Ben, Başörtülü Bacılar ve Bitmeyen Mağduriyetimiz

GONCA ASLAN


Arkadaşımız Gonca Aslan’ın 28 Şubat’ın yıldönümü için kaleme aldığı yazıyı ilginize sunuyoruz. 


Peki şimdi ben, Allah’a ve kitabına inanan, başörtülü ama başörtüsünün hiç var olmamış olmasını dileyen bir kadın olarak neden bu örtüyü takmaya devam ediyorum? Neden hayatımdan çıkarıp atmıyorum? Neden Allah’ın emri olduğuna inanmadığım bir sembolü yıllardır Allah’ın her günü örtüp dışarı çıkıyorum? Allah için değilse neden? 

 

Ortaokul henüz bitmişti, liseye geçecektim. Ailedeki benden büyük kızlar, akrabam olan

ablalarım, her biri liseye geçerken başlarını kendi istekleriyle örtmüşlerdi. Aile büyükleri onlardan örtünmelerini doğrudan istememişti ama zamanı geldiğinde her genç kızın başını örtmesi bekleniyordu. Ailemde benden büyük ablalarım hepsi başlarını örtüp sırayla şehirdeki fen lisesine başladıktan sonra başörtüsü üzerine sık konuşur olmuşlardı. Çeşitli ideolojik arka planlardan gelen öğrencilerin bir araya geldiği bu lise ortamı kendi kimlikleri üzerine düşünmelerini gerekli kılan yeni bir atmosferdi. Başörtüsü ise o zamanlar liselerde serbest değildi. Dolayısıyla ablalarım ortaokuldan sonra ilk defa karşılaştıkları yaşam tarzlarıyla yüzleşiyor, kendi eylemlerini yeni girdikleri bu ortamda anlamlı bir yere oturtmaya çalışıyorlardı. Okulda başları açıktı, diğerlerinden farklı görünmüyorlardı. Ama okul dışında örtülüydüler. Bu nedenle okuldakilerin bir kısmı onların okul dışında taşıdıkları kimliklerini bilmese de onlar aslında ait oldukları kimliğe uygun hareket etmek üzerine kafa yoruyorlardı. Okulda herkes gibi göründüklerinden kadın erkek ilişkilerinde sınırlarını nasıl koruyacaklarından endişeliydiler. Ben ise onların tartışmalarını ve deneyimlerini bu ayrışmaların henüz başlamadığı hayatımdan bakarak merakla dinliyordum. Bu tartışmalar sırasında kendilerince şöyle bir çıkarım yapmışlardı: “Ortaokuldan liseye geçerken başını örttün örttün, o geçişte örtmeyen bir daha kolay kolay örtemez.” Hepsi bu konuda hemfikirdi. Ben de hepsinin de hemfikir olduğu bu çıkarıma fazlasıyla ikna olmuş durumdaydım. O zamanlar başımı örtüp örtmeyeceğim konusunda net değildim aslında, ama biliyordum ki örteceksem liseye geçerken örtmeliydim. Eğer o geçiş sürecinde bunu yapmazsam bir daha yapamayacaktım. Bir an önce ne karar vereceksem vermeliydim.

Sonra gün geldi, ben de omuzlarımdaki sorumluluğun gereklerini yerine getirdim ve hem kendimi hem de tüm çevremi gururlandıracak o kararı verdim. Bir kez takınca ara ara izne ayrılamayacağın, tatil veremeyeceğin, kaçamaklar yapamayacağın; eğer imkanın varsa yalnızca geri dönmemek üzere istifa edebileceğin o göreve atanmıştım. Halifelik görevi. 

 

Hani ayette Allah’ın yaratacağını söylediğinde meleklerin şaşırıp karşı çıkmak istediği halife var ya. Hani bir Müslüman nasıl olmalıdır sorusuna cevap verirken tartışılan, yani Allah’ın varlığını ve birliğini yüceltecek, onun mesajını tebliğ edecek, muhalefet eden, dik duran o halifeler. İşte onlardan bahsediyorum. İslam tarihinde hep erkek figürlerin öne çıktığına bakmayın siz. Esas halifelerin aslında hep kadınlar olması beklendi. Toplum Müslüman kadınlardan hep Allah’ın dinini en doğru şekilde temsil etmelerini, halifeliğe en çok yakışanı yapmalarını, İslam’ın bayrağını en önde muteber bir şekilde taşımalarını istedi. Başımızda taşıdığımız bayrak da o bayrak işte. 

Anadolu’daki küçük memleketimden başarılarla kazandığım üniversiteye, İstanbul’a giderken babam sırtımı sıvazlayıp gururlanarak ve onu hayal kırıklığına uğratmayacağım ümidiyle “Başörtüsü zırhınız kızım” demişti. Çok haklıydı. O zamanlar henüz savaşa gittiğimi bilmiyordum ama bu cümle içimde yıllar sürecek ve ateşkesi çok zor olacak bir savaşın işaret fişeğiydi.

Gel gelelim zırhımı kuşanıp yollandığım bu sözde savaşta Allahu ekber diyerek savaşmak hiç de kolay değildi. Bir kere düşman kimdi? Benim parçası olduğum ordu neredeydi, diğer mensupları kimlerdi? Bir yerlerde düşmanlar olmalıydı. Zırh başörtüsüyse, o zırha hücum edecek birileri olmalıydı etrafta. Ama kimse gelip zırhıma saldırıyor da değildi. Neyse ki ülkemiz o tarihlerde birilerinin gelip genç kızların başörtülerini başından çekip çıkarmaya çalıştığı günleri geride bırakmıştı. Üniversitelerde başörtüsü artık tamamen serbestti. Bu noktaya gelmiş olmak iyiydi hoştu ama, bu durumda savaşın karşı cephesini tespit etme görevi bana düşüyordu. Peki kimdi bu karşı cephedekiler, kafirler neredeydi? Yeni geldiğim bu koca şehir, ilk defa karşıma çıkan çeşit çeşit insanlar.. İnsanoğlunun bu kadar çeşit çeşit olduğunu keşfediyorken kimin gerçekten kafir olduğunu anlamak çocukluğumdan beri dinlediğim dini anlatılarda olduğu kadar kolay mıydı gerçekten? İnsan ne zaman kafir olurdu? Kime tam olarak ne yaptığı için kafir derdik birine? Eğer bu soruların cevabını bulursam cepheleri tespit edip benden beklendiği gibi savaşmam da mümkün olabilirdi. Ben uzun uzun düşünüyordum ama çevremdekilerin çoğu için cepheler en baştan belliydi, kim dost kim düşman apaçıktı. Hatta karşı cepheyi bi kenara bırakıp kendi orduları içindekileri hizaya sokmaya başlamışlardı. Mücahideler olarak hepimiz zırhlar kuşanmıştık ama ne yöne gideceğimiz, savaşta hakkıyla korunabilmek için zırhlarımızla vücudumuzu ne kadar örteceğimiz, zırhların biçimi, makbul ağırlığı, hangi tür zırhın bize savaşta mutlak zafer getirdiği gibi meseleler tartışılıp duruyordu. Sözde kafirlerle savaşılması gerekiyordu ama zırhlarımızla ilgili meseleyi aşıp cihad etmeye geçemiyorduk.

 

Bir de aynı ordunun mensubu, ama savaşa giderken zırh kuşanmasına gerek olmayanlar vardı. Bunlar mücahidlerdi. Onlar, yani aynı ordunun zırhsız mensupları bizi zırhlarımızdan tanırlardı. Biz ise onlardan kimin düşman, kimin müttefik olduğunu bilemezdik. Onlar da bu anonim statünün  kendilerine sağladığı konfordan artan vakitlerinin çoğunu mücahidelerin mutlak zafer için kuşanması gereken zırhlar üzerine tartışarak geçiriyorlardı. Böylece kimsenin savaşa vakti olmuyordu anlayacağınız. Özetle aynı ordunun içinde neferlerin yarısı görünmezdi, geriye kalan yarısının da zırhlarına yüklediği anlamlar bambaşkaydı. Bölük pörçük ama sözde tek bir orduyduk. 

Ben ise bu bölük pörçük ordunun mensubu olmak konusunda motivasyonsuz, savaş için kendimi yorgun, ordudan kopuk ve yabancı hissediyordum. Ordu içindeki gerginlikler ve kafirle savaş bir yana, bunun paralelinde bir muharebe de içimde yaşanıyordu. Üstelik bu muharebede yapayalnızdım. Dışardakinden çok daha kanlı bir savaştı bu. Savaş çok yorucu şey tabii, insan bir yerden sonra ateşkes için kendine yeni yollar arıyor.

 

Seneler önce, hem içimdeki cephelerin bünyemde yarattığı yorucu etki, hem de zırhımla yaşamanın yorgunluğu üzerimdeyken şunu düşündüm. Eğer bir gün, Allah’ın benden bu zırhla yaşamamı istemediğine, böyle bir sorumluluğum olmadığına inanırsam bir saniye daha bu zırhı giymeye devam etmeyeceğim. Üstümdeki bu oldukça ağır yükten kurtulup, içimdeki savaşta beyaz bayrağı çekip görünmez olarak insanların arasına karışacağım. 

 

Gelin görün ki netice hiç de beklediğim gibi olmadı. Bu düşünce zihnime düştükten sonra aradan aylar, yıllar geçti. Baktım ki bir gün ben Allah’ın dinim için benden üstümde bir zırhla yaşamamı istemediğine, böyle bir muradı olmadığına inanmaya başlamışım. Artık başörtüsünü bir emir olarak değil, örtünmenin bütününü bir tavsiye olarak görüyordum. Kur’an’daki pek çok tavsiye gibi. Örtünmeyle ilgili ayetlerden başörtüsünün farz, yani dinin açık ara öncelikli emri olduğuna ikna olduğumuz o kitapta Allah’ın yapmamızı önerdiği ve örtünmeden çok daha sık dile getirdiği bir sürü tavsiye vardı. Ama hiç kimse bu diğer tavsiyeler için bu kadar yüksek sesle “farzdır!” demiyordu. Bunun nedeni üzerine durup biraz düşünmek gerektiğini fark etmiştim. Herkesin Allah’ın kitabını ve ayetlerini en çok muhatap aldığı ve “ayet taşıyorsunuz” diye referans gösterdiği yegane meselenin kadınların örtüsü olması bana manidar geliyordu.

 

Allah’ın kadınlara kendilerini korumaları için cinselliklerini örtme önerisi olduğuna inanıyordum, fakat tarih boyunca ve bugün hala da net bir işaretleyen olarak başörtüsüyle Allah’ın Müslüman olduklarını göstermelerini sadece kadınlardan beklediği bir ibadet biçimine inanmıyordum. Bunun için de Kuran’da bunun sınırları net bir biçimde çizilmemişti. Coğrafyaya veya çağa göre toplumsal normlar değişeceği için örtünmenin sınırları da toplumların örfüne bırakılmıştı. Kur’an’daki diğer pek çok meselede olduğu gibi. Buna inanmaya çoktan başlamıştım ama bakıyordum kendime, başörtüsünü sıyırıp attığım falan yoktu. E hani sadece Allah için yapıyordum, o istemezse geriye hiçbir şey kalmayacaktı hani? İnsanlar tarafından çeşitli biçimlerde yeniden üretilmiş ve bir iman, ahlak sembolüne dönüşmüş bu fazlasıyla ağır sorumluluğu neden taşımaya devam ediyordum öyleyse?

 

Öncelikle ben, kendimi kadın hissettiğim zamanlardan bu yana örtülüyüm. Hatta başımı örttüğüm zamanlarda kadınlıkla ilgili pek bir fikrim olduğu da söylenemez. Örtüsüz bir ben nasıl bir kadın olur, kadınlığı nasıl deneyimler pek bilmiyorum aslında. Kadın olduğumu dış dünyada fark etmeye başladığım zamanlarda kadınlıkla birlikte başörtülü olmak da benim bir parçam oldu. Ben yalnızca insan ve kadın olan ben değil; insan, kadın ve başörtülü bir ben oldum hep. Nasıl ki kadınlık attığımız her adımda insan oluşumuzun önüne geçiyor ve insan olarak algılanmadan önce çoğu kez kadın olarak algılanıyorsak zihnimde başörtülü olmak da bu kadar belirleyici bir yer tutuyordu. Başörtüsüz bir ben tam olarak neler yapardı, zihninde ne taşırdı, bugünlere ne şekilde gelirdi, nerede nasıl davranırdı buna dair pek bir fikrim yok aslında. O alternatif senaryoda zihnimin ve pratiklerimin başka biçimlerde şekilleneceğini tahmin ediyorum. Çünkü başörtüsünün hayatımın her anında nasıl kendini belli ettiğini ve bana düşündüklerim ve yaptıklarımla ilgili nasıl çerçeveler çizdiğini çok iyi biliyorum. Ben hiçbir zaman yalnızca bir kadın değildim, ben hep başörtülü bir kadındım ve bu kimliğim fazlasıyla görünür olduğundan bulunduğum her ortamda, muhatap olduğum tüm çevrelerde benden önce hep örtüm konuşuyordu. Herkese bambaşka bir şey fısıldıyordu muhtemelen ama konuşuyordu işte. Onu susturmak imkansızdı. Eğer üzerinizde sizden önce sizin adınıza konuşan bir sembol taşıyorsanız kendinizi dilediğiniz biçimde ifade etmeniz zorlaşabiliyor. Bu hal garip bir şekilde kimi zaman can sıkıcı kimi zaman da konforlu oluyor, ikircikli bir deneyim. Bir erkeğe size yaklaşmadan önce bilmesi gerekenlerin bir kısmını sizin adınıza örtü söylüyor örneğin. Bu pek çok durumda, özellikle kamusal alanda konfor sağlıyor. Can sıkıcı kısımları ise genelde örtünüzün etrafa fısıldadıklarının çok çeşitli olmasından kaynaklanıyor. Örtünün bir şeyler söylediği konusunda herkes hemfikir bir kere, onun susmaya hakkı yok. Fakat hangi durumlarda ne söylediğine örtünün sahibi olarak sizin karar vermeniz beklenmiyor. İnsanlar ondan duymak istediğini duyuyor ve sizi kendi duyduğu şey doğrultusunda bir yere konumluyor. Bu da yetmiyor, sizden kendi konumladığı yerde olmanızı bekliyor. Orada değilseniz size tepki gösterme ve hatta müdahale etme hakkını kendinde buluyor. Herkes bulunduğu konumdan size örtülüyken ne yapıp yapamacağınızı, size neyin yakışıp yakışmadığını, onu taşımayı hak edip etmediğinizi söyleyebilecek bir makamda konumlanıveriyor.

Velhasıl, örtünün susmak bilmeyen bir dili olduğundan o dili yok saydığım bir kimliğimin olması da mümkün olamadı. Dolayısıyla eğer örtüyü çıkarırsam karşıma çıkacak insanın nasıl biri olacağı konusunda fikrim yoktu, bu ben sanki yepyeni bir insan olacaktı ve ben o insanla ne yapacağımı bilmiyordum. Çünkü içimde bir yerlerde çocuk olduğum o yaşlardan bugüne kadar yapıp ettiklerimin, söylediklerimin, sustuklarımın, cüret ettiklerimin, edemediklerimin, heyecanlandıklarımın, ilgi duyduklarımın, ilgi duymadıklarımın, sevdiğime ya da sevmediğime kendimi ikna ettiklerimin arkasında hep örtüyle var olmakla ilgili bir şeyler vardı. Ben aslında severek yaptığım, heyecanlandığım birçok şeyi örtülü bir ben olarak yapabilmek bana güzel hissettirdiği için yapmıştım. Çoğu eylemi o temsili onurlandırmak, onunla birlikte güçlü, başarılı, özgüvenli olmayı ispatlamak veya onun değerini yüceltmek için gerçekleştirmiştim. Kimi zaman da bile bile öteki olmak, benzerlerimden sıyrılmak, başörtülü “de” bir şeylerin mümkün olduğunu göstermek için cüret etmiştim bir şeylere. Belki hiç konuşmak istemediğim yerlerde örtümle göründüğüm için mecburen konuşmuş; susmak istemediğim yerlerde de örtüyle yanlış anlaşılma kaygısıyla susmuştum. Tüm davranışlarımı kuşatmış bilinçli veya bilinçsiz motivasyonlar bunlarken örtü giderse benden geriye ne kalacaktı? Kime neden bir şeyler anlatacaktım, gösterecektim? Kendimle ilgili ne söyleyecektim? Kim olacaktım?

 Ben hiçbir zaman yalnızca zavallı ve aciz bir ben olmamıştım ki. Örtümle halifeydim, hep kendimden büyük bir hikayenin isimsiz kahramanıydım, olmalıydım da! Benden kimse açıktan bunu istememişti ama böyle olduğunu çevremdeki herkes biliyordu ve içten içe benden bunu bekliyordu. Bu beklenti günlük hayattaki eylemlerin, diyalogların, reaksiyonların içine ince ince sızmıştı ve sürekli kendini hissettiriyordu. Örtüden madden kopsam da manen kopmam hiç de kolay değildi yani.

Dahası örtümü çıkardığımda ortaya çıkacak olan beni hiç kimse paralel evrende aynı hayata doğmuş ama başını hiç örtmemiş bir ben gibi sahiplenmeyecek, benim hala aynı ben olduğumu kabullenmeyecekti. Bu değişiklik sanki unutulabilir değildi. Bundan sonra ben başı açık bir ben değil, başını açmış bir ben olacaktım. Kolumu, bacağımı açtığımı gördüklerinde kınayacaklardı. Bana bakıp ibret alacaklardı. Uzun bir süre beni ve gösterdiğim beden parçalarımı gördüklerinde zihinlerinde başörtülü halime dair bir film şeridi belirecekti. Nedense en baştan beri başı açık olan kadınları gördüklerinde oluşmayan bazı yargılar ve düşünceler beni gördüklerinde insanların zihinlerine üşüşecekti. Açtığım yerlerim başı açık başka herhangi birinden daha çok rahatsız edecekti onları, gözlerine daha çok batacaktı. 

Belki de haklıydılar, artık başımı hiç örtmemiş gibi yaşayıp gidemezdim. Kadınlara Allah adına yüklenen sorumluluklardan birini herkesin göreceği biçimde sırtımdan atmış olacaktım. Bu sorumluluktan vazgeçmek pek çoğu için Allah’tan bile isteye uzaklaşmış olmayı seçmekle eşleşiyor, herkes için derinlerde bir isyan tınısına işaret ediyordu. Bu ne cüretti böyle! Hem Allah’a açıkça karşı geliyor hem de bunu herkese ilan ediyordum. Halbuki namazı bıraksam ruhları duymazdı. Duysalar bile başka hiçbir günah veya ibadetin terki üzerinden beni bu kadar kınamaz, içten içe öfkelenmezlerdi. Neden peki? Neden bir kadının namazı bırakması, oruç tutmaması, zekat vermemesi, dedikodu yapması yada faiz yemesi örtüden vazgeçmesi kadar tepki görmezdi? İbadetlerden bir ibadet olmasına rağmen, neden örtüyle ilgili bir karar vermek bizi bir anda etrafımızdaki gözlerin kınama odağı haline getirmeye tek başına yetiyordu? Neden?

 

Bana sorarsanız bunun nedeni, diğer ibadetlerin hiçbirinin tek başına kadınlıkla ilgisi olmamasıydı. Ama örtü, kadına yüklenen tüm o makbul ve muteber olma sorumluluklarının tek başına, bayrak gibi en tepedeki tezahürüydü. Dolayısıyla onu çıkarmak namaz gibi yalnızca Allah ile olan bağımızın zayıflaması üzerinden değerlendirilemezdi. Başörtüsünü çıkarırsanız bu aynı zamanda o çatı kavramın altında birleşen ve başörtülü kadınlara atfedilen sıfatlarla oluşturulmuş müslüman kadın resminin bozulması anlamına geliyordu. Başını açma kararı alan kadınların bu eyleminin haber değeri taşımasının, kimilerinin açıktan kimilerinin de de gizli gizli kınamasının altında aslında kadının daha kimliksiz, daha konforlu, daha görünmez, daha dişi (çünkü başınızı açarak dişiliğinizi öyle veya böyle daha çok açığa çıkarmayı seçtiğiniz varsayılıyordu) ve kalıplara konmaktan uzak yaşamayı seçmiş olması yatıyordu. Tüm bu hakları kendi eliyle almış olmasına duyulan öfkeydi bu. Yoksa kim başkasının günahlarını samimiyetle bu kadar dert ediyordu ki? 

 

Kimlik krizi yaşamaktan bunaldığım ama başörtüsünün dini bir emir olduğuna hala inandığım zamanlarda içimden Allah’a bu örtüyü bizim başımıza neden bela etti diye yakınırdım, ne olurdu sanki bizi de bıraksaydı kendi halimize erkekler gibi. Görünmez bir şekilde gezinseydik kalabalıklarda. Adım attığımız her yerde başımızın üstünde bir ayet, bir argüman taşımıyor olsaydık ne olurdu yani?  Erkeklerden açıkça bir dini işaret beklenmezken kadınlardan beklenmesi beni kahrediyordu. Bir kere taktın mı bitmişti artık, çoğumuz için geri dönüş yoktu. Sonradan Müslüman olan müzisyen Sinead O’Connor’un yaptığı gibi daha imanlı hissettiğin bir gün takıp, daha az aidiyet hissettiğin bir gün çıkaramazdın. Günden güne takıp çıkarmayı bırak, hayatında birden çok kez takıp çıkaran kadınlar dahi ayıplanıyordu. Tak-çıkar tak-çıkar oyuncak mıydı canım bu.. Kadınların kafa karışıklığı yaşamasına, bir şeyleri denemesine ve sonra vazgeçmesine bile tahammül edilemiyordu.

Sonra sonra inandım ki onu başımıza bela eden aslında Allah’ın dini değildi. Toplumdu, tarihti. Kadınlar, yalnızca oldukları gibi bir yerlere sığdırılamadıkları için, tarih boyunca zulme, baskıya ve ayrımcılığa geniş kapılar açan ikiliklere sıkıştırılmaya çalışılmışlardır. Sonra da birileri, bu ikiliklerin içinde öteki gördüğünü ezmeyi, ona zulmetmeyi hak görmüştü.  Yalnızca öteki olarak işaretlediklerine zulüm etmekle de kalmadılar, sözde makbul tarafta kalan kadınlar da ne yapsalar yetmedi. Tam anlamıyla makbul olmak, bu düzeni memnun etmek imkansızdı. Başörtüsü de çeşitli referanslarla kadınların ikiye bölünmesine araç edildi, hem kadınların kelimenin tam manasıyla başına bela edildi. Bugün kadınların örtüden kaynaklı yaşadığı sorunların coğrafyası ve bağlamlar değişse ve kimi zaman birbiriyle taban tabana çelişse de başörtüsü hala kadınların başına bela edilmeye devam ediyor. Farklı yerlerde, tarihin eş zamanlarında başlarını örttükleri veya örtmedikleri için öteki oluyor kadınlar. 

 

Eğer bu konuda bir dilek hakkım olsaydı, kadınların saçlarını örtüp örtmemelerinin dini bağlamda hiçbir şey ifade etmediği bir dünya dilerdim. Belki böylece birilerinin Allah’ın adını kullanarak kadınları daha makbul veya daha az makbul olmak üzerinden suçlama ve belirli kalıplara sokma alanları bir nebze daralırdı. Böylece kadınlar olarak çok daha temel başka meseleleri tartışmaya imkan ve enerjimiz kalırdı. Fakat gelin görün ki tarih geriye doğru akmıyor. Başörtüsü yüzyıllardır var, isteyerek veya istemeyerek örtsünler; başörtüsü takan kadınlar da öyle. Başörtüsü yok olmayacak. Başörtülü kadınlar da var olmaya; kimisi başörtüsünü sevmeye ve örtmenin mücadelesini vermeye, kimisi örtmek zorunda kalmaya veya örtmemek için mücadele etmeye devam edecek. 

 

Peki şimdi ben, Allah’a ve kitabına inanan, başörtülü ama başörtüsünün hiç var olmamış olmasını dileyen bir kadın olarak neden bu örtüyü takmaya devam ediyorum? Neden hayatımdan çıkarıp atmıyorum? Neden Allah’ın emri olduğuna inanmadığım bir sembolü yıllardır Allahın her günü örtüp dışarı çıkıyorum? Allah için değilse neden? 

 

Yukarıda anlattığım, benliğimle ve kimliğimle ilgili olduğunu düşündüğüm ve irademden kısmen bağımsız şekilde gerçekleşmiş kısımlardan çok daha anlamlı olduğuna inandığım bir nedenim var şimdi. Bugün içimde hala burada kalma arzusu doğuran bir neden: Kadın mücadelesi.

Ne ilgisi var derseniz, inanın çok ilgisi var. 

 

Başörtüsünün Allah’ın emri olmadığına inanmaya başladıktan sonra ben de kendime cevap vermekte zorlandım. Bunu Allah’ın emrettiğine inanmıyorsan neden uğraşıyorsun? Allahın her günü, yaz kış demeden vücudunun her milimetresini örtmek için neden debeleniyorsun? Neden boynunun hiçbir zerresi görünmesin diye oranı buranı çekiştiriyorsun? Oturup kalkarken ayak bileklerin ne kadar görünüyor diye neden sürekli kendini yokluyorsun? Neden sokakta biri sana ters davrandığında “acaba başörtülü olmamla ilgisi var mıydı” diye şüphe yaşıyorsun? Gittiğin her yerde kim olduğunun ve kim olmadığının ilk anda görünmesine, sana adından önce başka bi isim verilmesine neden izin veriyorsun? Neden Allah’tan olduğuna artık inanmadığın bir sembol için böyle büyük bir misyon yükleniyorsun? 

 

İyi de bu büyük misyona zaten hiç yabancı değilim ki. Bu misyonun bir benzeri, hatta manevi olarak çok daha ağır olanı hepimize henüz bir kız çocuğuyken zaten yüklenmedi mi? Hepimize bu dinin sapasağlam, örnek birer neferi olma görevi verilmedi mi? Başımızda ayet taşıma sorumluluğu her bağlamda ısıtılıp ısıtılıp önümüze her gün getirilmiyor mu zaten? Baş örtmeye devam etmek bu halimle bana ekstra bir yük değil yani, o yük bir kaplumbağanın kabuğu gibi zaten hep benimleydi. Şimdi o misyonu dönüştürüyorum sadece, halifelik misyonunu bugün dünyaya baktığım yerden yeniden şekillendiriyorum.

 

Kamusal alanda özgürlüğüne kavuşmasının üzerinden artık zaman geçmiş olsa da ne yazık ki başörtüsü bu ülkenin uzun bir süredir içinde boğulduğu gerilim hattının hala tam ortasında duruyor. Kimileri için yoksun bırakıldıkları hak ve imkanlardan mürekkep acı bir hafıza ve her an kaybedilebilir tekinsiz bir kazanım, kimileri içinse siyasi söylemlere alet edilmekten artık karikatürize hale gelmiş bitmek bilmeyen bir mağduriyet. Siyasi aktörler tarafından bu yarık sürekli genişletilmeye çalışılsa da en azından artık suni bir hale gelmiş bu yarığı geri kapatmak için uğraşmamız gerekiyor. Çünkü kadınlar olarak bu memlekette her gün deneyimlediklerimiz birbirine sandiğımızdan çok daha fazla benziyor. Barışa, barışmaya neden kadınlar olarak başlayıp erkek siyasetin bize sunduğu ayrışmaları alaşağı etmeyelim? Temsillerin bu ülkenin siyasi ikliminde ne kadar önemli bir yer ettiğini biliyoruz. Ben ise bu ülke için toplumsal barış umuduna tutunarak ve çatışmaların ortasında kalmış bu sembolü hâlâ taşıyan biri olarak, bu kez inancı ve yaşam tarzı fark etmeksizin tüm kadınların bir sonraki nefesini daha huzurlu ve daha az yalnız alabilmesi için yeniden halife olmaya soyunuyorum; olamaz mı?

Bunu da hâlâ bütünüyle bir Müslümanlık bilinciyle yapıyorum: İslam’ın bana zulme karşı durmayı öğütlediği yerden; kız çocuklarının yaşarken diri diri toprağa gömülmesi gibi, kadınların bugün hala yalnızca kadın oldukları için öldürülmesine ya da yaşarken hayatın onlara zehir edilmesine karşı durabilmek için; hesap günü hepimize sorulacak olan “Hangi günahı sebebiyle öldürüldü?” sorusundan payıma düşecek cevaba bir katkı sunabilmek için.

 

Bu umut ve motivasyon ne kadar sürdürülebilir şimdilik emin değilim. Belki bir noktada yere çöküp kalacağım, tüm bu çabayı anlamsız bulacağım. Bize kendisinden başka bir şeyle meşgul olmaya imkan vermeyen bu memlekette bunun gerçekleşmesi çok olası. Bir gün bu mücadele bana umut verici bir şey olmaktan tamamen çıkarsa o zaman ben de daha görünmez olmayı seçebilir, bu yükü ve sorumluluğu terk edebilirim. Ama biliyorum ki o gün gelirse benim hissettiklerime benzer şeyler hisseden, düşündüklerime benzer şeyler düşünen, arafta benim gibi kafayı kıran, kafasını kendisi kırmasa da kafası kırılmaya çalışılan başka kadınlar benim varlığımı muhtemelen hiç bilmeyecekler ve benim hissettiğim yalnızlığı hissedecekler. Etraflarına bakıp kendileri gibi kimseyi göremediklerinde kendilerinde bir arıza olduğunu düşünecek, bir seçim yapmak zorunda hissedecekler. İşte tam bu noktada kendini düşündükleriyle baş başa ve yapayalnız hisseden kadınlara minicik bir ferahlık olmak için hala buralardayım. Her ne nedenle örtüyor olursa olsun başını örtmeye devam eden, belki örtüsünü seven ama düşünceleri ve yaptıkları nedeniyle örtüye yakıştırılmayan kadınlar için buralardayım. Bir şekilde örtünme tecrübesini yaşamış, bıkmış veya bıktırılmış, bırakmış kadınlarla dayanışmak için buralardayım. Başını bir zamanlar isteyerek veya istemeyerek örtmüş, ama artık örtmek istemeyen kadınlara diledikleri gibi yaşama mücadelelerinde bu halimle destek olmak için buralardayım. Başını örttüğü için yıllarca memleketin ötekisi olmuş, eğitim hakkından mahrum bırakılmış, başını açarak okumak zorunda kalmış veya açmak istemediği için eğitim hayatını yarıda bırakmış, hayatından yıllar çalınmış kadınlar için buralardayım. Başını örtmediği için sosyal çevresinde yalnız hissettirilmiş kadınlar için buralardayım.  Etrafındakilerden farklı inançları olduğu ya da inançsız olduğu için ayrımcılığa uğrayan kadınlar için buralardayım. Sadece dilediği gibi yaşamak istediği için ahlak bekçilerinin hedefi olmuş tüm kadınlar, LGBTİ+’lar ve hatta erkekler için buralardayım. Bu memleketin her bir ferdinin olduğu haliyle, inandıklarıyla, inanmadıklarıyla, nasıl var olmak istiyorsa o şekilde yaşayabilme mücadelesine omuz vermek  ve herkesin dilediği gibi var olma ve kendini ifade etme hakkını savunmak için ben hala buralardayım. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir