Yayınlanma tarihi: Çar, Mar 6th, 2013

İslamcı Aydının Karizmatik Liderlik Karşısında Büyülenme Arzusu – II

Bu yazının birinci bölümünü okumak için tıklayınız.

Nefret ve Hasedin Belirişi

Yazının bu noktasında elimizde kalan aydın figürünün özellikleri artık şöyle belirmektedir: öncülük rolünden vazgeçmiş, karizmanın büyüsüne şahit olmuş,  toplumsal beklentilerin yığıldığı siyasi merkezin istikrarını hayretle izlemiş, iyi bir rol-modelin işleyişiyle birikimini siyasi-bürokratik alana devşirmesinin meşruiyetine ve statü talebinin misyonuyla uyumuna inanmış bir figür. Bu figürün İslamcı kimliğini kuruşu sürecinde, hakikati kendi emeğiyle kavrayabildiğine ilişkin sınanmamış fakat son dönem Türkiye İslamcılığında baskın olan inancını da bir tarafa kaydetmeliyiz. Öyle ki, dini yeniden veya doğru haliyle ilk kez keşfetmiş olma inancından türettiği özgüveni, bu aydını geleneğin öyle ya da böyle kurduğu bütün sınırlayıcı etkilerden de zaten kurtarmıştı. Bu keşif iddiası, terbiye edilmeye razı olmayan hırçınlığıyla kendi ahlakının sorgulanamazlığına dair bir refleksi hep taşıyagelmişti. Bu nedenle siyasal umutlarını yatırdığı parti ve liderin sınırlarına dair soruları da aklına karşı bir saldırı olarak kavrayacaktı. [1]

Umutlarını lidere yatıran aydın bir süre sonra bütün soruları bir tarafa koyarak siyasi ikbal beklentisinin de meşru olduğunu düşünmeye başladı. Önünde, nadir iyi örneklerin aksine ahlaki çerçeveyi ciddiye almayan o kadar çok sayıda kötü örnek boy gösterecekti ki ahlak sorgusu bir tarafa itilebilir bir ayrıntı olarak görünecekti. Üstelik bunu bir de şununla yan yana koyun. Yıllarca hak ettiğini düşündüğü taltif ve onur, sırf İslamcı olduğu için kendisinden esirgenmiş ve hatta kimliği nedeniyle hak ettiği onurun, unvanların, emeğinin karşılığı olması gereken statülerin akademide, kültürel alanda, entelektüel sermayenin işlemesi gereken salonlarda ondan ve arkadaşlarından haksız bir şekilde koparıldığını deneyimlemişse içinde büyüyen mağduriyet hikâyesini düşünün. Nihayet hak edene hakkının verilebildiği bir siyasal-toplumsal sistemin gerçekleşmesi artık mümkünse o niye hak ettiği şeyi almaktan gocunsun ki artık. Ve bu dalga diğer taraftan Ak Parti’nin aynı zamanda statü ve unvan dağıtıcı bir şebeke olarak çalışmaya başladığı bir ilişkiler sisteminin yaygınlığı ile şartlanmıştı. Tam burada kişisel hakların meşruiyeti ile siyasi ihtirasların işaret ettiği yol birbiri ile çakışacaktır. Ve artık kişisel haklarına erişmek için kimsenin kimliğinden taviz vermek durumunda kalmadığı bir siyasi-toplumsal iklime ermiş olduğumuz varsayılacaktır.

Siyasi misyonu ile kişisel macerası, inşasında kendi emeği olmayan bir gövdede bir araya gelen İslamcı aydın bir süre sonra nefretini de liderinin kızgınlığının yönelimine göre çalıştıracaktır. Aslında onun çizgiden saptığı, adalet arzusu ile rabıtasını kopardığı, kalbini rehnettiği, eleştirel mesafesini yitirdiği nokta, aklını liderin duygularına tamamen bağladığı yer burasıdır. Nihayetinde bundan önceki bütün ortaklıkların meşru bir açıklaması olabilirdi fakat lider nefret ediyor diye başka bir toplumsal karşılığı olan siyasi gövde ile duygusal bağların kopmasına neden olacak performans gösterdiği noktada İslamcı aydın, artık tamamen bütün varlığıyla kendini lidere armağan olarak sunduğunu ikrar etmiştir. Çünkü angajmanın kamuoyu ve karşı siyasal gruplar nezdinde açık itirafı haline gelecektir bu durum. Nefretini liderin duygusal değişimi ile eşzamanlı işleten İslamcı aydın kiminle düşman olduğunu ve hatta niye ve hangi değişkene bağlı olarak düşman olduğunu artık inkâr edilemez şekilde ortaya dökmüştür.

Bunun somut örneği Türkiye’nin kriz yüklü başat sorunu olan Kürt Meselesinde en açık haliyle ortaya çıkmıştı. Son üç yılda İslamcı aydınların ortalama tavrı ne oldu bir bakalım. İktidarın Kürt Meselesini çözmek için attığı adımlar ve muhtemel siyasi partnerler ile ilişki kurma deneyimleri karşısında gazete yazarına dönüşen İslamcı aydınlar nasıl tavır aldılar? Normal şartlarda müktesebatları gereği bütün siyasi aktörlerin birbiri ile çatışmacı-uzlaşmacı bir ilişki deneyimi içine gireceğini bilmesini beklediğimiz İslamcı aydınlar; bütün tarafların reflekslerini gözeten, meseleyi anlamaya çalışan, tarafları sürdürülebilir bir uzlaşma iklimine çekmeye yönelen bir performans mı sergilediler yoksa tek siyasi aktörün doğruluğunu ispatlamayı önceleyen bir tercüme yarışına mı girdiler? Bu soruların cevabı Habur olayı, Oslo görüşmelerinin açığa çıkışı, Silvan saldırısı, Roboski(devletin verdiği isimle Uludere) katliamı, Pozantı tecavüzleri, açlık grevleri ve son İmralı sürecini (hatta bunlara e-muhtıra olayını da özellikle katın) yorumladıkları günlük yazılara bakılarak rahatlıkla anlaşılabilir. Bu olayların herhangi birinde, Erdoğan veya doğrudan onun yetkilendirdiği bir parti sözcüsü açıklama yapmadan konuya ilişkin kanaatini bildiren İslamcı kökenli bir günlük gazete yazarına rastlayabildiniz mi? Hükümet açıklaması gelmeden haber bile yapamayan bir medyanın işlerliğini kuran İslamcı aydınlar, hangi olaya doğrudan kişisel orijinli reflekslerini gösterdiler? Gazete yazarına dönüşen İslamcı aydınların yazılarının ortalaması üzerinden örneklere bakalım;

  1. Habur Olayı: Bütün yorum çabası BDP’nin kınanmasına dönüştürüldü. Eski elitler, merkez medya ve CHP’nin karşıtlığından türeyen korkular nedeniyle, Ak Parti’nin açılım çabasını durdurmasının kaçınılmazlığını anlatmaya koyuldular. Bunun gerekçesi olarak partner rolünü oynaması gereken BDP’nin süreci sabote ettiğine dair bir propagandaya acentelik ettiler. Bu durumu anlamak için Ali Bulaç’ın gecik(tiril)miş bir tespit içeren “Provakasyonun Kaç Türü[2]” başlıklı yazısına bakılabilir. Maalesef Habur’a koşanların barış istediğini anlamak için, birkaç yılın geçmesi ve hükümetin barış iradesini yeniden açıklaması gerekiyormuş.
  2. Oslo Görüşmelerinin Ortaya Çıkışı: Erdoğan iki gün boyunca konuşmayınca, garip şekilde bütün İslamcı yazarlar ve İslamcılığın enerjisi ile yeniden oluşturulan ana-akım medya sessiz kalmışlardı. Liderin bu görüşmeleri sahiplenmesinin ardından ise bu eylemin ne kadar elzem olduğunun ve hükümetin barış iradesinin ne kadar güçlü olduğunun delilleri birbiri ardına türetildi. Lidere yeniden tarihsel bir rol atfetmenin yarışına başlandı.
  3. Silvan Saldırısı: Barış yolunun zorluğunu ortaya çıkaran bu saldırı sonrasında, Hükümetin tepkisi ile beraber güvenlik konseptinin kaçınılmaz önceliği fark edildi. Yorum pratiği bu yöne tahvil edildi. Barış çabasına karşılık vermeyen partnere yönelen refleksif bir nefretin kontrolsüz şekilde dışa vurulduğuna şahit olduk. Öcalan’nın rolünden umutlar kesildi.
  4. Roboski Katliamı: Hükümet açıklaması gelmeden haberi dahi yapılamadı. Geçmişte asli iddiası gereği “sınır” olgusunun meşruiyetini sorunsallaştırmış İslamcı aydınlar, devletin sınır güvenliği konseptini kutsayarak, olayın trajikleştirilmemesi gereği üzerinde yorum pratiği icra ettiler. 34 çocuğun ölümü karşısında, günahın büyüklüğünü bir tarafa bırakarak, gayet soğukkanlı davrandılar ve güvenlikçi dilin argümanlarıyla katliamın kaza olarak yorumlanmasının inceliklerini bize öğrettiler.[3]
  5. Pozantı Cezaevinde Çocuk Mahkûmlara Tecavüzler: İddianın ortaya çıkışından sonra Adalet Bakanı bile olayı kabullenmek mecburiyetinde kaldı. Fakat İslamcı aydınlar vahşetin büyüklüğünü hiç düşünmemeyi tercih ettiler. Öylece de kaldı.
  6. Açlık Grevleri: Devletin boyun eğemezliği üzerinden yürüyen yorumlar, büyük krizin kapıya geldiği günlerde umutsuz bir nefret çığırtkanlığına dönüştü. Devlet denilen yapı, Öcalan’ın aracılığına kapı açıp grevleri sonlandırmasına izin verdiğinde ise bütün yorum pratiği BDP’nin çocukluğunu ispatlamaya çevrildi. Öcalan’ın mecburi aktör oluşu yeniden hatırlandı.
  7. Son İmralı Süreci: Erdoğan’ın tarihsel liderliğinin teyit edilebilme imkânının konforu herkesi rahatlattı. Bununla birlikte vurgu mecburi aktör olarak Öcalan’ın rolünün normalliğine kaydırılırken, BDP’nin Öcalan’a dövdürülmesine yönelik bir düşüncenin izleri belirmeye başladı. Şimdilik izliyoruz.

Buradaki örnek olaylar derdimizi açıklamayı sağlayacak bir kaynağı bize sunuyor. İsteyen, geçmişte İslamcı oldukları bilinen, lidere angaje yazarların yukarıda belirtilen herhangi bir olay karşısında yazdıklarına gazete arşivlerinden bakabilir.[4] Bu olayların tamamında yorum pratiğinin yöneldiği tek hedef var; Ak Parti’nin siyasetinin doğruluğunu ispatlamak, olamıyorsa hatanın müsebbibi olarak karşı siyasi bloğu veya muhayyel bir öcüyü ısrarla tanımlamak ve Kürt Meselesi özelinde, legal-illegal Kürt siyasetçi bloğunun içinden koşullara uygun bir odak seçip ona siyasi beceriksizlik atfederek kendi liderini temize çıkarmak.

Bu sürecin tamamında liderin tasvip etmediği yorumlar nedeniyle itibarsızlaştırılmış parti seçkinleri ve gazete yazarları[5] vakaları üzerinden yayılan ve herkese sirayet eden dışlanma korkusu, maalesef o kadar etkin işliyor ki; işi gündelik siyasetin yorumu olan yazarlar, öncelikle liderin refleksinin olay karşısında ne olacağını görmek istiyorlar. Yorum pratiği basitçe şu kuralla çalışıyor: Lider, yönünü belli edene kadar tetikte beklemek.

Burada nefretin kontrolsüz çığırtkanlığına da özellikle bakmak gerekiyor. Başarısızlık ihtimali düşünülmeden (ya da karizmatik büyülenmenin onlara bu ihtimali unutturmuş olması nedeniyle) siyasi pratikleri aracılığıyla saygınlık ve onur kazanacaklarından emin olarak angajmanlarını normalleştirdiler. Oysa siyasetin kendiliğinden işaret ettiği kriz ihtimalleri yatırımlarının karşılıksız kalabileceğini onlara fark ettiriyor. Kaldı ki Kürt Meselesi özelinde aynı saygınlık ve onur kazanımını vaat eden başka bir yerleşik siyasi gövde daha var ve şu anda PKK hegemonyası ile şartlanan bu cephe, Ak Parti’nin saygınlık ve onur vaadinin geçersizleşebileceği sınırı işaret ediyor. Türkiye’nin yeniden kuruculuğuna oynayan bir siyasi rolün, Türkiye siyasetinde ki rollerden bir rol derecesine tenzili, bir ihtimal olarak bile angaje İslamcı aydınlarda panik hali doğuruyor.

Sanırım bekledikleri siyasi başarının gelmemesi, aynı zamanda gelecekte onların kendi müktesebatlarına ihanet etmiş olarak yargılanmalarını sağlayacak diye korkuyorlar.[6] Çünkü onlar liderin yüksek performansı ve adanmışlığı ile bu sürecin toplumsal karşılığı olan bir barışa ulanacağından emin olarak Ak Parti’ye eklemlendiler. Bütün umutlarını yatırdıkları aktörün adil ve uzlaşmacı bir çizgide yer aldığına katışıksız inanmış durumdalar. Düşünün ki, bu İslamcı aydınların artık sahih bilgi kaynağı olarak kulaklarını çevirdiği sadece tek bir odak var. Bu odakta, yine İslamcı aydınların aktif öznelerinden biri olarak çalıştığı, liderin haklılığını teyit etmeye yönelmiş bir haber-tercüme şebekesi olarak çalışıyor. Bu haber şebekesi aynı zamanda toplumsal-siyasi pratiğin yeniden kontrolünü sağlayacak bilgilerin akışını da engelliyor.[7]

İslamcı aydınlar, karşı siyasi partner liderin hamlesine karşılık verirse, bu partnerin temsil ettiği “marjinal” siyasetin nasıl insani bir sorundan türediğini anlatmaya yöneliyorlar. Bunun aksine bu partner, liderin eylemine olumlu karşılık vermezse şeytanileştirilmeye başlanıyor ve savaşın nasıl bir haklı temele dayandığını anlatmaya başlıyorlar. Daha masum olanları ise savaş makinasını çökerttikten sonra halkla uzlaşmaya, onların derdini dinlemeye sıra geleceğini aktarmayı ihmal etmiyor. Bu esnada partnere yönlendirdikleri nefret ile liderin eşzamanlı kin dolu söylemlerinin, hem içerik hem zamanlama olarak nasıl çakıştığına dikkat etmek gerekiyor. Burada açıkça patolojik bir semptom karşımıza çıkıyor. Adil bir siyasi özne olacağını umarak, uzlaşmacı ve kurucu liderin gölgesine sığınan İslamcı aydın, sürecin barış dışında başka ihtimallerde barındırdığını ve hatta katliamlara bile açık olduğunu fark ettiği anda muhtemel kötülükleri atfedeceği bir özneyi acil şekilde bulmaya çalışıyor. Bu aslında liderden daha çok kendini temize çıkarma arayışına delalet ediyor. İslamcı aydınların bugüne değin hep beri olmayı tercih ettikleri milliyetçi bataklığa çok hızlı batmalarının kökünde aslında böyle bir mesele var.

İnşallah, bu memleketin en acı veren meselesi olan Kürt Meselesi kısa sürede makul bir şiddetsizlik ortamına erişirde, İslamcı aydınların angajmanının şiddetini başka bir siyasi olgu üzerinden tartışırız. Mesela, hala sorunsallaştırılmamış bir mesele olarak önümüzde duran sağlık alanında başarı algısı üzerinden.. Bu algı maalesef,  neo-liberal dalganın hâkimiyetine yönelik aslında rutin İslamcı eleştirel damarı karşılıksız bırakabildi. Pratik başarı karşısında “soyut” eleştirinin hükümsüzleşmesinin örneği olarak. Daha yenilerde gündemimize girmeye başladığı haliyle, neo-liberal bir örgütlenmenin hasta- hekim- sağlık endüstrisi ilişkisinde bize ne bedel ödetebileceği hakkında düşünmek şimdilik bir kenarda bekliyor. Yine benzer şekilde; iş ilişkileri, işçi hakları, iş güvenliği karşısında sergilenen başarısızlık ya da erteleme, büyük bir krizin ardından makro iktisadi göstergelerin stabilize edilmesi ve istikrarlı bir ekonomi resmi ortaya çıkması nedeniyle önemsiz görüldü ya da iyileşme için liderin tercihini bekleyecek şekilde bir tutum alındı bu alanda. İslamcı aydının kültürünün emekten, helalden ve dayanışmadan yana referansları, gelişme ve büyümeden yana referanslar karşısında unutuldu-ertelendi, liderin seçtiği vurguya bağlı olarak sümen altı edildi. Oysa bildiğimiz haliyle İslamcı tutum uzun süre kendi meşruiyetini ciddi şekilde kapitalizme karşıtlık üzerinden tahkim etmeye çalışmıştı.

Sonuç

Bu yazıda İslamcı aydının siyasal pratiğinin sahihliğini ele almaya çalıştım. Karizmatik liderlik ve yükselen Ak Parti dalgası karşısında özerkliğini yitirmesine neden olan angajmanı görünür kılmak istedim. Bu, eni sonu karşımıza gelecek bir muhasebe. Geleceğe ve yeni sınavlara hazırlıklı olmak için heybemizde biriktirmemiz gereken bir tecrübe olarak karşımızda duruyor. Şüphesiz bu tecrübe başka şekilde de yaşanabilirdi. Ve hatta başka şekilde yaşayanlar da yanı başımızda, bu memleketin her köşesinde, bir şekilde bu süreci izliyorlar. Bürokratik bir iş ağı içinde yer alarak ya da bildiği tek yöntem olduğundan dışarıda kalmayı tercih ederek, başka bir pratiğin icra edilebilirliği hakkında tecrübe biriktiren insanların varlığından mutmain olabiliriz.

İslamcılığın varlığının tartışılma konusu edildiği bugünlerde, bir zamanların İslamcısı olmak veya halen İslamcı olmak aynı zamanda imtiyazlı hale gelmenin bir imkânına da dönüşmüş durumdadır. Ve hatta bu tartışmaların kendisi de, çoğunlukla bir hakikat ve adalet imkânının savunusu olmaktan öte, muktedir saflara yakınlaşmanın bir aracı olarak da okunabilir. Burada İslamcılığın neliğine dair bir tartışmaya yanaşmamayı tercih etmekle beraber bir noktaya vurgu yapmak gerekiyor. Hem son dönem İslamcılık tartışmalarının en önemli çıktılarından biri, hem de bu yazıdaki tutuma ilişkin ciddi bir eleştirellik taşıması nedeniyle, Murat Güzel’in “İslamcılığa Uygun Görülen Rol: Türbedarlık”[8] başlıklı yazısında dile gelen “politik doğruculuk”un naifliği ile alakası olmayan bir yerden konuşmaya çabaladığımı hatırlatmak isterim.  Şüphesiz “metin” ile “dünya” arasındaki boşluk, her zaman Müslümanın sınanmasının doğrudan vasıtası oldu. Fakat bu sınanmanın şimdiki halde, bugün karşımıza getirdiği sonucun, sınanan doğrudan dostlarımız olduğu için, illa ki verimli bir sonuç olduğunu söylemeye mecbur muyuz? Dünyanın kirine hiç bulaşmamış olsak bile, dostlarımız ile hakikat arasında kaldığımızda dostlarımızı temize çıkarmaya kalkışmak hakikatin hatırının hiçe sayılması değil midir? Elbette ki Müslümanların siyasal pratikleri olacaktır ve bu pratik bizzat dünyanın şekline müdahaleye de mecburdur. Fakat Müslümanların sınanmasının sonucuna “metin”in emrettiği adalet penceresinden bakmak şu anda en önemli mesuliyetimiz değil midir? Bu soru bir kenarda dursun.

Geriye dönüp baktığımızda maalesef İslamcılık mirasından elimizde kalan en baskın şey, şimdilik dönüştürme/planlama şehveti gibi görünüyor. İslamcılığın bütün tarihi boyunca adalet arzusu olarak dile getirdiği tutumun; öncülük rolünün istikrarı ve statü arzusunun normalliği için bugün bu noktaya savrulması karşısında yeni bir hat kurmak gerekiyor. Bunu nasıl yapabileceğimize dair çok açık bir reçetemiz olmayabilir. Fakat kindarlığa sürüklenmeden, kendini hasetten alıkoyarak, hakikat ile dostlar arasında kimin hatırının daha evvel olduğunu hatırda tutarak, adalet arzusunun Müslümanlara hâkim olmasına çalışmalıyız. Çünkü bütün savrulmalara rağmen “metin” her seferinde kendini yeniden “garip”lerin dilinden duyuracak şekilde işlemeye devam edecek.

Bildiğimiz haliyle Yusuf Peygamberin kıssasını yeniden hatırlatmak gerekiyor. Kendi adıma, anlamakta en çok zorlandığım kıssalardan biri olduğunu unutmayarak. Melik olduğunu bildiğimiz Davut ve Süleyman Peygamberin hikâyesinden farklı bir içerik taşıyan Yusuf Peygamberin kıssası, tevhide iman ettiğine dair bir işaret gösterilmeyen bir melikle nasıl bir işbirliği yapıldığının çerçevesini aktarıyor. Burada bir soru sorabiliriz: Bir peygamber, mümin olmayan bir melik/sultanın otoritesinden nasıl olurda izin almayı kabullenerek dünyaya ilişkin eyleminin çerçevesini belirler? Hiçbir sınırlayıcı güce itibar etmediğini bildiğimiz peygamberlerden biri bir melikin hükmü altında iş yapmayı nasıl kabul eder?

Bu sorulara ancak kıssanın içeriğine dikkatle bakarak bir cevap bulabiliyorum. Yusuf Peygamberin rızasında belirleyici olan bilgelik(basiret), adalet arzusu ve sınanmışlığın teyididir. Kıssadan anladığımız kadarıyla ilk olarak başına geleceğini bildiği belayı sabırla beklemiş, sınanması karşısında nefsini sakınarak izzetini korumuş, zor şartlarda bilgeliğini hayr için kullanmış ve eminliği-günahsızlığı teyit edilene dek beklemiştir. Kendisine verilen ilim, ufukta beliren krizi görmesini sağlamış ve konuşabileceği ilk zeminde hüküm sahiplerini uyarmıştır. Melik ile çalışmak için “yeniden dağıtım sisteminin” adalet çerçevesinde şekillendirilmesini şart olarak öne sürmüştür. Bu haliyle düşünüldüğünde Yusuf Peygamberin eylemini belirleyen temel ilke adalet arzusudur. Hatta kendisine atılan iftiranın temize çıkarılması yönünde talebi de sadece günahın itiraf ettirilmesi arzusu değildir. Aksine eski efendisinin mahcup düşürülmesinden hicap eden Yusuf Peygamber karşılaşmayı bir helalleşme anına dönüştürür. Çünkü yeniden dağıtım sisteminin değiştirilmesi yönünde göstermek istediği çabanın hırs ve haset duygusuyla şekillenmesini bizzat kendisi engellemelidir. Yusuf Peygamberin kıssasında belirleyici olan baştan sona değin nefsin sürekli tezkiyesidir. Burası, aynı zamanda adalet arzusu ile dönüştürme şehveti arasında farkı bulmamızı sağlayan noktadır.

Kıssa bu şekilde düşünülürse bizim için de bazı işaretler belirtecek duruma gelir. Bu noktada; İslamcı aydının yükselen siyasal dalganın içinde konumlanırken, toplumsal-siyasal sistemin daha adil bir yönde değişime yönlendirilmesi için çaba göstermesinin makul olabileceğini de düşünebilirdik. Fakat birikim, enerji ve umudun bu kadar yoğun şekilde bir siyasi oluşumun ve liderinin performansına aktarımı, Yusuf Peygamberde örneğini gördüğümüz terbiye ve tezkiyenin yokluğunda, İslamcı aydını bir hata dizisi karşısında çaresizleştirecek bir kendiliğindenlik stratejisine kapı açtı. Sonuçta kendi kaderini liderin başarısına bağlayan bir bağımlılık oluştu. Bunun yerine bilgi sahibi olmanın statüsünü, adalet ilkesiyle siyasi eylemliliği sorgulamanın aracı kılan bir sorumluluk ahlakı çerçevesinde hareket eden bir odak da oluşturulabilirdi. Bu yol aslında İslamcı aydının müktesebatına daha uygun olurdu fakat en zayıf kalan tarzda maalesef bu oldu.

Sonuçta şunu açıkça sormak gerekiyor. Kim, ne zaman kendini Yusuf Peygamberin sabrına, rızasına, ilmine, tezkiyesine hazırladı da saraya zırhıyla girdi?

 

Bitirirken, sevgili Sezai Karakoç’un Köşe’sinde bize hatırlattığı nefsimizin iştahına yakınarak..

“Benim geçmiş zaman içinde yan gelip yattığıma bakma

Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim

Bir tek köşen bile ayrılmamışken bana

Var olan ve olacak olan bütün köşelerinin sahibi benim

Ben geleceğin kara gözlü zalimlerindenim”

 


[1] Ya da cemaat ağları içindeyken kendisine verilen/yüklendiği cemaat üyelerini endoktrine etme ve yönetme görevi ona, sürekliliği olan bir rol aşılamıştı. Bu rolü yüklenmiş kişiler, cemaatin kaybı/dağılması ve misyonun yitimine rağmen, ilk bunalım atlatıldıktan sonra toplumsal alanda beliren yeni siyasal gövde olan Ak Parti’de de bildikleri rolü oynama konforuna sığındılar. (Misyonun değişimine rağmen rolün sürekliliğine dair bir örnek olarak bu da bir kenarda dursun.) Rol istikrarı kaygısı taşıyan bu aydınlar ise parti ve liderin sınırlarına dair soruları itibarlarına yönelik saldırı olarak kavrayacaktı.

[3] Bu noktada ilginç bir örneği Yasin Aktay sergiledi. İslamcı kültürün kendini toparlaması için özellikle 28 Şubat ertesinde Tezkire dergisinde gösterdiği çabayla temayüz eden bir aydın olmasına rağmen, girdiği angajmanın onu kıstırdığı kapanda, Roboski katliamının hemen ertesinde, 02.01.2012(Sözün Doğrusu, Münasip Olanı) ve 07.02.2012(Yeni Yıla Böyle Girdik) tarihlerinde Yeni Şafak’ta yazdığı iki yazı beni hayret halinde bırakmıştı. Yazıların ilkinde suçu öznesizleştirme çabası ve soğukkanlı dil arayışı göze çarparken, ikincisinde suçun failini belirsizleştirme ve BDP’nin şeytanileştirilmesi çabası öne çıktı. Soğukkanlı dil arayışının başkası için geçersizleşmesi bir kenarda dursun; daha önemlisi, analitik zekânın kendini temize çıkarmaya yönelen stratejisi, aynı zamanda günahın sahibini de masumlaştırıyor ve yasa iştirak edenlerin kınanmasına dönüşüyorsa, dinin emniyet telkin eden çağrısı artık nereye koyulacaktır?

 

[4] Bu bahiste ilginç bir örnekte, buradaki “İslamcı aydın” kategorisine rahatça dâhil edemeyeceğimiz, hatta bu tipi aşan ve “alim” tipinin bir temsilcisi olarak da kabul edilen Hayrettin Karaman’ın Kürt Meselesi özelinde bir fetva aktarımı girişimi oldu. Ak Parti-BDP ilişkilerinde gerilimin yüksek olduğu 2012 İlkbaharının ertesinde, 19 Nisan 2012 de ilk olarak “Bölünmeye Giden Yol Kapatılmalıdır” başlıklı bir yazıyla Karaman Hoca tartışmaya müdahale etti.  “Kundakçı” benzetmesi ile başladığı yazısı; ev sahibi olarak “Türk”lerin yardımsever, misafir olarak “Kürt”lerin nankör konumuna yerleştirildiği bir bağlamla açılıyor ve Abdulkerim Zeydan’ın Irak siyaseti bağlamında verdiği bir fetvanın Türkiye koşullarına tercümesi ile devam ediyordu.  Zeydan’ın fetvasının politik bağlamını aşarak ve hatta aradan geçen iki yıllık sürede ortaya çıkan yeni gerilim hattında Bağdat sünni ulemasının fetvada ki tavrının farklılaşma ihtimalini de atlayarak, yanı başında yaşadığı Müslüman bir topluluğun duygusal iklimini hiçe sayarak, bir “alim” olarak tartışmaya provakatif bir katkı yaptı.

 

Fetvanın beyanından sonra iki değişken ortaya çıktı. İlki Karaman Hocanın saygınlığının tartışılmaya başlanmasıyken, ikincisi ise Ak Parti-BDP ilişkilerinin, özellikle Leyla Zana’nın hamlesiyle(14 Haziran) ılımanlaşmasıydı. Karaman Hoca ilk tepkilerle geriye çekilirken, suçun ve günahın Zeydan’a ait olduğunu birkaç kez yineledi ve son olarak 17 Haziranda “Çözüme Katkı” başlıklı yazısı ile aslında fetvasını geri çekti. “Sivil bir alim”in dirayetli lidere hayranlığı nedeniyle içine düşeceği çaresizliğin ve daha kötüsü fetva kurumunun değersizleştirilmesinin trajik bir örneği sergilenmiş oldu.

 

[5] Bunun güçlü bir örneği Fehmi Koru’nun Başbakanı “Obama gibi geldi Bush gibi oldu” diyerek eleştirdiği konuşmasına bizzat Başbakanın verdiği cevaptı. Başbakanın “yazıklar olsun” diyerek başlattığı eleştiri; en zor zamanlarda, elitist laik iktidara ve aydınlarına karşı cephede konuşlanmış biri olması nedeniyle çok güçlü bir saygınlığa sahip olduğu düşünülen Fehmi Koru’nun neredeyse yalnızlaştırılmasına yol açtı. İtibarsızlaştırma gibi pratik bir sonuca yol açan Başbakanın öfkesi, süreci izleyen bütün İslamcı aydınlarda şok etkisi yaptı ve onları benzer bir hışma uğrama korkusunun esiri kılarak iradesizleştirdi. (Fehmi Koru’nun sözleri için bkn: http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/464982.asp) Benzer şekilde parti kurmaylarından Ertuğrul Günay’ın liderin sözlerini tefsir çabasına, Erdoğan’ın basın önünde verdiği karşılık ( şuraya bkn: http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1294912576&day=13&month=01&year=2011 ) da başka bir itibarsızlaştırma örneği olarak işledi. Bu olaylar o kadar güçlü bir otokontrol mekanizmasını devreye sokacaktı ki, sonuçta kötürümleşen siyasetçi ve aydın tipine evrilmeyi sağlayacaktı.

Bu işleyişin somut örneği ise, Roboski katliamı ve özür meselesi hakkında kullandığı dil nedeniyle Başbakanı eleştiren Ali Akel’in, 25.05.2012 tarihli Yeni Şafak (bkn: http://yenisafak.com.tr/yazarlar/aliakel/ozur-aciklanmaz-ozur-dilenir/32548)  yazısından sonra gazetedeki görevinin sonlandırılması oldu. Artık Başbakanın doğrudan müdahalesine gerek kalmadan, çizgi dışı yazan birine karşı gereken rolü oynayacak sürüyle ara merciinin oluştuğuna şahit olduk.

 

[6] İslamcı aydınların 1990-2003 aralığında yüklendiği ve yükseldiği dergilerde Kürt Meselesi hakkında yazılanlara bakanlar, “iki ateş arasında” kalmışlık üzerinde yükselen bir analiz çabasının belirleyiciliğine şahit olabilirler. Devlet ve PKK’nin zalimlikte eşitlendiği bu izleğin arka planında; Cumhuriyet ideolojisinin, iktidarın modern dönemde işletilme tekniği ile ilişkisi üzerinden yürüyen bir analiz yeşermişti. Bu açıklamada, ideoloji-aydın-adalet ilişkisi, yukarıda kurucu sorular dediğimiz tanımlama çabasının bir örneği olarak analitik rol yükleniyordu. İslam’ın Kürtlere karşı işlenen zulümden beriliği de bu analizi kolaylaştırıyordu. 2010’a doğru devlete atfedilen zalimlik yavaşça silikleştirilirken yok edilmesi gereken tek ateş olarak PKK, İslamcı aydınların hedefi olarak yazı dilini dönüştürdü.

 

[7] Ak Parti’nin düşürülmesi yönünde ortaya çıkarılan darbe girişimlerinin ve bu girişimlere eşlik eden enformasyon harekâtlarının bu olguyu pekiştirdiğini söyleyebiliriz. Bunun dışında özellikle Kürt meselesinde geriye kalan diğer bilgi kaynakları ise hakkından fazlasını talep eden “Stalinist” bir örgütlenmenin dezenformasyonu içinden geldiğinden, İslamcı aydınlara göre, sahih olabilmesi zaten mümkün değil. Fakat bu arada, artık toplumla bağlarının da Ak Parti’nin ilişki şebekesi içinden kuruluyor olması, ne yazık ki bu İslamcı aydına yanaşamayacak toplumsal kesimlerin ne düşündüğü nasıl hissettiğini duymalarını da imkânsızlaştırıyor.

[8] Murat Güzel’in bu yazısı, Ağustos 2012’de Star Gazetesi – Açık Görüş’de yayınlandı. Fakat arşivde bulamadığım için şu linke müracaat edilebilir: http://arsivlemesemolmazdi.blogspot.com/2012/07/muratguzel-islamclga-bicilen-rol.html

4 Yorum
  1. […] İslamcı Aydının Karizmatik Liderlik Karşısında Büyülenme Arzusu – II […]

  2. alp dedi ki:

    İslamcılığın yaşadığı dönüşüme ilişkin pek çok şey okudum ama hala bana göre en iyi analiz cihan tuğal’un pasif devrim kitabında yaptığı analiz. Şahsen Sinan’ın bu yazısını rahatlıkla bu kitabın yanına koyuyorum, koyucam bundan sonra. Gayet içerden, söz konusu dönüşümü yaşayanların öznelliklerinin bağlamını, psikolojisini, bu fahiş hataları nasıl ve niye yaptıkları, yapabildiklerini net ve hafif etnografik şekilde ortaya koymuş. Bir yandan mikroda öznelliklere yakından bakıp onları kısmen “anlama”mızı sağlıyor, diğer yandan tekrar makroya yükselip, yapılan, yapılmakta olanın adaletten, haktan, islamdan uzaklığını şak diye koyuyor. İlk bölümde yaptığı analizin içerdenliği, etnografikliği de, ikinci bölümdeki analizin detaylılığı, ince ince örülmüşlüğü, siyasal derinliği ve apaçıklığı da tek kelimeyle müthiş. Tuğal daha ziyade halktan, esnaflıktan İslamcıların dönüşümünü çok güzel anlatmıştı sanki (Yasin’in hikayesi…), Sinan’da aydınların dönüşümünü çok güzel anlatmış. Aydın radikalizminin toplumsal gerçekliklerle sınanmaması, gerçekliklerle teması öncelemediği için kendi halinde, kapalı devre takılıp gitmesi teması Tuğal’ın analizinde de çok baskındı. Milli görüş’ün tüm zaaflarına rağmen siyasi parti olmasından ötürü toplumsal gerçeklikle, halk kesimleriyle yoğun bir ilişki kurma çabası, onu belki de radikallerden teorik anlamda olmasa da nesnel anlamda daha “devrimci” yaptı gibi bir şey ima ediyordu sanki Tuğal. Elbette ki Sinan’ın Tuğal’dan farkı somut bir çizgi de önermiş, neyin nasıl yapılması gerektiğine işaret etmiş, çok da güzel etmiş, Yusuf peygamberin kıssasını yorumlayış biçimi çok kıymetli.

    Çok yer var altı çizilecek, altını çizerek okumaya başladım, sonra baktım çizilmedik yer kalmıyor bıraktım. Şunlara işaret edeyim, hepsi ilk bölümden:

    “toplumsal gerçeklikle, gelenekle, insan tekleriyle bağlantısı eskiden beri sorunlu olan, kendi nefsinin terbiyesini ciddi bir sınamadan azat etmiş, temsil ettiğini zımnen iddia ettiği hakikat adına gereken rolü oynayamadığının farkında ve kısmen de utancında olan İslamcı aydın”

    “İslamcıların bilgi-sorumluluk arasında kurduğu (…) bu eski gerilim hattı, bilgi-statü hakkı özdeşliği ile yer değiştirmiş bulunmaktadır.”

    “İslamcı aydının toplumsal gerçeklikle sınamadan ürettiği bilgi ve tavrın gerçeklik karşısında direncinin, siyasal araçlardan yayılan baskıya maruz kalınca ölçüldüğünü ve çözüldüğünü söylemeliyiz.”

    “Bu figürün İslamcı kimliğini kuruşu sürecinde, hakikati kendi emeğiyle kavrayabildiğine ilişkin sınanmamış fakat son dönem Türkiye İslamcılığında baskın olan inancını da bir tarafa kaydetmeliyiz. Öyle ki, dini yeniden veya doğru haliyle ilk kez keşfetmiş olma inancından türettiği özgüveni, bu aydını geleneğin öyle ya da böyle kurduğu bütün sınırlayıcı etkilerden de zaten kurtarmıştı. Bu keşif iddiası, terbiye edilmeye razı olmayan hırçınlığıyla kendi ahlakının sorgulanamazlığına dair bir refleksi hep taşıyagelmişti.”

    Özelikle radikal çevrelerde İslamcılıkta olsun solda olsun müthiş bir özgüven patlaması yaşayan ve toplumu kafasındaki tahayyüle göre değiştirmek için dost düşman ayırt etmeden hırçınlaşan, çok doğru bir formül bulduğundan emin olduğu için kendisini merkeze koyup asıp kesen aydın tipi istemediğimiz kadar boldur. Burada aydını da çok spesifik anlamda anlamamak lazım bence. Radikal siyasetler çizgisinde siyaset yapan hemen herkes, bu siyasetler merkez siyasetten farklı olarak alternatif ve son derece iddialı bir bilgi dağarcığına hakimiyeti az çok gerektirdiği için, kendisini az çok bir aydın olarak görür, konumlandırır. Ondan yani anlatılan biraz da hepimizin hikayesi, tehlikesi. O gözle okumak lazım. Çok müthiş analiz etmiş Sinan aydın tipini, psikolojisini.

    Daha dün Akif Emre’yle sohbette bakın gelen bir temaydı aydın- alim meselesi. Akif Emre de aydını gömdü, iyi de yaptı. Ancak bence bunu biraz sinik bir şekilde yaptı, o iyi bir şey değil tabii. Gelenekle bağı sağlam, geleneği bugüne taşıyabilecek alim’leri işaret etti, buna da amenna ama öyle bir şekilde yaptı ki bunu, alimler neredeyse mehdi gibi, yani aslında pek de gelesi olmayan ve bizim kendi sorumluluğumuzu da biraz görünmezleştiren, kurtuluşun sorumluluğunu bizden başka bir özneye atan bir işleve büründü. İyi olmayan bu işte.

    Aydını gömelim. Bizim halkçılık dediğimiz şey bu zaten. Halk güzellemesi değil, halkı halk olarak kategorize eden aydını gömmek. Eğer havalı bir statü, karizma, vs. elde etmek değil de hayırlı bir şey yapmak istiyorsa içinden çıkıp sonra beğenmediği bir soyutlama olarak ürettiği halkın içine gömmek. Arif Dirlik’in postkolonyel aura kitabındaki “Hegemonyacı İdeoloji ve Kurtuluş Pratiği Olarak Kültürelcilik” makalesinde bir aydın bölümü var. Birebirdir. Şifa gibi. Ayda bir alıp şarj olmak iyidir, çünkü hepimizin biraz aydın olası var. Dirlik özetle aydının gerek sınıfsal hiyerarşideki üst orta bir yerlerdeki konumlanışı, gerek elde ettiği bilginin bir bedeli olarak ödediği halk sınıflarına yabancılaşma, gündelik somutluklardan soyutlamalara doğru çubuğu ve zihnini bükmesi onu berbat bir konuma getirir diyor. Halk sınıflarını “dinlemesi” ve mücadeleye ortak olması, onun varlığını belki biraz anlamlı kılabilir diyor.

    Halka tepeden bakmayan, ona sadece öğüt veren değil onunla gündelik hak mücadelelerinde omuz omuza mücadele edebilen, bunun sorumluluğunu ve bedelini ödemeye hazır bir tip. Alim bildiğim kadarıyla sadece bilen değil, bildiğini yapan, gerektiğinde de bunun bedelini ödeyen bir insan tipiydi. Aynı zamanda da modernizmle cedelleşir ona karşı mücadele ederken, ona benzemeye başlamayan, geleneğe dair bilgisini sürekli derinleştiren, masabaşında ürettiği köksüz, radikal ve yepyeni modeller yerine geleneği bugünün sorunlarına cevap üretmek üzere bugüne taşıyan bir tip. Ben Akif Emre’nin alim’inden böyle bir şey anlıyorum. Bunu da çok idealleştirip, romantize etmeye gerek yok, hepimiz biraz buyuz, bunu icra etmeye, bu ideale yaklaşmaya çalışıyoruz, daha çok çok fırın ekmek yememiz lazım o ayrı. Ama işte bu hatta performans gösterebildiğimiz, ilerlediğimiz kadar, o ölçüde sorumluluğumuzu yerine getirmiş olacağız herhalde. Ve yani bunu yapacak filan da öyle pek kimseler yok, topu taca atabilecek bir durumda değiliz. Ortalıkta ak parti ötesi bir İslamcılık, bir siyaset, Müslümanlara konuşacak, dünya sistemine karşı çıkacak bir adalet siyaseti arayışındaki insan sayısı belli.

    Lafı çok uzattım. Bir de hatlar biraz karıştı ister istemez. Yazının ikinci bölümüne gelemedim bile. Tartışma yürürse sonra da oraya dair yazarım.

    Sinan kardeşime hoş gelmişsin, ne iyi etmişsin, Allah kalemine kuvvet versin diyorum. Zihnimizi çok açacaksın belli ki.

    Bir de bu yazı üzerine biraz eğilelim, tartışalım inşallah diyorum.

  3. […] İslamcı Aydının Karizmatik Liderlik Karşısında Büyülenme Arzusu (2) (Sinan Kızılkaya / 06.03.2013) […]

  4. […] Aydının Karizmatik Liderlik Karşısında Büyülenme Arzusu” başlıklı epey ilgi gören iki yazılık dizisiyle […]

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>