Kültür Savaşı Değil Sınıf Savaşı

Türkiye bugün kapitalist ve patriyarkal niteliklerle şekillenmiş bir sosyo-politik düzene sahiptir. Toplumda adaletsizliği ve sömürüyü sürekli kılan bu düzenin ekonomik temeli, esasen sermaye sahipleri ile işçi sınıfı arasında kristalleşmiş iki karşıt çıkar grubuna dayanmaktadır. Bu düzenden kurtulabilmek için, işçi sınıfı ile sermaye sınıfı arasındaki çatışmanın gündelik siyasal ilişkiler üzerindeki belirleyici rolünü görünür kılmak şarttır.


İşçi sınıfının mücadelesi, yalnızca kısa vadeli politik dönemlerle sınırlı değil, tarih boyunca yenilgilerle ve kazanımlarla örülmüş bir sürekliliğe sahiptir. Bu mücadele, farklı dönemlerde farklı örgütlerin öncülüğünde, zaman zaman ayrışan, zaman zaman kesişen politik temsiller aracılığıyla varlık bulmuştur. Ancak günümüzde, işçi sınıfının çıkarlarını savunduğunu iddia eden politik temsiller, artık bu sınıfın güncel gerçekliğini kuşatamaz hale gelmiş; iktidarlar, sınıfsal talepleri kültürel kimlikler üzerinden dönüştürerek konsolide etmiş; böylece gündelik siyasetin merkezinde yer alması gereken temel çatışma, yani proletarya ile burjuvazi arasındaki karşıtlık, siyasal alanda görünmez kılınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca siyasal kamplaşma, laik-dindar ya da ilerici-muhafazakâr gibi ikili karşıtlıklar etrafında inşa edilmiş; sınıfsal talepler, ideolojik zeminlerden değil, mahalleleşmiş kültürel çatışmalar üzerinden sahneye taşınmıştır. Bu durum, sınıf mücadelesinin düzlemini altüst ederek, onu kültürel temsillerin dar evrenine hapsetmiştir. Bugün itibariyle, ‘sol’ olarak adlandırılan siyasal kamp dahi işçi sınıfının siyasal temsilini sağlamaktan uzak, onun tarihsel ve güncel ihtiyaçlarına yabancılaşmış durumdadır. Bu durum, hem yenilgiler kültürünün getirdiği yerleşmiş melankolik sahiplenme tutumundan, hem de kültürel ayrımların gerçekliğini ve etkisini yadsımaktan kaynaklanmaktadır.


Parlamenter siyasette taraflar sınıfsal eksende değil, kültürel mahalleler ekseninde bölündüğü için, siyaset sahnesi de kültürel temsiliyet çelişkilerine indirgenmiştir. Devlet, siyaset alanını sürekli olarak temsillerin çatıştığı bir “kültür savaşı” düzleminde yeniden kurmakta; bu yolla, esas çelişki ve gerçeklik zemini olan sınıf savaşını görünmez kılmaktadır. Semboller, idoller ve kültürel temsiller üzerinden yürütülen temsil siyaseti, sınıf savaşını perdeleyen kültürel kamplaşmayı beslemekte ve siyaset alanının çerçevesini egemen güç adına belirlemektedir. Dolayısıyla bu hegemonik düzlemden çıkış, kültür savaşını aşmakla; salt temsile dayalı siyaset tarzını terk etmekle, yani “temsil siyaseti”nden kopmakla mümkündür.


Temsiliyeti ve rızası büyük oranda düzenin sermaye lehine ilerlemesini programatik olarak takip eden partiler tarafından kazanılmış olan işçi kitleleri hâlâ üretimden gelen gücünü korurken, devrimciler kültür savaşı düzlemini üreten temsil siyasetine hapsoldukları için bu güçle gerçek bir dönüşüm ilişkisi kuramamakta; bu ilişkiler ancak—bayrak, flama, idol, sözleşme, yasa, mutabakat gibi—temsili dolayımları aşan, fiili meşru mücadeleyi esas alan bir hatla yeniden inşa edilebilir. Fiili meşru mücadele hattı, temsillerin dolayımıyla hareket etmekten sürekli kaçınmayı, temsili açıdan dolaysız, fiili varlığa dayalı bir direnişin imkanını pratikte aramayı gerektirmektedir.
Emek ve Adalet Platformu yerleşik temsilî unsurlara dayalı yürütülen bu siyasetin köklü bir değişimin önünde engeller oluşturduğunu ve sınıfın fiili gücüne ket vurduğunu görmektedir. Bu sebeple “sol mahallenin bir parçası” olmak, “islami mahallenin bir parçası” olmak ya da dogmalaşmış sembolik anlatımların bir yürütücüsü olmak gibi tartışmaları bir kenara bırakır. EAP, kapitalizmi ve aterkil tahakkümü besleyen her türlü temsilî dolayımın fiilî meşru direniş hattıyla aşılmasına dönük bir mücadeleyi örgütler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir