Yayınlanma tarihi: Cum, Oca 26th, 2018

Özgürlük Teolojisinin İmkânları Üzerine (11) – Hasan-ı Basri, Vasıl Bin Ata ve Mutezile’nin Doğuşu

SUAT YALÇIN

HASAN-I BASRİ

Bundan önceki yazılarımızda, Cebriyye ve Kaderiyye’nin ortaya çıkışları, Haricilik ve Şia’nın oluşumu ile ilgili yazmaya çalıştım. Bu yazıdan itibaren genel çoğunluğun yani ileride Sünnilik diye anılacak oluşumun ortaya çıkışından evvel neler yaşandığını ve kelamcılar, felsefeciler ve tasavvuf ehli hakkında bildiklerimi paylaşıp, Türklerin Müslüman olma ve Anadolu’ya gelme maceralarını anlatmaya çalışacağım. Tabi bu oldukça karmaşık bir tarihsel süreç elimden geldiğince ve aklımın erdiğince bir analiz yapmaya çalışacağım, sürçü lisan edersem şimdiden affola!

İlk siyasi ayrılıklar başladığında hiç kimseden yana olmayan ve bütün yaşananları bir fitne olarak gören bir grubun varlığından bahsetmiştik, bu grup hiçbir zaman şiddete bulaşmadı ve daha çok ilimle ilgilenmeye çalışıyordu. Bu grubun içinde belki de sonraki yıllara ve asırlara damgasını vuran en önemli kişilerden biri Hasan-ı Basri’dir. Kendisi Basra’da ders veren bir kişiydi ve bir yandan yapılan zulmün yanında yer almazken diğer yandan da hiçbir zaman silahlı bir kalkışmaya cevaz vermemiştir.

“El-Hasan, daha tam olarak; Ebu’l Hasan Yesar oğlu Ebu’s Said el-Hasan, Medine’de 21/642’de doğmuş ve Basra’da, Receb 110/Ekim 728 yılında ölmüştür. Babası 14/635’de Müslümanlar tarafından hapsedilmiş ve daha sonra hürriyetini kazanarak evlendiği yer olan Medine’ye getirilmiş bulunan bir İran’lı veya Irak’ın Farslılaşmış sakinlerinden biri idi. El-Hasan pek muhtemelen Medine yakınlarındaki Vadi’lKura’da yetiştirilmişti. Onun iç savaş sırasında 37/657 dolaylarında Basra’ya gitmiş olduğu ve hayatının geri kalan kısmının çoğunu burada geçirdiği söylenir.” [1]MontgomeryWatt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, s.104.

Hasan-ı Basri, Hz. Ali ile Osman meselesine tam olarak yetişemiyor, çok genç bir zamanına denk geliyor. Talha ve Zübeyir’in isyanlarında tarafsız kalıyor. Daha sonra Afganistan taraflarına yapılan sefere katılıyor, üç yıl buralarda kaldıktan sonra Horasan Valiliğinde kâtiplik yapıyor. Basra’ya dönüşü Muaviye’nin ölümünden hemen önce oluyor ve Yezid’e biat etmiyor. Yezid’in ölümünden sonraki çıkan kargaşada taraf olmuyor ve kendi mektebini kurup eğitim vermeye başlıyor. 684 yılından 705 yılına kadar onun mesleğindeki en önemli yılları olarak görülür. Basra’da onun müzakere halkasına umumi dini hareketin başlıca temsilcileri devam ediyordu. 717 yılında Ömer bin Abdülaziz halife olunca, Hasan-ı Basri, Basra kadılığı da yapmıştır.

“Hasan Basri, sıradan bir kişi değildir. Çevresinde seçkinlerin ve halkın toplandığı kişilerden biriydi. İlim, temizlik, açıklık ve doğruluk niteliklerini toplayan sembol biriydi Bir yandan, en yüksek mertebeye ulaşmak üzere engelleri aşan bir mevlaydı, öte yandan da sosyal kökenine bağlıydı. Devlet memuru olmayı kabul etmedi, fikri ve siyasi bağımsızlığını korumayı yeğledi. Üçüncü olarak o, devlete, haksızlığına ve zulmüne karşı muhalif bir tutum takındı, ama aşırı ve mutaassıpça değil. İşte bu özelliği, tekfir ideolojisi ile imamet mitolojisi yandaşları dışındaki bütün muhalefet güçlerinin güvenini kazandı, ondan yararlandılar. Başka bir deyişle, Hasan Basri, iki tutumun (menzile beyne’lmenzileteyn’i), yani bir yanda cebir ve olan duruma teslimiyet ideolojisini geliştiren zalim Emevi devletinin tutumunun, öte yanda ise tekfir ideolojisini benimsemiş Havaric’in tutumunun, imamet mitolojisinde yok olmuş Rafıza tutumunun ortasını bulmaya çalışan çoğunluk içinde genellikle tarihin yapıcısı olan orta güçleri arayan tutumu belirlemek isteyen siyasi muhalefeti temsil ediyordu.” [2]Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal Aklı, s.392.

El-Hasan’ın 650-661 yılları arasındaki karışıklık hakkında Sünni çözümü ortaya koyan ilk kimse olduğu yolundaki iddia için sadece mübalağa edildiği söylenebilir, çünkü Sünnilik Hasan-ı Basri’nin ölümünden en az bir asır sonra ortaya çıkmıştır. Bir diğer hususta hem Mutezile hem de Eşarilik kendisini Hasan-ı Basri’ye bağlar. Onun bugüne gelen en önemli tarafı da zühde verdiği önemdir o yüzden tasavvuf ehli tarafından da sevilen bir kişilik olmuştur. O hiç kimsenin silahla iktidara karşı çıkmasına cevaz vermemiştir ama kendisine yapılan baskılara rağmen sözüyle yaptığı muhalefetten de vazgeçmemiştir.

“Mab’ed bin Halid el-Cuheni ile Ata bin Yesar, her zamanki gibi Basra camisinde insanlara konuşma yapan Hasan Basri’nin yanına girdiler, ona şöyle sordular: ‘Ey Ebu Said! Bu hükümdarlar, insanların kanlarını döküyorlar, mallarını alıyorlar, şunu şunu yapıyorlar, üstelik işlerimiz Allah’ın takdiriyle oluyor diyorlar.’ Hasan Basri onlara şu cevabı verdi: ‘Allah düşmanları yalan söylemiş.’” [3]Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.390.

Yine bunun gibi halifeyle mektuplaştığı bir örnek vardır. Orada verdiği cevap gerçekten çok değerlidir.

“Bu türden olayların en önemlisi, “kader” konusunu kendisine sorduğunda, Abdülmelik bin Mervan’a yazdığı cevabi mektuptur. Abdülmelik bin Mervan, mektubunda şunları söylüyor: ‘Müminlerin emirine kader konusunda daha öncekilerin sözünü etmediği, yetiştiğimiz sahabeden de (r. anhüm) bunu kimsenin naklettiğini duymadığımız şeyler, senden kulağıma geldi. Müminlerin emiri sende iyi hal, dini fazilet, fıkıh bilgisi, onu öğrenme istek ve arzusu bulunduğunu biliyor. Sonra müminlerin emiri, senin böyle bir şey söyleyeceğini kabul etmedi. Müminlerin emirine görüşlerini ve bunu sahabeden birinden mi aldığını, yoksa kendi görüşün mü olduğunu, ya da Kur’an’da kabul edilmesi gerekli bir emir mi olduğunu yaz. Bu konuda kimsenin mücadele ettiğini ve senden önce kimsenin konuştuğunu duymadık. Bu konudaki görüşlerini müminlerin emirine yaz ve açıkla.’

Bu mektuptaki cümleler, tehdit ve özel baskı içermesinden ayrı olarak, cebir ideolojisine karşı kadere dayalı bir ideolojik tutumu ilk geliştirenin Hasan Basri olduğunu vurgulayan değerli bir tarihi tanıktır. Bu, Kaderi’lerin çoğunun Hasan Basri’den ders gördüklerinde birleşen pek çok öteki rivayeti de destekler. Abdülmelik bin Mervan’ın mektubuna verdiği cevaba gelince, meydan okumaya meydan okumayla cevap türündendir.

Hasan Basri mektubunda, her şeyden önce Allah’ın ‘Cinleri ve insanları bana kulluk etmeleri için yarattım.’ (Zariyat, 51/56) buyurduğunu belirterek, insanın yapma gücünü vurguluyor. ‘Şayet Allah onları ibadeti yapmaya gücü yeter yaratmamış olsaydı, bunu onlara emretmezdi, bir iş için yaratıp, sonra engel olmazdı. Çünkü böyle buyurur, Kullarına asla zalim değildir. (Ali İmran, 3/162).’ Abdülmelik bin Mervan’ın mektubundaki, selefin “kaderi benimsendi iddiasına şu cevabı veriyor. ’Selefimizden hiç kimsenin bu sözü inkar etmeyişi ve mücadele etmeyişi, hep aynı görüşte olmaları ve kötü bir şeyi emretmeyişi dolayısıyladır.’ Kötü şeylerden birisi de, insanların Allah’a karşı bilmedikleri şeyleri söylemesidir’; bununla Emevilerin, insanları yapıp etmelerine Allah’ın mecbur ettiği görüşlerine telmihte bulunuyor. Bundan sonra Hasan Basri, şunları söylüyor; ‘Müminlerin emiri Yüce Allah’ın ‘içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyene uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük bir olaydır. Herkes kazancına bağlı bir rehindir ‘(Müddessir, 74/38) ayetini düşünmüş. Çünkü Allah onlara, önce yapacakları ve erteleyecekleri kadar güç vermiştir, nasıl hareket edeceklerini görmek için onları sınamıştır. İş hata edenlerin dediği gibi olsaydı, önce yapmaz ve gecikemezlerdi. Önce yapana yaptığında ecir, erteleyene yapmadığında sorumluluk yoktur. Çünkü bu onların sanısına göre, ne onlardandır, ne de onlaradır, Rab’lerinin işidir. Ey müminlerin emiri, iyice düşün ve incele. Çünkü Yüce Allah, şöyle buyurur; ‘Sözü dinleyip, en iyisine uyan kullarımı müjdele. İşte onları Allah, hidayete erdirmiştir. İşte onlar akıl sahipleridir.’ (Zümer, 9/18).’

‘Bil ki ey müminlerin emiri, Allah işleri kullara zorunlu yapmamıştır. Tam aksine, şöyle demiştir: Şöyle yaparsanız, size şunu yaparım. Şöyle yaparsanız, size şunu yaparım. Onları yaptıklarına göre değerlendirecektir. Ancak Allah bize, onlara bunu söyleyeni ve sapıtanları açıklamış, şöyle buyurmuştur. Derler ki; Rabbimiz biz önderlerimizi ve büyüklerimizi dinledik. Bizi doğru yoldan çıkardılar. (Ahzab, 33/67) Önderler ve büyükler, onlara küfrü sunan ve doğru yoldayken onları sapıtanlardır. Çünkü Yüce Allah, şöyle buyurur: Biz ona yolu gösterdik. İster şükreder, ister nankörlük eder. (İnsan, 78-3). (Allah’ın kavmini sapıtan Firavuna dediğini söyle, ey müminlerin emiri, Sözünde Allah’a muhalefet etme, Allah’tan ancak kendisinin razı olduğu sonucu çıkar. Çünkü o şöyle buyurur: ‘Bize düşen sadece doğru yolu göstermek, şüphesiz ahiret de, dünya da bizim.’ (A’la, 92/13 ). Öyleyse hidayet Allah’tan, dalalet kullardandır.’

Hasan Basri, Abdülmelik bin Mervan’ın ‘kader’ konusunda yeni bir görüş ortaya atmakla suçlamasına, şu cevabı verir: ‘Biz bu konuda, insanlar kötü bir görüş ortaya attıkları için yeni bir görüşü söyledik. Yeni görüş ortaya atanlar dinleri konusunda söyleyeceklerini söyleyince, Yüce Allah kitabına sarılanlar için, yeni görüşleri iptal edecek, tehlikelerden koruyacak şeyleri ortaya çıkardı. Dediğimi iyi anla, ey müminlerin emiri! Allah’ın yasakladığı, ondan değildir. Çünkü kullarının kendisini öfkelendirici işlerine rıza göstermez. Yüce Allah şöyle buyurur: ”Allah kulları için küfre razı olmaz. Şükrederseniz, size rıza gösterir.” (Zümer, 39/7) Küfür onun kaza ve kaderinden olsaydı, yapanlardan razı olurdu. Sonra, şunları ekliyor: ‘Kavim, meşiet (dileme) konusunda tartışıyor. Allah, yalnızca iyilik diler. Şöyle buyurur: Allah sizin için kolaylığı ister, zorluğu istemez.’(Bakara, 2/185) Bil ki ey müminlerin emiri! Allah’ın kitabına ve adaletine aykırı davrananlar, dinleri konusunda kaza ve kaderle ilgili sanılarına göre düşünürler, dünya işlerinde yalnızca çaba, araştırma, talep ve sağlama almaya rıza gösterirler, dünya işlerinde kaza ve kadere göre hareket etmezler.’ ” [4]Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.393-394.

Hasan-ı Basri bu tutumunu zalim Haccac’a karşı da gösterir.

“Haccac, Hasan’ı elde etmek için başka bir yol tutmak istedi. Ali ve Osman hakkındaki görüşünü öğrenmeyi arzuladı. Hasan, onun maksadını kavradı, şöyle cevap verdi: “Senden daha kötü olanın yanında, benden daha iyi olanın sözünü söylerim: Firavun, Musa’ya şöyle dedi: “Öyleyse önceki nesillerin durumu ne oluyor? Musa şu cevabı verdi: Onların bilgisi, Rabbimin katında yazılıdır. Rabbim şaşırmaz ve unutmaz.” (Taha, 20/52). Ali ve Osman’ın bilgisi Allah katındadır.”

Bu cevap, açık bir kaçışı içerse bile, Hasan’ın Musa, Haccac’ın Firavun yerinde oluşu, içeriği açık bir benzetmedir. Çünkü Haccac’ın Hasan’a sorduğu böyle bir sorunun çözüm isteği, “Hangisi haklı; Ali mi, yoksa Osman mı? Dolayısıyla Muaviye mi?”, siyasi bir tuzak içeren taleptir: Muhataba iki tutumdan birini zorunlu kılan bir soru: Ya Şii tutum, ya Emevi tutum. Öyleyse, akılcı ve sorumlu tutum, bu terörist soruyu reddetmeyi gerektirir. Hasan Basri, zekasıyla bunu reddetmiştir.” [5]Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.396-397.

Özellikle Haccac’ın yaptırdığı evi ile ilgili söyledikleri çok önemlidir. Hatta muhtemelen bu olaydan sonra bir müddet Basra’yı terk ettiği ve Haccac’ın 714’deki ölümüne kadar geri dönmediği rivayet edilir.

“Hasan’ın dili, ne Emevileri hoşnut edecek, ne de onlara hizmet edecek şeyleri söylemedi. Bilakis onları eleştirmede açıktı, açıklama ve beyanında şiddetliydi. Kaynaklar şunu belirtir: Haccac, Vasıt’ta bir ev yaptırdı. Yapımı bitince, Hasan Basri’nin ziyaret için getirilmesini emretti. Hasan, evi görünce, şöyle dedi: ‘Yöneticiler kendilerinde bir üstünlük görürler. Biz ise her gün onlarda ibretler görüyoruz. Birisi bir köşke yönelir, onu sağlamca yapar; döneklere yönelir, onları süsler; giysi ve binitlere yönelir, onları güzelleştirir. Sonra onun çevresini, tamah sineği, ateş yatağı ve kötü arkadaşlar sarar, ‘bakın, ne yaptım?’ der. Ey gururlu kişi, biz fasıkların ufkunun ne yaptığını gördük. Gök ehli, sana öfke duyar, yeryüzü ehli seni lanetler. Geçici evi yaptın, ebedi evi yıktın. Gurur evinde aldandın, sonunda sevinç evinde zelil oldun.’ Ravi şöyle diyor: ‘Sonra şöyle diyerek çıktı: Yüce Allah bilginlerden insanlara gerçeği açıklama, gizlememe sözü almıştır.’ Aynı kaynak, şunu ekliyor: Haccac, Hasan’ın söylediklerini öğrenince, çok öfkelendi. Şamlıları topladı ve şöyle dedi: ‘Ey Şamlılar! Basra kölelerinden biri beni sizin huzurunuzda kınıyor da, siz ona cevap vermiyorsunuz ha, öyle mi?

Sonra, Hasan’ın getirilmesini emretti, geldi ve Haccac’ın huzuruna girdi. Haccac, ona şöyle dedi: ‘Ey Ebu Said! Bunca sözler söylediğinde, valiliğimin sende bir hakkı yokmuydu?’ Haccac’ın kızdığını ve ona kötülük yapmak istediğini bile bile, şu cevabı verdi: ‘Ey emir! Seni güvene kavuşuncaya dek seni korkutan, korkuya kapılıncaya dek sana güven verenden sana daha çok ilgi gösterir ve senin için iyilik düşünürüm. Kapıldığın vehmi kastetmedim. İş senin elinde, ister bağışlarsın; istersen cezalandırırsın. Sana yakışanı yap. Yalnızca Allah’ a güven. O bize yeter. Ne güzel vekildir O.” [6]Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.397.

İşte Hasan-ı Basri böyle bir kişilikti ve onun yaptıkları ve talebeleri daha sonraki yıllara damgalarını vuracaklardı. Onların en ünlüsü Vasıl bin Ata’dır ve Mutezile mezhebinin kurucusudur. Bu itikadi mezhep İslam dünyasındaki birçok şeyi değiştirecektir.

VASIL BİN ATA VE MUTEZİLENİN DOĞUŞU

Mutezile’nin ortaya çıkışı hakkında anlatılan şeyler hemen hemen bütün kaynaklarda aynıdır. Olay şöyle gerçekleşir. Bir gün bir kişi Hasan-ı Basri’ye gelerek, ‘Büyük günah işleyen birine bir mümin mi, yoksa bir kafir mi olarak bakmaları gerektiğini’ sordu. Hasan-ı Basri’den evvel, meclisinde bulunan Vasıl Bin Ata cevap verdi. ‘Büyük günah işleyenin ne mümin, ne kafir olduğunu, fakat bunun ortasında bir yerde yer aldığını (menzile beynelmenzileteyen)’ ileri sürdü. Hasan-ı Basri önceki fırkaların hepsinden daha başka bir şey söyleyen bu bidatı duyunca Vasıl’ı meclisinden kovdu. O da kendisiyle birlikte hareket eden arkadaşları ile camiinin sütunlarından birinin yanına çekildi. O gün insanlar, onlar için ‘Ümmetin görüşünden itizal ettiler (ayrıldılar) dedi. O günden itibaren yandaşlarına Mutezile dendi. Olay buna benzer bir sürü rivayetle anlatılır ama burada önemli olan şey şudur. Vasıl ve arkadaşlarının tutumunu Şehristani şöyle izah ediyor:

“İman bir takım iyi niteliklerden ibarettir. Bunlar bir araya gelince, kişiye mümin denir. Bu, övücü bir isimdir. Fasık, iyi nitelikleri bir araya getirmemiştir. Dolayısıyla, övücü isme de hak kazanmamıştır. Ona mümin denemez. Mutlak kafir de denemez. Çünkü kelime-i şehadet ve öteki hayır işleri onda vardır, inkarına imkan yoktur. Ancak dünyadan tevbe etmeksizin büyük günah işlemiş olarak giderse, cehennem ehlinden olur, orada temelli kalır. Çünkü ahirette, yalnızca iki grup vardır: Cennette olanlar, cehennemde olanlar. Ancak onun azabı hafif tutulur, kafirlerden daha iyi durumda olur.” [7]Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.412.

Mutezile’nin tarihi ile ilgili olarak Cabiri ‘Arap İslam Aklının Oluşumu’ kitabında şunları ifade eder:

“İlk Mutezililerin eserlerinin elimizde olmaması, Arap İslam kültür mirasının asırlar boyu uğradığı zararların hiç kuşkusuz en büyüğüdür. Arap-İslam kültüründe düşünme ve araştırma yöntemlerinin gelişmesini konu alan bir tarihçi, sadece mezheplerinin görüşlerini konu alan bir tarihçiye oranla bu zarardan çok daha fazla etkilenmektedir. Çünkü fırkalar tarihiyle ilgili eserler (parça parça olarak da olsa) ilk Mutezililerin birçok görüşünü kaydetmektedir. Ama onların dayandıkları epistemolojik temelleri ve yöntemsel adımları öğrenmenin tek yolu bizatihi kendi metinleridir. Bunlar ise bugün elimizde bulunmamaktadır.” [8]Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Aklının Oluşumu, s.135.

Hal böyle olunca ilk ortaya çıkışı ve diğer akidevi meselelerle ilgili takındıkları tavrı biz daha sonra yazılmış olan metinlerden öğrenmek zorunda kalıyoruz, tabi buda rivayetleri çoğaltıyor. Ama şurası bir gerçek ki İslam tarihinde yepyeni daha akla dayalı bir iklime doğru toplum yol almaya başlamıştı. Bunu sağlayanların başında ise Mutezile taraftarları geliyordu, çünkü onlar aklı, nakle tercih ediyorlardı.

Mutezile’nin dayandığı ana prensipler şunlardır:

1-) Tevhid, (Tenzih, sıfatların reddi),

2-) Adalet (Allah zulmetmez; hiç kimseyi bir eylemi yapmaya zorlamaz; yaptıklarından sorumlu tutar),

3-) El Menzile beyne’l, menzileteyn (Büyük günah işleyen, ne mutlak mümindir, nede mutlak kafirdir; tövbe etmedikçe kafir hükmündedir. Bu meseleye Esma ve Ahkam da denilir),

4-) Vaad ve Vaid (Allah, sevap vaadini de, ceza vaadini de zorunlu olarak uygular),

5-) İyiliği emretme, kötülükten men etme.

Mutezile akidesinin başlıca prensipleri bunlardır ve bütün bir akideyi bu prensipler üzerine oturtmuşlardır.

“Vasıl bin Ata’nın savunduğuna göre Yüce Allah hakimdir, adildir, ona kötülük ve zulüm isnad edilemez, kullardan emrettiğine aykırılık istemez, onlara bir şeyi gerekli kılar, sonra da sorumlu tutar, insan, iyilik, kötülük, iman, küfür, taat ve masıyet (günah) işler; yaptığından dolayı sorumludur. Allah, ona bu gücü vermiştir. Allah’ın; yapma imkanı olmadığı ve kendinde güç ve fiil hissetmediği halde insana “yap” diye hitap etmesi imkansızdır. Onu inkar eden, zarureti (aklı, mantığı) inkar etmiş olur. Bu görüşlerine, çeşitli ayetleri tanık getirmiştir.” [9]Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.413.

Bu bahsi Vasıl bin Ata’nın Osman’ın öldürülmesi, Ali, Talha ve Zübeyir ve Ali, Muaviye kavgasına bakışını vererek sonlandıralım.

“Öte yandan, hâlihazıra karşı gerçek tutum, geçmişten alınan tutumla belirlendiğine göre, burada kastedilen Ali ile Muaviye çatışmasıdır. Vasıl bin Ata’ya düşen, bu çatışmaya “menzile beyne’lmenzileteyn” görüşüyle uyumlu ve ahenkli bir ifade biçimi bulmaktı. Yaptığı, işte bundan ibarettir. Bizzat, Muaviye ve yandaşlarının ya da Ali ve yandaşlarını hatalı bulmak yerine, kararı askıya alan ve sorunu Allah’a havale eden ‘irca’ görüşünü savunmak yerine ki bu Emevilere gizli destek anlamına gelir. İşte bütün bunlar yerine, hem Cemel, hem Sıffin’e katılanların hatalı olduklarını ama biaynihideğil; Osman’ın, katillerinin ve yardımsız bırakanların da hatalı olduklarını söylemiştir. İki taraftan birinin hiç kuşkusuz fasık olduğunu, lanetleşenlerin de kuşkusuz fasık olduğunu savunmuştur, ama biaynihi değil. Bunun anlamı şudur; Osman zamanında meydana gelen fitnenin, Ali ile Talha ve Zübeyr, daha sonra Ali ile Muaviye arasındaki savaşın şartları, çok karmaşıktır. Yanlışı doğrudan ayırt etmek, özellikle rivayetler çelişki doluyken, imkansız değilse bile zordur. Ancak, gerçek ortadan kaldırılamaz: Bunlar savaştılar ve Müslümanların ölmesine sebep oldular. Öyleyse hata, çok kesindir. Bizzat hatalı olanı belirlemek imkansız olduğundan, her iki taraf şüphe ve töhmet altında kalacaktır. Bunun kaçınılmaz sonucu, her iki grubun en alt derecesi, hem bunların, hem de lanetleşenlerin şahitliklerini kabul etmeyişimizdir. Açıktır ki şehadet çerçevesine girenler arasında, hadis rivayeti de vardır. Buradan da anlaşılıyor ki. Vasıl bin Ata ve Mutezile’nin diğerleri, esasen hadise dayanmazlar, aklın, nakle önceliğini savunurlar.” [10]Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.413.Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.413.

Görüldüğü gibi İslam tarihinde akılcı bir fırka doğuyordu ve artık daha başka bir iklim oluşacaktı ama ne zamana kadar, bundan sonraki yazımızda Mutezile, Eşarilik ve Maturdiliği kaleme almaya çalışacağım. Doğrusunu ancak Allah bilir.

Dipnotlar   [ + ]

1. MontgomeryWatt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, s.104.
2. Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal Aklı, s.392.
3. Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.390.
4. Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.393-394.
5. Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.396-397.
6. Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.397.
7. Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.412.
8. Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Aklının Oluşumu, s.135.
9. Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.413.
10. Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.413.Muhammed AbidCabiri, Arap-İslam Siyasal aklı, s.413.