Osman Özarslan İle Söyleşi: “Ak Parti döneminde muhafazakarlaştığımızı düşünmüyorum ama karşımızda dinsel görünümlü bir şey olduğuna şüphe yok”


Taşra meselesi benim yüksek lisans tezim olmasından öte benim kendi hayat hikayem. Burdur’un Çavdır ilçesinde yaşıyorum. Buradaki arkadaşlarımızın çoğu Burdur’un hangi bölgede olduğunu bile bilmez. Çoğu insan bilse bile Burdur’un Isparta’ya bağlı olduğunu düşünür. Burdur küçük bir yerdir ve küçük olmasından kaynaklı bir takım sıkıntıları vardır. Çavdır Burdur’un en küçük ilçesi ve ondan kaynaklı başka sıkıntılar da var. Kişinin yazdığı yüksek lisans tezi genellikle kendi hayatına dokunan bir meseledir ve dolayısıyla bir taraftan da kişisel bir hikaye anlatısıdır. Ben taşrada gece hayatına ve taşranın muhafazakarlıkla örülen bütün o dünyasına kendi çocukluğumdan, gençliğimden, ailemle ve arkadaşlarımla yaşadığım ilişkilerden ve onların hayat hikayeleri üzerinden bakmaya çalıştım. Tezi hazırlayıp bölümüme bir öneri olarak sunduğum noktadan tezi yazdığım noktaya kadar geçen yaklaşık beş yıllık sürede, başladığım yerle bitirdiğim yer arasında oldukça büyük bir fark var. Bundan dolayı öncelikle yazdığım tezin benim için baya değiştirici ve dönüştürücü olduğunu söylemem gerek. Birtakım önyargılarım olduğunu farkettim. Başlarken ben muhafazakarlığın öncelikle dinsel bir şey olduğunu ve bu muhafazakarlığın iki yüzlü bir şey olduğunu düşünüyordum. Bu bir kenarda dursun. Diğer taraftan eğlence hayatının bir ekonomi politiği olduğunu ve bu ekonomi politiğin nasıl harcandığını, hangi araçlarla finans kapitale aktarıldığını anlamaya çalışıyordum. Temel çıkış noktam buydu. Tüm bunları konsomatrislerle mülakatlar yaparak örmeye çalışacaktım. Fakat sahaya gittikçe, literatürle yüzleştikçe hocalarla tartıştıkça tez kendi yolunu buldu ve bambaşka bir noktaya geldi. Ben işin merkezine ekonomi politiği koymaya çalışırken daha sosyolojik ve felsefik bi yerden sıkıntıyı koymak zorunda kaldım. Çünkü o bahsetttiğimiz arzunun ekonomi politiği ve bunun İstanbul’un merkezindeki finans kapital yerlerine pompalanmasın temelinde duran ve Türkiye’nin tarihini de çok aşan bir dönemden, dünya tarihinin kurulmasıyla ilgili bir sıkıntı ve eğlence iktisadıyla yakından alakalı olduğunu anladım. Dolayısıyla öncelikle taşrayı anlamak için sıkıntı meselesini anlamam gerektiğini farkettim.

 

Sıkıntı meselesi şundan dolayı önemli: Marx’ın bir arkadaşına, Michael Ruge olması lazım 1848 yılında yazmış olduğu bir mektup var. Kendisine modernliğin başkentinde sürdüreceği hayat için başarılar diliyor ve orada edindiği izlenimleri çok dikkatlice bir kenara not etmesini istiyor. Marx’ın burada sanayi memleketinde değil eğlencenin merkezinde yaşayan bir insanı modernliğin başkentinde yaşıyor olarak tanımlaması ve bundan istifade etmesi yönünde tavsiyelerde bulunması oldukça önemli. Çünkü mekanların politik ekonominin ötesinde başka bir türlü sosyolojiyle kurulduğunu bize ifşa ediyor. Zaten bu çağrıyı Marx’dan sonra en ayrıntılı çalışıp farkeden Walter Benjamin oluyor. Kendisinin yarım kalmış, binlerce sayfalık Pasajlar çalışması var. Bu çalışmada Paris’in etrafında kurulan pasajlar, eğlence dünyası, orada yaşayan özneler, insanların kalabalığa karışma, kalabalıkla varolma, kalabalıktan kaçma, kendilerini bir birey ve özne olarak var etme çabalarını anlatıyor. Yine buradaki mesele eğlence, eğlenememe, sıkıntı hikayeleri üzerinden devam ediyor. Dolayısıyla Marx’ın çalışmalarında kentler ve işçi sınıfı kapitalizmin kalbinde duruyor gibi gözükse de bir tirmiz, ucu açık bir ilmek olarak bir kenarda eğlence ve sıkıntı meselesi duruyor. Dediğim gibi Benjamin bunu bir yere kadar götürüyor ama asıl vurucu çalışmayı yapan David Harvey. Harvey Marx’ın Ruge’ye yazmış olduğu mektubu alıp oldukça oylumlu, Türkçe’ye Sel Yayıncılık tarafından çevrilen Paris, Modernitenin Başkenti isimli çok nitelikli bir çalışma ortaya koyuyor. Şimdi burada etimolojik bir müdahale yapabiliriz. Mesela Türkler’de uygar diye yerleşik yaşayanlara denir. Bu adet Uygurlardan itibaren başlamış bir şeydir. Araplar’da ise Medine şehrinde yaşayanlara denir ve medeni ile aynı kökten gelir. Fakat modern hayat ile birlikte bunun bağlamı değişiyor ve şehirlerde yaşayanlar modern olarak görülmeye başlanıyor. Yine Osmanlıca ve Arapça’dan devam edersek şöyle bir mesele var. Teşhir, meşhur ve şehir aynı kökten geliyor. Dolayısıyla sizin vitrine koyabilecek, teşhir edebilecek, vitrinlerinizi konumlandırabilecek bir yeriniz varsa şehirlisinizdir. Başka bir türlü kendinizi iskan etmişsiniz ve başka bir varoluş içerisinde kendinizi tanımlayabilir hale gelmişsinizdir. Burda bütün bir kendini teşhir etme, meşhur olma ve bir şehirde yaşama hikayesinin yine eğlence ile alakalı bağlamı var. Modern insan kendini eğlendirebilen insandır. Dolayısıyla eğlence temelde şehirlerde gerçekleşen bir şeydir. David Harvey sıkıntı bahsinden devam ederken, Paris üzerinden eğlence ve modern dünyayı kurarken şöyle bir şey söylüyor. Flaubert’in Madam Bovary romanı üzerinden gidiyor. Madam Bovary’nin bir ayağı taşradadır ve mutsuz bir evliliği vardır. Bir ayağı da sevgilisiyle birlikte Paris’in metruk otellerinde buluşmalar üzerine düzenlenmiştir. Sonunda madam Bovary intihar eder. Harvey’e göre anlamsız bir şekilde intihar eder. Tam da Madam Bovary’nin intihar ettiği nokta Harvey’e göre aslında kentlerin, şehirlerin kendisini eğlence ve eğlencelilik üzerine kurarken ve kurumsallaştırırken Bovary gibi taşralılara artık bu dünyada eğlence kalmaması ve anlamsız bir şekilde intihar etmekten başka bir çıkış yolu bırakmaması üzerinden yeniden yapılandırmıştır.

 

Bizim münzeviliğimizin ya da sıkılma imkanımızın elimizden alınması Cumhuriyet’in sokaktaki insana ya da entellektüel insana yapmış olduğu en büyük kötülüktür.

Biz bu müdahelenin bir benzerini Osmanlı’dan Türkiye’ye geçişte, 2. Meşrutiyet’ten erken Cumhuriyet’e doğru ile ilerken yaşıyoruz. Sıkıntı dediğimiz şey klasik Osmanlı döneminde ya da 2. Meşrutiyet’e kadar aslında saygı duyulan, münzevilik olarak bakılan ve özellikle sufilik gibi tarikatlarda belirli merhalelere ulaşabilmek için insanların katetmesi gereken bir yol olarak görülür. 2. Meşrutiyetle modern Osmanlı ve Türkiye kamusal alanının oluşumu, bütün Protestan etiği hikayeleriyle birlikte düşünürsek sıkıntı ya da bedenin sıkılma, kendini inzivaya çekme hakkı önce mislinlik sonra tembellik olarak yaftalanmıştır. Daha sonra ise tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla bu iş tamamen ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla modern Cumhuriyetin ve Modern Türkiye’nin kurulması hikayesinde insanın varolma haline, bedenine yapılan en temel ve en keskin müdahale kişinin inzivaya çekilme, münzevi olma, sıkılma ve sıkılmadan doğan yaratıcılığı kullanma hakkının elinden alınmış olmasıdır. Tekke ve zaviyelerin kaldırılmasıyla bir varoluş imkanı ortadan kaldırılmıştır. Sıkılma ya da münzevilik meselesine tekrar geleceğim. Bu mesele benim için oldukça önemli. Çünkü komunist bir öznenin kendini var etme biçimiyle münzeviliğin yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Şimdi münzevilik tembellik olarak yaftalanıp o varoluş biçimine hayat şansı tanınmadıktan sonra geriye eğlenmek kalıyor. Zaten Cumhuriyet dediğimiz sistem ya da onun kamuyu var etme biçimi kendisini ilk olarak burada gösteriyor. Örneğin Çankaya’da rakı masası, Sivas’ın Hafik kazasında bir halk evinde tiyatro ve balo gecesi, Erzurum’da bir opera gecesi, Ulus’ta Samanpazarı’nda bir tiyatro olarak var olmuş ve kendisini topluma bu şekilde dayatmaya çalışmıştır. Yani Paris’in o modernlik dünyası, kendisini teşhir ederek şehir haline getirme biçimi Cumhuriyet’e bütün jakoben eğlenme biçimlerinin Türkiye toplumuna dayatılması şeklinde bir bakiye ile kendisini devretmiştir. Türkiye’nin taşrasına, kırsalına özellikle Kurtuluş Savaşı’nda ve Cumhuriyet her sıkıntıya düştüğünde bir teveccüh gösterilse de misal Ankara gibi neredeyse metruk bir kentten Cumhuriyet yeniden küllerinden doğmuştur. Yine 1937-1938’de Cumhuriyet halk evleri, Köy Enstitüleri aracılığıyla yeniden kendisini taşra ya da kırsalda gençlik aşısı yapıp kalkındırmaya çalışmıştır. Ama tüm bunların ötesinde Cumhuriyet kendisini şehirli bir varoluş olarak bu şehirliliği ise temelde eğlence üzerinden tanımlamıştır. Paris’te yaşadığımız hikayenin bir benzeri aynı şekilde Türkiye’de Cumhuriyetle birlikte yaşanmıştır. Bütün o bir gecede cahil kaldık hikayeleri bir kenara, bir gecede ya da belirli bir sürede bizim münzeviliğimizin ya da sıkılma imkanımızın elimizden alınması Cumhuriyet’in sokaktaki insana ya da entellektüel insana yapmış olduğu en büyük kötülüktür diye düşünüyorum. Sıkıntı hem Avrupa’da hem yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde taşraya bakiye edildikten, şehirlerde eğlencenin ve genç Cumhuriyetin bütün sanayileşme ve kalkınma hamlelerinin mekanı haline getirildikten sonra taşra biraz da Braudelci anlamda çok geçmişten gelen, artık kökenlerinin ne zaman olduğunu bile unuttuğumuz, belki de İskender’in örneğin Antalya’dan geçerken tohumlarını attığı bir nifak meselesinden beri süren birtakım hikayelerden dolayı devam eden düşmanlıklarla çalkalanmaya devam etti. Bunlar baba ile oğul, küçük kardeş ile büyük kardeş, karı ile koca, şu sülale ile bu sülale, şu esnaf ile bu esnaf arasındaki meseleler olarak devam etti. Bir tarafta eğlenme imkanı tümüyle ellerinden alınmış insanlar diğer tarafta yüzyılların bakiyesi olan problemlerini yaşamak ve sürdürmek zorunda olan bir ahali.

 

Bir şey para kazandırıyorsa eğlencelidir değilse tarihin dışındadır, gericidir, yobazdır gibi bir anlamlandırma biçimi var.

Sıkıntının taşraya bakiye edilmesinin tek yöntemi yalnızca Cumhuriyet’in kurgusal olarak gerçekleştirdiği bir şey değil. Daha önemli bir mesele cumhuriyetten sonra gelişen piyasa ekonomisinin, hatta 1900’lerin başında İstanbul’dan bütün Osmanlı taşrasına doğru yayılan eğlence biçimlerinin temelde endüstriyel ve artı değere dayalı eğlence biçimlerinin olmasından kaynaklı. Bir şey para kazandırıyorsa eğlencelidir değilse tarihin dışındadır, gericidir, yobazdır gibi bir anlamlandırma biçimi var. Dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nın folklörü tasnif etme biçimi de özel sektörün gazinoları oluşturma biçimi de meselenin dışında değiller. Sıkıntı dediğimiz şey aslında taşra ile alakalı, orada yaşayan insanların problemi gibi görünen bir şey. Yaptığım mülakatlarda neden gazinoya gidiyorsunuz diye sorduğumda en çok “abi burda evden kaçıp gazinoya gidiyoruz. Başka eğlenecek ne var?” deniliyor. Aslında burada kentlerle kurulan karşılaştırılmalı bir ilişki var. Bir insan bir arkadaşıyla ya da karısıyla oturup muhabbet etmenin eğlenceli bir şey olabileceğini düşünemiyor. Çünkü televizyonlarda ona eğlenen beden olarak Laila’da dans eden insanlar gösteriliyor. Taşrada ona en yakın gazino olduğu için ancak oraya giderek eğlenebileceğini düşünüyor. Fakat burada daha önemli bir şey var. Yine Benjamin yapmış olduğu çalışmalarda Heidegger’den ya da onunla birlikte diyor ki bir şeyin sıkıntılı olması onun niteliğinden bağımsız olarak onun tekerrür etmesi ile ilgili bir şeydir. Yani bir şey sürekli olarak tekrar ediyorsa ve sürekli bir şeyi tekrar yapmak durumunda kalıyorsak, dünyanın en eğlenceli şeyini yapsak bile bir süre sonra sıkıcı gelmeye başlayacaktır Dolayısıyla İstanbul’a ve İstanbul’dan Türkiye’ye baktığımızda çok kısa sürelerde eğlence trendlerinin ve mekanlarının değişiyor olması aslında insanların çılgınca eğlendiklerini sandıklarında bile kendilerini onulmaz bir şekilde sıkıntının pençelerine bırakmak zorunda kalmalarıyla yakından alakalı. Önce Reina sonra Laila ,ondan sonra Bebek, ondan sonra Çukurcuma, orası tükeniyor İstiklal, İstiklal tükeniyor Kadıköy, Kadıköy tükeniyor Ege, Ege tükeniyor Akdeniz, sonra İskandinav ülkeleri diye sürekli giden bir şey. Tekrar münzeviliğe dönecek olursak bizim sıkıntıdan kaçma ya da tepinerek eğlenme aracalığıyla aslında dünyevi dertlerimize çare bulma arayışımızın çıkışsızlığına farkındalık yaratmamız gerekiyor. Özellikle Türkiye’de yaşayan seküler devrimci özneler açısından bakarsak. Çünkü toplumsal muhalefetin ciddi bir kısmı rakı içip içememe, gecenin belirli bir saatinde sokağa çıkıp çıkamama, tekellerin kaçta kapanacağı meselesi üzerinden yürütülüyor. Bu meselelerin bir insan hakkı olarak tartışılmayı hak etttiğini düşünmekle birlikte bir siyasi programın parçası olmasından çok emin değilim. Benim asıl dikkati çekmek istediğim nokta örneğin Tarkovski’nin Stalker filminde üç tane arkadaşın bir çayırlığa çıkıp karşılarında mükemmel bir manzara yakaladıklarında hissettikleri doyum. Bence bu ne Reina, ne Çukurcuma ne de İspanya’da yakalanacak bir keyiftir. Dolayısıyla eğlence dediğimiz şey insanın bazen kendisinin, bazen kendisine yakın bulduğu bir takım insanlarla hoşça vakit geçirebilmesiyle alakalı bir şeydir. Sıkıntı bahsini bir şey daha söyleyip kapatacağım. Eric Hobsbawm 1 Mayıs’ın arkeolojisi üzerine yazmış olduğu makalede 1 Mayıs Bayramı’nın oluşturulma biçiminin, insanların kırlara eğlenmek için gitme biçimiyle, onun da kökenlerinin Hristiyanlıktaki bahar festivalleri ile yakından alakalı olduğunu, bunun yanlış bir şey olmadığını ve geliştirilmesi gerektiğini söylüyor. 1977 1 Mayıs’ından önce Türkiye’de aslında benzer bir şey vardı. İnsanlar kavga etmek zorunda kalmadan önce piknik alanlarına, sayfiye yerlerine gidip birlikte hoşça vakit geçirip, yiyip içip gelecekteki güzel günleri konuşup dağılıyorlardı. Fakat 12 Mart’ta bütün ortam terörize edildikten sonra olaylar var başka bir yere evrildi. Dolayısıyla sıkıntının böyle bir tarafı var.

 

Asıl olarak orada süren şey statü ve hegemonya mücadelesinin erkeklere başka hiç bir yerde bulamayacağı haz imkanını sunması.

Fakat kentler ile taşra arasındaki ilişkinin böyle kurulması elbette bir piyasa yaratıyor. Bir defa Türkiye’nin 1970’lerden sonra bütün hikayesi aslında Maksim Gazinosu, Çakıl Gazinosu vb yerlerde kurulan eğlence biçimlerinin fazlalıklarının taşraya ihraç edilmesidir. Kentlerdeki eğlenceye özenen, onun gibi olmak isteyen insanların kentler gibi eğlenmeye çalışmasıdır. Fakat bu eğlence biçimini satın almak çok kolay değil. Ciddi bir ekonomi politiği var. Yüzlerce insan, kimi kooperatifler, denetime kapalı kimi kurumlar şu an gece hayatından dolayı taşrada iflas etmiş durumda. Kimi yöneticileri soruşturma bazıları gözaltında. Fakat burada ekonomi politik meselesine çok girmeyeceğim. Çünkü o meseleyi çok fazla kazamadım. Ben buradan sıkıntının yol açtığı erkekler arası hegemonya meselesine geçeceğim. Bütün bu sıkılma hikayelerinin ötesinde taşrada çok sıkılan öznelerin gece hayatına dahil olmasıyla ortaya çıkan bir takım ilişkisellikler var ve bu ilişkiselliklerin sonucu olarak erkekler dışarıda parayla ya da başka bir şeyle elde edinemeyecekleri birtakım statüleri elde ediyorlar. Bence asıl olarak orada süren şey statü ve hegemonya mücadelesinin erkeklere başka hiç bir yerde bulamayacağı haz imkanını sunması. Hepimizin bildiği üzere erkekler her şeyi mücadele ve yarışma haline getirmeyi çok iyi bilirler. Eğlence, alkol, “kadın tavlama” meseleleri erkekler açısından bir skor meselesidir. Dolayısıyla tüm bu skorlara bakarak erkekler kendilerini belirli hiyerarşik düzlemlere yerleştirirler. Burada erkeklerin kendilerini bir hiyerarşik düzleme yerleştirmesi yine aslında çok kolay olmuyor. Ama orada özel bir durum var. O da şu: Erkeklerin gece hayatında girişmiş oldukları statü ve hegemonya yarışmasında kendilerini belirli bir düzleme yerleştirmeleri için gerekli olan şey para. Ama paranın soyut biz düzlemde bulunması, hediye formuna girmiş olması gerekiyor. Kadına çıkartıp para veremiyorsun ama bir içki söylüyorsun. Onun karşılığında kadının zamanını metalaştırıp belirli bir süreyi birlikte geçiriyorsun. Ortamda hiç bir şekilde para görünmüyor. Kadın da aynı şekilde söylenen içkiye karşılık koluna imitasyon bir bilezik takıyor. Gecenin sonunda hesap ödenirken ancak o noktada görebiliyorsun. Aslında burada paranın hediye formunda soyutlanmış olması şu durumdan dolayı önemli. Benim çok sevdiğim bir şey etimolojik kökenler. Çünkü bize birçok ipucu veriyorlar. Tuhaf kelimesi Türkçe’deki hediye ile aynı kökten geliyor. Aslında tuhafiye dediğimiz dükkanlar şimdiki anlamda iplikçiler olmadan önce hediye satan dükkanlar anlamına geliyordu. Aynı zamanda anladığımız manasıyla garip, tuhaf şeyler manasına da geliyordu. Latince’de ölümcül zehir ile hediye vermek aynı kökenden geliyor. Bunun ikili bir karakterde olmasını Marcel Mauss hediye üzerinden takip ediyor. Hediye verdiğinizde hediyenin bir ruhu vardır. Sizinle birlikte devam eder. Hediyeyi vermekle iş bitmez. Hediyenin geri verimliliği vardır. Verilen hediyeyi kabul etmek zorundasınızdır. Zamanı geldiğininde de size hediye veren muhatabınıza eş değer bir hediye vermek zorundasınızdır. Ben bu hediye kuramını gece hayatına uyarlamaya çalıştım. Kadınlar erkekleri sahneye çekmek için bir içki, meyve ya da çerez tabağı gönderirler. Erkek de kadına içki ısmarlamak zorundadır. Başlama vuruşu böyle başlar ve bütün hikaye böyle devam eder. Burada erkekler arasındaki mücadelede o adamlık dediğimiz mesele aslında kadın erkeği sahneye çağırdığında, erkek buna karşılık verecek mi veremeyecek mi üzerinden kurulur. Yani kadın size bir şey gönderdiğinde siz buna mukabele etmezseniz orada hiç kimse sizi “adam” yerine koymaz. Zaten bir süre sonra sizin oradan ayağınızı kesmeniz için ellerinden geleni yaparlar. Çünkü oradaki döngü zaten buna göre kuruluyor. Tabi sadece bu hediye formuyla olan bir şey değil.  Paranın ötesinde kimi zaman insanların kadınları ya da mekanı korumak için kendi bedenlerini harcaması gerekiyor. Aslında bu da başka bir formda hediyedir. Tabi o da ilişkisellikler içerisinde tanımlanmış bir özne ve başka türlü orada var olamıyorsunuz. Bu hediye meselesine mim koyup burdan konsomatris kadınlar meselesine geçmek istiyorum.

 

Ak parti dönemiyle birlikte borç ailevi bir mesele olmaktan çıkıp bireysel bir mesele olarak gündeme gelmiştir.

Ben kendi etnografik çalışmamı yapmaya başladığımda kafamda Yeşilçam hikayelerine benzer senaryo vardı. Bu kadınlar kandırılmışlar, bir şekilde bu hayata sürüklenmişler ve çıkmak isteseler bile çıkamıyorlar gibi  düşünüyordum. İlişkileri kazdıkça, kadınların kendi dünyalarında varolma biçimlerine baktıkça meselenin çok fazla öyle olmadığını anladım. Birincisi kadınlar kandırılmış olarak gece hayatına başlamıyorlar. Temel mesele yine toplumsal ve iktisadi mesele. Herkes gibi kadınlar da borçlu ve bu zayıf halkadan borçlarını ödemek üzere gece hayatına girmek zorunda kalıyorlar. Sonrasında borçlarını ödeseler bile onların orada kendilerini özne olarak var etme, entrikalara dahil olma, kendileri için kavga edimesi, istedikleri gibi çıkıp istedikleri gibi insanlarla birlikte olabilme imkanları yani total olarak özne olmaları onlara gece hayatında ciddi bir imkan açıyor. Kimi zaman çıkmayı deneseler, evlenseler bile büyük oranda gece hayatına geri dönüyorlar ve kendilerini orada özne olarak var etmeye çalışıyorlar. Burada Ak Parti, yeni muhafazakarlık, yeni Türkiye hikayesine, biraz girmek gerekiyor. Ak Parti kendisini en fazla kadın, aile, çocuk, toplumsal dayanışma gibi temel veçheler üzerinden kendini tanımlamaya çalışıyor. Çalışmamı sürdürürken gördüğüm en temel, en somut şeylerden birisi aile dediğimiz şeyin Ak Parti döneminde daha önce hiç bir dönemde olmadığı kadar paramparça olmuş olmasıdır. Bunun en temelinde yatan şey kredi kartı ve onla gelen borçlanma. Önceden mesele 1970’ler 1980’ler ya da daha eskilerin hikayelerine baktığımızda bireysel borçlanma diye bir şey görmüyoruz. Ailenin reisi kimse bütün aile adına borçlanır ve tüm aile borcu kendi borcu olarak görür. Misal Söke’ye amele olarak gider, fabrikada çalışır, kadın gündelikçi olur ve bir şekilde borç ödenmeye çalışılır. Ak parti dönemiyle birlikte borç ailevi bir mesele olmaktan çıkıp bireysel bir mesele olarak gündeme gelmiştir. Misal kampüslerde yüzlerce banka kredi satıcısı vardır. Ya da bir alış veriş merkezine gittiğinizde karşınızda çeşitli bankaların kredi kartlarını satmaya çalışan insanlar görürsünüz. Dolayısıyla kredi ve kredi kartı borçalanması aracılığıyla borcun bireyselleşmesi ve Türkiye toplumundaki aile yapısının parçalanmış olması gece hayatındaki konsomatris istihdamını daha önce hiç olmadığı kadar yüksek bir seviyeye ulaşmasına yol açmıştır. Bu durum sadece konsomatrislikle ilgili değil. Zaten konsomatrisliği informel çalışmanın bir alanı olarak görmek gerekiyor. Ak Parti döneminde informel çalışma daha önce Türkiye’nin hiç bir yerinde olmadığı kadar yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. İnformel çalışmaya bağlı olarak sosyal güvensizlik, borçlanma, bireysel borçlanma ve gayri meşru yöntemlerle gelir elde etmeye çalışıp bu borcu kapatmaya çalışan hikayesi yine Ak Parti’nin en büyük günahlarından birisidir. Ailenin parçalanmasıyla birlikte Türkiye muhafazakar yapısının çok genelleştirmeyim ama benim konuştuğum insanlarda gördüğüm kadarıyla ne kadar iki yüzlü olduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz. Konsomatrislerin ailelerinin tamamı aslında kızlarının ne iş yaptığını biliyor ama bilmemezlikten geliyor. Çünkü kızları iyi para kazanıyor ve aileler kızlarından aldıkları parayla belirli bir yaşam kalitesini tutturabiliyorlar. Buna karşılık gece hayatında çalışan kadınların belirli bir aile ortamında büyütülmesi mümkün olmayan çocukları konsomatrislerin aileleri tarafından bakılıyor. Orada da bir patronaj ilişkisi devreye giriyor. Dolayısıyla Ak Parti döneminde kendisin iddia ettiği anlamda ne ailenin, ne kadının ne de muhafazakarlığın geliştiğini düşünmüyorum. Ayrıca Ak Parti döneminde çıkan yasalar zaten böyle bir şeye çok fazla müsade etmiyor. Türkiye’nin önceden iyi kötü bir kurumsal yapısı vardı. Ne kadar kurumsal olduğu tartışılır ama en azından yasamanın belirli bir gücü vardı. Faşist diktatörlük dediğimizde kafamızda canlandırdığımız bir düşman tahayyülü vardı. Şimdi bunun yerine oldukça akışkan, nereden geldiği, ne yapacağı belli olmayan, sadece şu an değil geçmişte de kararnamelerle, zımni ilişkilerle ve ilişkiselliklerle idare edilen bambaşka bir durumla karşı karşıyayız.

 

Ak Parti döneminde muhafazakarlaştığımızı düşünmüyorum ama bizim karşımızda dinsel görünümlü bir şey olduğuna şüphe yok.

Ak Parti yıllardır alkolü yasakladığını, tekelleri kapattığını, gazinoları kapatmaya çalıştığını iddia ediyor. Birtakım insanlar bu durumla ilgili birtakım araştırmalar yapıp sonuçlar elde etmeye çalışıyor. Örneğin Binnaz Toprak’ın çalışması var ve böyle olduğunu iddia ediyor. Ben kendi yaptığım çalışma dolayısıyla bu durumun böyle olmadığını ve böyle olmasının çok mümkün olmadığını düşünüyorum. Çünkü Ak Parti’nin kurgusu, bütün o millet söylemi temelde sandığa tahvil edilmiş bir şey ve bütün o iradenin sandıktan çıkması gerekiyor. Dolayısıyla gazinoyu işleten adam da konsomatris de milletin bir ferdi. Yani polis gidip sigara içildiği ya da gece geç vakitte kapatıldığı için ceza kesebiliyor. Böyle bir yetkisi var. Oldukça ağır rakamlar hakikaten kesiliyor. Benim çalışma yürütttüğüm dönemde bir gazinonun devlete 80 bin civarında bir borcu vardı. Bununla birlikte belediye meclisleri kesilmiş olan bu borçları yırtıp atıyor. Ben bu cezalardan dolayı daha bugüne kadar bir kuruş ödemiş gazinocu, saat onda kapanan kapanan bir tekel görmedim. Yine bunları kendi çalışma yürüttüğüm yer bakımından söylüyorum. AKP’nin kurumsallaşamamasının, var olan kurumları paramparça etmiş olmasının, eninde sonunda her şeyi millet iradesi dediği tuhaf akışkan şeye bağlıyor olmasının aslında kendisini üzerinde insa ettiği muhafazakarlığı imkansız kılan bir şey olduğunu düşünüyorum. Misal Numan Kurtulmuş’un eşi Gölhisarlıdır. Gölhisar Çavdır’a 20 km olan bir yer ve gazinolar 24 saat açıktır. Çavdır’ da ikiye kadar müsade ediyorlar. Orada gazinoyu işletenler Gölhisar’ın köklü aileleri ve eninde sonunda sandığa oy vermeye gideceği için herhangi bir şey yapılamıyor. Dolayısıyla Ak Parti döneminde muhafazakarlaştığımızı düşünmüyorum ama bizim karşımızda dinsel görünümlü bir şey olduğuna şüphe yok. Herhalde bizim karşı karşı karşıya olduğumuz şey söylemlerini ve ara yüzlerini dinsel birtakım olaylardan alan, hatta dinin bizzat kendisini hele ki 15 Temmuz’dan sonra mitoloji haline getiren orijinal bir faşizm ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. AKP’nin anlattığı ve iddia ettiği türden bir muhafazakarlığın mümkün olduğunu düşünmüyorum. Muhafazakarlık derken taşradaki muhafazakarlığın gerçekten bir şeyi muhafaza ettiğini ya da muhafaza edilmeye değer bir şey varsa onu muhafaza etmeye çalıştıklarını düşünüyorum. Burdaki taşranın o muhafazakar elitinin ve onun etrafındaki ekaberin muhafaza etmeye çalıştıkları şey, aslında erkeklerin kendi keyifleri etrafına kurulmuş olan günü kurtarma telaşının sürdürülebilir kılınır olmasından başka bir şey değil. Kooperatiflere, resmi, yarı resmi kurumlara baktığımızda erkeklerin iktidarını kurumsallaştırmaya, erkeğin keyfini ve gününü kurtarmaya dönük bir muhafaza sistemi var. Burada her yerde olduğu gibi yine kadınlar kurban. Dinsellik dediğimiz bir şey varsa, erkekler onun nasıl bir şey olması gerektiğini düşünüyorsa o mesele öyle yaşanıyor. Diyanet meseleye bu şekilde yönlendiriyor. Erkeklerin keyfi doğrultusunda kadınlar sokağa çıkıyor ya da çıkmıyorlar. Erkekler birbirlerini her meselede aklıyorlar. Yani istedikleri gibi yaşamaya devam ediyorlar. Şimdi burada muhafazakarlık, yeni türde faşizm ya da AKP faşizmi dediğimiz şeyin kendisini kurumsallaştırması ya da sürdürülebilir kılması aslında milletin teveccühü ya da millet iradesi gibi şeylerle aslında çok alakalı değil. Ben bunu CHP’lilerin makarnacılar kömürcüler hikayesi gibi aşağılama meselesi olarak görmek istemiyorum. Ayşe Buğra’nın orijinal bir makalesi vardır. CHP’nin İzmir’de kale olmasını bir makarna kömür hikayesi üzerinden anlatır. Burada makarna kömür hikayesinin ötesinde aslında orijinal olan şey şu: T Godbout’un Armağan Dünyası isimli bir kitabı var. Yazarın çok basit bir iddiası var. Diyor ki modern dünyada armağana yön vermeye muktedir olan kurum özellikle sosyal devlettir. Sosyal devlet armağana yön verir. Tlingit şefinden daha fazla bunu kurumsal hale getirir. Fakat burada bizzat armağanın kendisi ruhunu korumaya, gittiği yerde yaşamaya devam eder. Orada bahsetttiğimiz gönül hatır ilişkileri devam eder. Bunun sonucu olarak armağan alanla veren arasında özel bir ilişki kurulur. Aslında Ak Parti’in millet iradesi dediği şey bütünüyle armağan verme ya da para dediğimiz şeyi armağana soyutlama yeteneğinden başka bir şey değildir. Bütün bu muhafazakarlık, yeni Türkiye, kömür makarna dediğimiz hikayeler bence bundan başka bir şey değildir.

~SORU-CEVAP~

-Ak Parti’nin taşradaki eğlence politikaları ve muhafazakarlık anlayışıyla klasik kemalist devletin taşra siyaseti arasında ne tür bir farklılık/paralellik görüyorsun?

Biz Kemalizmi yaptığı şeyi tahakkümsel olarak yaptığı için eleştiririz. Erzurum’daki opera gecesi hikayesine benzer bir durum: ”Erzurum Erzurum olalı böyle bir zulüm görmedi.” Aslında AKP’nin kemalizmden devraldığı miras biraz bu ve bunu yapmaya devam ediyor. Ak Parti döneminde muhafazakarlaşan taşra operalara, gazinolara gitmiyor ya da rakı muhabbeti yapmak durumunda kalmıyor. Orada başka türlü bir ilahiyat gelişti. Örneğin Ak Parti’nin bir sendikası Çanakkale’ye bir gezi düzenlediğinde oraya gidilmek zorunda. Ya da yıllık tatilde Umre’ye gidilmesi daha makbul. Konya’ya Mevlana’ya gidilmesi daha uygun. Buradaki asıl mesele ilk olarak son derece ‘dinsel’ ya da Çanakkale’deki gibi sub-altern bir hikayenin turistik bir geziye dönüşmüş olmasıdır. İkincisi bunun tahakküm haline getirilmesi. Üçüncüsü ve daha önemlisi bu hikayelerin piyasaya tahvil edilmesi ve piyasaya girip girmeme üzerinden ikballerin dağıtılması ya da durdurulması meselesi. Bunların dile getirilip getirilmemesi sizin memur, müdür olup olamayacağınızı, atama alıp alamayacağınızı çok yakından ilgilendiriyor. İnsanlar erken Cumhuriyet döneminde operaya gitmek zorunda kalmış olabilirler. Şimdi de Mevlana’ya gitmek zorunda kalıyorlar. Bunun bağlamı ve araçları değişmiş olabilir ancak ortak kurgu bunun bir piyasa ve tahakküm ilişkisi üzerinden sürdürülüyor oluşu. Temel yapı çok değişmiş gibi gelmiyor bana.

– Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanununun TBMM’den geçmesini bu kadar büyük bir toplumsal dönüşümün bir parçası olarak görmek ne kadar doğru?

O kısmı anlatırken II. Meşrutiyet ve erken Cumhuriyet gibi bir aralık koymaya çalıştım. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi bir bakımdan Lale Devri sonrasında başlar. Bir bakımdan 1806, Sened-i İttifak ile başlar. Bir bakımdan da Abdulhamit’in anayasayı rafa kaldırdığı 1877’den başlar. Bence bu şekilde süren üç, dört tane hat var. Bu hatları iyi belirlemek gerekiyor. Kamusal alan oluşturulurken kamusal alanda var olabilecek öznelerin -Foucault’nun temsil ve tasnif edilmeye değer olarak tanımladığı öznelerin ve nesnelerin- belirlenmesi süreci elbetteki bir gecede olmuş bir şey değil. Bu sürecin başlangıcı da II. Meşrutiyet öncesinde 1900’ler İstanbul’undan başlayarak 1930 Ankara’sına kadar giden yaklaşık 30 yıllık bir zaman dilimi. Bunun arka planı ve ona eşlik eden tarihi akıntılar da var. Ancak aslolan bu 30 yıllık kesittir. Birincisi dünyada kapitalizm gelişirken memlekette de geliştirilmeye çalışılıyor. Bununla birlikte insanların işçi ya da köylü haline getirilmesi gerekiyor. Dolayısıyla bir kenara çekilmiş, kendi halinde içine kapanık düşünen, var oluşunun anlamını keşfetmeye çalışan insan makbul insan değil. Meşrutiyet’in ve Cumhuriyet’in bize söylediği şey sokağa çıkıp kamusal alanı oluşturmamız. İkincisi daha simgesel düzlemde oluşturulan bir şey. Selim Demirgil İktidarın Sembolleri ve İdeoloji kitabında çok uzun bir şekilde anlatır. Onun hegemonyası temelde Abdulhamit’in görülmezliği üzerinden kurulur. Abdulhamit kamusal alanda sadece Cuma Selamlığı’nda ve tarihi ziyaretlerde -Japon büyükelçisi İstanbul’a geldiğinde ya da Ertuğrul Fırkateyni yola çıkacağında- görünür. Balkanlar’dan gelen ve bugün hala devam eden rakı, Türk Sanat Müziği, deniz kenarında içki içme gibi seküler eğlence ve seküler kamusallaşma aslında bir bakıma Abdulhamit’in münzevi hegemonyasına karşı oluşturulmuş bir karşı hegemonyadır. Bir taraftan Protestan etik meselesi öte taraftan da iktidarın sembolik olarak üretilmesi meselesi var.

Foucault ile devam edersek gerçekliğin sosyal olarak inşası söz konusudur. Bu akşamdan sabaha olan bir şey değildir. Bugün mesela sürekli cemaat deniliyordu, ne zaman hain oldular? Bu basit bir şey değil. Arkasında ciddi bir ideolojik aygıt var. Bu ideolojik aygıt sayesinde Ak Parti bugün Cemaat’i kötülüğün timsali olarak gösterebiliyor. Aynı şekilde tekkelerde yaşayan insanların makbul olmayan vatandaşlar haline getirilmesinin, münzeviliğin bedensel bir var oluş olmaktan çıkmasının arkasında edebi, literal, sosyal birtakım tarihsel dönüm noktaları vardır. Bunun en bariz örneği Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Tekkesi kitabıdır. Oradaki tekkede yaşayan insanlar burunlarındaki sümüğü silmeye mecali olmayan, zavallı, biçare, tarih dışı insanlar olarak gösterilir. Bu birinci aşamadır ve 1920’lere kadar gerçeklik böyle üretilmiştir. İkinci aşama Nutuk kitabındaki anlatıdır. Mustafa Kemal Konya’ya gittiğini, Konya’da 16.000 tane tekke öğrencisi olduğunu ve tekkelerin başındaki insanların o öğrencilerin askere alınmasına müsade etmediklerini, sonunda da zorla onları nasıl askere aldıklarını anlatır. Burada üretilen gerçeklik tekkedeki öğrencilerin askere alınmasının ötesinde Konya’da ya da başka bir yerde tekkede yaşayan talebelerin işe yaramaz insanlar oldukları ve onların askere alınarak makbul vatandaş haline getirilmeye çalışıldığı anlatısıdır. Burada dikkat edilmesi gereken başka bir hikâye daha vardır. Nazım Hikmet Memleketimden İnsan Manzaraları’nın en uzun bölümü Kurtuluş Savaşı Destanı’nda Kurtuluş Savaşı döneminde 100.000 tane asker kaçağı olduğundan, bu asker kaçaklarının gündüzleri dağlarda yaşayıp geceleri de köye inip ekmek dilendiklerinden bahseder. Resmi tarih bunu anlatmaz. Çünkü Türk halkı çalışkandır, zekidir, kahramandır. Tekke ve zaviyeler yasa olmadan önce dönemin ideolojik aygıtlarının izin verdiği oranda münzeviliğin ve tekke kültürünün yanlış ve tarih dışı bir şey olduğuna dönük ciddi bir sosyal inşa süreci gerçekleşmiştir. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ve açılmamasının savunusunu en fazla Aleviler ve CHP yapar. Ancak en büyük darbeyi Alevi örgütlerin bizzat kendisi almıştır ki en fazla yürürlükte olan Bektaşi tekkeleridir. Bunun arkasında da hala sürmekte olan yeniçerilik, kabadayılık, İstanbul’un ve Ankara’nın güvenliği, insanların devlet hegemonyası altına toparlanması gibi farklı tartışmalar vardır. Buradaki asıl mesele o insanların dindar olup olmadığı değil, gerçekliğin sosyal olarak yeniden inşasıdır.

-1930’lar Türkiye’sini düşündüğümüzde kemalistlerin en büyük derdi köylüyü köyünde tutabilmekti. Onu orada tutamazsak elimizdeki sıfır sanayi ile ne yapacağız diye düşündüler. Bugün Anadolu’daki mevcut durumu -taşradaki eğlence ekonomi-politiğini- düşündüğümüzde bu insanları burada tutabilelim, kentlere çok akmasınlar düşüncesiyle değerlendirebilir miyiz?

Devletin böyle yaptığını düşünmüyorum. Bizim devletimiz keşke o kadar planlı ve kurumsal hareket edebiliyor olsa. Olay tamamen günü kurtarma üzerine. Mesela bir adam ormandan yer kiralıyor. Orayı yarı legal, yarı illegal olarak işletmeye başlıyor. İllegal olarak işlettiği dönemde karakol komutanına haraç vererek işini sürdürüyor. Beraber silah satıyorlar. Seçim zamanı geldiğinde o oranın ruhsatını alıyor. Sonra para kazanmaya devam ediyorlar. İşler iyileşince keleş getirip satmaya karar veriyorlar. Bu duyulunca MİT doğrudan operasyon yapıyor. Gazinonun sahibini karakol komutanının bizzat kendisi öldürüyor. Birden bire ortaya otuz dönümlük ruhsatlı bir gazino çıkmış oluyor. O arazinin içinde adam da dövüyorlar, işkence de yapıyorlar. Firavun da halkı yönetirken biraz sadaka dağıtır biraz da eğlenceye yer açardı. Ancak ben Türkiye’deki olayın planlanmış, tasarlanmış olduğunu düşünmüyorum.

-Kitapta bahsettiğin eğlence mekanları şehrin içerisinde mi yoksa dışında kalan yerler mi?

Taşrayı bir mekândan öte bir duygulanım olarak inşa etmeye çalışmamın sebebi aslında bu. Gazino tarzı eğlence biçimi Antalya’da da var. Resmi Antalya ile gecekondu Antalya’sının başladığı sınırın çakışım noktasında. Gecekondular bitiyor ve çok net bir hat başlıyor. O hatta gazinolar var. Oradan sonra iş merkezleri, resmi daireler, plazalar, turistik tesisler yer alıyor. Aynı şey Burdur ve Çavdır için de geçerli. Bunun vurun kahpeye meselesiyle çok ilgisi yok. Devletin yönetme arzusuyla ilgili. Bu bir strateji. Bir defa gazinoların jandarma bölgesinde kalmasını sağlamaya çalışıyor. Bu zannediyorum devletin bürokrasisini azaltan bir şey. İkinci olarak gazinoyu işletenler de bunu istiyorlar. Çünkü gazino işletenler sadece gazino işletmiyor. Bir müşteri gelirse onu kumara da çekiyor. Bir oda var orada kumar oynanıyor. Şurada esrarını yetiştiriyor. Arıza çıkaran bir müşteri olursa buğday tarlasının oraya götürüp ağzını burnunu kırıyor. Bu hem devletin hem de işletmecilerin arzuladığı bir şey. Oraya giden müşterinin de işine geliyor. Camiiden çıkan adam kendisinin gazinoya gittiğinin görülmesini istemiyor. O adam orada esnaf çünkü. O yüzden iç içe olunmasını pek kimse istemiyor. Ahlaki kodlarla örülmüş bir şeyden ziyade herkes için işlevselliği olan bir durum.

– Mülakatlar sırasında gazinoya gelen insanların seçmen analizini çıkarttınız mı?

