engin denizi bulunuyordu önümüzde.

Hanif Marksizm!

İşte bizler, baştan beri Marksizmin tek ve yekpare bir Batılı blok olmadığından, Aydınlanmacılığın geniş çatısı dışında kalan bir Marksizmin giderek belirgin tarzda ortaya çıktığından bahisle, bunun karşılığının bulunması gerektiği kanısına ulaştık. Marksizmin bu evrensel diyalektiği zaten baştan beri (Marksizm-) Leninizm, (Marksist) devrimcilik, (Marksizm-Leninizm-)Maoizm gibi eklerle ifade edilmeye çalışılıyordu ve bu meşru bir arayışı ifade ediyordu. Biz buna evrensel bakımdan bir eksikliği ve dolayısıyla bir ihtiyacı anlatmak bakımından, “bütünsel Marksizm” diyorduk.

Aydınlanmacı Marksizmin reddi, tarihin kapitalizmle başlamadığını, günümüzde mücadele bayrağını burjuvaziden almamamız gerektiğini göstermeye yetti. Kapitalizm öncesi toplumsal formasyonlar da devrimciliği temel bir bileşen olarak koruyan bir Marksistin gözden kaçıramayacağı ezilen deneyimleri barındırıyordu. Ezilenlerin binlerce yıldan beri süren engin mücadele dünyası dururken, Avrupa burjuvazisinin kendine yarattığı iki-üç yüzyıllık bir tarihe neden hapsolacaktık.

Ancak mesele böylece hallolmuş olmuyordu. Biz, yaşadığımız bölgelerdeki ezilenlerle birlikte bir devrim mücadelesi vermek durumundaydık ve özgül kaynaklara özel bir yaklaşım sergilememiz gerekecekti. İşte bu bağlamda, Marksizmin, genel olarak İslami toplumlarda özgülleşme gereğinin ifadesini, Kuran’daki bir kavramdan ödünç alarak “Hanif Marksizm” olarak ifade ediyoruz.

Kuran’da, İbrahim peygamberin “Hanif Müslüman” olduğuna hükmediliyor. Yani, Müslümanlıktan önce bir Müslümanlığın varlığından söz ediliyor.

Marksistler, daha çok Batı’daki ama bu topraklarda da seçilmiş bazı ezilen hareketlerine gönül bağı ifade ediyordu. Yenilmeye mahkûm ve bilinci, inanışı, fikri, eylemi geri ezilen hareketleri… Bu ölçülerde kalmış bir bağ bize yetmiyordu.

Biz, Hanif Marksizmle, ezilenlerin geçmiş devrimci kurtuluş mücadele mirasını duygusal ama onları dışarıda bırakan bir bağla değil, kavramsal bir şekilde edinmeye, içselleştirmeye ve Marksizmi buralara, yani 1848’de ortaya çıkışından önceye uzatmaya cüret ediyoruz. Biz kendimizi geçmişle sınırlamıyor ve Hanif Marksizm ile, ezilenlerin yaşayan devrimci kurtuluş öznelerini de bu bağlamda değerlendirmeye yöneliyoruz.

Bu yaklaşımla, ezilenlerin binlerce yıldan beri sürdürdüğü devrimci kurtuluş mücadelesi Marksisterin dışarıdan gönül bağını ifade edeceği bir ilişkilenmenin konusu olmaktan çıkıyor ve Marksizmin varlığının bizatihi bir unsuru haline geliyor. Artık, Ebu Zer’i, Ebu Müslim’i, Hasan Sabbah ve Nizari İsmaililerini, Zenc Hareketini, Karmatileri, Babaileri, Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa’yı, bazı Celali önderlerini, Patrona Halil’i ve genel olarak ezilenlerin devrimci mirasını, özel olarak “devrimci İslam”ı Marksizmin kendi varlığından saymayı gündeme alıyoruz. Karmatilerin yaklaşık 150 yıl yaşayan sosyalist toplumlarını, Nizari İsmaililerin aynı süre var kalabilen sosyalist kale devletlerini, Patrona Halil’in önderliğinde “şeriat” nidalarıyla ezilenleri bir buçuk ay boyunca İstanbul’da ikili iktidar olarak yaşatan varlığı görüyoruz. Ezilenlerin yüzyıllar önce kurduğu devlet oluşumlarını da çağdaş sosyalizm deneyimleri gibi miraslarımız arasında görüyoruz.

Önerilenin, İslamiyetin bir yönü ile Marksizmin bağdaştırılması, bazı İslami akımlar ile Marksistlerin bir ittifakı şeklinde anlaşılmaktan kategorik bakımdan farklı olduğu açıktır. Biz, dışsal unsurlar arasında bir birlik veya yakınlaşmadan değil, bu zamana kadar ayrı algılanmış aynı nitelikteki unsurların bir olmasından söz ediyoruz.

Bunun, Batı-egemen Aydınlanmacı tarih paradigmasını ve Doğucu tarih paradigmasını kırdığının, bambaşka bir öneri anlamına geldiğinin farkındayız.

Marksizmde bu zamana kadar genel ve asıl olarak, İslami veya başka ideolojiler ve bu ideolojilerin özneleriyle ilişkilenme, bir tür “hoşgörü”, dini duyguları incitmeme yaklaşımı veya sınırlı ittifaklar üzerinden yapılıyordu. Marksizmin dinsel ve öteki “ideolojik” yapılara bağlı hareket eden ezilenleri, algıladıkları meselenin gerisindeki sınıfsal gerçekle yüzleştirmesi gerektiği ve bunun için de onlara hoşgörü ya da tahammül göstermesi gerektiği kabul ediliyordu. Ya da Marksistlerin kendilerinin işçilerin temsilcisi olduklarından hareketle, köylülerin, Müslümanların, Hıristiyanların, küçük-burjuvaların temsilcileriyle ittifak yapılması gerektiği öngörülüyordu. Örneğin, bir Marksist, başörtüsü sorununu elbette bir sorun olarak kabul ediyordu ama bunun yine de gerisinde yatan sınıfsal özü, yoksulluğu açığa çıkarmaya görevli sayıyordu kendini. Bu işlemin de bir süreç gerektirdiğinden bahisle, ilgili toplulukla bir süre birlikte yürünmesi ya da bu topluluğa tahammül edilmesi gerekiyordu. Bu yaklaşım, ezilen uluslara, ezilen dinsel topluluklara ilişkin de aynı şekilde geçerliydi.

Öte yandan, Marksistlerle bir arada yürümek isteyen öteki ezilen kesimleri için de benzer ölçütlerin geçerli olduğu düşünülüyordu. Marksizm bir anlamda “sınıftan sorumlu muhalefet hareketi bileşeni”ydi. Marksistler meselelerin sınıfsal boyutunu ve yönünü öne çıkarır, ötekiler de kendi sorumluluk alanlarında (dinsel kimlik, etnik kimlik…) hareket eder ve böylece demokratik bir ittifak gerçekleşebilirdi.

Biz, elbette bunu tümden reddetmemekle birlikte, Marksizme, ezilen hareketleriyle ilişkilenmesi bakımından kategorik olarak farklı bir yol öneriyoruz. Bize göre, Marksizm, bilimsel olarak toplumsal varlığın bileşeninin sınıf olduğunu kabul eder ve her gerçeğin sınıfsal olarak açıklanabileceğini savunur, ama bu, onun, bu bilimsel kabulü pozitivist bir işlemle politik alana yayması anlamına kesinlikle gelmez. “Öz” denilen ile “görüntü” denilen arasında aşılamaz bir uçurum vardır. Aydınlanmacı Marksizm bu uçurumu tanımamış, kendince ikisi arasında bağ kurmuş ve birini ötekine indirgemiştir. Onlar için Marksizm işçi sınıfının bilimi, ideolojisi ve politikasıdır. İdeoloji ve politika hem bilimsel hem sınıfsaldır. Fakat, Marksizmi bir işçi pozitivizmi, öznel bir bilim, nesnel bir sınıfçılık olarak değerlendirmenin ancak Marksizmi bir şekilde anlayanlara özgü olduğu ve Marksizmin tarihsel olarak vazgeçilmez bir çizgisinin, bütün bunları reddediş üzerine kurulduğu açıktır.

Marksizm için politikada hiçbir ezilenin ötekine önsel bir önceliği yoktur. Mücadelede önde olan ezilen önceliklidir. Bu bakımdan, örneğin başörtüsü özgürlüğü için mücadele edenler, işçilerden öncelikli olabilir. Dinsel veya etnik hedefler ve kimlik için yapılan devrimci bir mücadele, bir konjonktürde, işçilerin reformcu mücadelesinin önünde ve daha önemlidir Marksistler için.

Biz böylece, ezilenlerin devrimci İslamını dışımızda bir olgu olarak değil, Marksizmin kendisi olarak değerlendiriyoruz.

Aydınlanmacı Marksizmin, gerici ve tarihin tekerleğini geriye döndürmeye çalışan nafile çabalar olarak nitelediği ezilen hareketleri, Marksizmin kendi varlığı haline geliyor. Biz, Batılı Marksizmin ileriye dayanan ama devrimci olmayan yoluna karşılık, Hanif Marksizmin “gerici” devrimciliğinin yolunu izliyoruz.

Bu çabada, hedefimiz ezilenlerin kurtuluşudur, devrimdir. Ezilenlerin mücadelesi tarihin başlangıcından beri bitimsizce süregelmiş ve kritik dönemlerde devrimciler tarafından üstlenilmiştir.

Biz, bir ezen öznenin tarihsel varlığına ve teorik evrenine sıkıca bağlı laiklik, ateizm, Aydınlanma gibi “evrensel” kavram setlerini tanımıyoruz. Ezilenlerin dünyada ve bölgemizde sürdüregeldiği mücadelenin mirasçılarıyız.

Ancak böylece, sorunlar hallolacak, ve ezilenlerin zafer yolu açılacak mıdır?

Bu konuda umutlara kapılmaya ihtiyacımız yok.

Öncelikle, muhataplarımızda çeşitli verili durumlar var. Türkiye coğrafyasında İslamın uzun yüzyıllara dayanan din ü devlet ikiliği, dinin bir egemenlik aracı olarak kullanılmasının gelenek haline gelmesi, İslami bakışa sahip ezilenlerin devletten kurtuluşunu zorlaştırıyor. Yükümlülük, dinsel olanın devlete karşıtlıkta varlık bulmasıdır. Bu, ezilenlerin, yaklaşık iki yüzyıldır birbirleriyle mücadele eden iki devletli kesim karşısında kazanacakları devrimci bağımsızlığı tayin edecek bir sorundur. Biri modernist ve laik kesimlere dayanan, öteki ise halkın İslami bir savunma konumuna çekilmiş geniş yığınlarını istismar eden iki devletli kesimin en azından Cumhuriyetin başından beri süren mücadelesi karşısında, devrimci ezilenlerin bağımsızlığı bağlamında “devletli İslam”a duyarlı olmak zorunluluğuyla karşı karşıyayız.

Dinin devlet karşısında bir varlık kazanmasının güncel somut ve tayin edici bir göstergesi Kürt Hareketinin “sivil cumalar” olarak andığı eylemlerdir. Cuma namazı, hakiki politik bir hüviyet kazanmıştır böylece ve bu eylem, dinin devlet karşısında varoluşunun parlak bir örneğidir. Öte yandan, İslami kesimlerin din ü devlet’ten kurtulmasının en kestirme ve acil yolunun, devlete karşı ilk kez ülkesel ölçekte bağımsız bir varlık oluşturabilmiş Kürt Hareketine ilişkin tutumdan geçtiğini gözlüyoruz.

Ezilenlerin İslami hareketinin gözünde Marksizm ve Marksistler genellikle, onlara dışarıdan hoşgörüyle bakan ılımlı Aydınlanmacı Marksizm ve Marksistler şeklinde tecelli ediyor. Bu bağlamda, Marksizmdeki sınıfçı yönelimin bu kez İslami kesimlerde yeniden üretilmesi eğilimini izliyoruz. İttifak ve ilişkilenme, neredeyse, işçici bir İslamla işçici bir Marksizm arasında söz konusu oluyor.

Hanif Marksistlerin İslami kesimler içinde ittifak yapmayı öngöreceği oluşumlar bulunuyor. Bu konuda, sosyalist ve solcu kesimlere ilişkin tutumumuzla herhangi bir kategorik fark öngörmüyoruz. Politik bakımdan ilerici reformcu sosyalistler olduğu gibi, ilerici reformcu İslamcıların da olduğunu biliyoruz. Bu kesimlerle dışsal bir ilişki kurmaktan imtina etmemeliyiz. Ancak bu kesimlerin Hanif Marksizmin sınırları dışında olduğunu unutmamalıyız.

Biz, tarihte de günümüzde de, ezilenlerin genel muhalefet hareketini değil, devrimci yönelimli kesimlerini esas alıyoruz. Hanif Marksizmin politik sınırları devrimci yönelimin bittiği yere kadar uzanacaktır.

Biz, tarihsel bakımdan, Türkiye’nin modernist ideolojiyi benimsemiş toplum kesimlerinden gelen Marksistler olarak, “ilerici” modernist solculuğu terk ediyor, “gerici” Anadolu ezilenlerine yöneliyoruz. Bizim kırımız köyüyle kentiyle “Anadolu”, köylümüz devletli İslamın hâkimiyetindeki ezilen yığınlar.

Zihniyet göçündeyiz. Eylemli göçün ne kadar zorlu olacağının farkındayız. Yurdumuz-yuvamızdan ayrılacağız. Göçmeyi öngördüğümüz yerde yabancılık çekeceğimizi, ayrıca hasretle beklenmediğimizi biliyoruz. Hanif Marksistler olarak geliyoruz; bu tarafta, var olduğunu sezdiğimiz yoldaşlarımızı arıyoruz.

Not: Yazarın sempozyumda yaptığı konuşmanın kendisi tarafından genişletilmiş metin halidir.

25 Yorum
  1. Yavuz Soysal dedi ki:

    Metin Kayaoğlu’nun çok net,güzel ve manifesto tadında tarif ettiği “Hanif Marksizm” teorisi heyecan verici.Zaten bizde İslam ve sosyalişzm tartışmalarında bu tür bir arayışın içindeydik.Buraya Garaudy’nin rönesansla,Descartes’in postulatıyla ve bir bütün olarak batıyla hesaplaşan teorisini ve hem kurtuluş teolojisinin imkanlarını hem de İslam’ın “aşkınlık ve iman” boyutunun yeni bir gelecek yaratmadaki katkısını eklemek lazım.Garaudy de benzer bir şekilde determinizmle,stalinizmle hesaplaşarak başka türlü sosyalizmlerin peşine düşüyor.Ve daha da önemlisi İslam’ın insan yüzlü bir gelecek yaratmadaki imkanlarını ortaya koyuyor.
    Kayaoğlu Tkp nin refarandum sonucunu tahlil ederken düşman ilan ettiği “Anadolu gericiliğini” sahiplenerek ve işçiciliği reddedip ezilenler mücadelesinde bir öncelik olmadığını söyleyerek meselenin bam teline dokunmuş.
    Aynı zamanda saltanat islamına karşı halk islamını savunmanın ve bunun tarihini sahiplenmenin önemi de ortaya çıkıyor.Hanif Marksizm çokça tartışılması gereken,ufuk açıcı ve elbet put kırıcı bir teori.

  2. erkan dedi ki:

    yazı ve fikir anahatlarıyla çok güzel. ilerlemeci bir tarih felfesesi olarak modernizm batı avrupa burjuvazisinin aristokrasiye ve burjuva iktidarları sonrasında avrupa dışı toplumlara karşı kullandığı bir argümandı. yazı bu meseleyi güzel açmış. “zihniyet göçü” cesaret gerektiren zorlu bir şey. bir sürü şey söylenebilir, bir iki şeye değineyim.

    birincisi lenin’in devrimciliğine ve devrim peşinde olmasından hareketle “devrimler önce avrupada sonra doğuda olur, önce gelişmiş ülkede olur” tezine karşı çıkması, yazarın tabiriyle “aydınlanmacı marksizmin” bu nüvesinden ayrıştığı doğru. ama bunun dışında avrupa aydınlanmacılığından pek de mesafe almış mıydı, pek sanmıyorum. din’e karşı hayli olumsuz bir tutum içinde olduğu bilinir. çarlık rusyasında kilisenin rezil ötesi durumu düşünüldüğünde anlaşılır bir sapma belki ama köklerini lenin’in aydınlanmacılığından aldığı da muhakkak. zaten lenin’in otoriterleşmede fazla tereddüt etmemesinin kökleri de bu düşüncede aranabilir, zira gerçekliğin ve tarihin bilimsel olarak şaşmaz şekilde keşfedilebilir olduğuna kendinizi inandırırsanız “halka rağmen halk için” size çok makul görünür.

    ikinci mesele kadim bir tartışmada aldığı konuma dair: özetle marksizm belli bir ezilen grubuna stratejik önem vermez, her ezilen grubuna eşit mesafededir, hangisi mücadele veriyorsa stratejik olarak onun yanında durur demiş. bu formülasyon tabii pek çok soruyu akla getirir. bana pek yeterli görünmedi. “mücadelede öne çıkan”dan biraz daha derinlikli bir stratejiye ihtiyaç var, bunu yazar da kabul edecektir muhtemelen de burada öyle deyip geçmiş.

    bununla alakalı olarak “İttifak ve ilişkilenme, neredeyse, işçici bir İslamla işçici bir Marksizm arasında söz konusu oluyor” demiş. valla ister istemez has partiyi kastettiğini düşünmeden edemedim. “işçicilik” eleştirisi her daim akılda tutulmalı. ama ben de neoliberalizmin ve piyasanın bu kadar hegemonik olduğu, sorgulanmadığı ve -belki ondan beter olan devletçilik hariç- alternatifinin tahayyül bile edilemediği bir dönemde çubuğu bir miktar “sınıfçılıktan” yana bükmek gerektiğini düşünüyorum.

  3. ali akyurt dedi ki:

    “Ebu Zer’i, Ebu Müslim’i, Hasan Sabbah ve Nizari İsmaililerini, Zenc Hareketini, Karmatileri, Babaileri, Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa’yı, bazı Celali önderlerini, Patrona Halil’i ve genel olarak ezilenlerin devrimci mirasını, özel olarak ‘devrimci İslam’ı Marksizmin kendi varlığından saymayı gündeme alıyoruz.”
    Böyle diyor Kayaoğlu. İlk kez duyduğumuz bir şey değil. Mesela Nazım Hikmet de Müslüman Türk toplumunun tarihine buna yakın bir şekilde bakıyor bildiğim kadarıyla. Mesele orijinallik değil, onu vurgulamak istemiyorum.
    İslam tarihinden kendine bir devrimci tarih yontmak ve bu kanala eklenme, dayanma, bu kanalı yeniden canlandırma iddiasında olmak. Ben bu düşünce tarzını sağlıklı bulmuyorum. Bence Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’in, bir başka deyişle Sevad-ı Azam’ın, büyük karaltı’nın, Türkiye’deki halk yığınının halihazırdaki inanış ve yaşayışındaki devrimci sızıntıyı, Sünni fıkhı esas almak lazım. Heterodoks unsuru öne çıkarmak bize yardımcı olamaz.
    Bugün, diyelim faize bulaşmama çabasında ısrar etmek yeterince devrimci bir eylem sayılmaz mı?

  4. fuat dedi ki:

    isimlere felana filana takılmamak gerekli. nedenmi. önemli değilde ondan abi. tabi değil, mesele adamın nasıl yaşadığı, insanlarla, diğerleriyle veya doğayla nasıl bir ilişki kurduğu falan olmalı. yani isimlere felana filana takılmamak gerekli panpa.

  5. Erhan Koç dedi ki:

    Bir Şahsiyeti veya ideolojiyi en iyi anlayabilmek için,hayatının çeşitli dönemlerini ayrı ayrı ve düşünsel aşamalarını ayrı ayrı irdelemek gerekiyor.Bu yüzden her bireyi,genel ve mantıksal olarak formlarla değil,ayrı ve doğrudan araştırıp incelemek gerekir.Marx’ı ve Marksizm’i de bu kuralın/prensibin dışında tutamayız..

    Merhum Ali Şeriati der ki : Marx’ın hayatını 3 bölüme ayırabiliriz.

    -Genç Marx / Filozof Marx
    -Toplumbilimci Marx
    -Marksist Marx

    1-Materyalizm / Feuerbach’tan
    2-Diyalektik / Hegel’den
    3-Felsefe
    4-Toplumbilim
    5-Şiddetli sınıfsal görüş / Saint Simon’dan
    6-Bir tür ekonominizm,iktisadın temel oluşu / Proudhon’dan

    Ali Şeriati’nin çıkarımlarıyla değerlendirdiğimiz zaman Karl Marx ve Marksizm’i tahkik edebilme kriterimiz daha yüksek olacak…

  6. Anonim dedi ki:

    selamlar, yazıyı okurken birhayli sıkıldığımı söylemek zorundayım. birincisi temiz ve masum marksizim yaratma çabası sonderece eklektik ve en tutarsız davranma halidir, birdefa ortaya atılan iddiaların neresinden tutsak elimizde kalacağı kesin. marksizim hanif falandeğildir, sonzamanlarda bir dindarların fethedilmesiyle ilgili ve dindarlarında kendilerine özgüvensizlikleri nedeniyle bir marsizim hastalığı gelişti, birdefa marksizim modernisttir evet milliyetçidir ve tahakkümcü uygarlıkçıdır. lenin ve mao devrimlerin içinde en bürokrat en jakoben rollerini oynadılar. ama önce bay marksa bakalım, marks asla tutarlı ve ilkeli davranmamıştır kapitalizim eleştrisini jozefprudondan aldığı halde daha sonra bunu inkaretmiş kendini sürekli yalanlamaya inkara koşmuştur. marks hindistan işkalini desteklemiş bunu ilerici bir hamle olarak görmüştür. marksınn müridleri olankoministparti jakobenleri rusyada, çinde, ve heryerde en büyük katliamlara imzalarını attılar. öncelikle lenin karşısında kropotkin ne söylemişse hepsi gerçekleşmiştir yani devletçi bürokratik sosyalizim sosyalizme enbüyük ihanettir diyordu kropotkin. lenin ve troçki işbirliği sonunda halk kolektifleri ezilmiş insanların özgürce oluşturdukları her eylem her alternatif korkunç şekilde ezilmiş bastırılmıştır bu anlamda marks ve müridlerinin uygarlıkçı modernist ve jakobenist anlayışlarının inkarı sonderece zorlama bir anlayışla uydurulmuş bir kavram olan hanif marksizim diye bir yapıda trajikleşmiştir. mazlumların iktifak yapamayacakları en önemli anlayış diktatöryal marksist anlayıştır. bu temelde marks ve takipçilerinin her yerde sergiledikleri ikiyüzlü pragmatik politikalarla islam eylem ve düşüncesinin bir ilgisi kurulamaz. bu enhafifinden cehaletin daniskasıdır. ne islamın marksizme ihtiyacıvardır nede marksizmin dinler yada kadim geleneklerle bir bağlantı kurması mümkünolamaz. bu zorlama eklektik çalıntı yaklaşımlar sadece sulandırmaya yönelik çabalar ve anlamsız trajikomik girişimlerdir. ne ibrahim kaypakkaya ne kıvılcımlı markszmin bilincinde değillerdi, onların geliştirdikleri anlayış kasabasolculuğu diyebileceğimiz marksizimlede asla ilgisi kurulamayacak fikirler yaklaşımlar olmuştur mihail bakuninin ifadesinde olduğu gibi marks kendini bismarka alman kralına öykünerek varetmektedir ve kızılbürokrasi halkların başının belası olmuştur. bugünki kapitalist sistemin enbüyük sorumlusu marksist oportunizimdir ispanyada yapılan emekçi halkların bastırılması ve frankoya zemin oluşturulması olmuştur. rusyadada çindede halklar devletin baskısında inletilmiş dinler inançlar tamamen bastırılmıştır biraz devrim tarihi okuyanlar burada yazılanların çok temelsiz ve zorlama eklektik anlayıştan ibaret olduğunu görebilir buanlamda rus anarşistlerinin çinli muhalif örğencilerin ve birçokyerde katledilenlerin hesabını marksistler vermelidirler. sonuçta marksizmin devrimden anladığı şey devletçi bir diktatöryal sistemdir. ve bunun sonuçları heryerde enbüyük hüsranlara katiliamlara yolaçmak olmuştur. günümüzde marksizmi temizleme çabası sonderece komik durumlara ulaştır, oysa marksizmin modernist pozitivist anlayışı yalnızca egemenlikçi jakobenizmin temelini kurmuştur. marksist olmayan bir marksizim marksizme ramen marksizim tamamiyle beyhude ve değersiz bir yaklaşımdır. buradaki tezlere oturup daha geniş sayfalar halinde yazılar yazılabilir. ama yazının köksüzlüğü eklektik anlayışı, hiçbir tutarlı temelinin bulunmayışı nedeniyle bununda çokbir değeri olmamakta.

  7. Anonim dedi ki:

    kaldığımız yerden sürdürmek gerekirse, bu ülkede hep bir eklektik tutum egemenolmuştur. bunun son versiyonlarından biride marksistislamcılıktır. ancak marksistler bu topraklarda dinden bağımsız bir çözümün gelişmeyeceğini anlayınca, dindüşmanı pozitivizimlerini gizlemeye marksist olmayan bir sahte marksizim yaratmaya koyuldular. öncelikle marksizmin temelleri antikapitalist değildir, kapitalizme yedeklenme anlayışına dayanır, sonra marksizmin diktatöryal sistemleri bayraklaştırması asla gizlenip gözardı edilemez. bu yazıboyunca hep bir marksizimdışı bir marksist söylem hakimdi, devletçi, bürokratik ve aydınlanmacı marksizim gidiyor, yerine hiç olmamış dünyaya hiç gelmemiş bir gizemli marksizim konulmaya çalışılıyor. oysa bu hem marksizmin temellerine aykırı olup, hemde islam düşüncesi ve siyasaleylemiyle eklektikşekilde zorlama ilişki kurmaçabasına dönüşmektedir. yukardaki meseleyi biraz dahaaçarsak, birdefa türksolcularının marksizimhakkında asla yüksek bir bilinçleriyoktu ezilenlerin sesiolma talepleri marksizmin çok ötesine geçmiştir yukarda örneklenen hasan sabbah patrona halil gibi ekoller, bir devleti otoriteyi asla öngörmüyor ve halkın özgürce ortakyaşamını savunuyorlardı. bunların marksizimle bağlantılandırılması hataötesi bir tutumdur ancak bu ekoller anarşixzme yakındırlar. marksizmin kızılbürokrat otoriteryanizminin özgürlükle temelden çatıştığını yeniden hatırlatalım, marks bir düşünceyi temellendirirken hep bulanık, ikircikli, ve sonuçtada diktatöryel özenti içinde ortayakoyar. çokfarklı süreçleri dönemleri barındıran marks hiçbirzaman tutarlı ve karakterli bir siyasal çizgi geliştirmemiştir. prudonun ona ilişkin yorumlarına mihail bakuninle arasındaki polemiklere bakmak çokyerinde olacaktır. birdefa buyazıda en korkunç hata, marksizmin köylülere yada ezilenkesimlere ilişkin olumlu bakışı iddiasıdır. bu asla böyledeğil, bakunin köylülerin yoksulların devrimi yapabileceklerini iddia ederken marks burjuvaya, ve kentli üstsınıflara kartezyen görüşleri nedeniyle ilgiduyar. ve asıl marks ingilterede devrim beklemekteydi rusyada falandeğil. nedenide ingiliz burjuvazisine duyduğu hayranlık batıcı modernist aydınlanma takıntısıdır. rusyada olan devriminde nemenem birşey olduğuna çokgeniş bakmak gerekir marksizmin müridleri kominisparrti yoluyla iktidarı alıralmaz, devrimcilere kankusturmuş tüm emekçi devrimci kitleleri baskıaltına almıştır. koministparti rezaletleri marksizmin anlaşılmasında iyibrikimler ortayakoydular, öyleki iktidarı elegeçirdikleriheryerde baskıyı polis devletini, istihbaratçı süreçleri kökleştirdiler. her muhalif olduğunu iddiaettikleri insanı kovuşturmaya ve ölüme mahkumettiler. koministpartilerin cinayet, ve ihanet defterini burada açmak imkansızdır zira bu partiler liberal yada kapitalistlerden bile daha ileri gittiler otoriter anlayış konusunda. başka birnoktada şu, bakunin marks tartışmasındaki temel paradoks olarak m marks bir diktatöryal partikırallığını savunurken, bakunin daha o günden kızılbürokrasinin altınıçiziyor ve marksın aslında bir bismark kırallığına özendiğini tespitediyordu. lenin mao ve stalinin hep yaptıkları katliamlar, emekçilere uyguladıkları baskılar tarihte eşsizdir. bunlarla ilgili yüzlerce kaynak taranabilir. ancak burada en trajikomik tutum marksizme bir geleneksel dinsel referans arayışıdır, bu asla mümkünolmadığıgibi tüm kadimkültürler marksizimden çokönce kominist idealleri vurgulamışlar ve bu anlamda pratikler sergilemişlerdir metin kayaoğlu yukarda saydığı babai karmati sabbah geleneklerinin devletçilikle, bürokratizimle jakobenizimle bağlantısını nasıl gösterebilir. bu saptırma nasıl gerçekleşebilir. birdefa o topluluklar otoritekarşıtı bürokrasidışı topluluklardır, asla hiyerarşikdeğillerdir. ve özgün bir ortakyaşam alternatifine dayanırlar. ancak marksizim endüstrielisrt uygarlıkçı tahakküm anlayışıyla bu hareketlerle asla bağlantı kuramayacak bir harekettir. sözü sonlandırırken, marksizmin emekçilere,halklara,ve gerçek koministlere yaptıklarını dünyada, hiçbir kapitalist örgütlenme yapmamıştır. ve bugünki dünyasisteminin koşullarını gerçekte antikapitalist olmayan, ama kendine bu imajı verip halkların varoluşlarına darbeindiren marksizim yaratmıştır. mihayil bakunin peter kropotkin her iddiasında haklıçıkarken dünyayı endüstriel bir makine kabuleden, bilimci kilise anlayışına sahip mekanikçi marksizim doğanın tahribatından, nükleer çılgınlıktan çernobil gibi, ve koministpartilerin tarihsel suçlarından dolayı asla mazlumların özgürlük adresiolamaz olmayacaktır. zaten marksizmin tüm iddiaları çoktan tarihin çöplüğündedir devletçikominizim bürokratik tahakkümcü anlayışın özgürlükle bir alakasını bugünkurmak saçmadan da öte bir komedyadır. birde enönemli tespitşudur kaptalizim sonrası sosyalizimden sözedenmarks iddialarının tam tersinin belirmesiyle çuvallamıştır, çünkkü rusyada ve çinde sosyalizim kapitalizme dönüşmüştür. yani sosyalizim sonrası kapitalizim gelmiştir ve bu sözde sosyalizim asılnda kocaman bir devlet kapitalizmi, bürokratik halkdüşmanı bir tahakkümden ibarettir.yani baymarks ve müridleri buradada yanılmışlardır. tarihselsüreç onların tamters bir orantıda ilerlemesini göstermiştir.burada leninin çelişkilerine, maonun tutarsızve temelsiz aksiyonlarına girmeyeceğim. ancak şurası sonderece açıktırki otoritenin tahakkümün olduğu bir anlayış asla ezilenlere umutolamaz, tıpkı orvelin hayvançiftliğinde gayet net anlattığıgibi zulme karşıçıkıp iktidarı alanlar, o iktidarın cazibesiyle yozlaşıp zalimleşeceklerdir, temel mesele iktidardır ya iktidar karşıtı birtemelde konumlanıp gerçek devrimciler olacağız yada marksist ve benzeri ideolojilerin iktidarfethi teranelerinde yokolupgideceğiz sonsöz şu, dindarların ve kadim gelenekselanlayışların marksizimle dansı asla sözkonusuolamaz kaldıki, marksizin diğer batıavrupadaki ve sözde devrim yaptıklarını iddiaettikleri devletkapitalizmini yerleştirdikleri ortamlardada diğer emekçi, devrimci hareketlere ihanet edip egemenlikçi paradigmaları için herşeyi araçsallaştırmış mubah görmüşlerdir. yani marksizm anlayışının ahlak mantelitesi amaç için herşey araçsallaşabilir. dolayısıyla insanda asla öznedeğil sadece bu devletkapitalizminin savunucuları için araçtır basit bir nesnedir. kadim geleneklerle bağlantı kurmak yerine marksistler, oturup cinayetlerin, temelsiz fikirlerinin, ve iktidar fetişizminin sorgulamasını yapıp marksizimden kurtulsalar çok daha iyiolur

  8. hanif dedi ki:

    Laik, ateist, aydınlanmacı, modernist, ilerlemeci, pozitivist marksizm hakkında haklı , doğru eleştirileri , bunların sonucunda marksistlerin ”İlerici” modernist solculuğu terk ediyor, “gerici” Anadolu ezilenlerine yöneliyoruz demelerini ve bu zihniyet göçünü olumlu buldum. Marksistler hanif marksist olmaya karar vermişken, müslümanlarda hanif müslüman olmaya çabalasa ya biraz…

  9. Düşünce dedi ki:

    Önerilenin, İslamiyetin bir yönü ile Marksizmin bağdaştırılması, bazı İslami akımlar ile Marksistlerin bir ittifakı şeklinde anlaşılmaktan kategorik bakımdan farklı olduğu açıktır. Biz, dışsal unsurlar arasında bir birlik veya yakınlaşmadan değil, bu zamana kadar ayrı algılanmış aynı nitelikteki unsurların bir olmasından söz ediyoruz.

    Bunun, Batı-egemen Aydınlanmacı tarih paradigmasını ve Doğucu tarih paradigmasını kırdığının, bambaşka bir öneri anlamına geldiğinin farkındayız.

    Yukarıdaki paragraf METİN KAYAOĞLUNA ait…

    ANONİM isimli yorumcu sanırım yazının bu kısmını okumadan eleştirmiş… Burda hiç de anonim’in dediği gibi MARKSİST BİR HAREKETİN İSLAMCILARDAN ROL ÇALMAYA KALMASI söz konusu değil…

    Ne düşünüyorsunuz bu konuda Sayın Anonim?

  10. Anonim dedi ki:

    yazının başından itibaren, sonderece zorlama, sonderece sorunlu bir yazı olduğunu yazmayaçalışmıştım. ancak illede cicimarksizim görmekisteyenler, marksizimden habersiz marksistler elbette bunların anlaşılmaması için bulanık düşüncelerini dillendireceklerdir. birdefa marksizim layik, ateist, modernist olduğuiçin sorunlu değildir, marksizim otoriter ve bürokratik devletçi olduğu için baskıcıdır. bu anlamda paçayı kurtarmakiçin marksizmin layik, ateisrt modernist anlayışı dışında bir hormonlu marksizim yaratma çabası baştan geçersizdir. marksizmin hiçbirdönemde otoriter olmadığını, ve devletkapitalizmine dayandığını görmemekiçin böyle marksizim dışı marksizan saplantılar yaratıp sonrada onları hakikat sanmak gerekir. bakın hanif marksizimgibi birtakım kavramları eklektik şekilde uyarlamak, sonrada buna özgürlük eşitlik etiketi yapıştırmak ne marksı, ne marksistleri tarihsel suçlarından temizlemez. yazının sonundada belirttiğimgibi böyle saçmasapan sentezler kurmak yerine, gidip marksizim adına çok temelden yapısökümünde bulunsalar marksistler, kendilerinede zavallı marksada iylikte bulunurlar. endüstrielist uygarlıkçı bürokrartist diktatöryal marksizmin artık, liberaller karşısındabile asla tutunacak dalıkalmamıştır. öyleki yıllarca aldattıkları emekçihalklar marksizmin ağır faturasını birde liberalsisteme eklemleme soncu ödediler. benim yorumlarımı okumadan, yazıdan cımbızlayıp ortaya arguman koyduğunu düşünen arkadaşlara daha bütünlükçü ve daha geniş ufuklu yaklaşarak anlamaçabası öneriyorum. son olarak otoriter marksizmin dünyadaki durumunu açıkça veciz birşekilde ifade eden polonya sosyalistlerin devletkapitalizmiolan sahte sosyalizmi nasıl tanımladıklarını aktararak bitireyim, diyorlarki bu sosyalistler, anladıkki deevletçi sosyalizim, kapitalizmden gene kapitalizme gitmekiçin yürümek zorunda kaldığımız uzun, zahmetli çileli biryolmuş. sanırım bu ifadeler ortodoks marksistlere yeterli gelecektir, ama umudumyok hele bu kendini dindar anlayışlarla ifadeedip, sonrada hiçbir bağlantısı olmadığı halde marksizmden dinsel argumanlar çıkaracakdenli sarhoşlaşanlariçin anlaşılmaz kalacaktır. zaten bir değişimbeklemek onlariçin çok fazla bir beklentidir. marksistlerin özünde anarşist yaklaşımları içeren, antiotoriter geleneklere kalkıp marksizim gibi otoriter bir devlet kapitalizmi anlayışını sığdırması tarihin en saçmasapan teorik sentezleme algısıdır. ve bu zorlama teorik sıkışıklık, marksizmin sicilini asla gözardı ettiremeyeceğigibi dinler, ve kadim geleneklerin antiotoriter özlerini asla marksistleştiremez kusurabakmayın marksist arkadaşlar. marks öldü yani tanrı öldü gibi birşey

  11. saim dedi ki:

    Özgürlük ve adalet için filizlenen her umut (ideoloji, doktrin, sosyal hareket) bir gün şeytanına benzeyebilir. Tekil olarak marksizmi şeytanlaştırmak bayağı basit ve maksatlı bir yaklaşımdır. Basit bir marksizim eleştirisi, niyet taşıyan hanif marksizm fikrini gölgelememeli. Jakoben, Totaliter, otoriter vs. bunları eleştirmeyen marksist kalmadı nerdeyse. Lakin yorumlardaki marksizim eleştirisi anti komünist soğuk savaş dönemlerinin dilini taşımamalı, bu mefkureyi bu günün adalet ve özgürlük sorunuyla buluşturup, dünü aşmalıdır. Kayaoğlunun çabası makul ve güzel. Devrimin umut verdiği her tarihi ve her toplumu, zamandan ve mekandan bağımsız olarak bir aile çatısı altında toplama gayreti… Buna hanif demiş. Ve İslamdaki hanif kavramını aslına uygun bir anlamla kullanmış. Tarihe gayet materyalist bakmış, ideoloji, din ve kültür gibi üst yapı kurumlarından yola çıkmamış, tarihsel ve tolumsal olarak hareket gücünü oluşturan sınıf itkisini dikkate almış. Tarihi saf bir ezilenler cephesinden kurmaya çalışmış.
    Peki nedir burada sıkıntılı olan. Hanif olanla kurulan tarihsel bağ heteredoks bir bağ. Kaharmati, zenc hareketi, Hasan Sabbah vb. heterodoks dini motiflerileri işleyen bir dil; iddasına uygun tarihsel ve tolumsal bir doku tutturabilirmi? Dünün hiziplerinden yola çıkmak, bu günü anlamayı zorlaştırır. Bugünle bütünleşme kaygısı taşımadan, tarihte kendine gelenek aramak olsa olsa arkeolojinin işidir. Bence sünni-şia-alevi bu gün ve dün arasında hak olanın ilişkisini kurmak, yarın için daha kurucu olabilir.
    Vesselam

  12. ali dedi ki:

    Ezilenlerin İslami hareketinin gözünde Marksizm ve Marksistler genellikle, onlara dışarıdan hoşgörüyle bakan ılımlı Aydınlanmacı Marksizm ve Marksistler şeklinde tecelli ediyor. Bu bağlamda, Marksizmdeki sınıfçı yönelimin bu kez İslami kesimlerde yeniden üretilmesi eğilimini izliyoruz. İttifak ve ilişkilenme, neredeyse, işçici bir İslamla işçici bir Marksizm arasında söz konusu oluyor.

    benim için yenilik oldu ve alıntısını yaptığım paragrafla da bu yeni tanıdığım kavramın hoşuma gittiğini belirtmek istedim.

  13. Murat ERCAN dedi ki:

    Öncelikle Metin Kayaoğlu beyefendinin samimiyet ve özgüven gerektiren bu yüzleşmesinden dolayı kendisini tebrik ediyorum. Yazının içeriğinde belirtildiği üzere Hanif kavramı İslami literatürden alınmış olup esasa ilişkin duruşu simgeleyen bir kavramdır.

    Bu kavramdan yola çıkarak Marksizm’in kendi içindeki yolculuğunu anlatan mevcut yazı sanki bir yerde içinde tedirginliği de barındırıyor.

    Aslında bu tedirginlik hiçte anlaşılmaz değildir. Yani İslami bir oluşum veya bireyle ilişkide hangi sakilerle bütünlük oluşturulacağı veya bunun olabilirliği çokça tartışma götürür bir konudur.

    Aydınlanmacı laik, ateist Marksist eleştirisinde, kurtarıcılık fenomeni bağlamında değerlendirilecek olan, var olanı kendi özgün kaynaklarından koparıp, kendi “doğru ”suna gidişte anlama, saygı duyma ve ortak alanlarda beraber yaşamanın yolları aramaktan ziyade değiştirme, dönüştürme farklı bir yöntem değişikliğiyle amacı gerçekleştirmede araçsallaştırma söz konusu değilse bu çaba kayda değer bir çabadır…

    Kanaatimce esas olan kişilerin veya grupların ötekisi olup olmaması değil bu ötekilerin kendi içindeki ilişki biçiminin nasıllığı daha önemli olandır.

    Yoksa metin beyinde bizimde nihayetinde ötekimiz var. Bunu şu paragraftan daha iyi anlıyoruz “Ancak bu kesimlerin Hanif Marksizm’in sınırları dışında olduğunu unutmamalıyız.”. Bu söylediğinde herhangi bir tutarsızlık yoktur gayet anlaşılabilinir bir durumdur.

    Onun için diyorum ki sorun farklı soruların cevapları olan düşünceleri uzlaştırmaya çalışmak değil (çünkü uzlaşmaz her birisi farklı soruların ve ortamının ürünüdür )mesele bunlar arasında ki ilişki biçiminin sağlıklı ve adil olmasına dönük bir çaba içerisinde olmaktır.

    Bu anlamda metin beyin “Zihniyet göçündeyiz. Eylemli göçün ne kadar zorlu olacağının farkındayız. Yurdumuz-yuvamızdan ayrılacağız. Göçmeyi öngördüğümüz yerde yabancılık çekeceğimizi, ayrıca hasretle beklenmediğimizi biliyoruz. Hanif Marksistler olarak geliyoruz; bu tarafta, var olduğunu sezdiğimiz yoldaşlarımızı arıyoruz.” Çağrısına hoş geldiniz sefalar getirinizle mukabelede bulunmak istiyorum. Esenlikle.

  14. Anonim dedi ki:

    bütün zamanı size yanıt vermekle geçirecekkadar henüz kendimden geçmedim. birdefa hanifkavramının ideolojik bir anlayışla bütünleşme çabası sonderece absürt sonderece yüzeyseldir, öncelikle marksizim müşriktir asla tevhidi bir yerden yolaçıkmaz yazıboyunca gördüğümüzşey sonderece cicilibicili idealmarksizim yaratmaçabası olup buna karşıçıkanlarıda aşağıdaki marksist müritlerin soğuksavaş diye aslında sömürgecilerin diliyle yanıtlama çabası. bakın baylar, asıl soğuksavaşta sıcaksavaşta marksizimbenzeri iktidar fetişizmine yapışanlar tarafından icadedilmiştir. ama eleştirileri algılamayan ortodoks bir marksizim anlayışına saplanıpkalanlar marksizmin bürokratik iktidarını, kızılterörünü gizlemek için bu tarz tepkici anlayışa sarılıyorlar. marksizmin haniflikle alakasını kurmak sütün zehirlenerek bebeğe içirilmesi olgusuna dayanır, marksizim müşriktir şirk kavramınıda marksistlere anlatmak gerekiyor, duydukları her islami kavramıniçiniboşaltıp sol eklemleme çırpınışlarını altüstetmek gerekiyor. şirk, iktidarı içerir yani hükmetmeyi beşeri insani pilanda üstlenme, kuralkoyma, kanunyapma, yasalar dayatma anlayışınadayanır. şirk saltbir inanç meselesi olmayıp, toplumsal, siyasal, ekonomik şirk çeşitleri varolmaktadır. müşrikmarksizim iktidara tapındığından, koministparti diktatörlüğünü,uygarlıkçı tahakkümü endürstriel anlayışı esasaldığından müşriktir ve tam anlamıyla şeytani bir ideolojidir. marksizim şeytanlaştırılmaz zira zaten şeytanidir, şeytani olanın şeytanlaştırılması diye birşey varoluşa aykırıdır. ama kimi bilgisiz, yetersi islamcıların marksistlere şiringörünme, ve onların cinaayetlerini, iktidar fetişlerini görmezdengelme çabası dikkatçekicidir. şöyle açmakgerekirse bu anlaşılır birdurumdur zira, islamcılarda temelini modernlikçi iktidar anlayışından referansındanalan amaç herşeydir, iktidar birinci hedeftir ilkelerine bağlanmışlardır. islamdüşünce ve aksiyonunu tahrifeden iktidar otorite karşıtı birdini, iktidar yanlısı ve egemenlikkurma çabasına dönüştüren islamcılar ortada dinadına diktatöryal bir miras bırakmışlardır. bu yaklaşımları yezidi tahakkümün bugüne yansıma tavrıdır, bu islamcılar islami olanla, islamcıolanı değiştirerek islamolmayan bir islam icatettiler tıpkı ikbalin ifadesiyle olduğu üzere, allahın peygamberin, cebrailin şaşıp kaldığı bir din kurumlaştırdılar. bu nedenle islamcı iktidar takıntılılarla, marksist iktidar tapıcılarının müttefikoluşları çok doğaldır. ancak kendiiçinde sonderece netameli bu oluşumlar marksizmin taklitlerine, solun kof politikalarına islamdüşüncesiyle hiçbir ilgisiolmayan referanslar uydurmuşlardır. yani şirkdini olan, islamcı iktidarperestlikle, şirkideolojisi marksizim gayet tencere kapakolabilir. bunu yaratmakisteyen ortodoks marksistler sicilibozuk marksizmi gizlemekiçin cicimarksizmi üretip dururken, karşıçıkanları liberal diye yaftalayıp dışmihrak olmakla itham edip susturmaya kalkmaktalar. ancak bu şeytani otoriteryan ideolojinin artık tarihsel, toplumsal ve politik hiçbir karşılığı kalmamıştır. dünyada tüm marksizimler iflasetmiş o karşıçıktıkları kapitalistleri içlerine almışlardır. yani marksizmin serüveni tamda olmasıgerektiği üzere kapitalizme evrimleşmiştir. yukardaki yorumlarımı doğrudürüst okumayan fincancı katırlarının sahipleri, ürken katırlarını soğuksavaş,antikominizim vesaire argumanlarıyla sakinleştirdiklerini sanabilirler. ancak bu katırlar ipini çoktan koparmışlardır. marksizmin, insanlığa dünyaya hediye ettiği, zulüm kan, otoritetapıcılığı bürokratik cinayet mirası. artık savunulamaz haldedir, öyleki marksistler lafa gelince bunlardan birden soyunup sanki uzaydan inen birileri bunları yapmışçasına onları antimarksist saymaya kalkışmaktadırlar. oysa orada reelsosyalizim diye bir devletkapitalizmivardır, dünyayı iki baskıcı sömürgeci güce bölen biryanda amerika diğer yanda rusya cinnetlerini insanlığa dayatanlar, emperyalizimden denvurup salt batıya özgü gördükleri bu olguyu iş rusemperyalizmine emekçihalka ihanetlere gelince, hemen geriçekilmekte antikomiinizmin etiketini herkese yapıştırmaktadırlar. birdefa antikominist bir ideolojivarsa, bu enbaşta marksizimdir marksizmin devlet fantezisi kominizme en ağır darbeyi vurmuş, kominist kollektifleri dağıtmış, kendi parrtidiktatöryasını egemen güçilanetmiştir. bunun kominizimle falan alakası yoktur. ve dünyada kominizmin devletçi kapitalizme dönüştürülmesi işini üstlenen marksizim aynızamanda antikominist ajanlığıda gayet iyi bir biçimde misyonlaştırmıştır. koministpartinin polit bürosuyla şirketlerin yönetim kurulu arasındaki farkı, bu marksizim müritleri nasıl açıklarlar. ama bunlar hep halkın iyiliyi için diyecekler değilmi,halkiçin halkı katletmek, halkiçin halkı yoketmek baskıkurmak halka karşı halkiçin anlayışını zalimce sürdürmek bu şeytani ideolojinin maskesini heryerde belirginleştirmiştir. lenin, stalin, engels, yada diğerlerinin çelişkilerini,çok esnek danslarını burada anlatmayakalksak,sayfalar yetmez. ancak kısa örneklikler yeterli, devletve devrim kitabında devleti reddedip lanetleyen lenin amca, dahasonra devletin elegeçirilmesini şiarlaştırmıştır. anarşist kolektifleri yerlebiretmiş, katletmediği devrimci kovuşturmadığı özgürlükçü kalmamıştır kronştat, ayaklanması,petrograt fabrikası cinayetleri ve dünyanın heryerinde devlet terörünün, işkence metotlarının en güçlü en acımasız uygulayıcıları marksist koministpartiler olmuştur. böyle soğuksavaş teranelerine sığınarak antiliberal artistikler takınarak tarihin gerçekliğini bastıracağını sanıyorsa marksist müritler kocaman bir yaanılgılar denizinde boğuluyorlar demektir. bu romantik markstler markstan daha fazla marksçı olduklarını zannederlerken fransada marks budurumu görmüş, ben marksist değilim deme noktasına kadar gelmiştir. baylar, öönce haniflik, tevhit, otorite, ortodoksluk, ve sosyalizim adına yeniden düşünmek durumundasınız. bu sahteargumanlarla,çarpıkbağlantılarla,, tarihi kendinize yontarak masum, temiz marksizim özlemlerini gerçekleştiremezsiniz. size ne söylesek ne etsek faydasız. birkere marksizmin tarikatına mürit olunca,şeyhlerinizin, kırallarınızın şeytani ayartılarını hemen savunmaya geçeceksiniz bakın marksizim bir iktidar ideolojisidir, oysa islam bir iktidar karşıtlığıdır. bunları birbirine dolayıp, buralardan siyasal rant, toplumsal reçeteler çıkarsamaya kalkışırsanız yüzünüze, gözünüze bulaştırırsınız. bir müşrik ideolojinin hanifleştirilmesi demek, marksistlerin, dincehaletinden islamcıların iktidar özlemciliğinden gelebilir sadece. bu flörtçü otoriter kardeşlerin karşısında gerçek tevhidi, islami , ve özgürlükçü birduruşsergilemek, hem marksizme hem islamsız islamcılığa aynıcepheden tavıralmak birincil misyon olmalıdır. diktaözlemcisi,tekparti tekadam ideolojilerini ısıtıp soslayarak önümüze sürenler boşuna çırpınıyorlar, zira kızılterör bürokratik devletkapitalizmi, islamcı dikta hastalıklarının bir karşılığı yansıması artık tarihselliğin çöpünde buruşarak kaybolmaktadır. artık ezilenlerin gerçek bir kominizme otoriter markssizmin tekelinden kominizmi kurtarıp gerçek bir iktidarsız din anlayışına islamcıların ellerinden islamı alarak eşit, özgür, ve onurlu birhayata doğru dipdalgalar halinde yeni oluşumlar gelişmeler yayılmaktadır. yani yüzyılönceki modernist projeler islamcılık, marksizim gibi faşizan anlayışlar yerlerini sorgulayan, tartışan, ve yeni tönelişlerle kendini güçlendiren antiotoriter antihiyerarşik anlayışlara dayalı devletsiz,sömürüsüz iktidarsız bir toplumsal patlamayı hazırlamaktadır. bu patlama, hem otoriter marksistlerin yüzyılönceki sahtekominizmini, hem islamcıların modernlikten devşirdikleri iktidar fetişizmini yakacak, bizi özgür ve eşit düzlermlerde tahakkümden kurtararak yeniden inşaaedecektir. artık size cevap vermeyeceğim kusurabakmayın baylar. sizin gibi ortodoks marksismden habersiz tepkisel marksistlerle, ve islamdüşünce ve siyasal eylem anlayışından habersiz diktacı islamcılara harcayacak ne zamanım ne de enerjimvar sonolarak biriki kaynak verip aranızdançekilmekistiyorum. sizi sizinle cicili bicili marksizminiz otoriterkominizminiz, sahteislamınızla şirkiçinde bırakıp gitmekistiyorum. naom chomski den iktidarı anlamak, bgst yayınları adel paz dan halksilahlanınca,kaos yayınları. emma goldmından rusyadaki hayalkırıklığım kitabının yayınevini bilemiyorum şuan. sonra kendibelgeleriyle anarşistler, kendibelgeleriyle menşevikler kitaplarını,corç orveldan katalonyaya selam kitabını, gün zilelinin çevirisinden işçiler çalışmaya karşı kitabını, gene günzileli çevirisi olan pol avriç imzalı kronştat ayaklanması bindokuzyüzyirmibir kitabını, gene marks ve bakunin elyazmaları tartışmaları kitabını bakuninden devlet ve anarşi kitabını peter kropotkinden ekmeğin fethi kitabını önerirken, birde ali şeriatiden marksizim ve batıdüşünceleri, ali şeriatiden özedönüş, alişeriatiden insanolmak, alişeriatiden dine karşı din kitaplarını hararetle önerip gidiyorum kendi eklektizminizle uyduruk sentezlerinizle ve önyargılı marksist saplantılarınızla umarım yüzleşme imkanınız olur hepinize bol düşünme, ve idrakyeteneği diliyorum herkese antikominist çamuru atanlar önce devletçi otoriter kominizmin pisliğini üzerlerinden temizlesinler vessselam

  15. saim dedi ki:

    Anonim gardaş, yorumlara cevap vermek adetim değildir ama atıfta bulunmak zorunda hissettim. 15 yıldır kendimi Anarşist olarak tanıtıyorum. İsimsiz ve cahil bir anarşistin yorumlarına ismimi yazıp cevap verdim ki; bu saçma yorumları benim yazmadığım bilinsin. Anarşizmi 30-40 tane mevcut kaynaktan öğrenirsen, ki onlarıda okumamışsın gibi geliyor bana; ortaya böyle birşey çıkıyor. Fikir değil küfür, berraklık değil suyu bulandırma, bol bol itham lakin içi boş, üç beş kitap ve bolca kafa karışıklığı… Ben sana kitap felan önermiyecem, sana önerim biraz tefekkür. ( Bir daha yazmaman da benim için memnuniyet verici. Lakin sen buna cevap verirsin. Hakkındır.)
    vesselam.

  16. Semra EREN dedi ki:

    80’li yılların başından beri İslamcı hareketler, Cezayir’den Filipinler’e kadar oldukça geniş bir coğrafyada güç kazanıyor, yoksul işçi-emekçi kitlelerin de dahil olduğu milyonlarca insanı peşinden sürükleyebilen partiler olarak karşımıza çıkıyorlar. Bu hareketlerin kökleri çok daha gerilere uzansa da, kitleselleşerek iktidar mücadelesine girişecek denli güç kazanmaları özellikle son 25 yıllık dönemde söz konusu olmuştur.

