Ey Bürünüp Sarınan Müslüman, Kalk ve Uyar. – 30 Ocak Cuma Hutbesi

Emek ve Adalet Platformu olarak Diyanet’in toplumsal sorunlara ve siyasi meselelere değinmeyen, İslam’ın sermaye lehine, patriyarkal ve devlet onaylı yorumunu empoze eden Cuma hutbelerine karşı, her Cuma günü arkadaşlarımızın kaleme aldığı Alternatif Hutbeyi okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.


Kıymetli Müslümanlar,

Hiç düşündünüz mü? Hz. Peygamber’i Hira Dağı’na bıkmadan usanmadan aylarca çıkaran, onu bir karanlık kuytuda günlerce, haftalarca tutan şey tam olarak neydi?
Kısa bir süre sonra kâinatın yaratıcısı tarafından vahiy ile müjdelenecek kadar mühim bir kul olan bu zat, neden kendini bir dağın tepesinde yalnızlığa ve karanlığa bile isteye hapsetmişti?

Belli ki çevresinde görüp duydukları, bildikleri ona ağır geliyordu. Kendini içinde bulunduğu düzene ait hissetmiyordu. Belki de şahit olduğu kötülüklerle mücadele etme gücünü kendinde bulamıyordu. Bu yüzden sadece kaçıp uzaklaşmakta, yalnız kalıp uzun uzun düşünmekte bir çare bulabilmişti. Çünkü insandı.

Değerli dostlar,

Bugün içinde yaşamaya çalıştığımız dünyaya ve kendi memleketimize baktığımızda yozlaşmış ve insanların ancak acılarını artıran, zayıf olana dünyayı daha nefes almaz hale getiren düzenlerle kuşatıldığımızı görmüyor muyuz? Coğrafyamızın ise dört bir yanında sıcak savaşlar devam ederken kendimizi aciz, çaresiz ve zulmün aktörlerini durdurmak için çok yetersiz hissetmiyor muyuz?

Peki sonra ne yapıyoruz kıymetli Müslümanlar? Bu acziyet ve çaresizliğin yarattığı suçluluğu bir süreliğine unutmayı seçip gündelik hayatımızın akışına geri dönüyoruz. Çünkü kendimizde o suçluluğu yararlı bir eyleme dönüştürebilecek gücü bulamıyoruz, o suçlulukla ne yapacağımızı bilmiyoruz. 

Fakat yapılabilecek bir şey var. Bu çaresizlik hissiyle yapılacak ilk şey, Peygamberimizden örnekle, hayatın bu hızlı akışından bir adım geri atıp, sessizlikle ve kendi karanlığımızla baş başa kalma cesareti gösterip uzunca bir düşünmek; kendi dertlerimizden dünyaya, insanlık tarihine ve Müslümanların bugünkü durumuna sıra gelene kadar biraz tefekkür etmek.

Ne yapabilirdik, ne yapmadık, neyi yapamadık, neden yapamadık diye önce kendimize, sonra da yakın çevremizdekilere usulca sormak gerekir. Veyahut, neyi yanlış yaptık da Peygamberimizin çağının onu içine ittiği karanlıktan 1400 yıl sonra aynı karanlıkla baş başayız?

Ve sonra hatırlamak gerekir: Rabbimiz, çağının çürümüş düzeniyle derdi olan, o düzenin pisliğiyle baş edemeyip kendini dağlara vuran o muhterem zata, tam da karanlığın en koyu anlarında rahmet elini uzatmıştı. O muhterem zat ise ilk ayeti duyduğunda onu muhatap alan bu yüce kuvvetten, belki de o kuvvetin vereceği sorumluluk ve yükten korkup evine, eşine sığınmıştı.

Allah’ın Peygamberi, Allah’ın mesajının ağırlığından ürküp örtüsüne bürünmek, saklanmak istemişti. Ve sonra Rabbimiz ona seslendi:
“Ey bürünüp sarınan! Kalk ve uyar! Rabbini yücelt!” (Müddessir, 74/1–3)

Allah’ın Resulü, Rabbin muhatabı olmanın ağırlığını kabul etti; bürünüp örtündüğü yerden kalktı, onu karanlıklara düşüren zulüm sistemine karşı yürüdü, konuştu, uyardı ve savaştı.

Öyleyse sevgili Müslümanlar,

Her birimiz yaratılıp yaşatılıyor olmakla Allah’ın muhatabı olduğumuzu biliyorsak, bu muhatabiyetin sorumluluğunu da üstlenmeliyiz. Kendimizi çaresiz hissettiğimizde Resul’ün tecrübesini hatırlamalı; çevremizi kuşatan zulüm sistemleri karşısında örtüye bürünüp saklandığımız yerden ayağa kalkıp uyarmalı ve Rabbimizin adını yüceltmekten başka bir yolumuz olmadığını hatırlamalıyız.

Allah yolumuzu sırat-ı müstakimde daim eylesin.


Âmin.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir