Yayınlanma tarihi: Çar, Kas 27th, 2013

Mehmet Bekaroğlu: “Kimliksiz Kentlerde Kimlikli İnsanlar Yetişmez”

Mehmet Bekaroğlu, yeni yasal düzenlemelerle birlikte afet riskine karşı tedbir alma bahanesinin nasıl işleyeceğine dikkat çekiyor. Alıntıladığımız röportajda bunun yanısıra, şehirlerin yönetimi hakkında daha tercih edilebilir bir yol üzerine düşünmeyi ve çabalamayı öneriyor. 

İcraatı hızlandırmak adına inşaatçı siyasetin toplumsal katılıma kapıyı kapattığı bugünlerde; toplumun kendi kimliğini, ruhunu, arayışını yansıtabileceği bir şehir hayatı için çaba göstermenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Özellikle rant dağıtımı mekanizmalarının sorgulanmasını gerektiren bu arayış, kimlik kavgalarıyla seçmenin kamplaşmaya çağrıldığı seçim ikliminde daha da önemli görünüyor. 

Aşağıdaki röportajı, birdiğerinden farklı birşey önermeyen Ak Parti ve CHP adaylarının dışında başka seçenek ve siyaset tarzını işaret ettiği için önemli görüyoruz. 

 

http://www.arkitera.com/soylesi/index/detay/kimliksiz-kentlerde-kimlikli-insanlar-yetismez/571

Prof.Dr. Mehmet Bekaroğlu ile TOKİ’den yaklaşan yerel seçimlere kadar geniş yelpazeden bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Yaklaşan yerel seçimler tüm Türkiye’yi etkisi altına almaya başladı. Biz de 2009 yılında Saadet Partisi’nden İstanbul için aday olan Mehmet Bekaroğlu ile hem yaklaşmakta olan seçimleri hem de TOKİ’den şehrin problemlerine kadar çeşitli konuları konuştuk. Seçimlerde İstanbul için aday olması beklenen Kadir Topbaş ve Mustafa Sarıgül arasında bir fark olmadığını belirten Bekaroğlu, kimlik siyasetinin dışında üçüncü bir yola ihtiyacımızın olduğunu söylüyor. TOKİ uygulamasının Türkiye’yi yok ettiğini de belirten Bekaroğlu: “Kimliksiz kentlerde kimlikli insanlar yetişmez.” Söz Bekaroğlu’nda!

Seçim değil adeta sayım yapılıyor

Serkan Ayazoğlu: Daha önce İstanbul için siz de Saadet Partisi’nden belediye başkan adayı olmuştunuz. Seçim öncelerinde İstanbul’da projelerden, yapılacak işlerden çok ideolojiler mi yarıştırılıyor, konuşuluyor?

Mehmet Bekaroğlu: Bence ideolojiler bile konuşulmuyor. Kimlikler ve yaşam tarzları üzerinden gerginlikler devam ettirilmeye çalışılıyor. İnsanların kimlikleri üzerinden öteden beri var olan kutuplaşmalar kaşınarak buradan pozisyon yaratılmaya çalışılıyor. Bu durum ülkemizdeki demokratik olgunluğun düzeyini göstermesi açısından çok acıdır. Elbette diğer ülkelerde de sorunlar var. Liberal demokrasiler ciddi sorunlar, hatta çıkmazlar yaşıyor. Özellikle temsil sorunu aşılamıyor. İnsanlar artık seçimlere inanmıyor; seçim yoluyla sorunlarının çözüleceğine inanmıyor. O nedenle seçimlere katılım giderek düşüyor. Ama bizdeki sorun daha çok. Seçimler insanların sorunları üzerinden değil de kimlikleri, yaşam tarzları üzerinden gidiyor. Seçim değil adeta sayım yapılıyor.

Ekonomi ve sosyoloji değişmedikçe göç olgusu da değişmez

İstanbul’da hızlı bir inşaat faliyeti var. İnşaatlar devam ettiği halde mevcut sorunlar da devam ediyor. Mesela göç engellenemiyor. Bu konuda düşünceniz nedir?

Türkiye sonradan modernleşen bir ülke. Modernleşmenin gerektirdiği şeyler yapılmaya çalışılıyor. Ve bu modernleşme de kendiliğinden gelmiyor, tepeden ve manipule edile edile geliyor. Tüm siyasi partiler, hedef olarak önlerine büyümeyi, gelişmeyi koymuş durumdalar; batıya benzemeye, batı gibi olmaya çalışıyorlar. İnsan merkeze konmuyor; örneğin; yerel seçimlerde insanın yaşayacağı bir kent nasıl olur sorusu sorulmuyor. Bir başka konu da Türkiye sosyolojisindeki hareketle ilgilidir. Modernleşmeye paralel olarak giden bir göç gerçeği ve onun belirlediği bir kentleşme olgusu var. İnsanlar kente gelmek istiyor. Dünyadaki sistem de Türkiye’de yürürlükte olan ekonomi de -değişik dönemlerde farklı davransa bile- bunu destekliyor. İnsanlar Kentlere gelsin, ucuz işgücü ve tüketici olsun isteniyor. Bu sadece siyasetle ilgili değil. Biraz da dünya bunu dayatıyor. Türkiye’de neden bu kadar çok karayolu yapıldı da demiryolu yapılmadı sorusunun cevabı da burada. Türkiye’deki bu hareketlilik devam ediyor; önce kente, sonra daha batıya ve daha büyük kentte göç devam ediyor. Bu ekonomi, bu sosyoloji değişmedikçe bu göç olgusu da değişmeyecek.

3. Köprü ve 3. Havalimanından sonra ortada Kuzey Ormanı kalmaz

Kuzey Ormanlarının erimesi en çok endişelenen konuların başında geliyor. Karşısında da trafik gibi uzun süredir çözülemeyen sorunlara çare amaçlı projeler üretiliyor. Projelerin çare olacağı görüşünde misiniz?

Görünen o ki İstanbul’a ne yaparsanız yapın trafik sorununu çözemeyeceksiniz. Hatırlayın; Tayyip Erdoğan İstanbul’da doğru teşhisi koymuştu. “3. köprüyü yapmayalım, cinayettir” diyordu. İktidara geldi ve bugün İstanbul’a çok sayıda uydu kentleri, eren projeler yapıyor. Televizyonda reklamlar 3. köprüyü, yeşillikler içerisinde yükselen binaları gösteriyor. Siz 3. köprüyü, 3. havalimanını yaparsanız orada Kuzey Ormanları diye birşey kalmaz. 3. havalimanına ihtiyaç yoktu, 3. köprü için ise ben hala cinayettir diyorum. Başka alternatifler düşünebilirdi. İstanbul İstanbul olmaktan çıkmış, İstanbul olarak küçük alanlar kalmıştır. Öte yandan İstanbul yaşanacak yer olmaktan da çıktı. Şehri yönetmekle ilgili iddianız varsa şehri planlamak zorundasınız. Kimliğin nasıl korunacağı, 10-20 sene sonra şehrin nasıl olacağını hesaplamak zorundasınız. Metrolar, metrobüsler, Marmaray açılıyor ama hiçbirşey farketmiyor. Üsküdar’da oturuyorum. Üsküdar Meydanı’nda insan keşmekeşi, otobüslerin yarım saatte meydandan çıkamaması devam ediyor. 2009 seçimlerinde tüneller açıldı. Ulaşımı büyük ölçüde rahatlatacağını söylediler. Ben o zaman adaydım. Bunların ulaşımı rahatlatmayacağını anlattım. Siz tünel yapıyorsunuz, bu tünel Dolmabahçe’ye açılıyor. Ve toplu taşıma, raylı sistem de değil. Arabaların geçtiği tünel. Arabalar Dolmabahçe’ye çıktılar, peki nereye gidecek? Çözüm değil bu; trafiği Dolmabahçe’ye, Beşiktaş’a taşıyorsunuz, orada sıkışıp kalıyorsunuz. Ama o tünellerden insanları raylı sistemle Dolmabahçe’ye taşırsanız, Kabataş’tan, Beşiktaş’tan vapura binecek. Arabasıyla oraya gelirse ne olacak, tıkanacak.

Kent ve inşaatlar en önemli rant dağıtma yoludur

Peki bu şehrin içinde ve dışında devam eden inşaatlar şehirde yaşayan insanların psikolojisini nasıl etkiliyor? Bir gelişme göstergesi olarak mı algılanıyor?

Bu algı yönetimi ile ilgili birşey. Ben ilk defa büyükşehirle Rize’den Ankara’ya geldiğimde tanıştım. Geldiğimde Rahmetli Dalokay vardı. Meydancı Dalokay diye bilinirdi. Kızılay Meydan’ı inşaatını gördüm. 45 sene geçti İstanbul’da da Ankara’da da hala inşaat var. İnşaatı zorlayan sebepler devam ediyor. Türkiye’de siyaset ihtiyaçlar üzerinden yürümüyor, kimlikler ve rant dağıtma üzerinden yürüyor. Bundan 30 sene önce nüfusun yüzde yetmişi kırsal kesimde yaşarken şimdi terse döndü. Bu insanlar kısa süre içinde şehre gelerek tutunmaya çalışıyorlar. Bu tutunma üzerinden Tayyip Erdoğan gibi “usta” siyasetçiler “usta” siyasetler icat ettiler. Halkın büyük çoğunluğu bu inşaatlara “bizimkiler yapıyorsa iyi yapıyor, öbürküler yapıyorsa her halukarda kötü yapıyorlar” diye bakıyor. Tabi inşaat deyip geçmeyeceğiz, kent ve inşaatlar en önemli rant dağıtma yoludur. Çok meşhurdur Türkiye’de, kaldırım yap boz tekrar yap meselesi, bu şekilde rant dağıtılıyor. Ama sabah işe giderken yükselen inşaatları gören, televizyonda ayartıcı konut reklamları, site reklamları gören, kendisi şehrin ücra köşesinde yaşayan gencin bilinçaltı nasıl işliyor? Bu sorular cevabı araştırmaya değer elbette.

Topbaş ve Sarıgül arasında ne fark var?

Sırrı süreyya Önder bir TV programında adayının siz ve Alper Taş olduğunu açıklamıştı. Sonrasında kendisinin de aday adayı olduğu söylendi. Siz de ona destek olacak mısınız?

AK Parti’nin adayı muhtemelen Topbaş, CHP’nin adayı Sarıgül olarak görülüyor. Allah aşkına birisi gelsin bana aralarındaki farkı anlatsın. Ne farkları var? Belediyecilik olarak faklı ne öneriyorlar? Biri Sosyal demokrat partiden, diğeri muhafazakar partiden, peki farkları ne? Akıp giden, Ankara’da merkezden belirlenen, dünya ekonomisinin dayattığı, finans kapitalizminin dayattığı inşaatlara, sitelere, yeni kentlere farklı olarak ne söylüyorlar? Zaten ekonomik politikalar konusunda CHP, Ak Parti’yi eleştirmiyor ki. Ak Parti’nin oluşturduğu politikalar daha sonra CHP’li olan Kemal Derviş’in dünya sisteminden alıp getirdiği politikalardır. Kimlikler üzerinden tartışmalar gidiyor. Dolayısıyla üçüncü bir yola ihtiyaç var, boğuluyoruz.

Siyasetçiler irademizi rehin aldı

Nasıl bir üçüncü yoldan bahsediyorsunuz? 

Temsili demokrasi, halkın tercihi ve taleplerinin karara dönüşmesi meselesi katlediliyor. İnsanlar kimlik siyaseti üzerinden, “bunlar bizden dini koruyacak”, “bunlar bizden cumhuriyeti koruyacak” diye oy vermeye itiliyor. Halkın iradesi üzerine ipotek konulmuş durumda, siyasetçiler hepimizi, en önemlisi iradelerimizi rehin almış durumda. Dünyada da üçüncü bir yola ihtiyaç var. Demokrasinin çıkmazlarını görebilecek, temsil meselesini yeniden tartışabilecek bir üçüncü yol lazım. Seçime gittik, oyumuzu verdik; beş sene istediğini yapar gibi bir demokrasi yok artık. Örnek olarak Gezi Parkı’nın ne olacağına biz karar vereceğiz, seçilenler sadece icraatlarını yapacaklar ama kararı biz vereceğiz. Bizim oy verdiğimiz, seçtiğimiz insanlar kapalı kapılar ardında anlamadığımız bir dil kullanarak kararlar alıyorlar. Bahsettiğim üçüncü bir yolda birisi çıkıp demeli ki: “hayır, kenti kent halkı yönetecek”. Bütün belediye meclis toplantıları, imar komisyonu toplantıları açık olacak. Açık olması da yetmez, orada konuşulan dili sokaktaki insanın da anlaması gerekmekte. Kentle ilgili bütün kararlar halk bilgilendirildikten sonra, bilgi asimetrisi sorunu ortadan kaldırıldıktan sonra halk oyu ile alınmalıdır.

Sırrı Süreyya üçüncü bir yol olacaktır

Böyle bir adayınız var mı?

Sırrı Süreyya’yı desteklerken öyle bir kapı açılabilir mi diye bakıyorum. CHP ve AK Parti’nin kilitlediği kapıdan üçüncü bir yol açılabilir mi diye bakıyorum. Denenebilecek her opsiyonda katkımı sağlarım. Oyumu da veririm. Sırrı Süreyya’nın bütün bu söylediklerim gibi davranacağına, üçüncü bir yol için çalışacağına inanıyorum ve bundan dolayı aday olursa desteklerim. Ama bunun dışında Sırrı Süreyya’ya benim borcum var. 2009 seçimlerinde rahatsızlığı olmasına rağmen yatağından kalkarak Saadet Partisi adayı Mehmet Bekaroğlu’nun tanıtım ve reklam filmini çekmiştir. Elbette bunu bugünü hesaplayarak yapmadı, karşılık bekleyerek yapmadı ama bizim dostluk diye, vefa diye değerlerimiz var.

Bahsettiğiniz tarzda bir aday için mevcut sistem uygun mu?

Sisteme uygun değil. Sitem böyle bir adayı kaldırmayacak ama kaldırmıyor diye istemeyecek değiliz. Bu aday sisteme karşı bir söylemle gelecek zaten. Türkiye’de merkezi hükümet hala çok güçlü. 12 Eylül öncesi var olan ve 12 Eylül’de tahkim edilen sistem hala devam ediyor. Her şeye merkezden karar veriliyor. Bunların değişmesi lazım; üçüncü yol da zaten budur.

Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Yasası kentlere büyük tehdit

Merkezden karar vermenin yerel yönetimler, kentler için nasıl bir etkisi var?

Bu seçimde kentler için en büyük tehdit ve tehlike şu meşhur kentsel dönüşüm, yani Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Yasası’dır. Yasa çıktı, yavaş yavaş uygulanmaya başlandı ama esasen önümüzdeki dönem uygulanacak. Burada bütün yetki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Başbakanlık’ta. İstediği zaman belediyeler yerine geçebiliyor, istediği kararları alabiliyor. Bu yasa tam bir Deli Dumrul yasası. Bütün mevcut yasaları, boğaz yasasını dahi iptal eden bir yasa. Boğaz adı geçmediği için kimse sesini çıkarmadı. Bu yasa uygulanırken diğer kanunlar yok sayılıyor, böyle bir maddesi de var bu yasanın. Ankara’dan Başbakan, Çevre Bakanı karar verecek.

Erdoğan Bayraktar ve TOKİ Türkiye’yi yok etmiş, ortadan kaldırmıştır

Erdoğan Bayraktar karar verecek yani…

TOKİ’ci arkadaş demek daha iyi. TOKİ’ci arkadaşın bu ülkeye verdiği zararı gelmiş geçmiş hiç kimse verememiştir. Evet, cumhuriyet döneminde zücaciye dükkanına fil gibi girilmiştir kentlere, tarihe, kültüre, kimliğe. Ama imkanlar, araçlar bu kadar fazla değildi, her şeyi yok edemedi, kırıntılar da olsa bir şeyler kalmıştı, tarih adına, medeniyet adına, şehir adına. Erdoğan Bayraktar ve TOKİ uygulaması Türkiye’yi yok etmiş, ortadan kaldırmıştır. Artık kent kimliği diye birşey yoktur. Her sene bir kere Samsun’dan Hopa’ya kadar arabamla gidiyorum. Eğer tabelaları görmezseniz, sürekli geçen birisi de değilseniz hangi kente geldiğinizi bilmiyorsunuz, fark edemiyorsunuz. Kimliği olmayan kentlerde kimliği olan insanlar yetişebilir mi? Kent insanlarla olur ve yaşar. İnsanların, o kentte yaşayan insanların kararlara ortak edilmediği bir kentte kimlik olmaz. Orada insanlar mutlu olmazlar. Kimliksiz ve mutsuz insanlar ise kent kuramazlar, medeniyet oluşturamazlar. Seçtim tamam, sen her şeyi yaparsın olmaz. Seçtim ama irademi sana teslim etmiyorum, nelerin yapılacağına ben karar vereceğim, sen ise yapacaksın, imkanları ve bütçeyi yöneteceksin, beni değil. Böyle bir demokrasiye ihtiyaç var; bu üçüncü yoldur. Sadece Türkiye değil dünya bu üçüncü yola yönelecek, yoksa dağılıyoruz, yok oluyoruz.

Muhafazakarların elinde bir tek Ayasofya kaldı

Ayasofaya meselesi var bir de. Siz de “Ayasofya açılsın” diyerek büyüdüğünüzü söylemiştiniz. Şimdiki düşünceniz nedir?

Bizim için de, batı için de sembolik değeri var Ayasofya’nın. Dışarıdan gelecek tepkiden çekindikleri için açamadılar. Hala o tepkiden çekiniyorlar. Bir dönemin bütün sembolik sorunları bir şekilde çözüldü. Başörtüsü artık Meclis’e de girdi. İyi oldu tabi. Muhafazakarların elinde bir Ayasofya kaldı. “Aytasofya’yı açacağım bana oy verin” ya da “açtım bana oy verin” diyecekler belki de. Onun için Ayasofya ibadete açılacak gibi geliyor bana.

Sizde o sembolik değer kalmamış gibime geliyor. Haksız mıyım?

Müslümansınız, tarihe sahip çıkıyorsunuz ama bütün değerleri yok ediyorsunuz. Faiz, arsa yağması sorun olmaktan çıkıyor, Peygamber “işçinin hakkını alnının teri kurumadan ver” demesine rağmen vermiyorsunuz, sendikayı yasaklıyorsunuz, kıdem tazminatına el koyuyorsunuz, taşeronluk sistemi diye yeni bir kölelik düzeni kuruyorsunuz, kamu malına, tüyü bitmemiş yetim hakkına el uzatıyorsun, ihaleye fesat karıştırma suçunun 13 yıla kadar olan cezasını 1 yıla indiriyorsun, ondan sonra Ayasofya’nın sembolik değeri var demek çok saçma. Bu tam bir münafıklıktır. Bu münafıklıktan uzak duruyorum. Ama Ayasofya insanların ortak değeridir. İbadete açılabilir. Cami de olabilir. Hıristiyanlar da bir bölümünde ibadet yapabilir. Hiçbir sakıncası da yoktur.

İstanbul’a simge koymaya entellektüel seviyeleri yetmiyor

Çamlıca Camii’ni bir ihtiyaç mı yoksa bir simge, iz bırakma arayışı olarak mı görüyorsunuz?

Çamlıca Camii kesinlikle ihtiyaçtan kaynaklanmıyor. Başbakanın da ne yaptığını bildiğini sanmıyorum. Burada da bir ikiyüzlülük var. İstanbul’un simgelerini yok ettiler. İstanbul’da benim “kibir kulesi” dediğim gökdelenler diktiler. Bunlardan 3-4 tane varken bu iktidar zamanında 190 tane daha yapıldı. Sultanahmet Camii dahil İstanbul’un kimliği, silueti katledildi. Şimdi simge cami yapılacakmış. Nasıl yapacaksın. Taklit ederek mi? Bu bir büyüklenmedir. Bir adım ötesi imani açıdan da çok tehlikelidir. 11 senedir iktidardalar, devamlılık açısından bakarsanız 1994’ten beri İstanbul’u yönetiyorlar. Bunlar İslamcı; Osmanlı, medeniyet diyen insanlar. 20 senedir İstanbul’da ne yaptılar? 20-30 sene önce uzaya giden birisi gelse farklı neyi gösterecekler? Kibir kulelerini mi, Çamlıca’ya yapacağı taklit camiyi mi gösterecekler. Onlar 300-500 sene evvel yapıldı. Metro yaptım falan demesinler. Öbürleri de onu yapacaktı. Peki ne farkları var; medeniyet iddiaları ne oldu, medeniyet adına ne yaptılar, bu da bizim tasavvurumuz, bu da bizim medeniyetimizin simgesi diyecekleri ne var, ne yaptılar? Bu soruların cevabı yok. Zaten entelektüel kapasiteleri buna yetmiyor. Ayrıca rant hırsları da buna izin vermez. Onlar ancak ‘büyük’ şeyler düşünürler, şöyle kocaman, devasa, onunla övünürler ve ondan çok rant elde ederler. Büyüklüğü medeniyet sanıyor bunlar. Geçmişte de var böyleleri, kuleler yapıp yükselmeye çalışan büyüklenenleri dünyamız daha önce de gördü.

 

6 Yorum
  1. Turgut Güngör dedi ki:

    Kentlerin Ruhu olmali..Hepimiz sayin yazar gibi sorunlari tesbit etmekte zorlanmiyoruz.Cözüm noktasinda elle tutulur projeler sunamiyoruz. Eger Sorun Büyüksehire asiri göc ise bunun cözümü insanlarin geldikleri bölgelere uygun kalkinma modeli sunmak ve insani yerinde tutabilmektir.Örnegin BMW sirketini düsünelim.Bayern Eyaleti merkezlidir ve milyonlarca arac üretimini sadece bu eyalet icine dagittigi 8 adet fabrika ile gerceklestirmektedir. Oysa tüm üretimi tek bir merkezde yapmis olsaydi,SIKINTIlar baslayacakti.Münih 6 milyonluk bir metropol olacakti.Tipki bizdeki gibi..Oysa degil.82 Milyon Almanya da nüfusu 3 milyonu gecen birtek Berlin var.Hamburg ve Münih den sonra diger sehirlerin tamami 500 binin altinda..Ve hangi sehrine gitseniz eski ile yeni icice…ikinci önemli sorun ise yerinden yönetimler veya KATILIMCI Kentler:Bu manada genel sorunu cözmek ancak MEGA Vilayetler ile mümkündür. Tüm ülkeyi toplam nüfusu 3 milyondan az olmayan 20-25 MEGA Bölgeye ayirip buralarin yönetimini HALKIN sectigi MEGA VALI ( veya baska bir isim) ye birakirsiniz.Bölgesel rekabetin arttigi bu modeller insanini bölgede tutmak icin gerekli gayretide gösterecektir.
    3.Köprünün isminin verilme yönteminden tutunda yanlis yere dikilmesine kadar cok sey var söylenecek…
    Sonuc olarak Ademi Merkeziyetciligin öneminden dem vurup durduk yillarca ,fakat bunu günün kosullarina uygun hale getirip bir modele dösnüstüremedik hala..

  2. zafer kafkas dedi ki:

    Turgut Bey’e katılıyorum. Yerinden yönetim sistemini uygulanabilir hale getirerek yaşadığımız her yere ruh katabiliriz.

    Aileden başlayarak yukarı doğru 10’lu sistem ile yeni bir sosyal ve idari yapıya geçiş yapılabilir.

    10 ailenin bir araya gelerek oluşturduğu yapı ile ocaklar, 100 ocağın bir araya gelerek oluşturduğu yapı ile bucaklar ve 100 bucağın bir araya gelmesi ile illerin oluşturulması sağlanabilir.

    Ocak yapılanması, yaşama düzenin kurulduğu ve ikili ilişkilerin daha samimi olduğu insanların özel durumlarının daha iyi bilindiği bir yapıyı ifade eder ki kendi kuralları olan ve dışarıdan bu kurallara müdahale imkanı olmayan küçük manevi,ruhsal yapılardır,sosyal yapılar değildirler. Bugünkü apartmanlar büyüklüğündeki bu yapıda, bugünkünden farklı olacağı düşünülen şey insanların kendi inanç, ideoloji ve anlayışındakilerle bir araya gelerek bu özel yapıyı kurması ve kendi içerisinde özgür olmasıdır. Bugünkü apartmanlar farklı tipte farklı anlayışta insanların ekonomik, sosyal vs. sebeplerle bilinçsizce bir araya geldiği sosyal yapılardır. Alt kattakinin üst kattakini tanımaması veya bir derdine derman olmaması durumu hep buna bağlıdır.

    Bucaklar ise bu yaklaşık yüz nüfuslu ocaklardan 100 tanesinin bir araya gelmesi ile oluşan kendi kamu hukukunu kendinin belirlediği, ilköğretimini istediği dilde yaptığı bir nevi küçük özerk yapılardır. Özel hukukta ise herkes mensubu olduğu mezhep veya kabul ettiği medeni hukuka göre hayatını düzenleyebilir. Bu yapılanmada da insanlar kendileri gibi inanan, düşünenlerle birlikte özerk bir yapı oluşturabilir. En fazla 10.000 nüfuslu bu yapılarda insanlar uzaktan da olsa birbirlerinden haberdar olabilecek düzeyde fakat özel hayatlarını bilecek düzeyde olamayacaklardır. Bu da daha güvenli bir ortamı sağlayacaktır. Bucaklarda oluşan meclislerde yöneticiler belirlenecek ve yönetim bu meclisler ile direk halkla iç içe şekilde gerçekleştirilebilecektir.

    İnsanları yaşarken huzurlu ve güvenli olduğu bucak şekilleri ayakta kalacak ve çevresine örnek teşkil edecek, başarısız olan bucaklarda göçlerle zaten kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bu da bize sosyal hayat ve yapı için bir labaratuvar imkanı sunabilecek ve en iyiye ulaşmak için bir rekabet ortamı hazırlayabilecek, hayırda yarışa vesile olabilecektir.

    Hem ocak hem de bucak değişikliği her an mümkün olup devlet insanların mağduriyete uğramadan ocak ve bucak değişikliğini sağlamakla mükelleftir.

    100 bucağın birleşerek oluşturduğu ve iç güvenlik teşkilatının bulunduğu(polis,jandarma) en fazla 1.000.000 nüfuslu yapı illerdir. İl yönetimleri bucakların iç işlerine karışamazlar ve il yöneticileri bucak yöneticilerince seçilir.Ortaöğrenimin yapıldığı birim olup eğitim dili serbesttir. Devletin resmi dil olarak kabul ettiği dil, bu kurumlarda yüksek öğrenim yapmak isteyenlere öğretilebilecektir.

    Yapılanmada illerden sonra bölge gelir. Bölgelerden sonra artık devlete ulaşabiliriz. Devletin görevi bu yerinden yönetimin sürekliliğini sağlamak,bu düzeni korumak, makro ekonomik planlamaları yapmak ve dış güvenliği sağlamaktır.(Ordu devlette oluşur.)

    Ayrıntıya çok girmeden yerinden yönetim sistemi hakkında yapılan birtakım çalışmalardan bilgi aktarmak istedim.

    İslamın benimsediği yapılanma yerinden yönetimdir, Hz.Peygamber’in Medine’de yahudileri ve müşrikleri kendi işlerinde,hukuklarında özgür bırakması ama şehir devletinin dış savunmasında beraber hareket noktasına getirmesi yerinden yönetim için düşünmeye başlamada şuur açıcı bir başlangıç noktası olabilir.

  3. Emre Kaya dedi ki:

    Ademi merkeziyetçiliğin önemi tartışılamaz. Gönlümüzde yatan, platform olarak daha yeni başladığımız kent okumalarında da görmeye başladığımız, kimimizin önceden beri “öz yönetim” olarak savunduğu yere gelmeye başladık.

    Turgut bey Almanya örneğini vermiş. Oldukça zor bir durum çünkü bu sistemin muhtemelen en iyi işlediği yer Almanya. Her yerde bu şekilde işlemeyebilir. Bizde her zaman ulaşım-erişim maliyetlerinin az olacağı hesabıyla iç içe tıkılmıştır dediğiniz gibi, fabrikalar da konutlar da. Biraz parasızlıktan belki belli bir süre, fakat sonra da kurulu düzen ve rant akışı bozulmasın diye.

    Bu önerilerde ilk elden gördüğüm eksiklikleri anlatmaya çalışayım ki, beraberce tartışabilelim, birbirimize katkı sunmuş olalım.

    Birincisi, daha önce imara açılmamış yeni alanlara yapılan projeler tartışılırken, mevcut alanlar düşünülmüyor. Yani boş bir alana, sıfırdan, “ideal” bir proje koymak ile, mevcut alanlarda yaşayanların yerini değiştirerek veya değiştirmeden bir kentsel dönüşüm gerçekleştirmek ayrı mevzular. Fakat şu gerçeklikte en önemli mevzu mevcut alanların, o alanda yaşayanların da görüşleri alınarak dönüştürülmesi olacağından, yeni alanlara açılmak bana daha ikincil bir mesele gibi geliyor.

    İkincisi, idealler üzerine tartışmak bizi motive eder, ilkeler noktasında ayağımızı yere sağlam basmamıza yardımcı olur fakat, orada bir eşik var. 19. Yy’dan beri görüldü ki, ideal kent diye bir şey yok aslında. Belirli modeller var, fakat bunların hiç biri tam olarak gerçeklikle örtüşmüyor. Aynı Alman idealizmindeki gibi, gerçeklikten bir parça ve idealden bir parça birleşip bir sentez oluşturuyor. Ne Ebenezer Howard’ın “bahçeşehir” modeli ne de Le Corbusier’nin ideal kentleri toplumsal bir karşılık bulmuştur.

    Üstüne üstlük, bu verdiğim örnekler batıdan, çünkü –burası çok klasik ama- bizde öyle bir şey yok. Şu ana kadar okuduklarımızdan anladığımız, sağlam ve kalıcı malzemeden yapılan bir kent merkezi (cami, çarşı, imaret, medrese, han, vd…) bunun etrafında, özellikle ibadethanenin boyutunu ve görkemini aşmayacak büyüklükte konut alanları. Turgut Cansever’e göre bu merkez, “kalıcı” ve “evrensel olanı”, yani “imanın şartlarını”, merkezi olanı ifade ederken, konut alanları da esnek olması bakımından “yerel unsurları”, “kulluğu ve geçiciliği”, “yerel yönetimi” ifade eder ve bu konut alanlarını nasıl oluşturulacağına oranın ahalisi karar verir, yani katılım vardır. Örneğin kent merkezi yapılmıştır, yeni bir gelişme alanı gerekmektedir, merkezi yönetim kentin doğusuna bir imaret yaptırır (Bursa örneğinde olduğu gibi), ve kent doğuya doğru genişler. Belirli ilkeler –yani oyunun kuralları- dışında, başka bir şey söylenmez ve halk burayı istediği gibi inşa eder. Bu ilkelerden bazıları, kimsenin güneşine ve rüzgarına mani olmamak, yapıların kat adetleri vs… gibidir.

    Bence bizim başlangıç noktamız, batıdaki başlangıç noktalarının aksine, buna yakın olmalıdır. Zafer bey, özellikle sizin önerinize dair söylediğim bir şey bu. Yaklaşık hane sayıları, aile büyüklükleri vermek, “ocak, bucak” ilişkileri çok önemli fakat, anlattığınız resmin korkutucu bir yönü de var, o da halkı dışlaması. Halkın katılımı olmaksızın böyle bir şey belirlenemez. Üstelik coğrafi koşullar da böylesi ideal şemaların oluşmasına engel olacaktır.

    Örneğin bu öneriyi İstanbul’a getirmek mümkün değil. Ama Turgut Cansever, daha Küçükçekmece oluşmadan önce İstanbul’un oraya doğru büyürken nasıl büyümesi, nelerin yapılıp nelerin yapılmaması gerektiği konusunda ciddi öneriler atmıştı ortaya. Küçükçekmece merkezli bir büyüme, İstanbul ile birleştirilmemeliydi. Küçükçekmece etrafında gelişen ayrı bir kent, şimdiki basın ekspres yolu, bağcılar, bakırköy’e kadar bir boş alan, ondan sonra da İstanbul’un eski merkezi. Bu kendisinin galaksi kentler dediği modele yakındı, ki kendisi yönetim kademesinde olmasına rağmen böyle bir şeyi gerçekleştiremedi, sahil yolu veya E5 etrafında yapılaşma olmaması imkansızdı çünkü, gibi.

    Yine de bir taslak olarak düşünülmesi, üstüne konuşulması gerek. Buradan tartışmaya devam edebiliriz. Açıkçası bu yorumlar beni heyecanlandırıyor. Bir an önce bir yerel yönetim grubu oluşturmak, bu meseleyi tartıştırmak ve beraberce tartışmak gerektiği kanısındayım.

    Son olarak sizden bir şey rica etsem; acaba kent okumaları grubumuz için kitap veya araştırma önerileriniz olur mu? Bu konuyu çalışan insanlardan öneri almayı önemsiyoruz. Arkadaşlarla kendimizce taramalar yapmış olmamıza karşın illa ki ulaşamadığımız, özellikle bu topraklara ait tezler, araştırmalar, kitaplar varsa kent meselesiyle ilgili, edinmek isteriz. Bu modelleri de etraflıca tartışmak isteriz.

    Selamlar.

  4. Cüneyt dedi ki:

    Benim bu noktada geçiş süreciyle ilgili şöyle bir düşüncem var;

    Yerleşim tercihlerini belirleyen öncül olan geçinmek için insanın çalışmak zorunda olduğundan hareketle (barınma maliyetini şimdilik hesaba katmıyorum, çıkaracağım düzenle bunun da aşılacağını umuyorum:)) insanların alt katında çalışacağı ve üst katlarında yaşayacağı çalışma birimleri oluşturmak gerektiğini düşünüyorum.

    Alt tarafta imalathane, üst katta barınma, en üst katta toplantıların yapılabileceği mescit…

    100 kişilik bu binalardan 10 adetinin bir arada olduğu siteler…

    Bu barınma ve geçinme birimleri sayesinde aynı iş kolunda çalışan insanların ortaklıklarıyla başkaca birine (kaymak yiyici) muhtaç olmadan çalışabilirler.

    Kendi iç yönetim ve kadrolaşmalarını kendi seçecekleri kurallarla yapabilirler. İç hukuklarını kurabilirler.

    Bunun da yolu kooperatifleşmeyle açılabilir. Tabi burda hem halka hem de hükümete büüyük iş düşüyor.

    Bu hayalin gerçek olabilmesi için faizsiz kredileşme sisteminin kurulması ve faiz rantının (sadece zengine ucuz kredi) kaldırılması gerekmektedir.

    Bu şekilde kurulan kooperatiflere yapılacak devlet desteğiyle beraber insanlar bu sisteme kayacaklardır. Bu da birçok sorunun çözümüne vesile olacaktır. Bunlardan en basiti de trafik sorunu…

  5. Zafer Kafkas dedi ki:

    Emre Bey, Cüneyt Bey Selamlar,

    Yerinden yönetim denilince, mikrodan makroya doğru kendi içerisinde özgür, yöneticilerini doğrudan seçebilen siyasi ve sosyal birimler aklıma gelmekte.

    Ocak,bucak,il,ülke şeklindeki yapılanmalar fiziki bir şehir planlamasıyla oluşacak düzenlemelerden ziyade siyasi bir yapılanmayı ifade etmektedir.

    Daha önceki yorumda 10’lu sistem ile oluşturduğumuz bu yapının günümüz şartlarında nasıl gerçekleşeceği veya gerçekleştirileceği ayrı bir tartışma konusudur.

    Yerinden yönetime bakışımız bu yöndedir. Kültürel ve estetik boyut bu yapılanmayı kuran kişilerin yani halkın kendi tercihleri doğrultusunda oluşacaktır.

    Bizim öncelikli olarak düşüncemiz, insanlar, çok farklı yaratılışta olduklarından, farklı inançlara, farklı ideolojilere vs. sahip olduklarından herkesin kendine uygun bir çevrede yaşabilmesinin yolunun “kamu hukukunun” en küçük siyasi birim olarak kabul ettiğimiz bucaklarda uygulanması gerektiğidir. (Ocak, daha çok bir manevi yapıdır, siyasi ve sosyal yapı değildir.)

    Bu bizde şeriattır. Yani çok şeritli yol, çok seçenekli yol manasındadır. Bugün buna “çok hukukluluk ve çoğulculuk” denmektedir.

    Emre Bey’in korkutucu boyut olarak gördüğü halkın dışlanması durumu söz konusu olamaz. Zaten bu yapılar halkın kendi anlayışındakilerle beraber kurduğu, gerçek manada kendi kendini yönetmesinin sağlanması için var olan ve yönetime doğrudan katılımın sağlandığı yapılardır. Yeter sayıya ulaşan her topluluk(3000-10000) kamu hukukunu oluşturarak bucak kurma hakkına sahiptir. Üstelik ocak ve bucakların istenildiği zaman değiştirilmesi mümkün olup bu yer değiştirmelerde mağduriyetin oluşmamasının sağlanması devlet tarafından garanti altındadır.

    Bucakların ittifakı ile il icması(il anayasası),illerin ittifakı da devlet icmasını(devlet anayası)oluşturur.

    Bizce bu yapılanma ile ülkemizdeki tüm etnik, dini, kültürel ve sosyal farklılıklara ait problemlerinde önüne geçilmiş olunabilecektir.

    Çok ilgim ve bilgim olmayan husus olan şehrin fiziki planlamasında ise her bucağın kendi yaşam tarzına uygun bir mimari tarzı benimsemesi mümkün olabilir. İslami hayat tarzını benimseyenlerin bucak camisini merkeze alarak onun etrafında yapılaşmaya gitmesi veya daha seküler bir bucağın başka bir model benimseyerek yerleşimini kurması düşünülebilir. Yine İslami hayat tarzını benimseyen bir bucakta evler misafirlerin ağırlanacağı tarzda fazla odalı olabilir, misafire çok sıcak bakmayan ve çocuklarıyla dahi kafelerde buluşan batı tarzı düşünce yapısına sahip bucaklarda 1+1 evlerden oluşan evler yapılabilir. Bu tamamen halkın hayata bakışı ile alakalıdır diye düşünüyorum.

    Yerinden yönetim ile alakalı çalışmalar akevler kooperatifinde yapılan tefsir çalışmaları içerisinde geçmektedir.

  6. Cüneyt dedi ki:

    Zafer Bey,
    Yani kısaca ortaya cami alan cami, ortaya havuz alan havuz alır kimse buna karışamaz, yada kabul edenler çok daha farklı mimari yapılar kullanabilir demek istiyorsunuz anladığım kadarıyla.

    Bu hal İslâm’ın ideal hali zaten. Kimse kimseye karışmaz, kimse kimseyi zorlamaz. “Herkesin dini kendine”

    İnsanlar serbest antlaşmalarla aralarında anlaşırlar ve hayatlarını antlaşmalarına göre sürdürürler.

    Mimari açıdan farklı ve insanların benimseyebileceği projeler üretilebilir. Bu şekilde çarpık yapılaşmanın da önüne geçilmiş olur diye düşünüyorum.

    Bu tip çalışmalarda Korhan Gümüş gibi değerli mimarların katkısıyla estetik kaygılar da azaltılmış olacaktır diye düşünüyorum.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>