    Daha “Soğuk Savaş” döneminden itibaren, “anti-komünizm” propagandası çerçevesinde emperyalistler tarafından el altından ciddi destek gören İslamcı hareketler, 70’lerle birlikte ABD emperyalizminin hayata geçirmeye başladığı “Yeşil Kuşak” projesi kapsamında hissedilir biçimde büyümeye ve kitleselleşmeye başladılar. O kadar ki, anılan coğrafyadaki ülkelerin hemen hepsinde İslamcılar iktidar mücadelesine girişmiş ve birkaçında da iktidarı almışlardır. Sonrasında gelişen süreçte ise, İran Devriminin etkileri, SSCB’nin çöküşü, Birinci Körfez Savaşıyla ABD’nin Irak’a saldırısı, Filistin sorunundaki kilitlenme, kriz dolayısıyla Batı’da gelişen yabancı düşmanlığı, ABD’nin yeni düşman olarak İslamı öcüleştirmesi gibi faktörlerin sonucu olarak, İslamcı hareket içinde Amerikan karşıtlığı yaygın bir karakter kazandı. Palazlanan İslamcı güçlerin iktidar mücadelesine girmesi ve dünya çapında yaşanan hegemonya yarışı çerçevesinde farklı emperyalist güçlerin devreye girmesiyle birlikte İslamcılar ABD’nin bölgedeki çıkarları için bir tehdit haline geldiler.
    İslamcı hareket bugün kendini her ne kadar anti-emperyalist göstermeye çalışsa da, bu, yoksul ve ezilen kitlelerin desteğini kaybetmemek için onun kullandığı demagojik bir söylemden ibarettir. Amerikan karşıtlığından öteye gitmeyen sözde anti-emperyalist sloganlar ve ezilen kitlelerin desteğini koruyabilmek için sürdürülen “sol” tandanslı bu demagojik söylem sayesinde, işçi ve emekçi sınıfların sisteme ve bitmek bilmez bölgesel çatışmalara, savaşlara karşı duydukları öfke, ciddi bir sol alternatifin de yokluğu koşullarında, rahatlıkla gerici ve hatta kimi zaman faşizan karakterli İslami hareketlere kanalize edilebilmiştir.

    Yine de İslamcı hareketin temsil ettiği siyasi çizgiyle, yoksul işçi-emekçi kitlelerin beklentilerini ve duygularını birbirinden ayırmak gerekir. Marksistlerin bu iki farklı olguya yaklaşımları da farklıdır. Sorun işçi ve emekçi kitlelerin dini duygularında yahut daha iyi bir dünya özlemi duymalarında değil, bunun ve sisteme duydukları tepkinin yanlış yöne kanalize olmasındadır. Gerçekte İslami ideoloji ya da onun toplum modeli, kapitalizme bir alternatif oluşturabilecek nitelikte değildir ve nitekim iktidara gelen İslamcı hareketler de yoksul ve ezilen kitlelerin ihtiyaçlarını, beklentilerini karşılamamışlardır.
    Dini düşünceler ve öğretiler de tüm diğer fikir akımları gibi içinde bulundukları toplumun nesnel koşullarına bağlı olarak ve toplumun ihtiyaçlarına göre hayat bulur ve şekillenirler. Bu bağlamda İslamiyetin ortaya çıkışı ve gelişiminde de belirleyici olan, ilâhi güçler değil mevcut toplumsal ve tarihsel maddi koşullardır. İslamiyet, 7. yüzyılın ilk yarısında kabile düzeni içerisinde örgütlenmiş tüccar Arap toplulukları arasında ve dönemin büyük ticaret yolları üzerinde bulunan Mekke, Medine gibi kentlerde ortaya çıktı. İslamiyet zamanla, bir yandan dağınık haldeki Arap kabilelerini birleştirerek devletleşmelerini mümkün kılacak, öte yandan temelleri atılan yeni toplumsal yaşantının çerçevesinin ve esaslarının çizilmesini sağlayacaktı.

    Devletleşme sürecinin tamamlanması ve başlangıçta kabile aristokrasisi şeklinde cisimleşen egemenlik ilişkilerinin nitelik değiştirerek kabile şeflerinin devletlû sınıfa dönüşmesiyle birlikte, İslam egemen sınıfın ve onun egemenliğinin aracı olan devletin ideolojisi haline geldi. Bu durum İslamiyetin kurumlaşmasını da sağlamış, Kur’an’ın yazılı hale getirilmesi, yani resmi ideolojinin oluşturulması ve din adamlarının egemen sınıfın bir parçası olarak bürokratik aygıtta yerini alması da bu döneme rastlamıştır. Ayrıca fetihler yoluyla elde edilen ganimetler ve fethedilen topraklarda yaşayan halklardan alınan cizye (vergi-haraç) gelirleri de ciddi boyutlara ulaşarak devletin asli gelir kaynaklarından biri haline gelmiştir. Fetihler ve ticaret yoluyla, çok geniş bir coğrafyaya yayılan İslam uygarlığının Ortaçağda ulaştığı düzey, aynı dönemin feodal Avrupa’sıyla karşılaştırıldığında gerçekten de dikkat çekicidir.

    İslam düşüncesi ve ona bağlı olarak şeriat düzeni de sürekli bir değişim içerisinde olmuştur. Tıpkı diğer dinlerde olduğu gibi, İslam dininde de ilk ortaya çıktığı dönemle egemen sınıfların ideolojisi haline geldiği dönem arasında ciddi farklılıklar vardır. Kendi dönemine göre ciddi bir reform hareketi olduğunu ve ilerici bir karakter taşıdığını söyleyebileceğimiz İslamiyet, pek çok açıdan eski komünal gelenek ve adetleri içinde barındırmaya devam etmiş, içinde bulunulan coğrafyada kendisinden önce etkin olmuş dinlerden ve çeşitli öğretilerden de (özellikle Yahudilikten ve yerel pagan dinlerinden) büyük ölçüde etkilenmiştir. Bunun anlamı eski toplumsal ilişkilerin (barbarlık döneminden kalma komünal ilişkilerin) tamamen ve bir çırpıda ortadan kalkmayıp, en azından bir kısmının sembolik de olsa varlığını devam ettirmesidir. Dolayısıyla İslam dininin ilk müritleri (militanları) ve en başta da peygamber sıfatıyla Muhammed, başlangıçta toplumun ortak çıkarlarını ön plana çıkaran daha “akılcı ve adaletçi” bir İslam fikrinin propagandasını yapmışlardır. Ancak asr-ı saadet dönemi diye adlandırılan devletleşme süreci ilerledikçe, yani hâlâ komünal toplumun kimi alışkanlıklarını yitirmemiş üst-barbarlık düzeyindeki kabile yaşantısından sınıflı ve devletli topluma geçildikçe, bizzat Muhammed’in kendisi daha önce koyduğu kimi kuralları ve alışkanlıkları değiştirerek İslamın asıl işlevini görmesini sağlamıştır. İslam anlayışı, dört halife devrinden itibaren egemenlerin ve devletin ihtiyaçlarına göre defalarca elden geçirilerek revize edilmiştir. Böylece tüm diğer dinler gibi İslamiyet de zamanla egemenlerin çıkarlarına hizmet eden ideolojik bir araç haline gelmiştir.

    Kur’an’daki ayetlerden peygamberin hadislerine ve sonrasındaki din ulemalarının yorumlarına kadar tüm İslam külliyatı ve tarihi gösteriyor ki; İslam dini ve onun öngördüğü şeriat düzeni, kabile yaşantısından devlet düzenine (barbarlıktan uygarlığa) geçen Arap toplumundaki egemenlik ve mülkiyet ilişkilerinin ideolojik ifadesidir.

    İslam anlayışı ve şeriat düzeninde, önceleri kabile şeflerinin, ardından devletin mülkü, mülk sahibi olmayan kölelere ve mevali denilen mülksüz sınıflara karşı sıkı bir şekilde korunmuştur. Allah tüm insanlardan, peygamber diğer insanlardan, onun yakın çevresi olan ehl-i beyt benzeri kimi ayrıcalıklı gruplar geri kalanlardan, mülk sahibi olanlar mülksüzlerden, mülksüzler kölelerden ve nihayet erkekler kadınlardan üstündür. Toplumda kimilerinin zengin-mülk sahibi, kimilerinin ise fakir-mülksüz olması da Kur’an’da yazılı olanlara ters bir durum değildir. Bilâkis “Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” (Al’i İmran 3:27) denilerek mülk sahibi sınıfların meşruiyeti sağlanmıştır. Toplumdaki eşitsizlik bizzat Allah’ın isteği olarak konulduğundan, fakirliğine ve ezilmişliğine isyan etmek Allah’a isyan etmekle eş tutulmuştur: “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini de aralarında biz taksim etmişizdir. Onları derece derece birbirlerine üstün kıldık ki birbirilerine işlerini gördürebilsinler.” (Zuhruf:32)
    Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi İslami şeriat düzeni, zenginliğin, ayrıcalıkların, servetin belirli ellerde toplanmasının ve mevcut sınıfsal eşitsizliklerin üzerini “mülk Allah’ındır” söylemiyle örterek, toplumsal eşitsizliği ezilen ve sömürülen sınıfların gözünde meşrulaştıran bir yaklaşımı savunmaktadır. Eşitsizliği böylesine meşru gören bir anlayışın, kapitalizmdeki emek sömürüsüne karşı çıkması nasıl beklenebilir? Nitekim günümüz İslamcılarının anlayışında, işçinin emeğini sömüren patron, kendisine şükredilmesi gereken bir rızk dağıtıcı konumundadır. Zaten bu yüzden, İslamcı ideologların ezilen ve yoksul kesimleri tavlayabilmek için kullandıkları demagojik söylemlerinde öne çıkardıkları kavram “eşitlik” değil “adalet”tir. Modern İslam anlayışına göre toplumsal adaleti sağlayacak mekanizmanın en önemli iki unsuru ise zekât sistemi ve faiz karşıtlığıdır.

    Zekât sistemi, İslamcıların savunduğu gibi her derde deva olmaktan çok uzak ve işin aslı göstermelik bir kurumdur. Eşitsizliği kutsayan, hatta yoksulluğu “zayıflık”, “zillet” (alçalma) sayan İslam anlayışında zekât, zenginlerin sevap kazanmalarının bir yolu ve aracıdır da. Dolayısıyla zekât vermek, köle azad etmek ve sadaka vermek karşılığında sevap kazanılması gibi uygulamalar, aslında eşitsizliğin devamını sağlamaya hizmet etmiştir. Oysa yoksulların kurban kesecek, sadaka verecek, zekât verecek paraları ve mülkleri olmadığından sevap kazanma olanakları da sınırlıdır! Allah’ın insanları neden eşitsiz yarattığı, sınıfsal ayrımlara göz yumduğu ve hatta bunu savunduğu sorgulanmazken, zenginlerin malının 1/40’ını dağıtmaları suretiyle toplumsal adaletin sağlanacağı düşüncesi kuşkusuz ham hayalden ibarettir. En başta şunu söylemek gerekir ki, zekât sistemini zenginlerden alınan bir tür gelir vergisi gibi düşünsek bile azalan oranlı bir vergilendirme söz konusudur. Örneğin 40 koyunu olan biri bunun 1 tanesini zekât verirken, koyun sayısı 120’yi geçince 2, 200’ü geçince 3 ve nihayet 400’e ulaşınca 4 koyun zekât olarak verilir, yani oran başlangıçta %2,5 iken mal arttıkça %1’e düşer.
    Böylesine adaletsiz bir sistemin yoksulluğu ortadan kaldıracağı düşüncesinin temelsizliğini göstermek için bir örnek de günümüzden verilebilir. 2004 yılı verilerine göre ve yaklaşık rakamlarla, nüfusun zekât vereceğini varsayabileceğimiz en üst gelir grubuna mensup %20’lik tabakası toplumsal gelirin %60’ını almakta ve zekâtı alacak taraf olan en alt %20’lik tabaka ise %3’ünü almaktadır. Bu durumda en üst tabakanın vereceği zekât sonucu, en fakirin aldığı pay %4,5’a çıkacak, en zengin tabaka ise %58,5 olarak kalacaktır. Sınıflar arası uçurumun böylesine ilkel ve göstermelik bir yolla aşılması mümkün müdür? İşte İslamın sağlayabildiği adalet bu kadardır!

    İslamda faizciliğin yahut tefeciliğin hoş görülmemesinin tarihsel kökeninde ise, nüfuzu ve ekonomik gücü artan Yahudi tüccar ve tefecilerin etkisinin kırılması isteği yatar. Dolayısıyla burada insani veya ahlâki bir kılıf aramaya gerek yoktur. Üstelik bu coğrafyada faiz daha önce de zaman zaman yasaklanmıştır. Gerilere gidilecek olursa, Hammurabi kanunlarından tutun da firavunlar devri Mısır’ına kadar pek çok eski uygarlıkta bu tür uygulamalar yer almıştır. Tümünde amaç kurulu düzenin çıkarlarının korunmasından ibarettir ve modern İslamcıların faize karşı çıkmalarının ardında yatan gerçekler de çok farklı değildir.

    Onlar enflasyonist politikalardan ve yüksek faizli kredilerden canı yanan orta sınıfların sözcülüğüne soyunarak sermayenin daha güçlü kesimleri karşısında siyasi ve maddi güç toplamaya çalışmaktadırlar. Asıl amaç faizden farklı gösterdikleri kâr payı ve benzeri uygulamalarla bu kesimlerin sırtından kendi sermayelerini arttırmaktır.
    Modern İslamın nasıl bir toplum düzeni öngördüğünün anlaşılması bakımından belki de en güzel örnek İslamcı hareketin Türkiye’deki gelişim çizgisi ve izlediği politikalarıdır. 600 yıllık Osmanlı döneminde ve onun öncesinde İslamiyet, devletin resmi ideolojisini ve şeriat düzeni de hukuksal yapıyı oluşturmuştur. Ancak burjuva TC’nin kuruluşundan bu yana Kemalist-laik egemen çizgi ile İslamcı çizginin yıldızı pek barışmamış, MNP-MSP süreci ile partileşen hareket en sonunda AKP’nin işbaşına gelmesiyle önemli aşama kaydetmiştir. AKP ciddi farklılıklar barındırsa da sonuçta bu çizginin modern kapitalizm koşullarında geldiği yeri temsil etmektedir. ‘80 öncesindeki gelişmeler bir yana bırakılacak olursa, özellikle 28 Şubat’ta Erbakan liderliğindeki RP’ye vurulan darbe ve sonrasında yaşanan süreçte “laiklerle” dinci kesim arasındaki çatışma artarak devam etmiş, nihayetinde AKP’nin iktidara gelmesiyle de farklı bir boyut ve içerik kazanmıştır. MSP çizgisinin temsil ettiği “yeşil sermaye” daha 70’li yıllarda sahnedeki yerini aldı ve Arap-İslam ülkeleriyle geliştirilen ekonomik ilişkilerden, özellikle de Suudi Arabistan menşeli “Rabıta”dan hatırı sayılır krediler alarak ve siyasi gücü sayesinde devletten nemalanarak hızla gelişti. Ve kısa sürede tekelci sermaye çevreleri arasında kendisine de bir yer açabileceğinin sinyallerini vermeye başladı. 90’lı yılların sonlarına gelindiğinde “yeşil sermaye” ülkedeki toplam mevduatın %3’ünü kontrol edebilecek kadar serpilmişti. Böylece aynı siyasi çizginin devamı olan RP-SP ve AKP de artık büyük burjuvazi karşısında taşralı sermaye grupları adına temsili adalet arayan bir kesimin değil, uluslararası ilişkilere, bankalara, fabrikalara, finans kurumlarına sahip olan tekelci burjuvazinin bir kesiminin temsilcisi haline gelmişti. AKP’nin ekonomik ve politik programı, adeta, İslamcı hareketin işçi sınıfına yaptıklarının ve yapacaklarının teminatı gibidir. İzlediği neo-liberal ve işçi düşmanı politikalarla AKP, modern İslamcılığın en yetkin temsilcisi ve evrilebileceği son nokta olarak görülmelidir. AKP her şeyden önce İslam düşüncesinin ve şeriat düzeninin kapitalist sisteme uymayan tüm ideolojik ve politik fazlalıklarından kurtulmuş ve burjuvazinin güvenini de ancak böyle kazanabilmiştir. Dolayısıyla onun nezdinde İslamcılık önemli ölçüde içi boş bir kabuğa ve arada sırada siyasi oy kaygısıyla tekrarlanan bir söyleme dönüşmüştür. Bu süreçteki evrimi, en radikal biçimlerde başlasa da İslamcılığın kapitalizm altında ulaşabileceği yerin ne olacağını göstermiştir.

    AKP örneğinden de anlaşılacağı gibi İslamiyetin kapitalizme bir alternatif oluşturmadığı ve oluşturamayacağı açıktır. Zaten çağdaş şeriatçıların dikkate alınabilir olanları, genel olarak İslami toplumun sınıflı karakterini kabul ederek, İslamiyeti kapitalizme alternatif bir sistem olarak değil, insanları kapitalizmin zararlı etkilerden koruyacak bir rehabilitasyon aracı olarak ele almaktadırlar. Gerçekten de tüm kurumsal dinler gibi İslam dininin temel özelliği de sınıflı toplumların bir ürünü olması ve hizmet ettiği egemenlerin çıkarlarını korumak adına halkı uyutan bir afyon işlevi görmesi olmuştur. Burjuvazi, kendi sınıf egemenliğini gözlerden saklayabilmek ve onları sınıf mücadelesinden alıkoymak için, kitlelerin dini duygu ve inançlarını bir örtü olarak kullanıyor.

  17. Semra EREN dedi ki:

    Marksistlerin görevi, tek tek bireylerin dini duyguları ile uğraşmak değil, onları mücadeleden alıkoyan ve dini duygularını sömüren İslamcı hareketin sermayenin çıkarlarını savunan gerçek yüzünü teşhir ederek, işçi sınıfını bir bütün olarak sosyalizm mücadelesinin saflarına çekmektir.

    İslamiyetin ve diğer dinlerin bugün hâlâ kitleler nezdinde kabul görmesinin ve daha da önemlisi bir kurtuluş kapısı olarak algılanmasının en büyük nedeni, insanların kapitalizmin gücü ve baskısı karşısında kendisini çaresiz hissetmesidir. Oysa ne İslam ne de bir başka dinsel toplum düzeni işçi ve emekçi kitlelerin sorunlarına çözüm getirebilir. Her türden kötülüğün, acının, sefaletin ve eşitsizliğin kaynağı olan kapitalist sistemi ortadan kaldırmadıkça işçi sınıfının kurtuluşu mümkün değildir. Kapitalizmin tek alternatifi işçi sınıfının kendi elleriyle kuracağı sosyalist bir dünyadır.

  18. Düşünce dedi ki:

    ‘’Dine karşı din’’. Evet; yaşayan bir Kuran algısının ürünü olan bu muhteşem tespit bugün yine gözler önünde yaşanıyor. Bir tarafta; fakirlerin, boyunduruk altındakilerin özgürlüğü için mücadele eden bir din. Öte tarafta köleleştiren ve algıları körelten bir din. Bu ikisi arasındaki temel çelişkiden bihaber bir kitle…”

    Semra Eren’in alıntıladığı yazıda yukarıdaki ifade geçmekte…

    Batı’nın Aydınlanmacı Pozitivizminin belirlediği paradigmalarla meseleye baktığınız zaman İslam’ı FETHULLAHÇILI-AKP-TARİKATLARDAN ibaret sayarsınız…
    Bir diğer Muhafazakar da MARKSİZMİ=TKP ,CHP den ibaret sayar…

    Yukarıdaki Hanif Marksizm bile bu minvalde TÜRKİYE’nin geri Marksizm ve Dar İslamcılık algısına çok şey söyleme potansiyeline sahiptir…

    Hanif Marksizm (uslubuna takılmazsak şayet) Anonim arkadaşın söylediği muhtemel sıkıntılarından ne kadar azade olduğu tartışılır da olsa söylemsel açıdan cesur ve ezber bozucu niteliktedir…

    O yüzden yukarıdaki yazıya cevap verebilirsek ve tartışabilirsek çok iyi olacak..
    Lakin AŞAĞILAMADAN, O ÇOK DEĞERLİ VAKİTLERİNİZİ “SİZLER İÇİN HEBA EDİYRM SİZ CEVAB VERİLMEYE DEĞMEZSİNİZ” ukalalığına kaçmadan…

    İslam ı KAPİTALİZME CEVAB VEREMEZ’ci bir ithamla TOPTAN MAHKUM ETMEDEN…

    Lütfen METİN ÜZERİNE METİN BAĞLAMINDA METNİN BEYAN ETTİĞİ öneriler bakımından değerlendirmeye eleştiriye açalım ve tenkidlerimiz katkılarımız bu yönde olsun…

  19. Düşünce dedi ki:

    Yukarıdaki yorumda SEMRA EREN’den alıntıladığım paragraf yanlış oldu.ve eleştirdiğim, Semra Eren’in son paragrafında geçen ifade Şu Şekildedir:

    ” Bahsetttiğim Oysa ne İslam ne de bir başka dinsel toplum düzeni işçi ve emekçi kitlelerin sorunlarına çözüm getirebilir….”

  20. ahmedi buhti dedi ki:

    Hanif marksizme elestiri

    Islam dininin bir cok ritüelleri vardır. Her düsünce ve teoride oldugu gibi. Ancak bir sey vardır ki o hicbir ideoloji ve dinde mevcut degildir. Aslında islamin anlasilmasindaki temel noktada burda yatmaktadır: “RABBANİLİK”
    Yani islamın bir ideoloji olmadığı,Alemlerin yaratıcısı olan Allah`tan insana indirilmiş bir vahiy olduğu anlayışı…
    Vahiy Allah kelamıdır. Söz Allaha ait. Temel kriterler,öğretiler,kuramlar,normlar O`na ait…
    Islamin öngördüğü düşence biçimi ; bu temelden sapmadan -yani vahiyden-kendi özgünlüğünü ortaya koyarak yaşam sahasında varoluş sürecini sürdürmek ve bu süreci pozitif bir biçimde tamamlamaktır.
    Marksizme gelince ; marksizm özgün bir düşünce biçimi değildir. Özgün düşünceler alternatiftir. Tepkiselci değildir. Artı-eksi kutuplarda dolaşmaz. Kopya değildir. Sayılardan örnek verecek olursak “o” “1” yada ilk 10 rakam özgündür. Yerleri başka şeylerle doldurulamaz. Tıpkı alfabedeki her bir “harf” gibi…Ama ideolojiler bu özgünlükten yoksundur. Her ideloji kendi alternatifini berebarinde taşır.
    Özgün olmayan bütün düşünceler tarih boyunca evrimleşmekten kendini alamamışlardır. Sürekli kendi takipçileri tarafında yaşatılmaya çalışılmış, sürekli bir takım ekleme ve çıkartmalarla adeta yamalı bohça halini getirilmiştir.
    Marksizm yerine eğer yazar kendi düşüncelerini ortaya koysaydı bu daha özgün bir duruş olurdu.
    Örneğin kuramının adını metinizm olarak koysaydı fazla kıllanmazdım doğrusu…
    Ama bunu marksizmle nikahlayıp ve bizi de bu düğüne davet etmesi biz çalalım siz oynayın,kiskananlar çatlasın…demesi biraz kıllandırıcı doğrusu…
    Metin beyin yazısını okurken sakalımdan baya bir kıl kopardım. Bir selefi olarak gecenin bu vaktine kadar durabilmemde ayrı bir başarı sanırım.
    Metin beyin yazılarıni takip edeceğim ve kendisini özgür bir geleceğinden. Inşasından önce öZGüN bir geleceğinden inşasında görmek istediğimizi ifade ederek yazımı nihayete kavuşturayım…
    Hamd alemlerin RABBINEDIR…ALLAHU AKBAR !

  21. Emr dedi ki:

    Metin Kayaoğlu’nun ve genel olarak “Teori ve Politika” dergi çevresinin Marksizm’e dair görüşleri özetlenmiş. Marksizm bütüncül bir blok değildir, bu tip bir çizgiyi de kapsar özetle. Bu çizgi, sınıf savaşının veya iktidar mücadelesinin tarihin akışıyla birlikte niteliksel olarak değişmesi durumunu görmezden gelme eğiliminde olan bir çizgidir. Ancak Marks’a göre tarih sınıf savaşımlarının ürünü olmakla beraber, nihai kavganın bir sonu vardır ve bu son da ancak kapitalist ilişkilerden doğacak ilişkide mümkündür. Tarihsellikten nispeten bağımsız –veya “aşkın” da diyebilir miyiz?- olarak kabul edilen mücadele anlayışı, olumlu potansiyeller taşıyan bir yaklaşımdır. Tarihsellikten bağımsız demeyelim de, tarih üstü diyelim. Arada önemli bir fark var. Mücadele, tarihsel koşullar bağlamında ortaya çıkıyor, fakat her tarihsel koşulda bir mücadelenin ortaya çıkması burada kast edilen. Buradan Hegel’e veya Alman idealizmine falan uzanabiliriz.

    Yine de kanımca, Marksizm’i kurtarma çabasına dönüşmemeli bence bu tartışma. Yani Marksizm’in Türkiye’de tecelli ettiği hali bellidir ve “aslında şöyle değil, böyleydi” tartışması bu durumu Marksoloji ‘ye hapsedebilir. Marksizm Lenin ve Mao tarafından farklı kurgulanmış olabilir fakat o geleneğin kendisi de Türkiye sol hareketinin halktan kopuk olmasının ürünü. Yani Türkiye solunda Lenin’den bağımsız bir Marksizm veya Leninist olmayan, şeytan “reformist”, “sosyal demokrat” yanına yaklaşılmaz bir Marksizm düşünülemez, dolayısıyla Lenin’in Rusya’daki başarısı durumu kurtarmıyor.
    Marks’ın asıl olarak artı-değer’in üretilmesi, üretim ilişkileri gibi meselelerde ön plana çıkartılması gerektiği, devrimci mitoloji bağlamında çok fazla ön plana konmasının gerekmediği kanaatindeyim. Marks zamanında başka devrimciler de vardı, ondan önce ve sonra da oldular. Bu konuda hemfikiriz. Fakat bence Marks’ın özgünlüğü ekonomi çözümlemesinden gelmektedir. Anarşizme meyilli biri olarak söylüyorum bunu. Yani, olayın önemli bir kısmı “Kapital”dir bence Marks denince. Dolayısıyla oralara yoğunlaşmak gerektiğini düşünüyorum.

    “Öz” denilen ile –yani alt yapı veya üretim ilişkileri diyebiliriz belki-, “görüntü” denilen arasında sorunlu bir ilişki olduğuna ben de hem fikirim. Ancak bu kavramsal bir bakış açısıdır, Platon’un mirasıdır. Bu ikisini ayırmayan bakış açıları da mümkün olabilir gibime geliyor. Bu tartışma felsefi, uzun ve yorucu olacaktır. Fakat şu bir gerçek; eğer arada Kayaoğlu’nun bahsettiği türden aşılamaz bir uçurum varsa özün –ekonomik sistem- çok önemi kalmıyor. Burada da batı Marksizmindeki klasik tartışma başlıklarından kültürelcilik-ekonomik indirgemecilik ikilemine geliyoruz. Fakat daha pratik olarak, bence yapılması gereken, Müslüman kitlelerin hayat mücadelesi içinde yaşadıkları sömürünün ekonomik boyutlarını ortaya koymak –Marksizme göre “öz”ü açıklamak- ve sol kesime de kavram dünyalarının yabancılığını kanıtlamak; “Coğrafyamızdaki yaşam tarzını bir üst yapıya indirgeyemezsiniz, çünkü öyle değildir. Müslümanlık, Kürtlük, basit bir kültür işi değildir.”

    “Marksizm için politikada hiçbir ezilenin ötekine önsel bir önceliği yoktur.”

    “Asıl” Marksizm dersek olmayabilir, ama fiili durumda vardır tabi ki. Mesela “anarşizm” deseydi, olmayabilirdi. Yani burada yine Marksizm nedir gibi, belki de çok önemli olmayan bir tartışmaya girmiş oluruz. Tüm Marksistleri genel sapma gibi görüp “öyle değil böyle” demiş oluyoruz.

    “Mücadelede önde olan ezilen önceliklidir.”

    Kürt meselesinde geçerli olabilir belki, ama bir çok durumda çok daha karmaşık örneklemler olabilir. Oldukça bağlamsal olarak açıklanabilecek durumları-söylemleri motto gibi ortaya koyunca böyle sorunlar çıkacaktır. Tabi ki bu öncelik, mücadele edenlerin konumlarına, ruh hallerine, o sıradaki politik arenaya göre değişir. Kısaca, bu söylem oldukça muğlaktır.

    “Bu bakımdan, örneğin başörtüsü özgürlüğü için mücadele edenler, işçilerden öncelikli olabilir. Dinsel veya etnik hedefler ve kimlik için yapılan devrimci bir mücadele, bir konjonktürde, işçilerin reformcu mücadelesinin önünde ve daha önemlidir Marksistler için.”

    Anladığım kadarıyla burada bir “rejim” ve “sistem” ayrıştırması var galiba. Yani nedir devrimci olan, nedir reformist olan, ben tam anlayamıyorum. Tabi ki de baş örtüsü mücadelesi önemlidir. Burada farkında olmadan elma-armut karşılaştırması mı yapılıyor acaba; enerjimiz kısıtlı, nereye yönlendirelim sorusuna cevap arayışları gerçi ama.

    “Ezilenlerin İslami hareketinin gözünde Marksizm ve Marksistler genellikle, onlara dışarıdan hoşgörüyle bakan ılımlı Aydınlanmacı Marksizm ve Marksistler şeklinde tecelli ediyor. Bu bağlamda, Marksizmdeki sınıfçı yönelimin bu kez İslami kesimlerde yeniden üretilmesi eğilimini izliyoruz. İttifak ve ilişkilenme, neredeyse, işçici bir İslamla işçici bir Marksizm arasında söz konusu oluyor.”

    İlk yargı doğru olabilir. Bu bir süreç işidir. Ben kendim hoş görülü değilim, Marksist de değilim. Ama çoğulculuğun önemli olduğunu düşünüyorum. İslamcılar ile ilişki kuran bir sol –marksist olması gerekmediğinin altını çiziyorum- için “işçicilik” önemlidir bence; çünkü söylediğim gibi, özellikle son dönem itibariyle İslamcıların bu kaygıdan çok uzak olduğunu görüyoruz. “İşçici” olmaktan kastımız “işçi sınıfı” diye efsanevi, sınırları net olarak çizilmemiş bir kavram ardına sığınıp medet ummak değil elbette. Fakat somut hayat içinde, (örneğin İstanbul’da) solcuların Taksim’den – Beşiktaş’tan, İslamcıların ise Fatih’ten veya Üsküdar’dan çıkmalarıdır bence önemli olan. Eğer birleştirici etken bu olacaksa, varsın bu olsun.

  22. mesut dedi ki:

    “Hanif Marksizim” yeni bir ideoloji yaratma eğiliminde olanların eski isimler kullanması başlı başına bir tezattır zannımca. Dünya tarihte görülmemiş bir şekilde değişmiştir. Değişim insan aklının ya da bir devlet gücünün değiştirebileceği ya da şekillendirebileceği bir süreç olmaktan çıkmış gibi gözüküyor. Kitle iletişim araçları, dünyaya hakim olmuş kapital ekonomi, globalleşme insanlığı ve dünyayı belli merkezlerin kontrolünden çıkarmıştır. Artık en bilinçsiz birey bile dünyada ne olup bittiğinin az çok farkındadır. Dünya bir yandan küçülürken diğer yandan insan aklının anlayamayacağı hızda değişmektedir.
    Yazıda her ne kadar reddedilmiş olmakla beraber insanlık tarihi belirli bir çizgide değişmiştir. Bütün toplumlar bu değişim sürecini tam olarak birbirine benzemese de sırasıyla geçirmişlerdir. Bu değişim sürecinde temel belirleyici ekonomik politikalardır. Dünyadaki genel ekonomik politikalara alternatif politkalar üretilmekle beraber bunlar arasındaki savaşı bir tanesi kazanıyor ve dünya o yönde evriliyor. komunizm de kapitalizme karşı oluşmuş bir ideoloji olarak kapitaliz ile olan savaşını kaybetmiş ve yok olmuştur. Çöp tenekesine atılmış bir şeyi alıp kullanmak yerine yenisini üretmeye çalışmak çok daha mantıklıdır.
    Ekonomik politikalar fikri politikaları da şekillendirmiştir. Mesela kapital bir ekonomiyi benimseyen bir toplum totaliter bir siyasi ortam şekillendiremiyor. Kapitalizm ile Totaliterizm bir arada olmuyor. Demek ki toplumların benimsedikleri temel ekonomik politikalar toplumsal yaşamın dinamiklerini de derinden etkiliyor. Osmanlı devleti bir tarım devleti olmakla beraber bir imparatorluk olarak liberal denilebilecek bir siyasi ve toplumsal ortam yaratmıştı. Bunu etkileyen faktörler İSlam dininin hoşgörü anlayışı ile çok ulusluluğun zorunlu kıldığı empati ve tolerans kültürüydü.

  23. […] VI. Metin Kayaoğlu: Hanif Marksizm: İlerici Solculuktan “Gerici” Devrimciliğe […]

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>