Camimiz Neresi? -Şehir Örnekliğinde Bir Tasvir

Bu yazıda, 90’lı yıllarda doğmuş olan, 90’larda “İslamcı hareket”in içinde, kıyısında yahut bir tarafında bulunanların evlatlarının, bu İslamcı hareketin bir uzantısı/sonucu olarak nerelerde “toplandıklarına” dair bir tasvire yelteneceğim. Bu tasvirin önemi, yıllardır yapılagelen durum analizlerinin, yapısal çözümlemelerin yahut kültürel-klinik gözlemlerin dışında -ötesinde mi denmeli acaba- bir tasvir/betimleme amacı gütmesidir. Bu tasvirle ne amaçlanmaktadır sorusunu sormadan önce birkaç varsayımda bulunmayı, metnin sıhhati için gerekli buluyorum.

21. yy. düşün dünyasına bir “cephesizlik” hakimdir. Cephesizlikten kastım, çok oynak, çok değişken, çok “soyutlanmış ilkeler” üzerinden hareket eden bir tavır alma örüntüsüdür. Bu oynaklık, pek tabii ki, yalnızca İslamcı çevrenin içine düştüğü bir oynaklık değil. Ne var ki yazının müellifi olarak, içinde doğup büyüdüğüm ve en çok gözlem yapma şansım olduğunu düşündüğüm bu grup üzerine yazarak başlamayı uygun görüyorum. Ayrıca bir cephe kurma çabasının da bu “kaybedilmiş cephelerin” ihyası ile mümkün olabileceğini düşünüyor, cephe onarmayı, ihya hareketini kayda değer buluyorum.

İlk bakışta, bugün “İslamcı-gençleri”nin -İslamcı gençler demiyorum zira onları İslamcı olma iddialarına bakmadan, bu “mahalle” içerisine yahut kıyısına doğmuş olmaları bakımından ele alıyorum– cephesiz olması savına karşıt olarak, çok az bir kesiminin de olsa zaman zaman eylemler düzenledikleri; üniversiteler ve meydanlarda toplanıp taleplerini/tepkilerini ortaya koydukları söylenebilir. Tüm bu davranışları cephe almadan farklı olarak, birer “pozisyon alma” olarak değerlendireceğim. Cepheleşmemiş, çünkü cephe “kazılan” bir şeydir. Belli bir sebat ve dirayet, istikrar ve temadi gerektirir. Bu yönüyle cephenin “kazanılan” bir şey olması da beklenir. Fakat yukarıda mevzubahis edilmiş “pozisyon almaların” neden yalnızca pozisyon alma olarak kaldığını hatta yalnızca poz verme olarak bile nitelenebileceğini yine bu tasvir sırasında göstermeye çalışacağım.

Soru şu; “İslamcı-gençleri nelere karşı pozisyon alıyor ve/veya neler uğruna birleşiyor?”. Bu sorunun yakın zamanda karşımıza çıkmış yanıtlarından biri meşhur Şehir Üniversitesi eylemleri olabilir. Belli çevrelerde islamcı-gençlerinin Şehir meselesine fazla ses çıkartmadığı, iktidarın tarafında durarak Şehir’in tamamen düzmece olan yönetilememe problemini bile isteye bir zoka olarak yuttuğu söylenir. Bu iddianın geçerliğini sağlayacak belli bir apolitik/muhafazakâr grubun varlığı söz konusu olsa da esasen fısıltı gazeteleri ve küçük gruplar içindeki sohbetler aracılığıyla İslamcı-gençleri arasında yaygın bir iktidar karşıtı kanaat oluşturulduğu da vakidir. Tabii bununla birlikte bu kanaatin sahaya, cepheye, pozisyona dönük güçlü, kitlesel bir yansıması olmadığını da kabul etmek gerekir.

Tasvirimi sürdürmek adına şu sorunun yanıtını bulmaya çalışayım; Şehir Üniversitesi meselesinde genel olarak karşı çıkılan, karşısında konuşlanılan ve karşıt söylemi üretilmeye çalışılan aktör kimdi? Ve pek tabii ki İslamcı-gençleri bu meselenin neresindeydi? Şehir meselesinde karşı çıkılan aktörün zamanla değiştiğini söylemek mümkündür. Olaylar ilk patlak verdiği zaman geniş bir tepki çekmediği için, Şehirlilerin başta ürettiği söylemler kendilerine yöneltilen itham ve iftiraları boşa çıkartmaya odaklanmıştı. Bu söylemler içerisinde bir karşısına alma söz konusu değilse de Şehir’in varlığını korumak gibi bir gaye uğrunda toplanıldığı söylenebilir. Bu Şehir’in varlığını korumak gayesinin hareketin temelini oluşturduğu, Şehir’in kapanmasına dek rolünü sürdürmesinden de bellidir.

Aralık ayında yapılan “Şehir Hepimizin” eyleminde okunan bildiride de Şehirlilerin net bir karşısına alma hareketi içinde olmadığını görmüştük. Hükümetin, “politik” olduğu ayan beyan ortada olan bir üniversite kapatma hamlesini, yalnızca üniversite-banka gerginliğini çözümsüz bırakması üzerinden eleştirmenin yetersizliği herkesçe kabul edildi. Ancak bu eylemin sonuçsuzluğu, ses getirmemesi ve eyleme getirilen eleştiriler sonrasında Şehirlilerin söylemi keskinleşti. Özellikle BİSAV’a kayyum atanmasıyla pek çok İslamcı entelektüel de yapılanları alenen eleştirmeye başlarken “devrim, kendi çocuklarını yiyor” sloganik ifadesi üzerinden oluşan bir “ayma” halinin İslamcı-gençleri içerisinde yaygın bir eleştiriye katkı sağladığını gördük. Elbette bu alenen eleştirmeye başlamalar, yaptığım tasvir açısından, bir pozisyon almaktan öteye gitmiyor. Fakat Şehirlilerin kendisi için, bu andan itibaren, bir cephe kazısına girişildiği söylenilebilir. Bu cephe kazısının özneleri, olayları başından beri daha bütünlüklü görmeye çalışan, haddizatında AKP iktidarına muhalif olan bir öğrenci topluluğuydu. Ne var ki, yukarıda değindiğim gibi, Şehir’in kapanmasıyla birlikte cephe kaz(an)ımı yarıda kaldı zira hareketin temelinde Şehir’i korumak gayesi bulunuyordu.

Şehir hareketinde yer alan iki temel öğrenci tipi vardı. Biri AKP iktidarına angaje, apolitik, sesini ancak iğnenin ucu kendine döndüğünde çıkartan ya da daha iyi niyetli bir ifadeyle problemleri görebilmesi için kendi başına bir hal gelmesi gereken gruptu. Diğeriyse AKP’ye farklı saiklerle muhalif olan, farklı çeşitli mecralarda muhalefetini sürdüren gruptu. Bekleneceği üzere ilk grup ikinci gruptan daha kalabalıktı. Diğer özel üniversitelerde olduğu gibi Şehir’de de bu apolitik grubun sayısal üstünlük sağlamasının nedeni kurumsal olarak öğütlenen liberal, post-modern, politik doğrucu tavırdır. Şehir, pek çok önemli akademisyene ev sahipliği yapıyorduysa da bu “liberal” tavrı öğrencilere pompalamaktan geri durmadı. Yine de devasa bir lümpen-üretim havuzundan böyle bir hareketin çıkması umut vericiydi.

Spekülasyon yaparak, Şehir birkaç ay daha kapatılmasaydı bir cephe kazılabilir miydi sorusunu soracak ve buna da bir yanıt vermeye çalışacağım. Şehir Hepimizin hareketinde yukarıda değindiğim iki grubun ikircikli yapısı kendini hemen ele veriyordu. Bir yandan iktidar ile doğrudan sorunu olmayan, ona angaje olduğu ölçüde muhafazakarlaşan grubun o bilindik mağdurluktan mütevellit yardım çığlığı kulak tırmalıyordu. Diğer yandan, muhalif olan azınlık grubun yeterince örgütlenememesi sonucunda aksayan aksiyonları, olası kazanımlarının da önüne geçiyordu. Muhalif grup angaje grubu ikna etmeye çalışır, eylemlerine destek vermeye çağırırken eforunu daha geniş perspektifli bir pozisyon almaya yani cephe kazmaya ayıramıyordu. Şehir kapatılmamış, süreç uzatılmış olsaydı iki grubun bu birbirinin aksi konumlanışı da sürecekti. Dolayısıyla değişen bir şey olmayacak, yalnızca belki daha fazla insan daha radikal bir itiraza sahip olma imkanına erişecekti.

Sonuç olarak, bir cephe olamayan Şehir müdafaası, ilk başlarda herhangi bir politik faili karşısına almadı. Meselenin uzlaşmacı bir metotla çözülebilmesini umdu. Aralık ayından itibaren geliştirilen daha muhalif, daha keskin söylem ise Şehir’in kapanmasıyla birlikte sönümlendi. Bu bağlamda cephe kurmak için geç kalınmış olduğunu ve bu eylemlerin ancak bir pozisyon alma olarak tasvir edilmesinin uygun olacağını düşünüyorum.

Yazının burasına gelince şunu belirtmekte bir fayda görüyorum; bu cepheleşme gerçekleşseydi Şehir büyük ihtimalle daha önce ve daha sert biçimde kapatılırdı. Yani bu yazdıklarım asla bir reçete gibi algılanmamalı. Hatta yazdıklarım büyük ihtimalle tasvirlerden bir tasvir olmaktan öteye gidemeyecek. Ne var ki tasvirimin bir şeyi çok aşikâr kıldığını ve buradan bir işlev kazandığını düşünüyorum; İslamcı-gençlerinin lümpenleşme eğilimi, cephe kurmaya, dirayete ve sebata uzak oluşları. Bunu bir özeleştiri olarak vermem -ve vermemiz- gerektiğini düşünüyorum. Bu lümpenleşme eğiliminin altında AKP kültürel ikliminde büyümenin verdiği bir rahatlık, gerontokratik geleneğin sebebiyet verdiği zihinsel tıkanıklık ve alternatif politik örneklerin yokluğuna dair yerleşik inanç olduğunu düşünüyorum. Yazıya gelebilecek bir itiraza hem başta hem de sonda yanıt vermeye çalışarak şunu tekrar etmekte yarar görüyorum; bu cephesizlik, evet, yalnızca İslamcı-gençlerinde yok. Yine de, misal radikal sol grupların da savruk bir yapıya sahip olmasından hareketle, ne bu tasvir boşluğa düşürülebilir ne de özeleştirinin gerekliliği.

Sonsöz

Soruya geri dönecek olsaydık: “İslamcı-gençleri nelere karşı pozisyon alıyor ve/veya neler uğruna birleşiyor?” Bu sorunun bir başka yanıtı, İHH çevresindeki gençlerin Fatih’te gerçekleştirdikleri Doğu Türkistan eylemleri olabilir. Bir diğer yanıtı Ayasofya’nın açılması esnasında dönen tartışmalarda bulunabilir. Alparslan Kuytul’a uygulanan sistematik zulme karşı Furkan Vakfı gençlerinin tavırları da bunun bir başka yanıtı olabilir. AGD, Özgür-Der, İMH, Akabe vs. İslamcı-gençlerinin buluştuğu mekanların, kümelenme alanlarının hemen hepsinin bu soruya bir yanıt teşkil edeceği açıktır. Tüm bu misallerin, Şehir ile örneklediğim tasvire uyacağını düşünüyorum. Bu politik poz kesmelerden kurtulmak, pozisyon almanın ötesine geçip cepheleşmek için İslamcı-gençleri olarak kavganın nereden başladığını görmemiz gerekiyor. Savaş ortasında bîtaraf olanın bertaraf olma akıbetine uğramamak adına, dilimizden düşürmediğimiz hakkın ve adaletin mücessem saflarına geçmemiz gerekiyor.


*Öne çıkan ve yazıda kullanılan görseller ‘Şehir Hepimizin’ İnisiyatifi Twitter hesabından (@sehirhepimizin) alınmıştır.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.