Gece hayatını çalışmaya başlarken bir Ak Parti’li ile bir solcu gazinoda başka türlü eğleniyordur diye bir düşüncem vardı. Bunların eğlenme eğilimleri üzerinden bir bölüm yazarım diye düşünerek çalışmaya başladım. Fakat gördüm ki erkeklik dediğimiz o hegemonya mücadelesi partiler arası farkı çaprazlamasına kesen bambaşka bir düzlem. Gazinoya gidildiğinde içildikten sonra Ak Parti’li, MHP’li ya da solcu olsun fark etmiyor. Sen oraya gitmişsen kadının bedensel sömürüsü üzerinden birtakım arzu ve taleplerin vardır. Benim siyasal programlardan çıkıp erkeklik ilişkileri ve erkeklik tipolojileri üzerinden gitmeyi tercih etmemin sebebi bu. Eskiden gazinoya savcı, hakim, kaymakam da giderdi. Köyün demircisi, kömürcüsü, tarlada çalışan adam da giderdi. Ak Parti döneminde değişen tek şey bu oldu. Memurlardan ziyade esnaflar, işsizler ve köylüler gidiyor. Siyasal dağılımlarına baktığımızda özel bir ayrım göremiyoruz.

– Kızının konsomatris olduğunu bilip onu çalıştırmaya devam eden aileleri düşündüğümüzde Anadolu insanının ikiyüzlülüğüne dair ne söyleyebiliriz?

Bütün Anadolu insanına ikiyüzlü demek kolay bir şey değil ve büyük bir vebal. Benim çalışma yaptığım alanda insanlar her şeye rağmen dinsel durumlarını korumaya çalışıyorlar. Konsomatris kadının üzerinde muska var mesela. Bu muska niçin var diye sorduğumda, bu beni kazadan beladan korumak için diyor. Kapıda korumanız var dediğimde ise ben ona sigara almayı unutursam adam beni korumuyor diye cevap veriyor. İşletmecisine işleri nasıl yapıyorsunuz diye sorduğumda sabah bismillah der dükkanımı açarım diyor. Bakıldığında herkes dindar. Eninde sonunda orada yapılan iş kadının sembolik ya da fiili olarak alınıp satılması. Bunun da din ya da dindarlıkla alakası yok. Bu kadının ailesi o paranın nasıl kazanıldığını görüyor. Benim Türkiye toplumuna ilişkin ümidimi yitirdiğim anlardan birisi İstinye Sahil Güvenlik’te astsubay iken işi bırakmış ya da atılmış bir adamın Çavdır’a gazinocu olarak gelmesi oldu. Bir tane konsomatris ile karı koca hayatı yaşıyorlar. Kadın hamile. Kocası kadını konsa çıkartıyor. Kadın çıkmamak için bileklerini kesiyor ama adam yine de çıkartıyor. Müşteri gelip ben senin karınla muhabbet edeceğim diyor. Neresinden tutsak bir çirkeflik, anlayamadığımız, anlatamadığımız bir dünya. Tüm bunları düşününce ben sağlıklı bir ilişki görmüyorum. Bizim halk diye idealize ettiğimiz bir dünya olmayabilir.

-Biz sıkıntıyı eğlenceye dönüştürecek mekanları talep ediyoruz sanırım. Erkekliğin oluştuğu ve yeniden üretildiği yer dendiğinde aklıma ilk olarak kahvehaneler geliyor. Kahvehaneler erkeklere artık yetmiyor mu? Gazinolar da bir süre sonra yetersiz mi kalacak?

Hintli post-kolonyal bir ekip var. Onların sosyal bilimlere en büyük katkısı sahneye çıkmayı hak eden ve etmeyen şeyleri, temsiliyet düzlemleri ve arzuların oluşturulması, kimlerin tarihin içine alındığı hikayesini uzun uzun anlatmaları oldu. Bütün hikaye bu aslında. Kimsenin bir şey talep ettiği yok. Eğlence endüstrisi tarafından oluşturulup bize sunulan birtakım şeyler var. Denizli’de 5000 TL geliri olan da var, 500.000 lira kazanan da var. Dolayısıyla herkesin kendi sınıfının koordinatlarını oluşturabilecek eğlence biçimlerini icra edebileceği alanlar var. Öyle de olması lazım. Zaten yeni sınıflar ve yeni sınıfsal şehirler böyle kuruluyor. Nusret denilen adam etin kilosunu bin liraya bu yüzden satıyor. Orada da et yeniyor, Denizli’de de et yeniyor. Bu Etiler burjuvazisi ile Denizli’nin taşrasından kopmaya çalışan burjuvazinin arasındaki fark ve bunun bedeli. Sen sınıfını böyle oluşturuyorsun. Dolayısıyla zaten talep edilmiş bir şey yok, sınıfsal kodlar var.

Taşradaki insan kendi eğlence biçimini oluştururken kentlere bakıyor. Fahrettin Aslan nasıl bir gazino işletmiş? Sahneye Zeki Müren’i, Ajda Pekkan’ı çıkartmış, gecenin ilerleyen saatlerinde erotik birtakım olaylar olmuş. Fahrettin Aslan’ın İstanbul’un asıl sahipleriyle girmiş olduğu ilişki sırasında sınıfsal, sosyal, iktisadi birtakım olaylar dönüyor. Çavdır bir kenara Denizli’de bile sahneye Zeki Müren’i çıkartma şansımız yok. Bunun bir muadili olmak zorunda. Örneğin Antalya’dan trans bir kadın ya da iyi kötü tutunmuş bir dansözü getireceğiz. Taşra kentler gibi eğlenmeyi arzuladığı oranda aslında kentlerin taşraya ihraç ettiği sıkılma, eğlence ve artıklarını ziftlenmek durumunda kalacak. Bunun sonucunda da ‘streril olmayan’, leş eğlence biçimleri yaşanacak. Bu pek dışına çıkabileceğimiz bir şey değil. Gazino kapanır, kumarhane olur ama kentlere öykünme devam eder.

Kahvehaneler taşranın ve mahallenin kamusal alanları. Orada insanlar hakikaten boş vakitlerini öldürürler. Gazino ile karşılaştırınca daha makul yerlerdir. Ancak insanların gazinoya gidiyor olmalarının sebebi oradaki leş muhabbetten bir neşe çıkarmaya çalışmak yerine iki erkek arasında girişilmiş olan mücadelenin kazanan ve kaybeden arasındaki eğlencedir. O konsomatris kadını bu masada kim daha fazla tuttu? Kim ona kazık attı? Mesele içki içmek, kadın görmek değil pek. Benim anlamaya çalıştığım şey öyle bir ortamda bir insan neden 2000 lira hesap öder? Bir de günün sonunda muhtemelen dayak yer. Asıl haz duyulan şey erkeklerin kendi aralarında girişmiş oldukları yarışma.

Benim Marcel Mauss ve Georges Bataille’dan yola çıkarak bu hediyeleşme hikayesini kurmaya çalışmamın sebebi aslında bu ilkellik meselesine vurgu yapmaya çalışmam. İnsanlık aslında bir yönetim ve hegemonya biçimi olarak Marcel Mauss’un çalışma yaptığı Tlingit şefinden çok da ileriye gitmiş değil. Biz hala daha çok harcayanı, bize daha çok hediye vereni ‘adam yerine koymaya’ ve kendimiz için muktedir hale getirmeye teşneyiz. Bugün Tayyip Erdoğan’a baktığımızda bizim için yollar, köprüler, hastaneler yapan, bize aslında hediyeler veren, zaten topluma ait olan bir şeyi bir kere daha bizim için üretip bize sunabilen bir adam. Teknik olarak düşündüğümüzde zaten akan sular, ırmaklar orada yaşayan insana aittir. Ancak adam bunları bir yönetim biçimi olarak ilkel kabile şeflerinin yaptığı gibi hediye paketleriyle bir kere daha bize sunuyor. Hediyeleşme ilkel formlarıyla devam ediyor. Kemalizmi çalışırken de en fazla gördüğüm şeylerden biri bu. Aslında ilerleme dediğimiz şey gerçekten bir hayal. Nietzsche’nin dediği gibi biz hala düşünmeye başlamadık. Dolayısıyla hala ilkeliz.

-Tezinizde tekke ve zaviyelerin olumlu bir okumasını görüyorum. Türkiye’de Ermeni soykırımı olurken tekke ve zaviyeler vardı sanırım. O zaman Müslümanları aklamış gibi mi oluyoruz?

Bu meselenin Ermeni meselesi ile ilişkisini çok fazla kuramadım. Türkiye’nin en muhafazakar kesimi devrimcilerdir. Çünkü metinseldirler. Bugün hiçbir tarikat Türkiye’deki TİKKO ya da DHKP-C kadar önderlerinin ne yazdığı, ne anlatmaya çalıştığı hakkında tefsirler yapmaya çalışmaz. Çok da umurunda değildir. Türkiye’deki muhafazakarlığın asıl başarısı bence budur. Dolayısıyla muhafazakar dediğimiz kitle metinlere çok takılmaz. Yapacağını yapar ve yaptıktan sonra durumu şartlara uydurmaya çalışır. Peygamber Efendimiz ya da sahabeden birileri de böyle yapıyordu diyip durumu meşrulaştırır ve devam eder. Sizin tekke ve zaviyelere getirdiğiniz eleştiri bence biraz metinsel bir eleştiri. Affınıza sığınarak son derece muhafazakar bir eleştiri.

Ermeni meselesi ile tekke ve zaviyelerin kapatılması meselesinin çok bir alakası olmamasını bir yana koyalım. Ermeni Katliamı olduktan sonra biz bu meseleyi 70 yıl boyunca neden tartışamadık? Neden AB bu konuyla ilgili bize birtakım izinler verdikten sonra bu meseleyi anca tartışabilir hale geldik? Bir meseleyi devrimciliğin kıstası haline getirmek bence yanlış bir şey. Geçtiğimiz günlerde Türkiye Solundan Portreler diye bir kitap çıktı. Birisi Paramazlar’ı yazmış. Diyor ki; Türkiye solu şovenisttir çünkü 80 yıl boyunca Paramazlar’ı yazmadı. Bence bu büyük bir haksızlık. Konuşmaya başlarken Hikmet Kıvılcımlı’yı yâd ederek başlamamın sebebi bu. Adam 40 yıl hapis yatmış. Bir tarafta Kürdistan diye diye ölmüş. Öbür tarafta Ermeni Kıyımı diyor, öbür tarafta ordu kılıcını atsın artık diyor. Birtakım meseleler çok bilinmediğinden ya da daha onun sırası gelmediğinden tartışılmamış olabilir. Bir şeyi başka bir şeyin koşulu haline getirmek bence son derece yanlış.

Biz devrimci özneler olarak bugün ne yapıyoruz? Bugün artık Ermeni meselesi hakkında konuşmak piyasa işidir. Tamamen Avrupa liberalizminin bize açtığı alan kadar biz bu meseleyi konuşabiliyoruz. Biz bugün Cizre’deki öz savunma meselesi ya da Kürt meselesi hakkında ne kadar konuşabiliyoruz? Devrimci özne konuşmak, tartışmak için düzenin kendisine tanımladığı alanlar kadar değil bunun limitlerini zorlayan, onun ötesine geçmeye çalışan perspektifler çizmelidir. Ben çok Müslüman bir insan değilim. 1920’lerde yaşasam herhalde herhangi bir tekkenin üyesi de olmazdım. Benim orada görmeye çalıştığım şey Şeyh Bedrettin de bir münzevi idi, tekkelerde yetişmişti. İslam’ın başka türlü bir yorumu mümkündür. Orada bize başka türlü bedensel var oluşlar vaat edilmiştir. Bu var oluşların kafamızda tahayyül ettiğimiz komünist dünya ve insanlığın kurtuluşu dediğimiz şeyle oldukça yakından rabıtası olabilir. Bunlar üzerinde düşünülüp çalışılmaya muhtaç meselelerdir.

Sovyet Devrimi’ni hazırlayan Rusya edebiyatına baktığımızda bütün devrimci özneler arasında bir tane münzevi görürüz. İster Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? kitabındaki Rahmetov karakterine bakın iste Çelik Böyle Sertleşti ya da Ve Çeliğe Su Verildi’deki kahramanlara bakın yahut Sabırsızlık Zamanları’ndaki militanlara bakın bütün Sovyet edebiyatı zaten bir münzevilik edebiyatıdır. Ekim Devrimi böyle hazırlanmıştır. Sonrasında Sovyetler’in yaşadığı erken travmaların başında bu münzeviliğin ötesinde Sovyetler’in çözmek zorunda kaldıkları endüstrileşme ve kapitalistleşme meselelerini çözmek zorunda kalmış olmaları gelir.

-Konsomatrislerin biri kocasının zorlamasıyla, diğeri aileden kurtulmak amacıyla bu işi yapıyor. Burada o eğlence biçiminden çok aileyle ilgili bir sorun var. Buraya bakmayıp doğrudan erkeklerin riyakarlığına bakmak biraz konsomatrislerin, seks işçilerinin haysiyetini düşüren bir şey olabilir mi?

Ben konsomatrislerin kocalarının ya da ailelerinin zorlamasıyla gece hayatına katıldıklarını değil, bunun kendi durumlarını meşrulaştırmak ve erkeklere karşı pozisyon elde etmek için kurdukları bir anlatı olduğunu düşünüyorum. Kadın kocam bana tecavüz etti, babam beni sattı diyerek erkeğin karşısına bir melodram ile çıkıyor. Böylelikle kadın benim yaralarım var, benim üzerime çok gelme, ben cinsel bir beden değilim, bir arzu nesnesi olabilirim ama bu arzu nesnesi olma durumu yatağa kadar gitmez, senin benim adisyonumu kabartabileceğin kadardır demeye getirir. Daha fazlasını benden bekleme demek için oluşturduğu bir tür gerçeklik inşası yapar.

Öte taraftan ben konsomatris kadınlara saygısızlık yaptığımı düşünmüyorum. Ben bunların alayı orospu diyerek de bir gerçeklik inşa edebilirdim. Bence asıl mesele kadınların orada kendi yoksul dünyalarında hiçbir zaman erişemedikleri öznellik ve iktidar durumunu elde etmeleridir. Kendi arzularını gerçekleştirebilmek için orada bulunuyorlar. Bir sürü direniş stratejileri var. Yaptıkları iş tabii ki saygıdeğer değil ama sürdürdükleri direniş, kendi var oluşlarını koruma, oyuna dahil olma, erkeklerin mücadelesinde kendilerince patikalar yaratmaya çalışmaları bence son derece değerli. Burada mesele biraz Hegel’in efendi-köle diyalektiği gibi. Efendi mi köle, köle mi efendi belli değil. O mekân işleyecekse o kadın oraya gelmek zorunda. Sen o kadını oraya döverek getiremezsin. Çünkü yasalar ve başka ilişkiler var. O kadın orada duracaksa sen o kadının gönlünü hoş tutacaksın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir