Betül Celep: “Direnmeyi Kadın İşçilerden Öğrendim”

Betül Celep Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında 679 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 6 Ocak’ta İstanbul Kalkınma Ajansı’ndaki işinden atıldı. Direnişinin 45. gününde, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Kadıköy-Khalkedon Meydanı’nda kendisini ziyaret ettik.

– Sizi buraya getiren süreci anlatabilir misiniz?

6 Ocak 2017’de İstanbul Kalkınma Ajansı’ndaki işimden atıldım. 23 Ocak’tan beri de bu meydanda direnişteyim. Benim gibi işsiz bırakılan 140.000 kamu emekçisinden biriyim ben. KHK mağduru kadınların sesi olmaya çalışıyorum.

 

– Neden özellikle kadınlar için burada olduğunuzu vurguluyorsunuz?

Çünkü bencil değilim. Biz kadınların evde, işte, sokakta, hayatın her alanında kendimizi var etmemiz çok güç. Bir kadın KHK ile işsiz bırakıldığı zaman baba evine geri dönmek durumunda kalabiliyor. Bütün ekonomik özgürlüğü elinden alınmış olduğu için erkeğe göre çok daha zor şartlarda hayatını sürdürmesi gerekiyor. Çocuğu varsa çocuğunun bütün sorumluluğu tekrar onun omuzlarına yıkılıyor. Kadının maaşı zaten aile bütçesine katkı olarak görüldüğü için çalışmasan da olur deniyor. Ev içinde böyle bir durum varken KHK’dan dolayı işten çıkarılman da dışarıda iş bulmanı zorlaştırıyor. Sadece KHK’lar ile değil, devlet politikaları zaten kadının evde oturmasını kadınların kendi başlarına var olabilmelerindense onları bağımlı hale getirmeye meyilli. Birinin eşi, kızı, bacısı ya da yengesi olacaksın. Sen sen olamayacaksın bir şekilde. Kısmi süreli çalışma, kiralık işçilik gibi politikalar da genelde kadınlar üzerinden piyasaya sürülüyor. Sadece beyaz yakalı değil, fabrikada çalışan kadın işçiler de bunu yaşıyor. Kısmi süreli çalışma meselesiyle ilgili biz artık kadınların tercih edilir olmayacağını da biliyoruz. Benim üyesi olduğum DGD-SEN’de öğreniyorum. Depodaki kadın işçileri teker teker işten atıyorlar. Çünkü kadınlar çocuklarına bakmak için kısmi süreli çalışmak istiyorlar. İşveren de maliyetimiz çok, işçiler de çocuk felan dediği için sizi işte atalım diyor. Bunun aracısı erkek olduğu için böyle bir tablo ortaya çıkıyor. Elbetteki KHK mağduru erkekler de var. Ancak her zamanki baskı, zulüm araçlarının kadını daha fazla etkilemesinden dolayı ben burada böyle bir politik sözün daha doğru olacağını, böyle bir alanın açılması gerektiğini düşündüm.

 

– Bugüne kadar halkın tepkisi nasıl oldu?

Kadıköy duyarlılığı daha yüksek olarak bakabileceğimiz bir kesim ama bu duyarlılık daha çok ‘yanındayız’ diyip geçip gitmekle sınırlı kalıyor. Kötü örnekleri son birkaç gündür görmeye başladım. Geliyor mesela ‘sen ne olduğunu belli et, sağcı mısın solcu musun’ diye çıkışıyor. Şimdi bunu belli edince ne olacak? Bu neye tekabül ediyor tam olarak? Burada bir baskı aracını anlatıyorsun aslında insanlara. Devlet KHK ile hepimizin adına karar veriyor ve bizleri işsiz bırakıyor demeyi toplumsal bir sorumluluk olarak yapıyorsun ama böyle tepkilerle de karşılaşıyorsun. Yine de arada gelip hala gitmedin mi diyenler oluyor. Onun dışında dayanışmaya gelenler de oluyor.

 

– Emek ve kadın örgütleri bu süreçte destek verdi mi?

Süreci kadınlarla birlikte kurguladık zaten. İyi dilekleri iletmenin ötesinde sorumluluk alacak kimselere ihtiyaç var. Çünkü ben burada ne olursa olsun yalnız başıma direniyorum. Sorumluluk alma meselesi de biraz herkesin kendi gündemi olduğundan biraz da harekete geçmenin güçlüğünden dolayı zor oluyor. Bu yüzden zaman zaman çok yalnız hissettiğim oldu. Kadın örgütlerinin duyurmak, paylaşım yapmak dışında bu alanı güçlendirmeye dair zayıf kaldığını düşünüyorum. Mesela Filmmor’un festival açılışını yarın burada yapacak olması çok önemli bir şey. Bu hem Filmmor için hem de bu direnişi büyütmek, bu alanı daha fazla insana duyurabilmek için önemli.

 

– Bu alan nasıl kullanılmalı peki? Bu alana kimler gelmeli?

Bu alan tacizin, tehditin, küfrün, ayrımcılığın herhangi bir biçimiyle olmamasına çok dikkat ettiğimiz bir alan. Farklı düşünen insanların düşüncelerini anlamaya çalışırız. Bu yüzden 8 Mart için iki üç kere bildiri dağıtımı yapıldı. Şu örgüleri yaparak buraya imza atmak istiyoruz. Tabii polis ne der bilemiyoruz. Ben zaten burada yaşadığım için burayı daha da güzel yapmaya dair bir duygum hep var. Bundan sonrasında da bu meydanın hafızasına sahip çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Buraya en başta KHK ile atılanlar gelmeli. 45 gündür KHK mağduru kadınları çağırıyorum. Ben elbette sesleri olmaya çalışıyorum ama bir iki gün de olsa burada olmaları, kendi hikayelerini duyurmaları çok önemli. Çünkü bu benim kişisel hikayem değil. Ben her defasında kendi hikayemi anlatıyorum ama 140.000 kamu emekçisi, akademisyenler, öğretmenler, çaycılar atıldı diye de ekliyorum. Bunu çoğaltmak gerekiyor. Ben bu alana çıkarken zaten ayrıcalıklı olduğumu bilerek çıktım. Birileri sen beyaz yakalısın kaç bin lira maaş alabilirsin, hayata devam et derken bir kadın işçinin fabrikada nasıl çifte sömürüye uğradığını görerek bu işe koyuldum. Ben kişisel hayatımı kolaylıkla kurabilirdim. Ama atıldıktan sonra iyi ki atılmışım dedim. Çünkü bu kadar insan işsiz kaldı, bazısı direniyor. Buraya gelen hikayelerde yalnızlık, umutsuzluk, intiharlar, memleketinde taşlanma, inşaat işçiliğine başlayarak merdiven boşluğuna düşüp ölme, temizlik işçisi olarak çalışırken camdan düşerek ölen, aileleri cezaevinde olan insanlar, tecavüze uğrayanlar, işkence görenler… Burada böyle bir şeyle karşılaşınca hem üzüntülü hem öfkeli anlar yaşadım. Ancak bu yüzden burada yaptığımın ne kadar doğru olduğunu da anladım. Çünkü o insanlar sanki yoklar, onlara yoklarmış gibi davranılıyor. Devlet her türlü ilişkinde var. Devletin sözü senin abinin, kardeşinin sözünün ötesinde bir söz gibi. Devlet bu terörist diye işaret ederse insanlar bunun doğru olduğunu düşünüyor.

 

– İşten çıkarılmadan önceki hikâyenizi anlatır mısınız biraz?

Ben 6 yıl öncesinde, İstanbul’a gelene kadar apolitik bir kadındım. Önce tek başına şehirde yaşayan bir kadın olmanın zorluklarıyla karşılaşınca feminist bilinçle tanıştım. Daha sonra kadın örgütleriyle bağlantı kurdum ve Mor Çatı gönüllüsü oldum. İşyerinde bir sendikalaşma iradesi ortaya çıktı. Bir yıl boyunca sendika, işçi ne demek diye sorguladım. Orada Umut-Sen gönüllüsü olan bir kadın arkadaşımız vardı, boş vakitlerinde bu işlere koşturan. İşyerindeki bu genel sendikalaşma sürecini çok doğru bir şekilde yürüttü. Gerek angaryasını yaptı, gerek liderliğini yaptı. Hem işverene hem de sendikaya işçinin iradesinin dışında bir sözün olmayacağını anlatarak yürüttü süreci. Böyle bir örnek vardı önümde. Onu çok izledim. Ve aslında kendimin de bir işçi olduğunu ve güvencemin olmadığını anladım. Daha sonra bizim bir buçuk günlük bir grev deneyimimiz oldu. Sonra o kadın arkadaşa Umut-Sen gönüllüsü olmak ve yapılan işlerde koşturmak istediğimi söyledim. 2015 Mart ayından sonra Umut-Sen gönüllüsü olarak devam ettim. Orada DGD-SEN diye bir sendika var. 2016 Mayıs ayında Avon işçileriyle beraber direnişe geçtik. Direnişin kent ayağını nasıl örgütleriz, başka neler yapabiliriz diye kafa yorduk. Zaten ben eyleyerek öğreniyorum. Okuyarak çok anlayamıyorum meseleleri. Teorik olarak inandığın bir bilginin ayaklarının yere basması için senin kendini eleştirebilen bir yerde durman gerekiyor. Ve ben direniş sürecinde kendimi eleştirmeye başladım. Beyaz yakalı olduğum için benim daha mı ‘beyaz’ dertlerim vardı mesela? Bunları sorgulamaya başladım. Avon, Bomi, Nedlloyd ve ben buradayken başlayan Migros direnişiyle birlikte ben işçilerden direnmeyi öğrendim. Çünkü seni sendikalı olduğun için haksız yere işten atıyorlarsa sen de direnirsin. Ben KHK ile atıldım ama ne fark eder? Ben şimdi gönüllü olduğum sendikada gidip işçilere işten atıldıkları için direnin diyip kendim atıldığımda direnmeseydim onlara ne diyecektim? Taşeron asıl işi yapamaz diye depolarda işçilere konuşurken, işçilerin itiraz dilekçelerini ben yazarken… Kadın işçilerden öğrendiklerimle buraya geldim. En çok Eylem’den öğrendim. Migros direnişinde Hülya’dan öğrendim. Hala da oralara bakıp öğrenmeye devam ediyorum.

 

– Hukuki olarak bir süreç başladı mı?

Umut-Sen gönüllüsü olan bir avukatımız var. Sen bu işleri biliyorsun, ne yapılması gerekiyorsa yap dedim. Çünkü reddedileceğimizi bilerek dava açıyoruz. Hukuk yolunu reddediyor değilim ancak kısa vadede oradan çözüm üretebileceğimizi düşünmüyorum. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidilecek bir yol var. İade edilene kadar hukuki mücadeleyi de sürdüreceğiz. Fiili mücadelenin hukuktan çok daha önde olduğuna inanıyorum.

 

– Bugün 8 Mart ve siz buradasınız. Neler hissediyorsunuz?

Ben 8 Mart’a ilk defa direnerek girdim. Genelde işten çıkıp feminist gece yürüyüşüne koşan biriyken bugün buradan gideceğim. Benim tekrar tekrar anladığım şey şu ki dünyayı kadınlar kurtaracak. Kadınlar olarak hayatın her alanında evde, sokakta, fabrikada, işyerinde her yerde zaten çok ciddi mücadele ediyoruz. Bu mücadelelerimizi büyütmek, var olma çabamızı sürdürmemiz gerekiyor. Tek başımıza yapamayız, örgütlenmemiz; gerek kadın örgütlerinde, gerek karma örgütlerde var olmamız, sözümüzü söylememiz gerekiyor. Bu tepemizdeki baskının daha da arttığı bir 8 Mart. İktidarın olduğu yerde direniş olur. Bu yüzden bu 8 Mart kadınların mücadeleyi büyüteceğine işarettir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.