Kadir Eroğul: “Haklı olduğumuz yerde sonuna kadar hakkımızı savunuruz Allah’ın izniyle”

Geçtiğimiz 7 Haziran seçimleri sonrasında çeşitli illerden taşeron işçi dernek başkanları Ankara’da buluşmuşlardı. Seçim öncesinde kamuda taşeron işçiliği bitirme sözü veren muhalefet partileriyle görüşerek verdikleri sözün takipçisi olacaklarını beyan etmişlerdi. Bizim de takip ettiğimiz bu mücadelenin kahramanlarıyla röportaj yapma imkanı bulduk. Taşeron sisteminin ürettiği zulmü, yürüttükleri bireysel ve toplumsal mücadeleyi, elde etikleri kazanımları ve karşılaştıkları sorunları, sendikalara bakış açılarını ve meselenin çözümüne dair öngörülerini konuştuk. Allah’ın mücadelelerini dosdoğru yola iletmesi ve bu yolda sabit kılması duasıyla bu kıymetli sohbetleri ilginize sunmaya devam ediyoruz.

Kadri Eroğul: “haklı olduğumuz yerde sonuna kadar hakkımızı savunuruz Allah’ın izniyle”

10917884_10153100597858385_3976835919633063530_n

– İsminiz, soy isminiz nedir?

– Kadri Eroğul.

– Nereden geldiniz buraya?

– Kütahya’dan.

– Kütahyada hangi konumda çalışıyorsunuz?

– Kütahya Halk Sağlık’ı Müdürlüğü’nde veri hazırlama elemanı olarak çalışıyorum.

– Şuan çalıştığınız yerde taşeron işçilerin en önemli problemi nedir size göre?

– Valla bir tane değil, öncelikle onu söylemeliyim. Bugün statü edinememiş olmanın verdiği eziklik, mobbing, İş yerinde ki psikolojik baskı, eşitsiz ve adaletsiz çalışma ortamı. Böyle söyleyeyim sizlere. Çünkü ücretten tutun çalışma şekillerine kadar tamamen adaletsiz bir durum soz konusu. Bugün kendi iş yerimiz de diğer kadroların yiyebildiği yemeği taşeron işçi yiyemiyor. Bu en büyük adaletsizlik değil midir? Yemek ki bir insanın en önemli ihtiyaçlarından bir tanesi. Lüks değil yani.

-İnsani şartlar sağlanmıyor yani

-Hem ihtiyaçlarından bir tanesi hem de yemek yiyemiyor. Bu tür sorunların çözümünü bizler bulmaya çalışıyoruz. Görüşmeye çalışıyoruz. Aynı zamanda bir de dikkate alınmama problemimiz var bizim. Yani burda diğer kurumlardaki diğer arkadaşların durumları nedir tam olarak bilmiyorum ama bir kurumun müdürüyle görüşmeye çalıştığınızda görüşmeniz yarım kalabiliyor. Devamı gelmeyebiliyor bunun. Öyle olunca da sorunlar çözüme kavuşmuyor.

-Sizi çok ciddiye almıyorlar yani.

-Yani. Bir nevi. Bu da bizi son derece üzüyor, zedeliyor yani.

-Taşeron işçilerin sizin mücadelenizden uzak durma gibi bir hali var mı?

Uzak kalma hali oluyor. Bu Türkiye’deki bütün taşeron işçilerin genel sorunu. Yapılan bir araştırmada taşeron işçilerin sendikalaşma veya sivil toplum kuruluşlarına üye olmama oranı % 82. Yani bu yüz kişiden seksen iki kişisi her hangi bir sivil toplum kuruluşuna, taşeron işçilerin hak mücadelesi verdikleri derneklere ve sendikalara üye olmaktan korkan kesim. Böyle olunca siz mücadelenizi kendi bölgesinden korkan bir kesime veriyorsunuz. Normal bir sendikacı bunu yapmıyor, yapamaz da. Çünkü normal bir sendikacı kadrolu çalışanlarla çalışıyor. Bir sıkıntısı yok. Adam üye oluyor. Aidatını veriyor. Toplu sözleşmeye oturuyor. Bir sıkıtı olmadan devam edebiliyor. Taşeron işçilerde bu böyle değil. Taşeron işçinin her şeyi sorun. Sendikayla olması sorun, sonrasında üye olunca zaten üye olma aşaması başlı başına sorun çünkü insanlarda şöyle bir yanılgı var: ‘Ben buraya üye olursam, beni işten atarlar. Ben buraya üye olucam ama işten atılırsam ne yapacağım?’ Yani bu korku, insanlardaki bu yersiz korku had safhada. Taşeron işçilerin çok iyi eğitimli olanları var. Yüksek lisans yapmış olanları var ama onun haricinde cahil kesim de çok. Özellikle belediyelerde. Bir dernek kavramının ne olduğunu bilmemesi. Bizim yapmış olduğumuz bir toplantıda bize resmen şunu sordu: “Dernek bize ne verecek?” İlla karşındaki kesim senden bir şeyler bekliyor. Senden bir şeyler istiyor. Sen verirsen belki o zaman seninle bu davada yer alacak. Kardeşim ben bu davayı kendim için vermiyorum ki.

-Kendi gücünü katmaktan biraz uzak kalıyor diyorsun o açıdan.

– Tabi, bugün Abdulaziz Başkan’ın söylediği gibi: ‘Ben’ diyor. ‘Kadroya geçeceğim’ ama diyor. ‘Güvenlikçi arkadaşım niye geçmesin? Temizlikçi arkadaşım niye geçmesin?’ Asıl iş yardımcı iş olayı yok. Böyle bir saçmalık yok. Şimdi bunu çıkarmaya çalışıyorlar. Amaç ne burda? Olabildiğince az insanı kadroya alabilmek. Varsa şayet kadroya almak gibi bir niyetleri. Varsa, olabildiğince az kişiyi kadroya alabilmek. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Bugün hastahane temizlik işçilerini alın ordan. Üç gün temizlik yapılmasın. Hastahane ne olur? Leş gibi kokar. İçine girilmez hale gelir. Bunun neresi yardımcı iş?

– Bildiğim kadarıyla asıl iş-yardımcı iş mevzusu da siyasiler tarafından işçileri bölmek için kullanılan malzeme gibi bir şey. Yani daha doğrusu onların mücadelesini zayıflatmak için.

-Yani baltalamak için, amaç o. Bundan iki sene evvel dört tane ulusal kanalda haberlerde şöyle bir haber geçti, ben Habertürk’tekini bizzat kendi kulağımla duydum; ‘Taşerona Kadro Müjdesi’ diye. Ondan sonra hemen diğer arkadaşlarla irtibata geçtik. “Oğlum bak böyle diyor ulusal kanal bu, boş değildir.” Hadi atladık geldik taşeron dernek başkanları  olarak Ankara’ya. Sağlık Bakanlığı senin, Çalışma Bakanlığı benim, Maliye Bakanlığı benim, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı senin; gezmediğimiz bakanlığımız kalmadı. Geldiğimizde hala daha Sağlık Bakanlığı hala asıl iş, yardımcı iş teranesini okuyor bize. Çalışma Bakanlığı, olsa dükkan sizin tavrında. Bizlik bir şey yok. Maliye Bakanlığı verirse ‘hay hay’ deriz. ‘Ertesi gün kadroya alırız.’ Maliye Bakanlığına gidiyorsun. Bu seferde adam diyor ki; ‘Maliye bakanlığı bünyesinde da çalışan personel cumartesi günleri ek mesai yapar. Ek mesai ücreti alır.’ Bu diyor: ‘Memur başına 400-500 ek lira ek bir rakamdır.’ Diyor aylık. – Ee hocam? ‘Biz’ diyor ‘Bakır iki’ diyor,  ‘Bu cumartesi günleri yapılan işlerde eften püften imzalar atılıyor’ diyor.  ‘Araştırdık hakikaten devlete beş kuruş faydası yok’ diyor. Biz bu diyor ‘ Mesaiyi kestik.’ Kendi bünyesinde ki memurların 400-500 liralık mesaisini kesmekten bahseden bir bakanlıktan nasıl kadro talep edebilirsiniz? Yani çok komik kaçan bir durum söz konusu. Kendi kendinizi küçük düşürürsünüz. Dolayısıyla biz yine boynumuz bükük o bakanlıktan da geri çıktığımızı biliyorum.

-Kendi kişisel mücadele tarihinizden bahsedebilir misiniz?

-Biz bu mücadeleye 2011 yılının yazında, Facebook üzerinde başladık. Tamamen tesadüf üzeri olarak, Gökhan arkadaşımız Facebook’tan iletişime geçmesi sayesinde başladık. Hatta yine böyle bir ramazan gecesiydi. Parkta oturduk, tanışık, konuştuk. Daha önceden hiç birbirimizi bilmiyorduk. ‘Sen nerde çalıyorsun? Ne iş yapıyorsun? Nasıl yapalım? Nasıl edelim?’ derken bir dernek kurma düşüncemiz hasıl oldu ama ben dedim biraz bekleyelim, hemen kurmayalım. Bazı arkadaşlarım bunun bir şekilde ortaya çıkmasıyla, amiyane tabirle ‘bir deli taş atar kırk akıllı çıkaramaz’ misali dedik bu iş oldu bir dernek kurulacaksa biz kuralım. Ve kurduk. 2011 yılının aralık ayında resmi olarak faaliyete geçtik. 2012 yılı ocak ayında çalışma bakanı Türkiye’deki on dokuz derneğin başkanını çevresine topladı, bir toplantı yaptı. Bunun reklamının çok iyi yaptı bakan. Çıktığı her televizyon programında söylediği şu oldu: “Ben taşeron dernek başkanlarını topladım.” Tamam ama içeriğinden hiç bahsetmedi.

-Peki neler konuşuldu o toplantıda?

O gün o toplantıda ben yoktum. Kurucu başkanımız Gökhan vardı ve Salih gitmişti. Bakan soruyor: “Sizin isteğiniz nedir?” diye. Arkadaşlar hep bir ağızdan kadro istediklerini belirtiyor. Bakan kesin ve bıçak gibi net bir şekilde “kadro yok” diyor. ‘Kadro yok’ lafını duyan diğer bütün taşeron işçi kardeşlerim sudan çıkmış balığa dönüyor. Hiç böyle bir tepki beklemiyorlar. İlerde belki olabilir gibi böyle daha yumuşak bir tavır görselerdi belki biraz daha seyri değişirdi toplantının ama öyle bir durum söz konusu olmuyor. Ondan sonra bakan bey kendi çalıp kendi oynuyor amiyane tabirle. Çünkü “sizin şöyle bir sorunuz var değil mi” diyor danışmanına “sizin şöyle bir sorunuz var değil mi” işte otuz maddeyi on dört maddeye düşürüyorlar. Bu sorunlar çözülmüyor. On dört tane maddenin bir tek çözümü var o da kadroya geçmek. Bu aslıda zor bir şey de değil. Kaldı ki 2010 yılında yapılan KPSS sıkandalı hala daha çözülebilmiş değil. 350 kişinin tam puan alması, soruların çalınması, verilerin aktarılmış olması hala çözülebilmiş değil. Sınava giriyorsun sınavlar böyle. Taşeron işçi olarak çalışıyorsun. Herşey; hukuk, kanunlar, yasa taşeron işçiden yana, sen hala taşeron işçiyi kadroya almıyorsun. Burda bir vebal de söz konusu. Taşeron işçinin hakkı da söz konusu. Hakkının gasp olması söz konusu. İnan çok zorluk çeken arkadaşlarımız var. Mesela benim başıma gelen bir olayı örnek vereyim size. Normalde ayın beşinde almamız gereken maaşlar ayın yirmi beşi oldu hala daha yatmadı.  Öteki ay geliyor nerdeyse. Arıyoruz bankayı  banka diyor ki, ‘firmanın hesabı bloke’. ‘Nasıl bloke kardeşim?’. Adam batmış. Devlet bizim maaşlarımızı ödemesi için şirkete para yatırmış. Şirket bankadan parayı alıp da bize veremiyor. Çünkü hesabı bloke, adam batık. Şimdi burada böyle bir mağduriyet söz konusu. Öte yandan Maliye Bakanı bir açıklamasında, bu tür ihalelere girerek hayatını idame ettirmeye çalışan şirketin ömrünün altı sene olduğunu söylüyor. Altı sene sonra bu şirket batıyor. Altı sene içinde batacak şirketin külfeti de var. Bu durumda şirkette artı aman aman bir para kazanmışlığı yok demek ki. Altı sene sonra batacağına göre. Çok büyük devasa şirketleri kast etmiyorum onlar ayrı. Ama onun haricinde bu tür ihalelerle geçimini sağlayan şirketlerin ömrünün altı sene olduğunu Maliye Bakanının kendisi söyledi. Şirkete faydası yok, taşeron işçiye zaten eziyet. Bir tek artısı var burda devlet daha ucuza daha iyi hizmeti sunmaya başladı. Bugün hastahaneye gidiyorsunuz sizi güler yüzle karşılayan kişi taşeron işçi. Doktorun yanında sizin reçetenizi dolduran yine güler yüzlü davranan taşeron işçi. Belediye otobüsüne biniyorsunuz yine güler yüzle karşılayan taşeron işçi.  Enerji santralinde çalışanın yüzde 80-90’ı yine taşeron işçi. Neredeyse hemen hemen her yerde artık azınlık olarak değil  çalıştıkları kurumda çoğunluk olarak çalışan kesimler. Devletin bunda ki avantajı çok fazla. Böyle bir avantajı da bırakmak istemiyor devlet. Şimdi, iğneyi karşımızdakine batırırken çuvaldızı kendimize batırmamız lazım. Hem daha ucuza mal ediyor, bir memura verdiği maaşın üçte birini veriyor ve bir memurdan aldığı faydanın on katını alıyor.

-İşi resmiyete de bağlıyor. Şöyle bir şey varmış; bunu öncesinde resmi olmayan çalışanların sayısı bir anda azalıyor ama bakıyorsunuz bir anda taşeron işçi sayısı artıyor. Çok daha resmi bir zulme bağlamış oluyor.

-Tabi. Aslında bu özelleştirilemeyen kamu kurumlarının özelleşmesi anlamına gelir. Orada çalışan memurda ayağını denk almaya başlıyor. Neden görüyor çünkü ‘ vay anasını’diyor. ‘Adam bin liraya şu iş yapıyor’ diyor. ‘Ben de işimi daha iyi yapayım.’ diyor. Bu intibayı oluşturmaya çalışıyor da tabi memur kesiminde bu intibanın oluşması ve oturması uzun yıllar alacaktır yani. Benim bu konudaki asıl düşüncem; eğer taşeron işçiyi kadroya almıyorsan, buradaki eşitsizliği ortadan kaldırman lazım. Bunu için 657’ye tabi devlet memurları ve kamu işçilerinin yasalarının düzenlenmesi lazım. Gerekirse bu arkadaşların tamamının sözleşmeli olması lazım. Geçen bir arkadaşım Almanya’daki eğitim sisteminden bahsetti. Bir öğretmene 20 tane öğrenci verirlermiş, bu yirmi tane öğrenci on beşe düştüğünde maaştan azaltma yapıyorlar. Sözleşmeyi belki devam ettiriyorlar. Ama yirmi beş otuz yaptılar mı bu sefer seninle sözleşmemizi daha uzun yapalım, iki bin beş yüz euro alıyorsan üç bin euro  yapalım şeklinde yapıyorlar. Bu ister istemez faydayı çok yüksek düzeyde artırıyor. Ama bugün devlet memuru olsun işçi olsun öğretmen olsun fark etmez. Devletin bünyesindeki herhangi bir insan işini yapsa da yapmasa da maaşını alıyor. Bu da çok yanlış, çok yanlı hem de. Ortada yapılacak bir iş varsa özel sektör de, bunu yapmadığınız takdirde asla paranızı alamazsınız. Mümkün değil. Yetişecek bir işi yetiştirmediğiniz takdirde gerekirse mesai yapmadığınız takdirde mesainizin ücretini alıp almamanız da meçhul olduğu halde özel sektör size para vermez, maaş ödemez. Devlette de bunun tam tersi. İster yapsın ister yapmasın o maaşı alır. Bütün bunların ciddi mana da düzeltilmesi lazım.

– Biraz dernek işlerinden söz edebilir miyiz?

-Tabii.

– Siz dernekte şuan hangi konumdasınız?

– Ben şu an kurucu üyesi olduğum derneğin genel başkanıyım.

-Ne zaman kuruldu?

-2011, aralık,

-Şuan kaç üyeniz var?

-Şimdi tam bir güncelleme yaptığımızı söylemek zor. Çünkü üyelerimizin büyük bir kısmı SLİ’de termikte çalışan arkadaşlarımızdan oluşuyordu. SLİ’de çalışan arkadaşlarımızın 575 tanesi işten çıkartıldı. Özelleşti orası kurum olarak. İlk önce bir operasyon yapıldı. 5-10  kiş atıldı. Sonrasında bir arbede çıktı. Atılanlar tekrar geri alındı. Sonrasında toplu çıkarma yapıldı. Alan firma Elazığlı firma. Dedim beyler bu işin şeysi yok. Özele döndüğü için herhangi bir sivil toplum kuruluşu ile herhangi bir müdahalede bulunamıyorsunuz. Çünkü özel sektörde patron ne derse odur. Üzerine en ufak bir şey koyamazsınız. Altını herhangi bir şekilde çizemezsiniz.

-Bunun için hukuki bir mücadele yürütülemiyor mu? Mesela böyle bir durumda.

-Arkadaşlar bu konuda hukuki bir mücadele başlattılar ama henüz sonuçlanmadı. İşsiz kalan arkadaşların bir kısmı Kütahya’da başka kurumlara yerleştirildi. Kimisi de hala işsiz. Dört yüz kadarı da ilden göç etmek zorunda kaldı başka illere.

-Şu an dernek nasıl faaliyetlerde bulunuyor ve bu faaliyetler sonucunda iş yerlerinde bir iyileşmeye vesile olabildiniz mi?

-İyileştirmeye vesile olduk dersek yalan olur. Diğer derneklere nazaran daha ağır iş yapıyoruz. Çünkü hem çalışıyoruz iş yerinde, mesai harcıyoruz. Günümüz sabahtan akşama kadar iş yerinde geçiyor. Haricinde dernek faaliyetlerine zaman ayırmaya çalışıyoruz. O da yeterli olmuyor. Vardiyada çalışan arkadaşlar oluyor onlarla yardımlaşarak bir iş yapalım, o da pek mümkün olmuyor. Örneğin İskender arkadaşımız vardiyada çalışan bir arkadaşımız. Ya vardiyası tutmuyor ya bir randevu alıyorsunuz gitmek istediğinizde o çalışıyor oluyor. Diğer arkadaşlar da öyle mesaide oluyor. Gitme şansınız olmayabiliyor. Bu tür sıkıntıların nasıl aşılacağına dair bir öngörüde bulunmak zor. Çünkü diğer derneklerde de üyelerden aidat toplanmasında, üyelerin artmasında çok büyük zorluklar yaşandığını biliyoruz. Bu yolun kolay olmadığını bilerek girdik. Şimdi burada hiç kimseyi suçlamaya hakkımız yok aynı zaman da yılmak gibi bir durumumuz da söz konusu değil. Yolun zorluğunu bilerek yola çıktık. Bundan sonraki süreçte daha da hızlandırmayı, gerek kurduğumuz sendikayı gerek de derneğin üye sayısını fazlasıyla artırmayı ciddi manada düşünüyoruz. Nasipse.

-Şu an işyerinizde hak mücadelesi yürütürken taşeron işçiler  ne kadar sizin yanınızdalar, ne kadar mücadele ediyorlar?

-Benim çalıştığım kurumdaki çalışan arkadaşların çoğu bana destek veriyorlar. Sağolsunlar ama dediğim gibi  işten atılma korkusu Türkiye’deki her taşeronda olduğu gibi bizim iş yerimizde de mevcut. Aman işten atılmayalım, aman kovulmayalım. Ya kardeşim bir şey olacak olursa en başta bana olur. Sonuçta bir hak mücadelesi veriyorum. Yani burada anayasaya, yasalara uygun da hareket ediyoruz. Yasal bir durum söz konusu. Öyle olduğu için de kimse bize bir şey yapamaz ki. Yani hak yemiyoruz hukuk yemiyoruz, kimsenin hakkını çiğnemiyoruz. Yüz kızartıcı bir harekette bulunmuyoruz. Bu durumda kimsenin bir şey yapabileceğini sanmıyorum ve haklı olduğumuz yerde sonuna kadar hakkımızı savunuruz Allah’ın izniyle.

-Ankara’ya gelme nedeninize gelelim. Niye Ankara’dasınız ve yaptığınız bu görüşmelerden sizin beklentiniz nedir?

Benim şahsi düşüncem aslında bu tür büyük bir organizasyonun alt yapısının güçlü olmasını beklerdim. Yani bir araya geldiğimizde ‘Nereye gidelim? Nasıl yapalım?’ şeklinde değilde şu saatte şu var, daha bir programlı, öncen belli olmuş  şeklinde olması zaman açısından da bizi kazançlı kılar. Daha planlı hareket etmemizi, daha düzenli hareket etmemizi ve daha etkili hareket etmemizi sağlayabilirdi. Burda bulunmayı önemsiyorum, diğer arkadaşlarla birlikte. Dolayısıyla bizim şu an burada bulunmamızın sebebi seçim öncesinde verilen sözlerin yerine getirilmesinin deklaresinin yapılması. Bugün görüştüğümüz parti liderlerinden bunun deklaresini aldık ama mühim olan dört partinin dördünün de bu deklareyi verebilmesi. Artık insanların yolunu yokuşa sürmenin vakti geçti. İnsanlar neyin ne olduğunu çok daha iyi görebiliyor. Gerçekten istikrarı isteyen, büyümeyi sürdürmek isteyen güçlü bir ülke olmak istiyorsak ama bunu samimiyetle gerçekten istiyorsak o zaman kazanılmış hakların verilmesi kesinlikle lazım ve iş ayırımı, sektör ayrımı yapmaksızın bunu yapmak lazım. Abdulaziz başkan yedi yüz seksen bin kişiden bahsediyor ama bir milyon yedi yüz bin kişi. Çünkü belediyede çalışan arkadaşlar da bu işin içerisinde. Tüm belediyelerde çalışanların çoğu artık taşeron. Üniversitede çalışan arkadaşların yine pek çoğu taşeron işçi. Bu kurumları özerk diye ayırıyoruz. TÜİK yedi yüz seksen bin rakamını veriyor ama benim şahsi görüşüm maaşını dolaylı da olsa bir şekilde devletten alan kişi devletin kadrolu elemanıdır. Dolayısıyla rakam bir milyon yedi yüz bin kişi, sadece kamuda çalışan. Bu rakamın üzerine üç milyon da özelde çalışan taşeron işçiyi koyduğunuzda dört milyon yedi yüz elli bin kişi yapar ki bunun üç ile çarpımı da on iki milyona tekabül eder, çok ciddi bir rakamdır. Gerçekten taşeron işçiler bilinçli şekilde hareket etse, bir yere kanalize olabilse o partiyi kesinlikle çok rahat biçimde iktidara taşıyabilir.

-Bunun için kendi gücünün farkına varması gerekiyor tabi.

-Tabi ki. Bizler bunun farkına varmış insanlarız ama karşı tarafa aksettirmek çok zor. Bugün halkımız nezdinde de farklılığı yaratmış durumdayız. Dernekler bu bağlamda çok önemli işler başardı. Gerçekten çok önemli. Çok büyük özveride bulunarak buraya gelindi ama bu yeterli olmuyor nedense. Taşeron işçi kardeşimizin üzerine ciddi etki yapamıyoruz. Bunun da en önemli ‘sebebi işten atılma korkusu’. Bu yenildiği takdirde insanların hızlı bir şekilde örgütlenmeye geçtiğini görebiliriz. İnşallah bunları da görebiliriz.

-Son soruya geçelim. Taşeron olsun-olmasın tüm işçilere vermek istediğiniz mesaj nedir?

-Taşeron işçilerin kadroya geçirilmesi en büyük hedefimiz. Şartsız ve kayıtsız  kadroya geçirilmesi en büyük hedefimiz. Biz bunu başarırsak kendimizi hedefimize ulaşmış olarak kabul edebiliriz. Peki ondan sonraki süreçte bu mücadele sonlanır mı? Sonlanmaz. Büyük bir hedef-amaç başarıldığında çok büyük bir sekteye uğrar. Yani bundan sonra en çok istediğin şey kadroyu almışsın neyin mücadelesini vereceksin? Tabi memurların mücadelesi var onlarında ciddi sıkıntı içerisinde olanları var. Eğer taşeronu kadroya alınmaz ise 657 sayılı devlet memurları yasasının mutlaka değişmesi gerektiğine inanıyorum. Hiç değilse bir nebze bile olsa iş yerindeki ücret adaletsizliğinin, iş koşullarındaki adaletsizliğin ciddi manada önüne geçileceğini düşünüyorum. Tabi bunu yapabilecek bir iktidarın olabilmesi her şeyden önemli. Bir aralar Ak Parti bunu zikretmişti, hemen çark etti. Bir daha hiç bahsedilmedi bu konulardan. Bir ara böyle şeyler vardı artık hiç bahsedilmiyor. Yani bundan ibaret.

-Çok teşekkür ederim.

-Ben teşekkür ederim kardeşim. Yardımcı olabildiysek ne mutlu bizlere.

(Emek ve Adalet Platformu)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.