Yayınlanma tarihi: Per, Kas 20th, 2014

Murat Ülker’in Cevabi Yazısı

Murat Ülker sitemizde yayınlanan “Ülker’e Tutmayan Cila” isimli yazımıza cevaben bir yazı kaleme alıp avukatı aracılığıyla bize göndermiş. Avukat Bey söz konusu yazıda Murat Bey’in kişilik haklarının ihlal edildiğini düşündüğünü ve ilgili kanun gereği Murat Bey’in cevabını yayınlamamız gerektiğini belirtmiş. 5651 Sayılı kanunun ilgili maddesine göre bu tip durumlarda cevabi yazıların yayınlanması zorunlu değil. Murat Bey’in yazısını hukuki bir zorunluluk olduğu için değil, ilkesel olarak cevap hakkına duyduğumuz saygı ve açıklıktan yana olan tutumumuz gereği aynen yayınlıyoruz.

*

Sayın Alp Çıracı

Emek ve Adalet ismi ile anılan haber sitesindeki yazınızı büyük bir dikkatle okudum. Genellikle takdir kelimelerinden ziyade tenkid içeren kelimelere daha bir kulak verir, dikkat kesilirim. Kendimi tanımadığımdan değil de “beşeriz bu nedenle şaşarızı” bildiğimden, bu eleştirileri okumayı çok önemsiyorum.

Yazınızda “çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz” diyerek hem bana hem de muhtel kendinize de haksızlık etmişsiniz. En azından peşin bir hükme varmadan, çok laftan oluşan yazınızın yalansız olduğunu düşünmek istiyorum.

İşçilerimiz için ecir sıfatını kullanmanız, doğru değildir. Şirketlerimizde çalışanlarımızla olan ilişkimizde kurulduğumuz günden beri önce rahmetli babamın, şimdi benim, yarınlarda da inşallah bizden sonra gelenlerin uyacağı temel kural “işçinin alınterini kurumadan” ödemektir. İtikadımız, hak yemeye, her türlüsünden haram lokmaya müsait değildir. İnancımızı ölçmeye kalkmayacak kadar konulara vakıf olduğunuzu tahmin etmekteyim.

İşçilerimiz ecir değil emeklerinin karşılığını alan ücretli çalışanlarımızdır. Ücret ve yan hakları endüstriyel ilişkiler sistemi içinde müzakere ve mutabakatlar sonucu belirlenir.

Bir konuda çok haklısınız. Yıldız Holding ve şirketlerinin geldiği noktada işçilerimizin çok büyük katkısı vardır. Zaten United Biscuits satın alması haberini de bizzat kendilerine ben verdim ve teşekkür ettim. Güzel bir buluşma oldu. Onlarla basın yazmadan görüşmek istedim çünkü herkezden önce duymak onların hakkıydı.

Çünkü işçi hakkı sadece ücretle ödenmez, bilmek de, teşekkür almak da onların hakkı.

Bir de o gün iş güvenliği konusuna da değinmek istedim. Herhangi bir şekilde “canınızı, sağlığınızı en ufak tehlikeye atacak bir işi yapmayın “dedim. İnsanımızın canı hepimiz için kıymetlidir ve emanettir.

Türkiye’de ve dünyada 50 bine yakın insanla birlikte bir iş yapıyoruz. Tüketicilerimizi müşterilerimizi, çalışanlarımızı, hissedarlarımızı ve de toplumu memnun etmeyi hedefleyerek çalışıyoruz. Hatalarımız olmuyor mudur? Mümkün mü? Mümkün demenin “kibir” olduğunu siz de biliyorsunuz ben de…

Bize düşen işimizi her gün yeniden öğrenerek, kusurlarımızı görüp, iyileştirerek ilerlemek.

Sizin yazınız da bunun için mühim. Kendimize tekrar bakmamızın hiç bir zararı yok. Hepsini dikkate alacağım.

Fakat anladığım kadarıyla inançlı biri olarak, bir müslümanın inancına yönelik ifadeleriniz konusunda da size aynısını yapmanızı tavsiye ederim. Kibir hiçbirimiz için değildir. Hatırlatmak isterim.

Size hayırlı günler temenni ederim.

Murat Ülker

10 Yorum
  1. orkun dedi ki:

    “İşçilerimiz ecir değil emeklerinin karşılığını alan ücretli çalışanlarımızdır.” bu ne demek lan? aynı şey değil mi bunlar, “ecir deme ücretli çalışan onlar bi kere tımam mı?” :SS
    asdasdas

  2. Ali Altıntaş dedi ki:

    Hazır bu platformda yazılanlara cevap vermeye soyunmuşken Murat Ülker’in şu soruya da bir cevap vereceğini ümit ediyorum;

    Haram lokma yemeye müsait olmayan itikadınız ‘ya çalış ya da aç kal’ diyen kapitalist endüstriyel ilişkilerinin işçileri zorladığı -sözümona rıza ile gerceklestirilen- iş akitlerinin sıhhati, geçinmeye dahi yetmeyen ücretlerin, uzun mesai saatlerinin dayatılması, işçilerin haklarını aramadığını düşündükleri sendikadan ayrılıp başka bir sendikaya geçmeleri nedeniyle işlerinden edilmeleri hakkında ne vaaz ediyor? Yoksa ‘rekabet başka, maneviyat başka’ mı diyor?

  3. mehmet özkan dedi ki:

    helal gıda derken üretilen malın islam en haram kılınan malzemelerden yapılması algısının yanında ürünün imalatı ve son kullanıcıya ulaşmasındaki bütün aşamalarının helalliğine dikkat etmekten bahsedelim isterseniz bize yıllar yılı nestlenin ürünlerini ilk deneme yerlerinin afrikadaki fakir kabilelerini kobay olarak kullandığı anlatılırdı bizde bunu protesto ederdik.işten çıkarılan arkadaşların istekleri makul istekler olup mevcut sendikanın hak iş e bağlıolan grubun kraldan çok kralcı tavrından kaynaklanmıştır.islam öncesi kurulan hılfıl fudul hareketi gibi düşünmemiz gereken sendika çalışmaları önemlidir bu kadar hayır sahibi insanların göz göre göre günaha batmasına razı olmamamız gerekir.

  4. sinan dedi ki:

    geçmişi hatırlayalım biraz. daha önce şahidi olduğum başka bir ülker hadisesi vardı. 28 şubat darbesinin hemen ertesiydi ve ülker ilginç bir atak geliştiriyordu. haksöz’de şöyle bir yazı çıkmıştı( http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=2262 ):

    Ülker AŞ’den Milyon Dolarlık Mehir!
    Kenan Alpay

    Ülker Şirketler Topluluğu (Ülker AŞ), Türk Silahlı Kuvvetleri’ne rekor düzeyde bir bağış yaptı. “Menemen Hadisesi”nin 68, yıldönümünün yaşandığı ve Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere tüm devlet müntesiblerinin şeriata karşı savaş yemini tazeledikleri böyle anlamlı bir günde Ülker AŞ, TSK’ya 1,5 milyon dolar (465 milyar lira)lık bir yardımda bulundu. Ülker Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Üyesi Orhan Özokur, 500’er bin dolarlık üç adet bağış çekini TSK Güçlendirme Vakfı, Mehmetçik Vakfı ve El Ele Vakfı’na ulaştırılmak üzere Milli Savunma Bakanı İsmet Sezgin’e verdi. Ülker AŞ temsilcisi Özokur, bağış töreninde hazır bulunan vakıf yöneticisi emekli generallere de birer adet Atatürk kitabı hediye etti. Orhan Özokur, Cumhuriyetin 75. yılının kutlandığını hatırlatarak “Ülker, Atatürk inkılapları ve cumhuriyetin temel felsefesine bağlı bir kuruluştur” dedi.

    Ülker AŞ, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay’da tertip edilen brifinglerde ‘irticai sermaye’ olarak vasıflandırılmış ve “ambargolu sermaye” kesimine dahil edilerek mahkum edilmişti. Devletin gerçek sahibi, ülkenin tartışmasız efendisi generallerin gazabına uğrayacağının ve Türkiye’nin ekonomik faaliyetlerine dar edileceğinin işaretlerini almanın verdiği korkuyla Ülker AŞ, listeye giren diğer “ambargolu sermaye” sahipleri gibi “irticadan beraat, ordu/devlete sadakat” üzere bir dizi ilanlar verdiler. Tabi bu kadar ucuza ve zahmetsiz bir kurtuluşa komutanların kapı aralaması pek mümkün görünmüyordu. Ülker AŞ hemen 100 milyarlık bir ‘bağışla’ açık arttırmaya katıldı. Derken süreç 75. yıl kutlamalı Ülker reklamlarından ülke çapındaki devlet tertipli 75. yıl kutlamalarında “ana sponsorlardan biri olmaya getirdi Sabri Amca’yı. Ama komutanlar “hep daha fazlasını isterler”di. Yine öyle oldu, adet olduğu üzere.

    Sanık sandalyesine oturtulan ‘ambargolu sermaye’ taktik bir yanlış yaparak “hattı müdafa” da ısrar ederken, komutanlar ise ulu önder’den miras kalan “sathı müdafa” bilinci ile ‘yeşil sermaye’ye karşı topyekün ve amansız bir saldırı başlattı. ‘Yeşil sermaye’ cephesi geri çekilmek bir tarafa kelimenin tam anlamıyla bir çözülme ve teslim sürecine girdi. Sonraki süreçte ise ‘yeşil sermaye sahipleri’ saf değiştirmeye benzer bir takım faaliyetlere ve ilişkilere girdiler. İşte Ülker AŞ’nin son olarak yaptığı bu rekor bağış da bu sürecin değerlendirilmesine katkı sağlayacak bir gelişme olarak üzerinde durmaya değer.

    Ülker’e ilişkin yapılacak değerlendirme genelde muhafazakar sermaye olarak vasıflandırılan “Anadolu Arslanları” veya MÜSİAD çevreleriyle hem bazı benzerlikleri hem de bazı farklılıkları içerisinde barındırmaktadır. Biz bu kısa yazıda örnekleri sadece Ülker’den seçeceğiz. Bunun için biraz geriye doğru gideceğiz. 31 Mart 1993 tarihinde yıllık izinlerini kullanan 826 Ülker işçisi fabrikadan kendilerine gönderilen “iş akdiniz fesholundu” yazılı bir belge ile işlerinden kovuldular. Atılan işçilerin tamamı kıdem tazminatı yükselenlerden oluşuyordu. İşten atılanların eşleri ve çocuklarıyla başlattıkları direniş polis baskısıyla kontrol altına alınırken, henüz işten atılmayan işçiler ise direnişe destek vermeleri halinde 17. maddeden tazminatsız atılma tehdidiyle sindiriliyordu. 826 kişinin kapı önüne konulma “operasyonunun gerekçesini Sabri Ülker’in basın müşaviri Mustafa Özel, ekonomik ve teknolojik koşulların gereği bu operasyonun anlayışla karşılanmasını istiyor ve ekliyordu; “Bazı arkadaşlarımızın iş akillerini feshetmek bizleri de üzmektedir. Ancak her işletme rasyonel olmak, yani hesabını bilmek zorundadır. Aksi halde, hissedarlarla beraber bütün çalışanların işlerini kaybetmeleri ihtimal dışı değildir.”

    İnsan gibi yaşamak için alın terinin karşılığını isteyen işçilere karşı, ülkede asgari ücretle dahi olsa iş bekleyen milyonlarca işsiz koz olarak kullanılıyordu. Sabri Amca’nın “işçilerim rahatça ibadet etsinler” diyerek inşa ettiği caminin imamı da toplu kıyımın ardından verilen ilk cuma hutbesinde “başınıza gelen musibete sabredin. Beddua etmeyin.” diye vaz’u nasihat ediyordu. Ülker AŞ yöneticileri işçilerin tüketim lüksüne kapılıp israf etmelerini önlemek amacıyla hem dini hem de iktisadi tedbirleri devreye sokuyordu. Bunun için Ülker’de kıdem ortalaması 6 yıl olarak, yani rakip Eti firmasının üçte biri seviyesinde seyrediyordu. Ülker teknolojik imkanlar ve pazar payında rakip firmalara adeta nal toplatırken, işçi ve personel ücretleri konusunda aynı performansı yakalayamıyordu nedense!

    Ve otomasyon gerekçesiyle işten atılan 826 kıdemli işçinin yerine çoğunluğu Bulgaristan göçmeni olan insanlar asgari ücretle ve sözleşmeli olarak işe alınıyordu. Kısa bir zaman sonra gerçekleştirilen bu işçi alımının otomasyon şartlarının ortadan kalktığı için mi yapıldığı bilinemiyor halen. Rasyonel davranma tercihini kullanan Ülker AŞ bu kez de basketbol takımı ile birlikte milyarlarca lira vererek Nasaş’ı satın alıyordu. Zihinlere takılan bir soru ise “bir basketbolcu kaç işçi eder?” cümlesiyle sefalet uçurumuna atılan insanların yüreklerinde uğulduyordu! Devletin her türlü kıyağından faydalanan holdingler gibi Ülker de işçi ailesinin sofrasından aparttığıyla sermaye gücünü arttırmaya kararlı olduğunu ispatlıyordu adeta. O dönemde TC hükümetinin dahi Azerbaycan katliamı ve işgali dolayısıyla ambargo uygulamak zorunda kaldığı Ermenistan’a gizli ihracatlar yapması Sabri Ülker ve ekibinin duyarlılığına bir örnek olarak halen zihinlerdeki yerini koruyor. Orta Doğu’nun kalbine saplanan hançer, Kudüs işgalcisi İsrail’e dönük ihracat programı ise ayrı bir konu.

    Bu değinilere ilaveten Ülker AŞ’nin Türkiye milliyetçisi, mukaddesatçı vakıflardan sonra TSK Vakıfları’na yaptığı 1,5 milyon dolarlık yardıma ilişkin bir kaç vurgu yapmak istiyoruz. Halkı iliklerine kadar sömüren aynı zamanda dini değerlerine karşı da amansız bir savaşı yükselten ‘silahlı irade’ye dönük bağışlar nasıl ve hangi ahlaki kriterle değerlendirilebilir? Bu bir barış jesti mi, yoksa tabasbus/yaltaklanma mı? Yoksa “sermayenin dini olur-olmaz” tartışmalarında İslami kesimlere ve asker/devlete karşı iki farklı imajla çift yönlü ‘takiyye’ ile aradan maksimum karla sıyrılmanın ince hesabı mı?

    Ülker AŞ’nin bu bağışı sadece gecekondularda, hastane kapılarında, maaş kuyruklarında, sokaklarda aç ve sefil yaşamaya mahkum edilen insanlara değil, aynı zamanda İslami kimliğin doğal sembolü başörtüsü dolayısıyla okullarından atılan/alınmayan, coplanan-gözaltına alınan kız öğrencilere de dönük “karşı cephede” olunduğunun bir kez daha hatırlatılmasıydı?

    Bu bağış Türk-Kürt çatışmasına TSK nezdinde bir katkı mı; yoksa “siyasal İslam”ı ve sembollerini ülke topraklarından kazımak için sürdürülen 28 Şubat darbe sürecine moral desteğin yetersiz kaldığı noktada işçinin alınterinden devşirilen dolarlarla takviyede bulunma çabası mı?

    Lakin günlerin insanlar arasında çevrileceği gerçeğini, ayrıca dünyevi hesapların hesaba çekileceği o mahşer gününü unutmamak gerekli.

  5. sinan dedi ki:

    bu yazıdan sonra ülker aş’den gelen bir cevap üzerine yazılmış değerlendirme, iki ay sonra( http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=2324 )

    Atatürk’ün Kurduğu Cumhuriyet’e Ülker’in Vatani ve Vicdani Borcu!
    Kenan Alpay

    “ÜLKER AŞ’den Milyon Dolarlık Mehir” başlığıyla, dergimizin Ocak’ 99 tarihli nüshasında yayınlanan yazı ile çarpık zihniyete ve bu zihniyetin bazı itiraf ve başkaca icraatlarına da dikkat çekmek istedik. Önceki yazımızda ‘yeşil sermaye’ olarak nitelenen muhafazakar sermayeyi ‘çift yönlü takiyye’ tavrının sahibi olmakla eleştirmiştik. Daha açıkçası bu kesimlerin sermaye arttın mı adına aldatma politikasını bir yaşam biçimi, bir kimlik tercihi olarak benimsedikleridir. Bu tercihi bir ‘sınıf bilinci’nden kaynaklanan ilhamla pratize ettiklerinin izahtan vareste olduğu da bir gerçek. Biz söz konusu yazımızda da bu durumu Ülker AŞ üzerinde örnekleyerek, adı geçen firmanın insan emeğini, alınterini ve dini istismar eden kapitalist zihniyet ve organizasyonun ta kendisi olduğunu vurgulamıştık. Ve ana tema olarak Ülker AŞ’nin halen ülkemizde faaliyet gösteren TÜSİAD üyesi Koç, Sabancı, Enka, Eczacıbaşı vb. holdinglerden hiçbir farklılığının olmadığını aksine benzeşmekte, hatta aynılaşmakta olduğunu iddia etmiştik. Bu durumda söz konusu firmanın itiraz bir tarafa, karanlık bazı odaklarca ‘İslamcı, irticacı’ vb gibi iftiralarla oluşturulan kamuoyundaki yanlış imajını düzelttiği için dergimize teşekkür etmesi bile gerekirdi. Çünkü düzeltme ve açıklama yazısında da iki nokta üzerinde durulmuş; ilk olarak Ülker AŞ’nin TSK’ya yapmış olduğu bağışların “tabii ve teşviki gereken bir davranış” olduğu beyan edilmiş. Üstelik geçmişi sayısız hayır ve bağış halkalarından oluşan Ülker’in, elinde koca bir zincir bulunuyormuş. Ülker’in, ‘yeni bir Yavuz kampanyasında’ Türkiye genelinde en büyük 3. büyük bağışı gerçekleştirdiği hatırlatılmış. Deniliyor ki; “bu tür bağışlar ilk değildir, son da olmayacaktır”.

    Ülker dün, bugün hep devletin, ordunun safında olmuş, yarın da devletinin yanında olacaktır. İspatı mı? Ülker Grup İdare Heyeti üyesi Necdet Buzbaş 22 şirket, 1 milyar 200 milyon dolar ciro, 150 milyon dolar ihracat geliri ve 6 bin 500 çalışanı bulunan grubun 2000 yılı hedeflerini haftalık Ekonomist dergisine anlatmış. Ekonomistin ‘Cumhuriyetin 75. yıl kutlamalarında ana sponsor oldunuz. Ayrıca bağışlar yaptınız. Neden?’ sorusunu Necdet Buzbaş şöyle yanıtlıyor;’ 75. yıl kutlamaları için 250 bin dolar verdik. Ayrıca büyük şehirlerdeki kutlamalar için 170 milyar liraya yakın harcama yaptık. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’te Ülker’in buna katkı yapması vatani ve vicdani bir borçtur.'(Ekonomist 03-10 Ocak 1999) Tabii malum olduğu üzere ulu önder Atatürk’ün rızasını kazanmak üzere yapılan bu bağışların Sabri amcanın holdingine kredi, teşvik, vergi indirimi vs şeklinde rahmet olarak geri döneceğine ilişkin inancı hiç kaybetmeden.

    İkinci nokta ise ‘yazıya sıkıştırılan işçi çıkarılması gibi iddiaların doğrudan veya dolaylı 15.000 kişiyi çalıştıran sınai bir kuruluşta tabii olabileceği’ değerlendirmesi. Yani Sabri amcanın Ülker’i işçinin alınterinden, emeğinden, ekmeğinden, sağlığından, ömründen, ailesinin rızkından gaspederek çoğalttığı milyon dolarları kurulu düzenin ilahlarına, 75. yıl gibi ibadi törenlerinde kurban ederek elde edeceği sermaye artırımını ‘tabii ve teşviki gereken bir davranış’ olarak benimsiyor. Açıklamada, sözkonusu yazı için ‘haksız, suiniyetli, gerçek dışı ve hayal mahsulü’ vb değerlendirmeler yapılmış ama cevabi açıklamadan başka herşeye benzeyen bir kurgu ve üslupla bir şeyler kaleme alınmış. Ama hiç bir eleştiri cevaplandırılamamış.

    Netice itibariyle Ülker AŞ ve benzeri sermaye kesimlerinin, statükoyla çatışan görüntülerine rağmen, hem doğrudan hem de dolaylı olarak devlet politikasıyla uyumlu politikaların sahibi olduklarını söylemiştik. Firmadan gönderilen açıklama da bu yönde olduğu için pek fazla söze de hacet yok denilebilir. Belki Ülker’e değil de, arkasına Ülker sermayesini alıp da sermaye adına tez üreten düşünce kulüpleri’ne dikkat çekmek daha bir önem arzetmektedir. Çünkü devletin İslam’ı yoketme politikaları kadar, bu kesimlerin İslam’ı ve müslümanları ifsad eden burs, kurs, seminer gibi süreçleri de tehlike arzetmektedir. Sermaye, statükoya sadece ekonomik ve moral destek vermekle kalmıyor, aynı zamanda muhalif İslami kesimleri de sisteme entegre eden bilim, sanat, edebiyat, sempozyum tarzı organizasyonları da devrede tutuyor. Bu çevreler tarafından işlenen muhafazakar ‘gelenek’ tezlerinin, ‘İbrahimi/vahyi’ gelenekle hiçbir bağı olmadığı, aksine vahyi geleneği sosyal hayata taşıyanlara karşı bir saldırı üssü işlevi gördüğü bilinince, karşı karşıya olunan durumun bir ‘sermaye/saltanat tezgahı’ olduğunu tartışmaya da gerek kalmıyor.

  6. sinan dedi ki:

    826 kıdemli işçinin gerekçesiz bir şekilde ülker aş. deki işlerinden çıkarılmaları hakkında ise 1993 tarihli şu iki linke bakılabilir:
    http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=389
    http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=538

    ilginç bir dünya yok karşımızda, herkesin sınavı kendi kapısında.sözler geçmişte kayıtlıymış meğer, hafızayı biraz kaşıyınca eskiden yine böyle bişey olmuş muydu acaba derken, evet olmuş. olan tekrar ediyor. insan kendi yolunu çiziyor. acısını, yarasını sahiplenen ve ayaklarını yere basarken Rabbine yönelen mülksüz sessiz bir gülümseme oluyor yeryüzünün ince çizgisinde.

  7. Maşallah Nar dedi ki:

    Memleketin siyaseten zor zamanlardan geçtiği yıllarda,bahsi geçen mübarek holdingin,aslında o yeterince büyümemiş haliyle Ülker’in;müslümanların zemzem suyuyla yıkanmış mübarek firması olduğunu düşünen ve ürettiği her malın satın alınmasını dindar bir reflekse dönüştürebilmiş safdil bir milletiz biz; ama bu dindarlık şayiasını veya hakikatini ülke sınırlarını aşan bir kodamanlığa tahvil etmeyi becerecek kadar kurnaz ve pragmatik bir şirkettir,mübarek firmamız ve patronu
    Sürekli yeni şirketleri bünyesine katarak cirosunu katlayan,ama işçilerinin biriken emeğiyle temin edilmiş bu sermayeyi ve zenginliği işçilerinin hayatına ve refahına aksettirmeyen,hatta ilk itirazda onlara kapıyı gösterecek kadar âlicenap ve mütevazidir,mübarek holdingimiz ve patronu.
    İşçilerin haklarını Endüstriyel ilişkiler sistemi muvacehesinde verdiğini cevabi beyanında belirten;ama itikadından ve dindarlığından da emin mübarek patronumuz;yani itikaden müslüman,amelen esaslı kapitalist mübarek patronumuz.
    Sevgili patron
    İşçinin rızasıyka râzı olduğu bir ücrete çalışması,sizin ona hak ettiği ücreti verdiğiniz anlamına gelmez,onun rızası kapitalizm tarafından cebren tahsil edilmiştir zira.hayvan gibi çalışmak ve bu vesileyle maişetini temin etmek,ya da işinden olup yeni bir iş bulmanın hiç de kolay olmadığı piyasa şartlarında geçici ya da sürekli bir sefalete mahkum olmak arasında bir yerdedir işçi.Dolayısıyla işçinin gerçekten hak ettiğini,tevazu ve dindarlık cilasıyla parlatılmaya çalışılan kodamanlar değil;hakiki ve hasbî bir dini, hayatının her noktasında ,itikaden ve amelen hayatdar kılmış tüccarlar verebilir

  8. erim dedi ki:

    Bence susarak, yer vermeyerek tutarlı bir duruş sergiliyor, 2000’lerde bu konulara yer vermeyen tüm gruplar gibi Haksöz Dergisi çevresi de.

    Ne yani Ülker diye haber yapıp adaletsiz bir duruş mu sergileselerdi! Eleştirmiyorum, hatta bu istikrarlı duruşlarından dolayı tebrik de ediyorum.

    Hey Tekstil’de solcu birisi Ülker 93 direnişinden bahsetmişti, İslamcı bir grubun desteğinden filan.
    Haksöz olduğunu tahmin etmiş sonrasında da şu linkleri bulmuştum. 826 işçi çıkarılmış o zaman yukarıda bahsedildiği gibi, sonrasını bilmiyorum açıkçası.

    Ayrıca arşivini otosansürsüz açan Haksöz’e bir tebrik daha.
    Haksöz, Ülker, İslamcı camia, 90’lar vs. ilişkisi müstakil bir yazıyı hak ediyor ama madem yorumlardan devam ediyoruz, bunlar da benden hediye olsun.
    Yani burda Haksöz bir misal, etkili bir misal, yerine başka grupları, camiaları, cemaatleri de koyabilirsiniz.

    *************

    http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=407

    Haksöz Dergisi – Sayı: 27 – Haziran 93 Haber Analiz
    1 Basketbolcu Kaç İşçi Ediyor? Mehmet Kuşçu

    Bisküvi ve çikolata sektörünün en güçlüsü Ülker, basketbol piyasasına da el attı. Ülker’in geçtiğimiz günlerde basketbol takımıyla birlikte NASAŞ’ı satın almasından sonra bu piyasanın transfer ücretlerinde astronomik artışlar görülmeye başladı. Ayrıca basketbolda lig ve kupanın ana sponsorluğunu üstlenen Ülker, bu alandaki aktifliğini “Basketbolda Yılın Süperleri Kim” yarışması düzenleyip ödüller dağıtarak gösterdi.

    Hatırlanacağı üzere Ülker, iç ve dış piyasada pazar payının azaldığı gerekçesiyle 31 Mart 1993 tarihi itibariyle 826 işçinin iş akitlerini haksız yere fesh etmişti. Şimdi ise Ülker basketbol piyasasının hayal bile edemeyeceği rakamlarda sporcu ve teknik adam transfer ediyor. Ülker’in İTÜ’den bir yıllığına transfer ettiği Harun’a verdiği ücret tam 2,5 milyar TL. Bu uğurda yapılan diğer masraflar da işin cabası… Ülker, işçilerin haklarını kısar ve tüketim kültürünü yaygınlaştırırken, reklam aracını kullanma konusunda da kapitalist mekanizmanın ne kadar başarılı bir aktörü olduğunu tüm kamuoyuna sergilemiş oluyor.

    Bütün bunlardan sonra şimdi ise, işten atma eylemini genel politika haline getiren Ülker’in, milyarlık basketbolcuları ne zaman işten çıkaracağı merakla bekleniyor.

    ******************

    http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=2140

    Haksöz Dergisi – Sayı: 90 – Eylül 98 – Ekonomi Yazıları
    Özel Sektörün Büyümesi “Repo”dan – Haksöz

    27 Ağustos 1998 perşembe günü, İstanbul Sanayi Odası tarafından 1997 yılının 500 büyük sanayi devi açıklandı.

    Tüpraş, 1 katrilyon 123 trilyon liralık üretimden satışla kamu sektörünün, Arçelik ise 146 trilyon 580 milyar lirayla özel sektörün birinciliğini korudu.

    Teşviklerle semirilen özel sektörün ihracattaki payı artarken, büyük sanayi kuruluşlarının gelirlerini % 52.7’sinin faaliyet dışı gelirlerden oluştuğu gözlendi. Üretme ve pazarlama zahmetine katlanmadan repo, bono, tahvil gibi kalemlerden elde edilen rant İstanbul Sanayi Odası’nın rakamlarına kâr olarak yansıyordu.

    Geçen yıl sıralamaya girmeyen Ülker bu yıl ilk 500 içinde sayılırken “İslamcı” çevrelerdeki bazı öğretim kurumları, inşaat şirketleri vb. kuruluşların “repo”ya yöneldikleri bankalardan aldıkları kredi faizlerini “repo” yaparak ödemeye çalıştıkları öğrenildi.

    Liberal-laik kimlikli teşebbisler tarafından akılcılık ve yaratıcılık olarak değerlendirilen repo, bono, tahvil yatırımları, müslümanlar için riba ile eşdeğer olan bir ilkesizliği ve sapkınlığı ifade eder.

    İlkesiz bir “büyüme/gelişme” anlayışının oluşturduğu bu hazin tablo, umarız ki kötü örnek emsal teşkil etmez sözünü haklı çıkartan bir mecraya evrilir.

    *****************

    http://www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=5407

    Haksöz Dergisi – Sayı: 202 – Ocak 08 – İslami Hareket
    Merkeze Koşanlar Başkalaşıyor – Hamza Türkmen

    Konuyu Ülker A.Ş. örneği ile açabiliriz. Sistem içinde çalıştıran olarak var olmaya çalışan bu kuruluşun kurucu babası, uygulamadaki bir çok zaaf ve yanlışa rağmen, teşhirci reklam anlayışından, kapitalist yöntemlerle büyüme anlayışına kadar dini ölçülere dikkat ediyor, tavır alıyor ve direnç gösteriyordu. Bu nedenle de ürünleri dindar tüketici kesimin birinci tercihi oluyordu. Ama işletme kurucusunun oğlu, iş başına geçtikten sonra, daha fazla büyümek ve tekellerle rekabet edebilmek için; işletmede emek sorunu gibi devam etmekte olan eski zaaflar yanında; -dindar tüketici tercihlerinden yararlanırken-, teşhirci reklâm pratiğinden, kapitalist yöntemlerle büyüme anlayışına kadar büyük erozyonlara ve savrulmalara kapı açıyor. Ülker örneğinde olduğu gibi, kapitalist sistem içinde her büyüme çabası, daha fazla tavizi ve giderek sisteme eklemlenmeyi getiriyor. Bu kuruluşun Mehmetçik Vakfı’na, Atatürk’le ilgili girişimlere ve kapitalist sistemin toplumsal rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülen kitle sporlarına ve kulüplerine yaptığı parasal yardımları ve sponsorluğu da bu çerçevede algılamak gerekiyor.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>