Yayınlanma tarihi: Cum, Ağu 12th, 2011

Dinsel dogmayı ancak devrimci bir hareket parçalayabilir. Çiğdem Çidamlı

Aylık Demokrat, İşçilerin Sesi ve Eşitlik Özgürlük ve Barış İçin Devrim dergilerinde çalıştı, sendika.org ve Türkçe Monthly Review dergisi editörlerinden.

» Cuma namazını kılan bir faşistin Hrant Dink’i vurması ve ülkemizdeki geleneksel siyasal İslamcı hareketin önemli temsilcilerinden Şevket Kazan’m, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganına karşı yükseltilen ırkçı koronun ilk sıralarındaki yerini almasını nasıl açıklayabiliriz?

Kuşkusuz Dink’i uğurlayanların içinde her dinden inançlı insan da mevcuttu. Ama bu durum, Türkiye’deki sıradan dinsel gericiliğin, faşizmin kitle temellerini pekiştiren ve meşrulaştıran en önemli araçlardan birisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Müslüman dini inancının sağ ve ırkçı-faşist siyasetin ana sermayelerinden birisi haline getirilmesi, ülkemizde bugüne kadar ilerici sol gelişmelerin ve farklı dinsel-mezhepsel kökenlerden halkın bir arada yaşayabilmesinin önündeki en önemli engellerden birisi oldu.

» Dinsel ideolojinin yaygınlık kazandığı ve Ortadoğu’da ABD işgaline karşı mücadelenin siyasal İslamcı güçlerin önderliğinde yürütüldüğü günümüzde bu durumu nasıl ele alabiliriz?

Sosyalizmin “kapitalizmin bir gerçek hayat alternatifi” olarak geri çekildiği ve her çeşit dinsel ideolojinin, ezilenlerin kimlik bilincinde eskisiyle kıyaslanamaz bir yer edindiği bugünse, sorun çok daha çarpıcı bir nitelik kazandı. Bir yandan sosyalist hareketin geleneksel tarihsel-politik öznesinin dağıldığı; öte yandan emperyalist sistemi daha da sürdürülemez hale getiren çelişkilerin özel bir biçimde biriktiği tarihsel bir andayız. Böyle bir anda “yoksulların kim oldukları” sorusuna verdikleri yanıtın, Ortadoğu coğrafyasında asla egemen ideolojiden bağımsız bir varlık kazanmamış olan dinsel düşünce kalıpları içine hapsolması, bu coğrafyada yeni bir sol tarihsel-politik öznenin oluşumunu baltalayan özel bir engele dönüşüyor. Ortadoğu ve Ortadoğulu ezilenlerin yeni bir laik, evrensel-ci kurtuluş hareketinin yeşermesi açısından en ileri olanaklara sahip ülkelerden birisi olan Türkiye, kapitalist toplumsal ilişkiler karşısında hiçbir eleştirel tutuma sahip olmayan gerici itaat ideolojilerinin güç kazanmasına sahne oluyor.

Ortadoğu’da ABD işgalciliğine karşı gelişen tepki hareketlerinin Siyasal İslam bayrağına sarıldıkları bir arka planla, Türkiye egemen sınıflarının yaşadığı “laik-milliyetçi/din-ci-küreselleşmeci” gerilimlerin arasına sıkışan Türkiye solunun bazı kesimlerininse sorunu, sol ile siyasal İslamcı akımlar ya da hâkim Müslümanlık kalıbı arasındaki bir “diyalog” sorununa indirgedikleri görülüyor. Bu diyalog ortamının, Türkiye halkının büyük çoğunluğunun inanç dünyasına egemen olan Müslümanlığın sağ-faşist siyasetle eşitlenmesini engelleyebileceğine inanılıyor. Latin Amerika’nın ilerici sol toplumsal muhalefet hareketleriyle yakın ilişkisi herkesin malumu olan Özgürlük Teolojisi de, bu yaklaşımın kanıtlarından biri sayılıyor.

Ancak düz bir mantık yürütmeye dayanan bu yaklaşım biçiminin sorunu, kıyaslanamaz iki şeyi kıyaslamaya çalışmasıdır. Özgürlük Teolojisi ile genel olarak siyasal muhafazakârlığa kan veren dinsel doğmayı ve özel olarak Siyasal İslam’ı birbirlerine benzetmeye çalışmak, boşuna bir çabadır. İlla bir kıyaslama yapılmak isteniyorsa, iki öğe daha işin içine dâhil edilmelidir:

1) Vatikan merkezli resmi Katoliklikle, muhafazakâr ABD mezheplerinin başını çektiği Hıristiyan gericiliği, 2) 1985 ‘te Müslüman Kardeşler tarafından 70 yaşındayken asılan ve “İslam’ın İkinci Mesajı” isimli eseri yakılarak imha edilen Sudanlı Şeyh Mahmut Muhammet Taha’nın “Cumhuriyetçi Kardeşler” hareketi. Siyasal İslam hareketinin kıyaslanabileceği şey, Taha’nın Müslüman bir paralelini oluşturmaya çalıştığı Özgürlük Teolojisi değil, burjuva siyasal muhafazakârlığı ile kaynaşmış olan Hıristiyan gericiliğidir.

» Latin Amerika’daki ‘Özgürlük Teolojisi’ne benzer bir örnek Müslüman coğrafyasında yaşandı mı?

Börklüce İsyanı ile Şeyh Bedrettin’in “Varidat”ı arasındaki ilişki, Müslüman dogmasının ilerici bir yorumunun mümkün olduğunu çok uzun bir zaman önce göstermişti. Sudanlı Şeyh Taha’nın, Özgürlük Teolojisi’nin parlak günlerinde, 1971’de yayınlanan “İslam’ın İkinci Mesajı” (Al Risala Al Tania Min El İslam) isimli kitabı da, Müslüman dogmasının da tıpkı Hıristiyan dogması gibi eşitlikçi ve özgürlükçü bir yönde parçalanabileceğinin çağdaş bir örneğidir. Ancak her iki örnekte de dinsel dogmanın yüzünü sola ve devrime çevirmesini sağlayan şey, dinsel gericilikle “diyalog/ittifak” yolu değil; ezilen sınıfların tanrıbilim içindeki köklü bir dönüşümün önünü açan, laik ve bağımsız hareketlerdir.

Öncelikle vurgulanması gerekense, Latin Amerika’nın Özgürlük (ya da daha doğru bir çeviriyle Liberaçâo: Özgürleşme) Teolojisi’nin, varolan Hıristiyan inancı ile sol hareketler arasındaki bir ittifak ya da sosyalizmin Hıristiyanlığa doğru bir açılımı olmadığıdır. Tersine, Özgürlük Teolojisi, yoksulların kimlik bilincini dünyevi olmayan öğelerle çarpıtan Hıristiyan dogmasının sosyalizme doğru parçalanmasını temsil eder ve ancak Gramsci’nin “kültürel hegemonya” kavramı ile anlaşılabilecek, laik bir kültürel dönüşüm hareketidir. Bu parçalanma, kendisini “Aydınlanma hümanizminin ve modernitenin” eleştirel bir uzantısı olarak tanımlayan Özgürlük Teolojisi’nin temel hareket noktasıdır.

Özgürlük Teolojisi, 1950’lerde Küba, Venezüella, Guatemala, Kolombiya, Peru ve Brezilya’da patlak veren devrimci hareketlerin Katolik rahipler üzerindeki dönüştürücü etkisi altında oluşan “devrimci tanrı bilimin” bir uzantısı ve Siyah Teoloji ile Feminist Teoloji’yi de kapsayan devrimci teolojiler ailesinin parçası olarak ortaya çıktı. Kurumsal dinin “öte dünyacılığı” karşısında köklü bir kopuş hareketi olarak gelişti. Amacı, resmi kilisenin ürettiğiyle taban tabana zıt, insani özgürleşmeye hizmet edecek bir tanrı bilimi yaratmaktı. Bu yeni tanrı bilim, dinsel düşüncenin odağını öteki dünya olmaktan çıkartıp bu dünya haline getirmeli; kiliseyi güçlü bir toplumsal eleştiri kurumuna dönüştürmeli ve “yoksulları, mevcut toplum içindeki sınıfsal çıkarlarının farkına varmalarını sağlayacak bir sosyal hareket içinde öz bilinçlenmeye yöneltmeliydi.”

Dönemin devrimci kabarışının inançlı Hıristiyanlar üzerinde bıraktığı izler kuşkusuz yalnızca Camilo Torres ve Che Guevara’nın anıları olmamış, Marksizm, Özgürlük Teolojisi açısından en az İncil kadar temel bir düşünsel kaynak haline gelmiştir. Camilo Torres’e göre “İyi Bir Hıristiyan Olmak Devrimci Olmaktır.”

Bugüne kadarki tüm tanrı bilimlerin sınıfsal bakımdan yanlı olduğunu savunan Özgürleşmeci rahiplere göre, tanrı bilim, cennete gitmenin yolunu değil, bu dünyada eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzeni kurma yolunu göstermelidir. Hâkim tanrı bilimin öte dünya, inanç ve maneviyat gibi öğeler üzerinde odaklanması, “beyaz, Kuzey Amerikalı ya da Avrupalı kapitalist erkeklerin çıkarlarını” savunan ve “Üçüncü Dünya’nın sömürülmesinden ve yoksullaştırılmasından sorumlu kapitalist politik ve ekonomik sistemi destekleyen ve meşrulaştıran” bir tanrıbilim olmasının ürünüdür. Özgürleştirici tanrı bilim, ezilenlerin acılarını başlangıç noktası haline getiren bir “aşağıdan bakış açısı” olarak yeniden kurulmalıdır.

“Halkın Kilisesi” ya da “Taban dini” de denilen bu yoksul kilise hareketi ile Latin Amerika sol hareketleri arasında kurulan olumlu ilişki, görüldüğü gibi, Hıristiyan dogmasının sol toplumsal hareketlerin içinde gerçek anlamda parçalanmasıyla sonuçlanmış olan bütün bu “aşağıdan bakış açısı”nın ürünüdür. Parçalanma ideolojik düzlemle de sınırlı olmamış, hareketin emperyalist sisteme yönelik eleştirilerinde yararlandığı ana kaynak, Hıristiyan toplumunun herhangi bir yitik çağdaki hayali değil, dönemin Latin Amerika’sının bütün sol hareketlerine yön veren Bağımlılık Okulu olmuştur. Kendilerini öncelikle devrimci mücadelenin eylemcisi olarak tanımlayan Özgürleşmeci rahiplerin yoksul köylülerle birlikte yaptıkları başlıca ibadet biçimi olan “Marksist İncil okumaları” ise, solun mesajlarının ezilenlere ulaşmasını sağlayan kanallardan birisini oluşturmuştur.

» ‘Özgürlük Teolojisi’nin bugün geldiği durum nedir?

1968’de Kolombiya’nın Medellin kasabasında yapılan Latin Amerikalı Piskoposlar 2. Genel Konferansı (CELAM) ile “resmen” varlık kazanan Özgürlük Teolojisi, Vatikan’ın, John Paul H’nin 1978’te Papalığa seçilmesi sonrasında tırmanan saldırılarının başlıca hedeflerinden biri oldu. Özgürlük Teolojisi’ni dünya çapında yaşanan genel “laikleşme ve devrimcileşme” tehdidinin önemli bir parçası olarak gören Vatikan, özellikle 1980’lerde, hareketi etkisizleştirmek üzere ideolojik ve pratik bir karşı saldırı başlattı. Saldırının odaklandığı alanın “yoksulluk sorunu” olması ise, dinsel gericiliğin, neo-liberalizmin ezilenlere karşı yürüttüğü “yukarıdan sınıf savaşı”nın temel araçlarından biri olmasının ürünüydü. Vatikan’ın, yoksulları, kendilerini öncelikle ve yalnızca yoksul oldukları bilinciyle günahkârlarla yani, “oligarşiler, çokuluslu şirketler, silahlı kuvvetler ve hükümetlerle” savaşmaya çağıran Halkın Kilisesi’nin mesajı karşısında yaygınlaştırdığı temel mesajsa, sonraki yıllarda Dünya Bankası’nın “yoksulluğu azaltma” programları tarafından da kullanılacak olan neo-liberal hayırseverlik, dilencileştirme ve uzlaşmacılık kültürüydü.

Özgürlük Teolojisi bu karşı saldırıdan, ezilen sınıf hareketlerinin yenilgisine paralel bir dağılma ve geri çekilme yaşayarak çıktı. Birçok yoksul kilisesinin 1980’lerde Vatikan tarafından kapatılmasını ve radikal din adamlarının kurumsal kiliseye teslim olmasını içeren süreci tamamlayan, reel sosyalizmin 1990’lardaki çöküşüydü. 90’larda hareket kendisini var eden hemen tüm temel politik vurgulardan uzaklaşıp içine kapandı. Özgürlük Teolojisi günümüzde izlerini yalnızca hareketle aynı Freire’ci “öz bilinçlenme” pratiğini savunan Brezilya’nın Topraksız İşçiler Hareketi’ne sığınmış rahiplerin sürdüğü sınırlı bir etki alanına sahip.

Vatikan’la Özgürlük Teolojisi arasında Latin Amerika kıtasındaki sınıf savaşına paralel biçimde gelişen bu çatışma, kuşkusuz tekil bir olgu değil, gerici emperyalist siyasetin aynı dönemde ezilenlerin “kimlik bilinci”ni çarpıtmak üzere tüm laik kurtuluş hareketlerine karşı başlattığı genel saldırının parçasıydı. Özgürlük Teolojisi geleneğinden bir rahibin, Juan Segundo’nun deyimiyle “öteki dünyacı bir dinin egemenliğini yeniden kurmayı amaçlayan” bu genel saldırının dünyevi sonucu, siyasal İslam da dâhil tüm gerici kimlik ideolojilerinin, çıplak emperyalizm çağındaki yeni sömürgecilik ilişkilerinin egemen ideolojisi mertebesine yükseltilmesi oldu. Siyasal İslam’ın bu yükselişinde, Müslümanlık içindeki tüm ilerici teoloji hareketlerini kanla bastırmış olduğu da unutulmamalıdır.

» Sudan’lı Şeyh Taha’nın ‘İslam’ın İkinci Mesajı’ neyi anlatıyor?

Sudan’lı Şeyh Taha’nın Cumhuriyetçi Kardeşler hareketi, bu biçimde bastırılmış olan ilerici Müslümanlık yorumlarından birisidir. Taha’nın “İslam’ın İkinci Mesajı”, İngiliz sömürgeciliğine karşı 1940’h yıllarda gelişen Asya ve Afrika sömürge kurtuluş hareketlerindeki dinsel bölünmeler içinde ortaya çıkan iki zıt “İslami” yorumdan birisidir. Yorumlardan ilki, Mavdudi’nin başını çektiği Müslümanların Hindistan ulusal kurtuluş hareketinin önderliğindeki Hindularla yollarını ayırması, Pakistan isimli ayrı bir yeni sömürge devletinin kurulması ve Mavdudi’nin Cemaat-i İslami hareketinin modern Siyasal İslam’ın başlıca kaynağı haline gelmesiyle sonuçlandı. Müslüman Kardeşler, bu hareketin en önemli uzantılarından birisiydi. İngiliz sömürgeciliğinden özgürleşmeye çalışan ve Müslüman-Hıristiyan bir nüfusa sahip olan Sudan’da ortaya çıkan Taha’nın Cumhuriyetçi Kardeşler hareketi, Numeyri yönetimi içindeki etkinliğini artıran Müslüman Kardeşler’in, Sudan halkını dinsel eksende bölme harekâtı karşısında aynı dönemde gelişen sosyalist Afrika kurtuluşçuluğundan etkilenen cumhuriyetçi, laik, sosyalist ve kardeşçe bir yanıttı.

Siyasal İslam’ın “İslam devleti”, cihat, kölecilik, ticari kapitalizm, poligami, örtünme, kadın erkek ayrımı gibi kurucu öze-dönmeci öğelerinin Müslüman teolojisine aykırı olduğunu ve gerici sömürücü güçlerin çıkarlarına hizmet ettiğini savunan Taha da, tıpkı Özgürlük Teolojisi gibi, insanın tanrının sureti olarak yaratıldığını ve insanın tanrıya ulaşmasını sağlayabilecek bireysel özgürlüğün koşullarının ancak demokratik ve sosyalist-komünist (iştirakiya- şiyuiya) bir toplumun kurulması halinde sağlanabileceğini ileri sürdü. İslam’ın gerçek tanrı bilimsel mesajı, bir din devletinin kurulması değil, kişisel özgürlüğün tüm sosyal ve sınıfsal engellerinin ortadan kalkacağı mutlak bir özgürlük toplumunun, kurulmasıydı. Suudi Arabistan’ın Vahabi hareketini de sert bir teolojik eleştiriye tabi tutan ve kadınların ağırlıklı olduğu bir kitle hareketi yaratan Taha, bu görüşleri yüzünden Sudan’da Şeriat ilan edilmesinden altı ay kadar sonra Müslüman Kardeşler tarafından yapılan 2 saatlik bir yargılamanın ardından 18 Ocak 1984’te idam edildi.

» Bu iki örnekten nasıl bir sonuç çıkartabiliriz?

Bu iki örnek sanırım şunu açıkça gösteriyor: Devrimci bir hareket olmadan dinsel dogma parçalanıp, yüzü devrime döndürülemez. Dinsel dogma parçalandığı zaman da, ilerici bir teolojinin yandaşları kurumsal din tarafından daima “heretik” (sapkın) ilan edilip mülksüzlerle birlikte yakılmaktan kurtulamazlar. Kısacası kapitalizmin başından itibaren aynı öyküye tanık oluyoruz: Ezilen sınıflarla sol arasındaki din barajını aşmak için de, dinin kendi baskıcı kurumsal yapısını parçalamak için de sınıf mücadelesinden kaçış imkânımız yok.

(Kaynak: Birgün, 2.3.2007)

1 Yorum

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>