Zoraki Türklük Sözleşmesi (1)

 DURUM ANALİZİ

24 Haziran Pazar günü yapılan Milletvekili seçiminde MHP % 11.7 oy oranıyla 47 milletvekili çıkardı. MHP’nin içinden çıkan İYİ Parti ise %10 oy aldı bu sonuçlara göre, Milliyetçi tandanslı iki partinin toplam oy oranı % 21.7 yani yaklaşık % 22’lik bir oy oranına ulaştı, iki partinin toplam milletvekili sayısı ise 92 oldu. 1 Kasım 2015 tarihinde MHP %11,9 oy almıştı. Yani üç sene içinde iki partiye bölünmesine rağmen seçmen sayısı ikiye katlandı. Şimdi durum şu parti ikiye bölünüyor, seçmen sayısı ikiye katlıyor yani bu durumda ters bir orantı var. Şimdi siyaset bilimciler bu sorunun cevabını arıyor ve çeşitli teoriler ortaya atıyorlar ve genellikle günlük siyasi davranış biçimlerinden hareket ediyorlar. Aslında iki partinin oy toplamı 1999 seçimlerinde MHP’nin aldığı oy ile aşağı yukarı aynı o günden bugüne olan nüfus artışı ve memleketteki milliyetçilik rüzgarlarının artışı ile birlikte yaklaşık 1.5 puanlık bir artış var ki buda yaklaşık 20 sene sonunda olabilecek bir büyüme, yani alınan oy oranı normal görünüyor ama benim düşünceme göre bu oran bence potansiyelinin çok altında kalıyor. Benim bu konudaki düşüncem ise şu, Türkiye’de ‘Milliyetçi’ düşünce ve onun siyasete etkisinin asgari %35 olduğu kanaatindeyim. Yani Türkiye’deki altyapıda var olan bu siyasi anlayışın yani buzdağının henüz daha çok az bir kısmı görünüyor. Esas buz kalıbı suyun altında gözlerden ırak durumda bulunuyor.

Samuel Huntington, 1993 yılında yazdığı ‘Medeniyetler Çatışması mı?’ isimli makalesinde Türkiye ve Meksika’yı dünyanın en çok bölünmüş iki ülkesi olarak gösteriyordu ve o makalede şöyle diyordu. ‘Türkiye tarihen en derin biçimde bölünük ülkedir.’ [1] Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması mı?, s.43.

Bugün tarih 2018 ve Türkiye o tarihten sonra 1997 yılında 28 Şubat Post Modern darbesini, 2002 yılından itibaren Türkiye Demokrasi tarihinin en uzun iktidarını ve bununla birlikte 27 Nisan 2007 e-muhtırası ile 15 Temmuz 2016 darbe girişimini ve 30 Mayıs 2013 Gezi isyanını yaşadı. Ayrıca 2013 yılından 7 Haziran 2015 seçimlerine kadar süren ‘Çözüm Süreci’ adını koydukları ve başarısızlıkla ve ardından son derece yıkıcı çatışmalarla devam eden bir barış görüşmesi sürecini denedi. Şu anda da bir rejim değişikliğinin içine girdik ve geleceğin ne getireceği hepimiz için bir meçhul!

Yani toplumdaki fay hatları iyice yarıldı. Siyaseten baktığınız zaman Türkiye ana hatları itibariyle nirengi noktasını Milliyetçilikten alan %35’lik bir gruba; nirengi noktasını İslamiyet’ten alan %30’luk gibi bir gruba; yine nirengi noktasını batıdan ve seküler değerlerden alan %35 gibi bir gruba sahiptir. Yani halkın 1/3’ü Türkçülük üzerinden siyaset yapıyor, 1/3’ü İslami düşünce ve hayat biçimi üzerinden bir siyaset anlayışına sahip, 1/3’ü ise başat olarak sekülerliği önceleyen bir siyasi anlayışa sahip durumda siyaset yapıyor. (Bu gruba Kürt siyasi hareketinin büyük bir kısmını da dahil ediyorum.) Burada hassas olan bir durum ise, Milliyetçi ve İslamcı siyaset anlayışlarının birbirlerine geçirgenliğinin ve yine Milliyetçi anlayışla, seküler anlayış arasında da bir siyasi geçirgenliğin var olduğunu görüyoruz. Bu da bizim önümüze Türkiye’de son yapılan referandum üzerinden şöyle bir gerçeği çıkarıyor ki o da Türkiye siyasi olarak yaşam biçimleri üzerinden %50-50’lik bir bölünme ile karşı karşıya kalmış vaziyettedir.

Türkiye siyaseten Ziya Gökalp’in 1918 tarihinde yazdığı kitap olan ‘Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muassırlaşmak’ kitabındaki gibi üçe bölünmüştür. Kitap devlete yön vermek amacıyla yazılmıştır ve devlet bu siyaset tarzlarının üçünü de zaman zaman kullanmıştır ve kullanmaya da devam etmektedir. Bu ise bizde böyle bir bölünmüşlüğü ortaya çıkarmakla beraber, şunu da gözler önüne sermektedir ki, Türkiye’de başat siyaset çizgisi Türkçülük yani Milliyetçiliktir. Artık şu iyice belli olmuştur ki bu bölünme ağır kamplaşmayı doğurmaktadır ve ülkedeki bu seçmen hareket tarzı çok önemli bir problem çıkmadıktan sonra değişmeyecektir. Bütün bu davranış biçimini değiştirecek olan milliyetçi seçmenin tavrı olacaktır. Çünkü bu seçmen daha doktrinel bir parti olmasına rağmen bir seçim önce çok oy verdiği partisini bir seçim sonra terk edebilmektedir ya da tekrar onu ödüllendirebilmektedir. 1999 seçimlerinden itibaren bütün seçimleri araştırırsanız bunu görebilirsiniz. Halbuki tam tersi olması gerekmektedir. Bu seçmenin kendi partisini asla terk etmemesi ve özellikle devletin ve partinin çizdiği çizginin dışına çıkmaması gerekmektedir. Yani Barış Ünlü’nün, ‘Türklük Sözleşmesi’ isimli kitabında iddia ettiği gibi bir tavırda olması ve asla bu sözleşmeyi bozmaması gerekmektedir. Referandumda görüldü ki, HDP’li bir Kürt seçmenle, MHP’li bir Türk seçmen aynı şekilde hareket edebilmişler ve Hayır demeyi başarmışlardır. Bu bence Türkiye’de siyaset bilimcilerin asla gözden kaçırmaması gereken bir husustur. Şimdi yavaş yavaş Barış Ünlü’nün kitabına gelelim.

TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİ Mİ?

Barış Ünlü kitabında kısaca Türkiye’de toplumun büyük çoğunluğu ile Devlet arasında zımni bir anlaşma olduğunu iddia etmektedir. Bu toplumda makbul vatandaş olabilmek için kişinin Türk, Müslüman ve Sünni olması gerektiğini ve bu özelliklere sahip kişinin makbul vatandaş kabul edildiğini, bu sözleşmeyi bozanların ise devlet ve toplum tarafından dışlandığını ve cezalandırıldığını söylüyor. Bunu da teorik olarak Siyahlık ve Beyazlık üzerinden anlatıyor. Önemli bir iddiası ise bu toplumun bunu bilerek ve isteyerek kabul etmesidir diyor. Türklüğün imtiyaz olarak sunulduğunu, toplumun da bu avantajı kullanmak için can attığını anlatıyor.

Türklük Sözleşmesi’ne modern Türkiye’nin yazılı olmayan fakat yazılı olanlarından çok daha etkili olan esas anayasası olarak bakılabileceğini düşünüyorum. Üç temel madde ve bu maddelerin arkasındaki tarihsellik, Türklerin/Türkleşenlerin görme, duyma, bilme, ilgilenme, duygulanma hallerini şekillendirdiği kadar, aynı zamanda görmeme, bilmeme, ilgilenmeme, duygulanmama hallerini de şekillendirmiştir. Dolayısıyla Türklük belli görme, duyma, bilme, ilgilenme, duygulanma halleri olduğu kadar, görmeme, duymama, ilgilenmeme, duygulanmama halleridir. Sözleşmenin temel kuralları aile, cami, mahalle, okul ve orduda toplumsallaşma ve düşünsel/duygusal eğitim yoluyla öğrenilir. Kurallara uyum içselleştirilir. Kurumların kimleri kayırıp, kimleri cezalandıracağı, zihniyeti, işleyişi ve toplumsal çevrelerin içerme/dışlama mekanizmaları da sözleşme tarafından belirlenmiştir.[2] Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, s.16.

Hoca devletle toplum arasında karşılıklı bir yazılı olmayan sözleşme olduğunu ve bunun her iki taraf tarafından yükümlülüklerinin yerine getirildiğini iddia ediyor ve bu sözleşmenin uygulayıcısının iki tarafı olduğunu söylüyor. Yani fail olarak devlet ve toplumun el ele verdiğini iddia ediyor. Bu iddiasını ise özellikle Güney Afrika apartheid rejimi üzerinden temellendiriyor. Yani kısaca bu ülkede beyaz olmak her zaman bir avantajı yanında taşıyordu diyor. Bunun sadece toplumun ekonomik olarak en üstündeki sınıflara değil, toplumun en altındaki beyazlara dahi büyük bir üstünlük olarak bir imtiyaz olarak yansıdığını söylüyor. Beyazların ise en demokratlarının dahi bunun nasıl bir avantaj olduğunu görmediklerini, görmek istemediklerini söylüyor. Türkiye’de de, Türklerin aynı şekilde doğuştan gelen veya sonradan oluşan Türklükleri nedeniyle böyle bir avantaja sahip olduklarını, o yüzden hiç karşıdaki ile empati yapmadan bunu kabul ettiklerini, içinde bulundukları bu avantajları dahi sorgulamadıklarını söylüyor. [3] Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, s.29-55.

Daha sonra ise tarihsel bir analize geçerek Osmanlı imparatorluğunun gerilemesiyle birlikte devletin kurtuluş reçeteleri ararken önce Tanzimat ile birlikte bir Osmanlılık sözleşmesine geçtiğini, daha sonra İttihat ve Terakki ile bir Müslümanlık sözleşmesi imzalandığını ve bu arada Anadolu’daki azınlıkların ve özellikle de Ermenilerin devlet ve toplumla (Buna Sünni Kürtler de dahil, burada özellikle Alevi Kürtleri Ermenileri kurtaran topluluk olarak ilan ediyor) birlikte soykırıma uğratıldıklarını, Cumhuriyetle birlikte bu seferde bir Türklük sözleşmesi imzalandığını söylüyor ve bu defa toplumun ve devletin el ele vererek Müslüman azınlıkları yok etmeye ve asimile etmeye çalıştıklarını iddia ediyor. Bunu da kitabı içinde delillendirmeye çalışıyor. Bugünkü çatışmanın ana bağlamını buradan kuruyor.

Barış Hoca maalesef Türkiye Sol siyasetinin çok uzun zamandır yaptığı bir hatayı tekrarlıyor ve sonuçlar üzerinden bir teori geliştirmeye çalışıyor. Bir de yine her zaman olduğu gibi bu teoriyi bu toprakların dışında bir mecra üzerinden belirliyor. Anadolu’da (özellikle Anadolu lafzını kullanıyorum) hiçbir zaman olmamış ve olmayacak olan genetik ırkçılık (çünkü bu entelektüel bir alt yapı ister) yapıldığını söylüyor. Tıpkı Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki yapıldığı gibi Beyazlığın doğuştan gelen bir avantaj doğurduğunu, Türk, Müslüman ve Sünni olmanın da bu ülkede böyle bir avantaja yol açtığını söylüyor. Oysaki Türk siyasi tarihi incelendiği zaman görülecektir ki, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nde etnik olarak Türk ve Kürt olanlar daima amiyane tabirle ayak işlerini görmüşlerdir. O anlamda Osmanlı bir Türk devleti olmaktan ziyade bir Balkan devleti olma özelliğini taşımaktaydı. (Bugün Anadolu’yu ve Balkanları gezdiğiniz de görüyorsunuz ki, Osmanlı’nın izleri hep Balkanlardadır. Anadolu’da antik uygarlıkların ve Selçukluların izleri görülmektedir.) Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar ve bu Cumhuriyetin siyasi doktrinini oluşturanların ise ya Balkan kökenli ya Rusya ve Kırım kökenli olduğunu görürsünüz, ayrıca belki çok iddialı olacak ama Türkiye Cumhuriyeti’ni idare eden zümrelerin genellikle etnik olarak daha azınlık gruplardan olduğu derin bir şekilde incelenince görülecektir.

Öncelikle bu iddialarımı tarihsel olarak anlatmaya çalışayım.

  1. Osmanlı’nın son dönemleri:

Osmanlı imparatorluğunda klasik sistemde, gelirin yeniden dağıtımı, katı dini ve toplumsal ayrım kurallarına göre gerçekleşen bir süreçti. Yönetimin temel görevlerinden biri de farklı sosyal tabakaları birbirinden ayrı tutmaktı. Buradaki esas fikir, toplumsal düzende her bir toplumsal grubun kendisine uygun görülmüş olan konumda kalmaya devam etmesiydi. Bu fikrin bir sonucu olan toplumsal değişmezlik kavramı, ‘Raiyyet oğlu raiyyettir’ sözüyle ifade edilirdi. Toplumsal hiyerarşinin tepesinde devlet bürokrasisi ve askeri sınıflar yer alıyordu. (Bu grupların önde gelenleri hep azınlıklara mensuptular, Türkler çok uzun süre bu yönetim mekanizmasından uzak tutuldular.) Bu grup Osmanlı devleti yıkılana kadar, toplumda en itibar edilen ve en yüksek gelire sahip tabaka olarak kaldı. Üstelik bunlar, gelirlerini çalışarak elde etmiyorlardı. Bürokrasiyi taşrada sipahiler, merkezde ise çekirdeğini yeniçerilerin oluşturduğu gruplar temsil ediyordu. [4] Kemal H.Karpat, Osmanlı Modernleşmesi, s.31.

Bu demektir ki, Osmanlı da her topluluğun kompartımanları belliydi ve devlet bu kompartımanların arasında denetleyici bir güç olarak karşı karşıya gelmelerini önlüyordu ve özellikle Anadolu devletin içinde en fakir kalmış bölgeydi.

3. Selim’e kadar bugünkü manasıyla olmasa da merkez ve devlet arasında daha ademi merkeziyetçi bir yönetim anlayışı göze çarpıyordu ama 3. Selim’den itibaren devlet daha merkeziyetçi bir yapı haline dönüşmeye başladı. Üçüncü Selim 1793 yılında Nizam-ı Cedid adında modern bir ordu kurmaya karar verdi. Bu ordu merkezi yönetimin iktidarını yeniden kurması ve ayanların dizginlenmesi için önemli bir araç olacaktı. 1807 yılında yeniçeri ve ayanın ortaklaşa düzenlediği isyan ile bütün yenileşme taraftarı olan paşalar öldürüldü ve 3. Selim tahtan indirilerek, 4. Mustafa tahta çıkarıldı. 4. Mustafa, Edirne’de bulunan Alemdar Mustafa Paşa marifetiyle bu isyanı bitirdi. Bu isyanda ve daha sonra ortaya çıkan isyanlar da ve bunların bertaraf edilmesinde esas olarak Trakya ve Balkanların merkez olduğu görülecektir. Anadolu’nun bu iktidar kavgalarında ve toprak kayıplarında hiç etkisi olmadığı ayan beyan ortadadır. Düşünün ki 1838 yılına kadar Anadolu’da hala Mehmet Ali Paşa’nın birlikleri vardı ve bu birliklerin çıkarılması ancak İngilizlerle yapılan ticaret anlaşması sonucunda gerçekleşti. Bunun sonucunda ise bu anlaşmanın hem kısa hem de uzun vadeli etkileri Balkanlar’da, Anadolu’da, Suriye’de ve daha sınırlı ölçüde Mısır’da tekstil endüstrisini vurdu ve sonunda bu endüstrilerin ortadan kalkmasına neden oldu. Zanaata vurulan bu darbe, loncaları zayıflatarak geleneksel Osmanlı şehrinde kitlesel işsizliğe ve hızlı bir şekilde bozulmaya yol açtı. Bu tarihlerden itibaren meydana gelen toprak kayıpları sonucunda özellikle Balkan harbi sonrası Anadolu ve Trakya’ya (Edirne ve bugünkü sınırlar) Kırım, Kafkasya ve Balkanlar’dan toplam 7.500.000 dolayında Müslüman nüfus göç etmeye başladı.

1878 yılından itibaren göçün etkileri belirginleşmeye başladı. Muhacirlerin önemli bir bölümü, geldikleri ülkelerde yönetici sınıfa mensup kişilerdi. Bunlar (özellikle de pasaportlarıyla göç etmiş ya da göç etmeden evvel mallarını elden çıkarabilmiş olanlar) beraberlerinde yalnızca kendi sınıflarının yüksek kültürünü ve bilgi birikimini getirmediler. Yanlarında aynı zamanda hatırı sayılır bir sermayede getirmiş olan bu muhacirler, toprak ve küçük çaplı ticaret alanında yatırım yaptılar. Düşük bir tahminle muhacirlerin Osmanlı devletine getirdiği sermayenin 5 milyon lira civarında olduğu söylenebilir. Muhacirler kendilerini düşürdüğü durumdan ötürü Rus yönetimine ve bağımsızlığını yeni kazanmış olan Balkan ülkelerine karşı kızgınlık içindeydiler. Ayrıca başlarına gelen felaketin sebeplerine dair kendilerine göre bir bakış açıları da vardı. Bu etkenlerin her biri, Osmanlı devletinin elinde kalan topraklardaki ideolojik ve siyasi gelişmelerde rol oynadı.[5] Kemal H.Karpat, Osmanlı Modernleşmesi, s.134.

Nasıl bir rol oynadıklarına ve bunun Türkçülüğü nasıl etkilediğine biraz sonra bakacağız ama ondan önce Anadolu’nun sosyoekonomik durumuna kısaca bir bakalım.

Anadolu ve Balkanlardaki Hristiyan nüfus, 1820 ve özellikle 1840’lı yıllardan sonra hızla yükseldi. Bu topraklardaki Müslüman nüfus ise, yüzyıl boyunca azaldı. Anadolu’da çarpıcı miktarlara ulaşan bu azalmadaki en büyük pay, etnik Türklere aitti. Teoride tün Müslüman erkekler için zorunlu olan uzun askerlik hizmetini esasen Türkler yapıyordu. Bundan dolayı, Osmanlının Rusya ve Avusturya ile girdiği savaşı (1768-1829), Sırp ayaklanmasını (1804) ve Yunanistan’ın güneyindeki isyanı (1821-1828) kapsayan uzun savaş döneminde, çok sayıda Türk asker hayatını kaybetti. Hayatta kalanlar ise çoğu kez yirmi yılı aşkın bir süre boyunca askerlik yapmak zorunda bırakıldıkları için aile kuramadılar. Kırsal kesimde ve kasabalarda yaşayan Türk nüfusun bir bölümü ise, salgın hastalıklarla kırıldı.[6] Kemal H.Karpat, Osmanlı Modernleşmesi, s.121.

Bir yandan da bir ara küçük çiftçilik ve tarımsal üretim sayesinde biraz kendini doyurmaya başlayan Anadolu insanı erkeklerin askere alınması sonucu kadınların ve çocukların ya da köyde kalan ihtiyarların yapabildiği çiftçilik ile ancak karnını doyurabiliyordu. Bu nüfus tabii ki salgın hastalıklarla da kırılıyordu. Yani Osmanlının hemen her döneminde Anadolu’daki Türk nüfus Mustafa Kemal’in dediği gibi ‘Fakru zaruret’ içindeydi.

  1. Türkçülük Fikrinin Ortaya Çıkışı:

Barış Ünlü kendi tezinde kısaca Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük tezlerinin ortaya çıkışında Devletin, fikir adamlarının ve toplumun bunu ortaklaşa ortaya çıkardıklarını bunun yazılı olmayan bir sözleşmeye bağlandığını söyleyerek bu sözleşmeleri tarihsel olarak şöyle bir süreç içinde oluştuğunu söylüyor.

  1. Osmanlılık Sözleşmesi:

3 Kasım 1839 ile 31 Ağustos 1876 tarihleri arasında geçerli olan Osmanlı devletinin yaşamasına dönük olarak devlet ve toplumun karşılıklı yapılan sözleşme yani Tanzimat fermanı ile 2. Abdülhamid’in tahta çıkışı arasında devletle toplum arasında oluşan bir sözleşme

  1. Müslümanlık Sözleşmesi:

31 Ağustos 1876 ile 1924 anayasası arasında geçerli olan Hristiyan azınlıkların kontrol ve yok edilmesine dönük, Müslüman topluluklarla devlet arasında yapılan sözleşme (Özellikle Ermeni katliamının bu sözleşme gereği beraberce yapıldığını söylüyor.)

  1. Türklük Sözleşmesi:

1924 Anayasasından itibaren günümüze kadar devam eden Müslüman olup Türk olmayan toplulukların, ya da Sünni olmayan toplulukların asimile edilmesine, direnenlerin yok edilmesine dönük devlet ve toplum arasında yapılan sözleşme

Barış Ünlü bu tezleri ortaya atarken belki de Marksist bir literatürden etkilenmesinden dolayı doğrusal bir tarih tezini ortaya atıyor. Yani devlet ve toplum bu sözleşmeyi hiç tartışmadan, hiç problem çekmeden karşılıklı olarak imzaladı diyor. Bir kere teori kurulurken tarihi de iyi okuyamadığını düşünüyorum ama esas kaygısının ortaya atmış olduğu siyahlık beyazlık olgusundan fire vermemek için böyle bir tezi ortaya attığını zannediyorum.

Şimdi aynı tarih okumasıyla benim yapmaya çalıştığım analize gelelim.

Bu tarihsel dönemlerin hiç birisinde toplum etken olmamıştır, özellikle Anadolu bu meselelerin tamamen dışında kalmıştır ve bütün bu gelişmelerden bihaber durumda yaşamaya çalışmıştır. Şimdi gelelim bu tarihsel dönemlere;

Yukarıda da belirttiğim gibi bu kırılma noktalarında ne oldu, Devlet, aydınlar ve toplum nasıl bir tavır geliştirdi bunu biraz irdelemeye çalışayım.

  1. Osmanlılık Sözleşmesi

Öncelikle Osmanlı Devletinin Tanzimat fermanına nasıl geldiğine bir bakalım.

1831 yılında Kavalalı isyan etti ve Anadolu’yu işgal etti, 1804 yılında Sırplar isyan etti, 1821 yılında Yunan isyanı çıktı, 1829 yılında Yunanistan bağımsız oldu. Osmanlı devleti büyük bir ekonomik sıkıntıya düştü bunun sonucunda hem Ruslarla hem de İngilizlerle ticari anlaşma yapıldı. Ülkenin tekrar bir araya gelebilmesi ve hukuki bir düzenlemenin yapılabilmesi için Tanzimat Fermanı ilan edildi; Tanzimat Fermanının kısaca amaçladığı şeyler şunlardı.

Tüm vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması, Yargılamada açıklığın getirilmesi ve hukukun kurulması, hiç kimse yargılanmadan idam edilemeyecekti, Vergide adalet amaçlanıyordu, Erkeklere dört yıl mecburi askerlik getirilmişti, Rüşvetin ortadan kaldırılması amaçlanıyordu, Herkesin mal ve mülküne sahip olması, bunu miras olarak bırakabilmesi sağlanmak isteniyordu.

Şimdi gelelim asıl meselemize Türkçülük fikrinin ortaya çıkışı devlet politikası haline dönüşmesi ve halk üzerindeki etkileri üzerine birkaç kelam edeyim.

Türk milli şuurunun varlığına ait bazı işaretler, İlk Osmanlı döneminde ve Özellikle Sultan 2. Murad (1421-1451) zamanında görülmektedir. İlk Türk tarihine ait hikayeler, resmi Osmanlı tarihlerine girmiş, efsanevi Oğuz Han destanında belirtilen hanedan halkası onun bir parçası olmuştu. Daha önceleri 14. Yüzyılda bile, Anadolu şairleri arasında Arapça ve Farsça terimleri kullanmayıp saf Türkçeye dönme eğilimi olmuştu. Türkiye’deki halk edebiyatı, bu eğilimi çoğunlukla Bektaşilik gibi sufi mistik tarikatlara bağlı olarak çağımıza kadar getirmiştir. Bu eğilimler Orta Asya’daki doğu Türkleri arasında oluşan kültür hareketi devrine bağlanabilir. Ne olursa olsun bu eğilimler tek tük olup Osmanlı edebiyat ve tarihçiliğinin akışını etkilememişlerdi. Yukarıda değindiğimiz Oğuz Han destanı bir yana bırakılacak olursa bütün Osmanlı tarih ve edebiyatı hanedanla ve İslamiyet’le ilgili temaları işlemiş ve bunlar edebi Osmanlıcanın o karışık üslubuyla yazılmıştı. Avrupalıların Osmanlı ve eyaletleri için yaygın olarak kullandıkları Türk ve Türkiye kelimeleri bile 19. Yüzyıla kadar Osmanlı metinlerinde bu anlamda görülmemişti. Türk terimi arada sırada ‘Cahil Anadolu köylüsü’ anlamıyla küçük düşürme yahut ‘Türkçe konuşan Osmanlı’ ile ‘Diğer dilleri konuşan Osmanlı’yı ayırt etmek için kullanılmıştı.[7] David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.17.

Yani Etrak-i bi idrak olan Türkler, (burada özellikle kastedilen Anadolu Türkleridir) çalışmışlar, asker olmuşlar, vergi vermişler ve can vermişlerdir ama yönetim mekanizmalarında uzun zamandır yer alamamış, sadece devlet tarafından kontrol edilmesi gereken baş belaları olarak idrak edilmişlerdi.

Osmanlı imparatorluğunun bir yandan da zorunlu olarak içine girmiş olduğu batılılaşma döneminde bunu Tanzimat’ın öncesi ve sonrasında da görmekteyiz, Osmanlı devletini temelinden sarsacak bazı kelimelerle karşılaşmaya başlamıştı. Vatan, millet, hürriyet eşitlik gibi kavramlar Avrupa ülkelerinde kurulan elçilikler ve oralara gönderilen öğrenciler vasıtasıyla Osmanlı topraklarına girmeye başlıyordu. 1820’lerde Yunan ayaklanmasıyla başlayan olaylar Osmanlı’yı sadece dışarıdan gelen saldırılarla değil, aynı zamanda içeriden bir bölünme korkusuyla karşı karşıya getirmişti. İşte bu şartlarda Tanzimat olmuştu.

İmparatorluğun çeşitli dini ve milli grupları bünyesinde toplayarak dağılmasını önleyebilmek için Osmanlıcılık bir fırsattı, zaruretti ve korunması gereken bir fikirdi. Bununla birlikte Osmanlıcılığın temsil ettiği fikirlerin ifadesindeki çelişkiler ve uygulamadaki zorunluluklar kaçınılmazdı. Birçok devlet adamı Osmanlıcılığı uygulamakta samimi davranmış olsalar bile aralarında farklı birtakım görüşlerde ortaya çıkmıştı. Eski dini bağlılıklar, bir gecede koparılıp atılacak kadar zayıf değildi. Bazıları bu yeni doktrini devletin iç güvenliğini sağlama alan veya yabancı güçleri memnun eden iyi bir vasıta olarak gördü. Ancak aynı kişilerin bu çok dinli ve çok milletli imparatorlukta İslam’ın üstün ve yönetici durumunu koruma konusunda ısrarlı oldukları da dikkatten kaçmamıştı. Gerçekten de Gayrı Müslimler reformlardan olduğu kadar imparatorluğun içine nüfuz eden Avrupa siyaset, ekonomi ve kültüründen de büyük ölçüde faydalanmışlardı. Maddi bakımdan itibar ve etkilerini güçlendirerek her tabakadan Müslümanların kıskançlıklarını üzerlerine çektiler. Üstelik Osmanlıcılık siyasetinden kendilerine bir zarar gelmeyeceğine inanan Hristiyan teba, imparatorluğa olan bağlılıklarını göstermeleri gerekirken kendilerine daha fazla haklar verilmesini talep etmişlerdi. Bu talepler bağımsızlık isteğine doğru uzanıyordu.[8] David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.19.

b) Müslümanlık Sözleşmesi

2. Abdülhamid tahta geçmeden önce çok üst düzeyde bir Batı düşmanlığı baş göstermişti. Bunun sebebi sadece yukarıda yazılan konular değil, Orta Asya ve Kafkasya’daki Rus işgalleri, Hindistan’da Moğol etkisinin İngilizler tarafından ortadan kaldırılması da vardı ve Türk entelijansiyası bunu Darü’l-İslam’a karşı gizli bir tehlikeyi açıkça ortaya koyduğunu düşünüyordu. Bu arada Müslüman olan birçok insan akın akın Osmanlı topraklarına iltica etmeye başlamıştı. Bu şartlar altında tahta çıkan 2. Abdülhamit Osmanlıcılık fikrini devam ettirmesine rağmen asıl olarak İslamcılık fikrine daha yakın durmuş ve Halifelik kurumunu ihya etmeye başlamıştı.

2. Abdülhamit imparatorluk içinde olduğu kadar imparatorluk dışında da Müslümanlara özel bir ilgi göstermekle hem Avrupa devletleriyle olan ilişkilerinde siyasi bir üstünlük sağlamayı hem de ülkesinde ki rejime destek elde etmeyi ummuştu. Milliyetçilik olarak gittikçe gelişen ve önem kazanan bu son gaye, imparatorluk içinde yalnız Gayri Müslimleri değil Müslüman milletleri de etkilemeye başlamıştı. Bununla beraber 2. Abdülhamit’in siyaseti Türk milli şuurunun ortaya çıkışını hem yıpratmış hem de bir yerde hızlandırmış sayılır.[9] David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.20.

2. Abdülhamit dönemi o kadar kritik bir zamandır ki, ister istemez Türk fikir hayatına çok büyük etkiler yapmıştır. Şöyle bir dönemden söz ediyoruz. Bulgar ve Sırplar başta olmak üzere Balkan devletleri ayaklanmış, Rusya’ya karşı yapılan savaşta mağlup olunmuş, Berlin anlaşması imzalanmış, İmparatorluk Avrupa’daki topraklarının hemen hemen tamamını kaybetmiş, Kıbrıs İngiliz idaresine bırakılmış, İmparatorluk Tunus’ta Fransa’nın himayesini, Mısır’da İngiliz işgalini kabul etmek zorunda kalmıştı. Bağımsızlık ve Milliyetçilik duygusu, Türk olmayan halk arasında da gelişmeye başlamıştı. Yunanlılar, Ermeniler, Makedonyalılar, Arnavutlar, Kürtler ve Araplar gibi unsurlar arasında da huzursuzluk çıkıyor ve bu imparatorluğun bir anda parça parça olması gibi bir durumu ve korkuyu ortaya çıkarıyordu.

Bu yıllarda açık seçik görülmeye başlanmıştı ki, imparatorluğu ayakta tutacak en önemli unsur Türkler olacaktı. Bu 1862 yılında Hariciye Nazırlığı yapan Ali Paşa tarafından da seslendirilmeye başlanmıştı.

Rusya’dan Türkiye’ye iltica eden Yusuf Akçura’nın ileri sürdüğü tez, işte bu gözleme dayanmıştı. Yusuf Akçura 1904 yılında Jön Türklerin çıkardığı dergilerin birinde Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetlerine karşı üçüncü bir alternatif olarak Türkçülüğü esas alan bir tez ileri sürmüştü. Akçura, devleti samimiyetinden şüphe edilebilecek unsurlardan ziyade Türklerle idare etmenin Osmanlı imparatorluğunu ve bütün kurumlarını birbirine sıkıca bağlı bir millet haline getireceği ümidinde olduğunu bildiriyordu. Bu çeşit bir çözümün uygulamadaki siyasi zorluklarını anlayan Akçura, bunu Osmanlı toplumunun dertlerine kesin bir çözüm getirecek formül olarak da düşünmemişti. Akçura’nın üç alternatiften Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğün hatalı ve faydalı taraflarına işaret etmesi, Türk aydınlarında önceki siyasetlere karşı artan şüphelerin açık ifadesi olmuştu.[10] David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.21.

Jön Türkler:

19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan Jön Türkler, öncelikli olarak Tanzimat’ı uygulayanların beceriksizlikleri üzerinden bir muhalefet yürütmüşler ve onlara itiraz etmişlerdi. Aslına bakılırsa bu artık Osmanlı hanedanlığına karşı ilk karşı çıkışları içinde barındırıyordu ve Meşrutiyet istekleri ön plandaydı. Buna karşılık 2 Abdülhamid otoriteyi eline geçirmiş sarayda bulunan Türk olmayan unsurlar tarafından daha İslamcı ve daha sert bir politika yürütmeye başlamıştı. Netice itibarı ile devlete sadık olmadıklarına inandığı birçok devlet adamını tasfiye etmişti. 2. Abdülhamit’in İslamcı politikaları çerçevesinde Müslüman olup, Türk olmayan geniş bir din adamı topluluğu oluşturmuştu. Bu politika ise yapılması gereken reformların önünü kapatmıştı. Ekonomik zenginlik ise süratli bir şekilde Avrupalı ve Gayri Müslimlerin eline geçiyordu. Hükümet ise aydınları tamamen dışlamıştı. İşte bu şartlar altında bu grubun çoğalması, askerler, hukukçular ve gazetecilerle ilişkiler kurması şikayetleri daha da arttırmış, yeni ideolojik ve siyasi çözümler aranmaya başlanmıştı.

Önce İstanbul’da yüksek öğrenim kurumlarındaki öğrenciler arasında çıkan, sonra da imparatorluk içinde gizlice veya sürgünlerde devam ettirilen Jön Türkler hareketi, 2 Abdülhamit’in idaresine karşı bütün grupların şikayetini ifade eden bir davranış olmuştu. Jön Türk hareketi başlangıçta padişahın şahsi yönetimine karşı olan Müslim ve Gayri Müslim, Türk ve Gayri Türk grupları içine alıyordu. Ancak takip edilmesi gereken programda bir birlik yoktu. Hareketin Türk olmayan grubu, liberalleşme ve Adem-i Merkeziyet eğiliminde iken Türkler, çoğu zaman muhalif oldukları padişah ile güçlü ve çeşitli unsurların birleşmesiyle meydana gelmiş bir imparatorluğun kurulması ve korunması konusunda hemfikirdiler. Bu değişik unsurların amaçta değil, metotta ayrıldıklarını gösteriyordu. 1908 inkılabından sonra Osmanlı siyasetini ele geçiren İttihad ve Terakki Cemiyeti etrafında toplanan ve çoğunlukla Türk subay ve bürokratlarından oluşan grup, işte bu ikinci gruptu.[11] David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.23-24. 

10 Haziran 1908 tarihinde Reval’de İngiltere ve Rusya bir araya gelmiş, Osmanlı Devleti’nin durumu, Boğazlar meselesi ve Balkanların durumu hakkında birtakım kararlar almıştı. Bu kararlara göre Osmanlı Devleti’nin Makedonya’da bazı iyileştirmeler yapması ve Makedonya’ya özerklik vermesi kararı açıklanmıştır. Bu karar karşısında Osmanlı Devleti’nin parçalanacağını düşünen İttihat ve Terakki Cemiyeti, II. Meşrutiyetin ilan edilmesi ile bu durumun önüne geçilebileceği fikrini ileri sürmüş ve faaliyetlerini hızlandırmıştı. Giderek güç kazanan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden Niyazi Bey ve Binbaşı Enver ayaklanarak dağa çıkmış ve Hürriyet Taburlarını kurmuşlardı. 1908 yılında Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumdan faydalanılarak Balkanlarda yaşayan halk ayaklanmaya teşvik edilmişti. Rumeli’de başlatılan bu silahlı ayaklanma hareketi üzerine 2. Abdülhamit harekete geçmişse de çıkan isyanı bastıramadı. 2. Abdülhamit ayaklanmayı bastıramadığı gibi 23 Temmuz 1908 tarihinde Selanik, Manastır ve Rumeli’de hürriyet ilan etmek zorunda kaldı. Bu sebeple 2. Abdülhamit Kanuni Esasi’yi yeniden yürürlüğe koyarak 24 Temmuz 1908 tarihinde 2. Meşrutiyeti ilan etti. Meydana çıkan Meşrutiyet rejimine karşı, 13 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’da büyük bir isyan başladı. 7 gün süren bu isyanı Selanik’ten gelen Hareket Ordusu bitirdi. 8 Ağustos 1909’da Kanûn-î Esasî üzerinde yapılan bir dizi radikal değişiklikle padişahın yetkileri sembolik bir düzeye indirildi. Artık bakanlar kurulu meclise karşı sorumluydu. Meclisten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükümetin görevi sona eriyordu. Meclis başkanını padişah değil, meclis kendisi seçiyordu. Padişaha meclisi kapatma yetkisi tanınmakla birlikte, bu yetki koşullara bağlanmış ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması zorunlu hale getirilmişti. Bu değişikliklerle ilk defa parlamenter sistem uygulanmaya başlanmıştı. 1912 seçimleri İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı altında gerçekleşti. Temmuz ayında Arnavut isyanının başlaması ve Balkanlardaki siyasi durumun kötüleşmesi üzerine ortaya çıkan 1912 seçimleri İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı altında gerçekleşti. Temmuz ayında Arnavut isyanının başlaması ve Balkanlardaki siyasi durumun kötüleşmesi üzerine ortaya çıkan Halâskâr Zâbitân, 16 Temmuz’da bir muhtıra ile İttihat ve Terakki yanlısı Mehmed Said Paşa hükümetini istifaya zorladı. Ahmet Muhtar Paşa başkanlığında partiler üstü hükümet kuruldu. Milletvekili seçimleri geçersiz sayılarak seçim yenilendi. Bir süre sonra Ahmet Muhtar Paşa’nın istifasıyla, açıkça İttihat-karşıtı olan Kâmil Paşa hükümeti kuruldu. 8 Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşı kısa sürede bir felakete dönüştü. Birbiri ardından Arnavutluk, Makedonya, Selanik ve Batı Trakya kaybedildi. Özellikle Selanik’in kaybedilmesi bütün askerler ve bürokrasi üzerinde büyük bir şok etkisi yarattı. Selanik döneminin Osmanlı’da en önemli üç şehrinden biriydi ve İttihat ve Terakki’nin kurulduğu yer ve merkeziydi. Selanik’in elden çıkması imparatorlukta büyük bir travma yaratmıştı. 23 Ocak 1913’te Enver Bey önderliğinde bir grup İttihat ve Terakki fedaisi, Bâb-ı Âli’de bulunan Bakanlar Kurulu’nu toplantı halindeyken bastı. Tarihte Bâb-ı Âli Baskını adıyla anılan bu askeri darbede Harbiye Nazırı Nazım Paşa çıkan arbedede öldürüldü, başbakan Kâmil Paşa silah tehdidi altında istifa ettirildi. Erkân-ı Harbiye Reisi (genelkurmay başkanı) Mahmut Şevket Paşa sadrazam ilân edildi. Bu baskın ile birlikte bir devir bitiyor ve artık imparatorluğun son günleri başlıyordu. Buraya kadar anlattıklarımdan da görülmektedir ki bu olayların ve iktidar kavgalarının merkezi Balkanlar ve İstanbul’du, Anadolu insanı tamamen bu güç kavgalarının dışındaydı.

Bu dönemle ilgili Barış Ünlü özellikle Ermeni katliamı üzerinden devlet ve halkın bir araya gelerek Ermenileri soykırıma uğrattığını ve Kürtler ve Türklerin el ele vererek bir Müslüman sözleşmesi oluşturduğunu söylüyor. Ermeni katliamını iki yönlü düşünmek gerekiyor. Birincisi devletin fiili ve ikincisi halkın fiili şeklinde, devlet olarak iş başında olan İttihat ve Terakki yönetimi söz konusudur. Halk olarak ise bu katliamda yer alan özellikle Hamidiye alaylarıdır. Halkın top yekun bu katliamda yer aldığını söylemek büyük bir insafsızlıktır. Çünkü halkın böyle bir gücü mevcut değildir. Bu güç askere gitmeyen ve silahlandırılan Kürtler ve göç eden Çerkezlerden oluşturulan Hamidiye alaylarında ve askerden kaçan başıbozuklar da vardı ve Ermeni sürgünü ve katliamı özellikle İttihat ve Terakki iktidarı tarafından planlanarak gerçekleştirilmişti.

Politik psikoloji açısından Osmanlı İslam kimliğinin çözülmeye başlayıp insanların kendilerini ruhsal yönden neredeyse çırılçıplak, dezoryantasyon ve depersonalizasyon yüklü bir psikoz içinde bulmalarına ve sonra da (Osmanlılığın neredeyse kendiliğinden devre dışı kalması nedeniyle) İslam Türk kimliği temelinde yeniden ‘uyum paketlerine’ uygun yapılanma planlarının ve artık gerçekleştirilmesi kaçınılmaz olan ulus devletin yapı taşını oluşturacak bir ‘vatandaş’ (kimlik/kişilik) üretiminin başlamasına (mutlaka) pratik bir tarih belirlenmesi düşünülürse, bunun için en uygun dönemin, olasılıkla 1877/78 Osmanlı Rus savaşı ve sonrası gelen yenilgiler, Rus ordularının İstanbul’a birkaç kilometre uzaklıktaki Yeşilköy’e ( o zamanki adıyla Ayestefanos) kadar gelmeleri ve İstanbul’un her an düşmesinin beklendiği karanlık günler ve sonradan da araya yine İngiltere ve Fransa’nın girmesiyle(şimdilik) böyle bir felaketin önlendiği zaman dilimi olduğu söylenebilir. Başkent İstanbul’un yüzlerce yıldır ilk kez bu denli büyük bir işgal tehlikesi altında olmasının yarattığı giderek toplumsal ve bireysel paranoid psikozlara varan yoğun korkulu büyük psişik travmalar nedeniyle ‘sonun başlangıcı’ sürecini buradan başlatmak yanlış olmaz. Sonun başlangıcı Yeşilköy Antlaşmasıdır.[12] Serol Teber, Tutunamayanların Politik Psikolojisi, s.134-135. 

İmparatorluktan kalan son toprak parçası Anadolu idi ve burada yaşayan Hristiyan özellikle de Ermeni nüfus yoğundu. Ortaya çıkan İslamcı yapılanma yani Barış Ünlü’nün deyimiyle Müslümanlık sözleşmesi yapılıyordu ama hocanın anlattığı gibi tüm toplum ve devlet arasında değil, İttihat ve Terakki ile Türk, Kürt ve Çerkez göçerler arasında özellikle Hamidiye alayları vasıtasıyla yapılıyordu. Bir de hapishaneden çıkarılıp oluşturulan taburlar vardı. Burada yalnız çok önemli ama Barış Hoca’nın görmediği bir nokta daha var, o da Osmanlı devleti sınırları içinde yaşayan etnik grupların evlerinde ve yanlarında en azından görünürde silah bulundurma hakları yoktu. Bu gruplar silahsızlandırılmışlar ama Hamidiye alayları tepeden tırnağa silahlandırılmışlardı. Silah taşıma ayrıcalığı tanınan tek etnik grup Yahudilerdi.

Fransız devriminden sonra ortaya çıkan milliyetçi/ulusal akımların dünyaya yayılmasına haklı olarak Yahudi örgütleri, cemaatleri de çok sıcak bakmışlardı. O zamanlara değin dinsel ve kültürel alanlarda kalan Siyonizm ideolojisi, bu tarihten sonra hızla siyasallaşma, yoğun bir milliyetçiliğe dönüşme eğilimi gösterdi. Bu dönemde Osmanlı devletinin çözülme süreciyle Türklerin ve Yahudilerin vatan olarak düşündükleri topraklar, Anadolu ve Kudüs-Filistin, birbirlerinden ayrıldığı için iki toplum arasında neredeyse organik tarihsel bir birlik, genel bir bütünlük oluştu.

Bir Yahudi devleti kurulmaya karar verilmişti ama henüz toprakları yoktu. Uluslararası kimi kurumlarca kendilerine göstermelik de olsa pek çok seçenek sunuldu. Yurtlar önerildi, ama hiçbiri benimsenmedi. Örneğin Afrika’da Uganda, Balkanlar’da Makedonya, Mezopotamya önerileri de genel kabul görmedi. Yahudilerin gönüllerindeki esas ana yurt, haklı olarak İbrahim Peygamberin kavmine vaat ettiği Kutsal topraklardı. Bu alan da Filistin sınırları içindeydi. Diğer yandan şans ya da şanssızlık bu bölgeler o zamanlar hala Osmanlı İmparatorluğunun sınırları içindeydi.

Siyonist hareket doğal olarak en önemli ve samimi ilişkileri Osmanlı İmparatorluğu ile kurmaya çalıştı. Önce 2. Abdülhamit’le, sonra da nasıl olsa bu padişahı devirip yerine geçecekleri artık herkesçe bilinen Jön Türkler’in vurucu gücü olmaya başlayan ve yine Yahudi kuruluşların, bankerlerin kanatları altında büyütülen Selanik’teki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk çekirdek grubuyla yoğun ilişkiye geçildi.

Selanik Mason Locasına giremeyenler, hemen hemen hiçbir zaman İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetici kadrolarına da girememişlerdi. İleride çok hızlı bir kariyer yaparak sadrazam olacak olan Talat Bey dirimsel bir refleksle iki locaya birden üye olmuştu.

Bu localarda açıkça Jön Türklerin yöneticilerine şu anlatılmıştı. Türkler yakında topraksız, yurtsuz kalacaklardır. Avrupa’daki topraklar ellerinden gitmiştir. Anadolu’da da çoğunluk Müslüman-Türk olmayan grupların elindedir. Ya çok özlemi çekildiği söylenen Turan’a gidilecek, daha doğrusu geri dönülecektir. Ya da Anadolu Türkleştirilecektir. İşte böyle bir bağlamda Türklerin ve Yahudilerin durumları (tarihsel yazgıları) neredeyse birbirine benziyordu ve her iki topluma da birer yurt ya da yurtluk gerekliydi. Bu bağlamda kaçınılmaz olarak aralarında bugüne kadar devam eden organik bir bağ oluştu.[13] Serol Teber, Tutunamayanların Politik Psikolojisi, s.193-194.

Siyonistler işte bu avantajı çok iyi kullandılar ve Ermeni sürgününün akıl hocaları oldular. Anadolu’nun azınlıklardan temizlenmesi konusunda danışmanlık, destek ve ekonomik yardım yaptılar ve bunun karşılığında Filistin topraklarını istediler. Çünkü Siyonistler istedikleri devleti kurabilmek için ihtiyaç duydukları topraklarda tüm zaaflarına rağmen Osmanlı hakimdi. İşin enteresan taraflarından biri hem 2. Abdülhamit, hem de İttihatçılar, birbirlerine ölesiye düşman olmalarına rağmen, Siyonistlerin isteklerine karşı duramadılar. Çünkü dış dünyada Osmanlı’yı destekleyen tek güç Yahudi lobileriydi.

Basel kongresinden sonra (1897) Theodor Herzl’in ilk işi İstanbul/Yıldız sarayı ile ilişki kurmak oldu. 1902 yılına değin en az beş kez İstanbul’a geldi. Bir keresinde de Abdülhamit tarafından kabul edildi ve kendisine Mecidiye nişanı verildi. Kuşkusuz bu arada Abdülhamit’in çok gereksinim duyduğu sıcak para bulma, borçlanma, ‘konsolidasyon’, ve Kutsal topraklara yerleşme sorunları da görüşülmüştü. İmparatorluğun mali ve iktisadi kalkınmasının Yahudilerin Filistin’e göç etme koşuluna bağlanmak istenmesi pek iyi karşılanmadı ama karşı koyanlara bunun pek de önemli bir şey olmadığı anlatıldı ve kolayca ikna edildiler.

23/24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet devriminden sonra Selanik Mason locasının büyük üstadı Emanuel Karasu Efendi’nin İttihat ve Terakki ve özellikle Talat Bey üzerindeki baskın etkisi açıkça ortaya çıkmıştı. Talat Bey finans dünyasında durumu çok güçlü ve etkili olan Emanuel Karasu’ya danışmadan hemen hemen hiçbir karar alamıyordu.

1908 yılına kadar, Filistin’de yerleşen Yahudi sayısı seksen bin kadardı. Bu bölgede otuz üç yerleşim merkezi kurulmuştu. 1914 dolaylarında, bu bölgede artık seksen beş bin Yahudi vardı, yerleşim merkezi sayısı da kırk yediye çıkmıştı.

Sonuçta İttihat ve Terakki yetkilileri bu bölgeye konan kısıtlamaları tümüyle kaldırdılar. Yahudilere koşulsuz toprak satın alma olanağı sağlandı ve kırmızı pasaport zorunluluğu kaldırıldı.

İttihatçıların Bab-ı Ali baskını onları tümüyle parasız bırakınca tek finans kaynağı yine Yahudiler oldu. Onların bu yardımına karşılık Kudüs’teki son kısıtlamalar da kaldırıldı, Kutsal topraklar tümüyle onlara verildi. [14] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, c.1, s.557-558.

Yahudilerle, Türk devleti arasındaki ilişkiler sadece burada kalmadı, Devletin kurulması ve doktrininin oluşturulmasında ileriki yıllarda çok ortak işler yapılmıştı. Bunu Türkçülük bahsinde anlatmaya çalışacağım. İşte yukarıda anlattığım şartlarda ülke 1915 yılına gelmişti.

Ermeni Tehciri (Sürgün ve Katliam):

Ermeni sürgününe girmeden önce Teşkilat-ı Mahsusa’ya kısaca bir göz atmakta fayda var. 20. Yüzyılın başlarına kadar, Osmanlı, Modern batılı devletlerde bulunan istihbarat teşkilatları benzeri bir teşkilat kurmayı düşünmemişti. Bu proje ilk defa Enver Bey Başkomutan vekili olduğu zaman gündeme geldi. Büyük bir ihtimalle bu projenin taslakları Trablusgarp savaşları sırasında düşünülmüş olmalıydı. Çünkü orada istihbarat zaafından çok sıkıntılar çekilmiş ve mağlubiyetin ana zaafı istihbarat eksikliği olmuştu. Aslına bakarsanız, 2. Abdülhamit’in kurmuş olduğu hafiyelik sistemini güncellediler ve Teşkilat-ı Mahsusa’yı Enver Paşa’ya bağlı olarak kurdular. Özel bir bütçe verdiler ve yönetim merkezi oluşturdular. İşin enteresan tarafı bu teşkilatın kuruluşundan Meşrutiyet hükümetlerinin ve meclisin haberi yoktu. Başkanlığına Süleyman Askeri getirildi. Atıf Kamçılı Bey, Aziz Bey, Dr. Nazım Bey ve Dr. Bahaeddin Şakir önemli görevler yaptılar. Bahaeddin Şakir ideolojik işler sorumlusuydu ve özellikle azınlıklara dönük uygulanacak eylemlerle ilgili yönlendiren kişilerin en önemlilerinden biriydi. Kuruluşun önemli iki amacı vardı:

  1. Müslüman birliği, bu işlerin başına Ali Emin Efendi getirildi.

  2. Türk birliği, bu işlerin başına da Ziya Gökalp getirilmişti.

Celal Bayar’a göre;

Azınlıkların temizlenmesine öncelikle Erzurum’dan değil, Ege’den başlanacaktı. Bunun için bir komite oluşturulmuş ve Hükümet olarak alınacak tedbirler, Ordu tarafından alınacak tedbirler, İttihat ve Terakki’nin alacağı tedbirler ve son olarak da Teşkilat-ı Mahsusa’nın alacağı tedbirler görüşülmüştü. Bu görüşmeden ve sonuçlarından, Bakanlar Kurulunun ve Meclisin haberi yoktu.

Talat Paşa şunları söylüyordu. ‘İlk iş dahili tümörlerin temizlenmesi davası olunca milli dikkat İzmir’e çevrilmiştir.’[15] Celal Bayar, Ben de Yazdım, c.5, s.1578. 

İşte yukarıda bahsettiğim toplantı sonucunda Celal Bayar’a konuyla ilgili bir rapor yazması söyleniyor ve Celal Bayar yazdığı raporunda kısaca şunları anlatmaya çalışıyordu.

  1. İzmir ve çevresinde yapılacak bir millileştirme hareketi çok zor olacaktır.

  2. Bu işin olabilirliği İstanbul’dan bile daha zordur.

  3. İzmir’de hemen hemen bütün memleketlerin konsoloslukları vardı.

  4. Çoğunun istihbarat servisleri de burada yoğun bir biçimde faaliyet halindeydi.

  5. İzmir, İstanbul’a giden yolun Çanakkale Boğazından önceki ilk savunma merkeziydi.

  6. Burada yapılacak bir millileştirme hareketi, hükümetin kararıyla ancak tatbik edilebilirdi.

  7. Burada kullanılacak personelin, çok değerli, güvenilir, ciddi, idealist vatanseverler tarafından yerine getirilmesi şarttı.

  8. Bunları Enver ve Talat Paşalara da bildirmişti.

İşte bu rapor esas ‘Türkleştirme’ operasyonunun yönünü Doğu Anadolu’ya çevirmişti. Buna rağmen batı Anadolu’da Kuşçubaşı, Celal Bayar ve Liman Von Sanders’in direktifleriyle Teşkilat-ı Mahsusa ufak çaplı bir temizlik yaptılar.

Teşkilat-ı Mahsusa, giderek İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Merkezi Umumisinin yönetimine girmişti. Merkezi Umumiye’de kısa zaman içinde Talat Bey ve Enver Paşa ile birlikte, Dr. Nazım, Dr. Bahaeddin Şakir ve Ziya Gökalp hakim olmuşlardı. Artık bütün operasyonları planlayacak ve gerçekleştirecek kadro belliydi. Bu kadronun verdiği kararların pek çoğundan ne cemiyetin ne de meclisin hemen hemen hiç haberleri olmadı.

Bu özel örgüt bir süre sonra öngörülen operasyonları gerçekleştirmek için özellikle hapishanelerdeki mahkumlardan oluşan gruplar, çeteler oluşturmaya başladı. Bu ‘Mahkum Taburları’ oluşturulması ile ilgili kanun ya da kararnameler meclisten çok zor geçmişti. Ahmet Rıza Bey, hukuka uymuyor diye bunları sürekli engellemeye çalışıyordu. O zaman da Ahmet Rıza Bey, İslamcı ve Milliyetçi gazeteler tarafından ‘zaten Ramazan’da bile beş vakit namaz kılmıyor’ diye eleştiri hedefi olup meclis başkanlığından ayrılmak zorunda bırakıldı. Burada tahmin yürütmek gerekirse, Ahmet Rıza Bey bütün dürüstlüğüne ve dünya çapındaki ününe rağmen, şayet daha Paris zamanlarından Dr. Bahaeddin Şakir’in yakın arkadaşı olmasaydı, Meclis içinde ve dışında Merkezi Umumi’ye karşı yaptığı ağır eleştiriler sonucu, o zamanların en önemli silahşorlarından Bahaeddin Şakir tarafından öldürülmüş olurdu… Sonradan yazdığı görece kısa anıları da zaten bu savı onaylar niteliktedir.” [16] Serol Teber, Tutunamayanların Politik Psikolojisi, s.213.

Harekatın merkezinin Erzurum olmasına karar verildi. Bu harekatın başlaması için özellikle Birinci Cihan harbi beklendi, çünkü harp esnasında kendi içinde yapacağın bir operasyona hiç kimse karışamaz ve bir şey diyemezdi. İkinci olarak bu harekatın bütün yetkileri Talat Paşa’ya verildi. Sonradan yapılan araştırmalarda görüldü ki Talat Paşa yapılan sürgünün ve katliamın gün gün çetelesini tutmuştu. Harekatın Erzurum’dan başlamasının en önemli iki sebebi vardı. Birincisi burada güçlü bir Osmanlı ordusu vardı, ikincisi burada ki yapılacak bir harekat olası bir yurt kaybı sonucu Ana yurda olan bağlantıyı açacaktı. Osmanlı’nın toprak kayıpları sonucu yaşanan travma sonucunda bir felaketle karşılaşılırsa Anayurda yerleşmek yani Turan yurduna geri dönmek gibi bir fikre de saplanmışlardı. İşte bu travmalar ve çetelerle başlatılan harekat hala acılarını söndüremediğimiz çok büyük bir travmaya dönüştü. Eğer bu sorunla devlet ve toplum olarak net bir şekilde yüzleşemezsek bu travma birçok nesli de bu kör, sağır, dilsiz yapacaktır.

Ayrıntılı bir şekilde anlatmaya çalıştığım gibi, bu yapılan operasyonda halkın dahli çok az olmuştur. Barış Ünlü’nün bütün bir toplumu töhmet altına sokması son derece rahatsız edicidir. Yani kısaca ortada toplum ve devlet tarafından ortaklaşa yapılan bir sözleşme mevzu bahis değildir. Ama özellikle kendi yaşadıkları yerleri kaybeden ve oralardan sürülenlerin yaptıkları operasyonlar mevcuttur. İleri de özellikle Türklük sözleşmesi dahilinde yapacağım tahlillerde de bu çok yoğun olarak görülecektir.

Dipnotlar   [ + ]

1. Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması mı?, s.43.
2.  Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, s.16.
3.  Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, s.29-55.
4. Kemal H.Karpat, Osmanlı Modernleşmesi, s.31.
5.  Kemal H.Karpat, Osmanlı Modernleşmesi, s.134.
6. Kemal H.Karpat, Osmanlı Modernleşmesi, s.121.
7.  David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.17.
8. David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.19.
9.  David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.20.
10.  David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.21.
11. David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, s.23-24. 
12. Serol Teber, Tutunamayanların Politik Psikolojisi, s.134-135. 
13.  Serol Teber, Tutunamayanların Politik Psikolojisi, s.193-194.
14.  Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, c.1, s.557-558.
15. Celal Bayar, Ben de Yazdım, c.5, s.1578. 
16. Serol Teber, Tutunamayanların Politik Psikolojisi, s.213.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir