Helal Bol Kazanç Müslümana Helal Midir?
Emek ve Adalet Platformu olarak Diyanet’in toplumsal sorunlara ve siyasi meselelere değinmeyen, İslam’ın sermaye lehine, patriyarkal ve devlet onaylı yorumunu empoze eden Cuma hutbelerine karşı, her Cuma günü arkadaşlarımızın kaleme aldığı Alternatif Hutbeyi okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.
Sevgili müslümanlar,
Muhtemel ki birçoğumuz, helal olması için titizlik gösterdiğimiz kazançlarımızın tamamını kendi rızkımız olarak görürüz. Eğer kazanırken hak ve hukuka dikkat etmiş, haramdan sakınmışsak bunu Rabbimizin bize nasip ettiği nimetler olarak kabul ederiz. Yıl içinde belirli aralıklarla bu kazancın içinden bizi üzmeyecek, zorlamayacak, dinen asgari olarak belirlenmiş olan miktarı ihtiyaç sahiplerine veririz. Böylece sahip olduğumuz nimetlerin üzerimizdeki manevi yükü hafifler, bir oh çekeriz ve kazancın geri kalanını kendimiz için gönül rahatlığıyla harcarız.
Başımıza gelen bir musibetten hafif zararla kurtulduğumuzda ise “Verilmiş sadakamız varmış” deriz. Veyahut peş peşe musibetlere muhatap olduğumuzda başımıza gelenin sadaka vermediğimizden kaynaklandığından endişe edip alelacele ihtiyaç sahiplerine yardım göndeririz. Yani sadakanın ve muhtaç olana mallarımızdan vermenin dünya hayatımızda bizleri musibetlerden koruyucu bir işlevi olduğuna inanırız. Tabiri caizse Rabbimizin gazabına uğramaktan, dünya hayatımızda bizi sınayacağı yokluk ve kötülük senaryolarından düzenli sadakayla kendimizi kurtardığımızı düşünürüz.
Sadakanın esas işlevi gerçekten bu mudur peki? Biz inananların dünya sınavını daha hasarsız vermesine yardımcı olmak, hayatlarımıza koruma kalkanı olmak mıdır? Rabbimiz mallarımızı başkalarıyla paylaşmamızı isterken esasen neyi murat etmektedir?
“Onlar ki, mallarında belirli bir hak vardır, isteyen ve mahrum olan için.” (Mearic 70:24-25)
Yukarıdaki ayet ve daha birçok ayetinde Rabbimiz mallarımızda ihtiyacı olanlara ait bir “hak” olduğunu vurgular. Bu ayetlerde defaatle geçen hak kavramı vurgusundan anlarız ki sahip olduğumuz kazanç ve mallar aslında hiçbir zaman bize ait olmamıştır. Bize verilen yetki, bu mallar üzerinde hak sahibi olanlara, yani isteyen ve isteyemeyen muhtaçlara dağıtmamız için bir emanet yetkisidir. Üstelik yalnızca talep edebilene değil, talep edemeyen ve mahrum olana ulaşıp malımızda olan hakkı teslim etme sorumluluğunu da biz kullarına yükler. Çünkü bilir ki mahrum ve muhtaçken istemek, el açmak insanoğlu için ağırdır.
“Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara acı bir azabı müjdele. O gün o biriktirdikleri şeyler cehennem ateşinde kızdırılır da alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır. İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız, tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı!” (Tevbe, 9: 34-35)
Rabbimiz ayetinde mal ve servet biriktirip Allah yolunda harcamayanlara çok şiddetli bir azabın haberini verir ve bu şiddeti detaylarıyla tarifler. Açıktır ki mal biriktiren, bunları kendisi için toplayıp saklayanlar hesap gününde Allah’ın çetin öfkesine muhatap olacaktır.
Peki bugün, servet sahibi olduğunu bildiğimiz kaç Müslüman bu ayette tariflenen azabın şiddeti ile ürpererek mallarını Allah yolunda harcamaktadır, kaçı kendisi için toplayıp saklamak yerine hak sahiplerine dağıtmaktadır? Ne yazık ki tam da tariflendiği üzere bugün şahit olduğumuz manzarada görünen, Allah’ın adı cümlelerini süslerken eylemleri ise yalnızca menfaati ve biriktirme arzusuyla kuşatılmış zengin Müslümanlardır. Rabbimiz kitabında, servetin zenginler arasında dolaşan bir meta hâline gelmediği bir düzeni tarif ederken bugün gördüğümüz tablo tam tersidir. Servetin büyük kısmı dar bir sermaye çevresinde toplanmıştır. Bırakın mallarının emanet olduğunu ve başkalarının da o mallarda hakkı olduğunu kabul etmeyi, çoğu zaman çalıştırdıkları emekçilere dahi emeklerinin karşılığını vermek bu sermaye çevrelerinin zoruna gider. Servetlerini katlayan asıl kaynağın işçinin emeği olduğunu bildikleri hâlde, emeğin hak ettiği karşılığı onlara çok görür; imkân bulsalar servetlerini kalabalıkların bedava emekleri üzerinden katlamayı isterler.
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur… Allah ise size mağfiret ve bol nimet vadeder.” (Bakara 2:268)
Rabbimiz şiddetli azap uyarısıyla elbette ki yalnızca servet sahiplerine değil, tüm kullarına seslenir.
Kıymetli cemaat,
Kendimizi büyük servet ve birikimlerden uzak kullar olarak görsek dahi sahip olduğumuz mallarla ilişkimizi bir daha düşünelim. Hepimiz daima daha çok birikim yapmak, yarınımızı daha fazla garanti altına almak istemiyor muyuz? Günümüzün zorlu ekonomik koşulları mallarımızdan ihtiyaç sahiplerine verirken elimizi daha korkak hale getirmiyor mu? Şeytanın bizi yokluk ve fakirlikle korkutmasını mı daha çok duyuyoruz, yoksa Rabbimizin vaat ettiği bağışlamaya iman edip bize emanet edilmiş olanda hakları olanlara hakkıyla infak edebiliyor muyuz?
Şüphesiz ki büyük çoğunluğumuzun cevabı hayırdır.
O nedenledir ki bize şah damarımızdan daha yakın olan, bizi bizden daha iyi tanıyan Rabbimiz kitabında bu konuyu defaatle, ısrarla, şiddetle hatırlatır. Çünkü O, kulunun mal ve servet ile imtihanının ne kadar ağır olacağını en iyi bilendir.
Duamız o olsun ki, Rabbimiz bizleri kendisi için toplayıp sakladıklarını cehennem ateşinde tadacak olanlardan eylemesin.
Amin.



