Yayınlanma tarihi: Çar, Nis 18th, 2012

Emine Uçak Erdoğan’la Sohbet (20 Nisan Cuma, 18:30, Kıztaşı Büro)

Hikayeci ve yazar Emine Uçak Erdoğan ile geçtiğimiz aylarda yayımlanan son eseri “Keje: Bir Gecede Büyümek” kitabından hareketle Güneydoğu’da Çocuk Olmak, Kürt Meselesi, Kadın Meselesi gibi başlıkları merkeze alarak, ülke gündemini de kapsayacak şekilde serbest ilerleyecek muhabbete sizi de bekleriz.

 

Emine UÇAK ERDOĞAN

1973 yılında Siirt’in Şirvan ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Şirvan’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden 1994 yılında mezun oldu. Çağrışım dergisi ve TGRT’nin ardından uzun yıllar İhlas Haber Ajansı’nda editör olarak görev yaptı. 2001 yılında Türkhaber gazetesinin kuruluşunda yer aldı. 2002-2011 yılları arasında İSTON AŞ’de yayın sorumlusu olarak görev yaptı. Çanakkale Savaşı’nda Kürt Civanlar isimli kitabı 2008, Keje kitabı 2011 yılında yayımlandı. Dünyaya Yeni Söz Gazetesi’nde köşe yazıları yayınlandı. Milat Gazetesi için söyleşiler yaptı. Halkın Sesi Partisi (HAS Parti) kurucusu ve Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği (Yüzleşme Derneği) başkan yardımcısıdır. Başörtülü Aday Yoksa Oy da Yok, Çocuklar İçin Adalet Girişimi, Benim Adıma Öldürme, Sivas Yasında Buluşan Kadınlar gibi çağrıların imzacıları arasında yer aldı. Perşembe akşamları Nil Mutluer ile İMC Tv’de ÖteBeri isimli bir programı hazırlayıp sunmaktadır. Evli ve üç çocuk annesidir.

 

Gün-Saat: 20 Nisan 2012, Cuma, 18:30

Yer: Kıztaşı Meydanı, Turnalı İş Hanı, No:13 Fatih / İSTANBUL

 

Emine Uçak Erdoğan’ın yazıları için:

http://www.on5yirmi5.com/genc/yazar/emine-ucak/36

Son eserinin yansımalarını “yazarla ilgili haberler” kısmında görebilirsiniz:

http://www.timas.com.tr/yazarlar/emine-ucak-erdogan.aspx

 

Yazarla yapılmış bir röportajı da aşağıda bulabilirsiniz.

Çocuklar bir gecede büyüdüğü için oldu herşey
Emine Uçak’ın yeni kitabı Keje hakkında, Gülcan Tezcan sorular sordu… “Orada ne olup bittiğinden haberimiz olmadı yıllarca. İlk elden dinlemedik, bize ezberletilenle yetindik. Önyargı duvarlarına tuğla taşıdık durmadan. Gerçekte ne olmuştu, bu hikayenin öncesi neydi merak bile etmemiştik.”
Gülcan Tezcan
Ne zamanki göz bağlarımız çözüldü nasıl bir gafletin içinde olduğumuzun farkına vardık. Emine Uçak Erdoğan işte bu farkındalıkların açtığı kapıdan ilerleyerek okuru hikayenin öncesine götürüyor. Çocukluk yıllarının geçtiği Güneydoğu coğrafyasına dair yaşanmışlıklarını, biriktirdiklerini sıcak ve yalın bir dille anlatıyor Timaş Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı Keje’de. Her biri farklı bir çocuğun belleğinde iz bırakan bir gecenin sabahında o küçük yüreklerin nasıl bir acıya aşina olarak büyümek zorunda kaldıklarını görmeye çağırıyor bizi. Emine Uçak’a Keje’yi sorduk ve bir gecede büyümeyi…
Keje’de çizdiğinize benzer yarı hüzünlü yarı neşeli bir tabloya ilk kez Vizontele filminde tanık olmuştuk. Neden bu coğrafyanın gülen yüzü bu kadar az anlatılıyor?
Bu coğrafyanın gülen yüzü neredeyse artık unutuldu, yaşayan, hayat belirtisi olan yeri unutulmaya yüz tuttu. Acı ve ölüm tarafı çok daha baskın olduğu için. Özellikle yeni kuşaklar bilmiyorlar bu yaşayan yüzünü, hep ölümler ve acılar vardı diye düşünüyorlar. Sadece acı tarafını görürsek, sorunlar daha kolay çözülür diye düşünenler de var. Oysa bizim hayatın önceki halini iyi bilmemiz gerekiyor ki: kaybedilenin, yok olanın kıymetini, değerini daha iyi anlayabilelim.
Doğu’yla ilgili anlatılarda insan hep ıskalanıyor ve ideolojik bakış hakim. Siz bu hakim algıyı alt üst eden bir dil kurmayı tercih ettiniz. İlk tepkiler nasıldı kitaba?
İyi tepkiler alıyorum. Kitabın dilini, durduğu yeri, hakkaniyete değişini olumluyor herkes ilk okuyuşta. Bir de sahiciliğin kuşatıcılığını dile getiriyorlar. Bu dili tutturabilmenin sebebi sanırım bu öykülere ‘bir proje’ olarak bakmayışım. Yılların tanıklığını sadece paylaşma hissi.
Keje’de anlattığınız hayat yıllardır çizilen Güneydoğu tablosuyla pek örtüşmüyor. Bağı bahçesi olan, tarlasını ekip biçen aileler var. Yıllardır iddia edilen fakirlikten, yoksulluktan dağa çıkıldı tezi de yerle bir oluyor anlattıklarınıza bakınca…
O tez baştan eksik bir tez. Yoksulluk kürt meselesinin sebebi değil sonucu. Özellikle zorunlu göçlerin ardından kürtler hem maddi hem manevi olarak yoksunlaştılar. Halen yaşayan bir paylaşma kültürü var güneydoğuda. Ve o yüzden kimse açlıktan, yoksulluktan dolayı dağa çıkmadı ilk gününden itibaren. Ama devletin köy boşaltmaları özellikle şehirlerin varoşlarında Kürtleri tam bir yoksulluğun içine attı.
Çocukların taşlarla oynadığı Aker diye bir oyundan sözediyorsunuz bir hikayenizde. Çocukların oyun alanlarının zamanla nasıl ellerinden alındığını, küçük dünyalarını nasıl daraltıldığını anlatıyorsunuz. Çocuklar bir gecede büyüdüğü için mi aker’in yerini panzerlere taş atan çocuklar aldı?
Evet bir gecede büyüyenler, travmalarını gelecek nesillerine aktardılar. Zaten o çocuklar artık tam bir şiddetin içinde var oldular. Ne oyunları vardı ne de kendilerini başka ifade edebilme şansı. Zoraki olarak içinde bulundukları ortamlarda ‘taş atmayı’ bir anlamda kendilerini ifade etme biçimi olarak gördüler.
Farklı çocukların yaşadığı aynı gecede düğümleniyor bütün hikayeler. Ve başlangıçtan finale doğru yaşanan acıların şiddeti giderek artıyor. Neden böyle bir kurguyu tercih ettiniz?
Aynı gece değil aslında birbirine yakın ‘çocukluktan çıkış öyküsü’. Hikayelerin sonunda acıyla tanışıyor çocuklar. O acıyı, kaybedişi, yitirişi daha belirgin kılmak için öykülerin başında eski hayatı, günlük telaşları, çocukluğu besleyen ortamı anlatmaya çalıştım.
Ana kahramanların hepsinin çocuk olmasının nedeni nedir?
Çocukluğun tanıklığının taraf ve idelojilerin üstüne çıkabileceğini düşündüğümden kahramanlar çocuk. Çocukluğun dilinde kalıplar, kamplaşmalar yok, naiflik ve yalınlık var herşeye rağmen. Ve bu bizim en kanayan yaramız olan kürt meselesinde çocukluğun naifliği ve yalınlığı artık unutulan geride kalan bir mesele olduğu için, saflığa geri dönüşü sağlayabilme düşüncesiyle böyle bir seçim yaptım.
Hikayelerde dini yaşantıya ciddi bir vurgu var. 90’lardan bu yana Kürt halkının Müslümanlıkla bağı koparılmaya çalışılıyordu adeta. Ama hikayelerinizde kahramanlarınızın hayatında çok sağlam bir dini temel olduğu dikkat çekiyor. Bu yapı nasıl bozuldu?
Bu özel bir çaba değil aslında. Müslümanlık günlük yaşantıyla içiçe geçmiş durumda ve ben bu olaylardan önceki hayatı anlattığımda günlük zaman dilimlerinden bahsettiğimde ister istemez vurgulanmış oldu. Bu yapı çok bozumuş değil halen bana göre. Bozulmadığı için bugün pkk din vurgusu yapmata, bdp sivil cumalar gibi faaliyetler düzenlemekte. Oluşturulmaya çalışılan ‘muteber, marksist, dinsiz kürt imajı’ kabul görmedi büyük ölçüde çok şükür.
Hikayelerinizin sinematografik yönü çok güçlü. Şimdiye kadar dizi ve sinemada Güneydoğu hep yanlı anlatıldı. Keje’nin dili bu açıdan bir yol açıcı olabilir mi?
Umarım. Tuhaf tiplemelerin, dublajların, şefkat tepe gibi örneklerin olduğu bir ortamda umarım sizin gibi düşünenler ve görenler artar.
Keje’de PKK’lılar “dışarıdakiler” diye adlandırılıyor. Bu tanımlama da aslında Kürt halkının bu meseleye bakış açısıyla ilgili ‘zan’ları tersine çeviriyor. Yanılıyor muyum?
Bu tanımlama devletin uyguladığı şiddetin kürtlerin pkk’ya olan bakışını nasıl değiştiğini göstermesi açısından önemli. Dışından gördüklerini artık içinden kabul ediyorsa; onu buraya iten zulmün şiddetin derecesini düşünün artık.
Star Gazetesi

 

 

 

Seçtiğimiz bazı yazıları:

http://www.on5yirmi5.com/genc/yazar/emine-ucak/kadinlar-evden-ciktigi-icin-degil.i70347.html

 

Kadınlar evden çıktığı için değil, erkekler eve girmediği için aileler dağılıyor

Hastanede, çocuk doktorumuzun odasının önünde beklerken okudum Ali Bulaç’ın kaçıncı olduğunu sayamadığım ‘kadınlar evden çıktı aileler dağıldı’ ana temalı yazısını.

Şöyle bir etrafa bakınca hak vermeden geçemedim! Doktorun kapısında sıra bekleyenlerden bir kişi hariç, hepsi kadındı. Bebekliler nispeten diğerlerine göre rahattı, oturdukları yerden pışpışlayarak sakinleştirmeye çalışıyordu kucağındakileri. Ama yürümeye başlayan çocukları olanlar; hele de erkek çocuk anneleri, hastalığına rağmen koridorda koşup duran çocuklarını  gürültü etmemeleri, yorulmaları, terlememeleri için  ikna etmek için uğraşıp duruyorlardı.

Çocuğunu yanında annesi olmadan tek başına getiren hiç baba yoktu. Ama numunelik de olsa; eşiyle birlikte gelen biri vardı. Çocuğu koşuşturdukça,  yahut yüksek sesle konuşup, sorular sorup durdukça yüzü asılıyor, anneye, kaş göz işaretleri’yle ‘şu çocuğun icabına bak’ mesajı gönderiyordu. Bekleme süresi arttıkça sabırsızlığı da artıyordu, telefonunu kurcalamalar, oflayıp poflamalar.

Aynı manzaraya bir gün önce kızımın veli toplantısında da rastlamıştım. Bulaç’ın korkacağı kadar vardı. Orada da çoğunluk kadınlardaydı. Çarşıda, pazarda, koca koca market torbalarını sırtlayanların da çoğu kadın. Eş dost, akraba ziyaretlerinde de öyle. Velhasıl nereye baksan kadınların hepsi dışarıda sanki.

Kadınlar dışarıda çünkü dışarıdaki işlerin büyük çoğunluğu da artık kadınların sırtlarında. Erkekler, hep meşguldür çünkü bu durumlar için. İş gezileri, toplantılar, seminerler. Entelektüeli konferanslarda, açık oturumlarda, eyyamcısı gece alemlerinde, nargile muhabbetlerinde, fasıl toplantılarında,  sıradanı kahve köşelerinde, işadamı iş gezilerinde velhasıl hepsi meşgul. Eve geldiklerinde de otel konforu isterler, hazır kıta bekleyen çocuklar, mutfakta mükellef sofralar, salonda emre amade uzaktan kumanda. Mevki ve durumuna göre programlar farklılık da arz etse de büyük çoğunluğunun ortak noktası; gece televizyon başında vakit geçirmektir. Sosyal medya’da geçirilen zamanlar ise daha uzun yazıların konusu.

Erkekler giderek sorumluluklarından o kadar uzaklaşıyor ki, kendi anne babalarıyla olan ilişkilerini yürütmeyi bile eşlerinin sırtına yüklüyorlar Bugün anne babasını hastaneye götüren yahut onların işleri için koşturan kaç erkek vardır? Kendi çocuğunun okuluna, hastalığına vakit ayırmayan erkeğin ebeveynlerini yahut yakınlarını düşünmesi söz konusu bile değil.
Kadın ise çalışsa da, çalışmayıp evde de dursa da hem çocuklarını, hem ebeveynlerini, hem yakınlarını hem de yakın çevresini hep korumak ve kollamak zorundadır. Bütün bunların üzerine çalışıyorsa veya bir şey üretiyorsa çaldığı sadece kendi zamanıdır, ne ailesinin, ne çocuklarının zamanından alıyordur.

Durum böyleyken düzenlenen tüm aile toplantılarında ana eksen ‘kadınlık’ üzerinedir. Aileler dağılıyorsa sebep kadındır, o halde önce kadınları eve sokmak gerekir ana teması üzerinedir. Bütün yazar erkeklerin ve çoğu uzman kadının fetvamsı önerileri de hep buna işaret eder.

Oysa eğer giderek maddeye ve tüketime dönüşen bu dünyada aileyi sığınılacak ve korunacak ‘liman’ olarak görüyorsak; ailenin kadınlar evden çıktığı için değil erkekler eve girmediği, girse de sadece kalıp olarak girdiği için sallanıyor’ olduğunu görmemiz gerekiyor.
Son Güncelleme 9 Aralık 2011 | 13:07

 

 

 

http://mobil.stargazete.com/pc/acikgorus/dunun-mazlumlugundan-bugunun-zalimligine-haber-381271.htm

Dünün mazlumluğundan bugünün zalimliğine…

12 Eylül 2011 Pazartesi, 00:21

 

‘Ulus bilinci’, yitip giden insani değerlerimizden, o bütün dünyayı sığdırabilecek genişlikteki gönüllerimizin öfkeyle kirlenmemesinden daha mı önemli? Biz Kürtlerin hak mücadelesi yürütürken zalimlerimizden daha zalim olmaktan kurtulabilmesinin yolu bu soruya ‘siyasi’ değil ‘insani’ cevaplar verebilmekte yatıyor.

 

EMİNE UÇAK ERDOĞAN

Yazar

Bir bayram sabahıydı… Yaşıtlarım her bayram olduğu gibi yine mahalledeki evleri teker teker dolaşarak, şeker topluyordu… Gittikleri her kapının önünden neşeli sesleri ve tekerlemeleri yankılanıyordu: “İda we piroz be, sekere we sirin be (Bayramınız kutlu, şekeriniz tatlı olsun) “Ne bayram ne şekerler hiçbiri gözümde değildi o sabah… Tavuğum Kupe (Kuluçkalık) yerinden kalkamayacak kadar hastaydı. Neredeyse benimle yaşıttı tavuğum. Mahalledeki tüm tavuk ve horozların atası sayılırdı; o yüzden Kupe demiştik adına. Aynı zamanda kilosundan dolayı yan yan yürümesi sebebiyle de ismi Kupe (sakat) idi. Henüz küçük bir civcivken komşumuz hediye etmişti; o günden itibaren evimizin bir ferdi gibi olmuştu. Benimse ayrılmaz parçam. Kuluçkaya yatmadığı ve civcivlerinin olmadığı zamanlarda hep benimle adeta yapışık gibi yaşardı. Öyle ki ancak ben uyuduğumda annem onu kümese, diğer tavukların yanına götürebiliyordu.

Ölmek ve öldürmek iradesi!

Ama ben büyüdükçe Kupe küçülmeye başlamıştı. Önce tüyleri dökülmüş, sonra iyice zayıflamaya başlamıştı. Yaklaşık 15 gündür de yerinden kalkamayacak durumdaydı. Babam ısrarla onu ‘kesmemiz’ gerektiğini böylece canının yanmasından kurtulacağını söylüyordu. Ama hiçbir şekilde ikna olmuyordum. Kesilerek nasıl kurtulacaktı acılarından? Uzun uzun anlatıyordu babam. Tavukların bu kadar uzun yaşamasının bile mucize olduğunu, bir iki gün sonra onun kendi kendine öleceğini, ama bu arada zaten çok acı çektiğini… Babam haklıydı; Kupe gün geçtikçe iyice kötüleşmeye başlamıştı. Olduğu yerde çırpınıyor, gagasından ses bile çıkmıyordu. Gözleri tamamen kapanmaya başlamıştı; zorla ayağa kaldırıp yürütmeye çalışıyordum ama nafile. Son iki günü ise neredeyse hep kucağımda geçirmişti. Göğsünün morarmaya başladığını da görüyordum.

Bayrama böyle girmiştik. Babam artık iyice sert bir şekilde ‘acısını dindirmek için’ Kupe’yi keseceğini söylemişti. Kucağımda kıvranan Kupe’yle öylece yığılmıştım evin avlusuna… Mecburen kabul ettim; babam Kupe’yi alıp en yakın komşumuzun evine gitti. Kupe evden bir parça olduğu için kendisinin kesemediğini düşünmüştüm. O bayram bir yandan çocuklar şeker topladı bir yandan ben ve babam yanımızda Kupe’yle mahalleyi turladık. O gün için ömrümün en acı yolculuğuydu…

Hiçbir evde Kupe’yi kesecek bir babayiğit bulamadık. Delikanlısı, yaşlısı ‘ben kesemem’ diye bizi boş çeviriyordu. Kupe çırpındıkça çırpınıyordu. En sonunda babam mahalleliden umudunu kesti ve Kupe’yi aldığı gibi kasabın yolunu tuttu. Döndüğünde ‘artık rahat bir şekilde uyuyacak’ diyerek beni teselli etmeye çalıştı.

Üstünden uzun zaman geçti, sonra fark ettim ki; komşu ağabeyler, amcalar, dayılar, Kupe’yi mahallenin ayrılmaz bir parçası olarak gördükleri için kesmeye kıyamıyor değildi. Tavuk horoz, hindi ne zaman bir hayvan kesilmesi gerektiğinde herkes diğerine havale ediyor. Ama kimse bu işi yapmaya yürek gösteremeyince mecbur kasabın yolu tutuluyordu. Velhasıl; en sinirlisi, en hırçını, en sertinin bile; kesim zamanı gelmiş bir tavuğu kesmeye kıyamadığı erkeklerden oluşan bir toplum anlattığım. Bu durumu zaman zaman kendi içlerinde ti’ye aldıkları da oluyordu erkeklerin. Birbirlerine ‘bir tavuğu kesemiyorsun’ diye takıldıklarını hatırlarım.

Acılarla girdiğimiz ve öyle bitirdiğimiz bir bayramın ardından bu hikayeyi niye mi anlatıyorum? Çocukluğumun bayramlarından şimdiki bayramlar arasında yaşanan savrulmanın keskinliğini gösterebilmek için. Tavuk kesmeye kıyamayanlardan; halı sahada top oynayanları uzun namlulu silahlarla taramayı kendine ‘hak’ görebilecek uzun ve sarsıcı bir savrulma… Yıllardır çatışma görmeyen üstlerini sorgulama iradesi göstermeyi aklının ucundan bile geçirmeyip; ölerek ve öldürerek halkın iradesine talip olma hali… Halı saha maçına kurşun yağdırmaya; masa başında ‘devrimci mücadele ruhu’ mersiyeleri düzmeyi habercilik olarak göstermek arsızlığı… Çatışma bölgesinde eşlerinin seyirciliğinde ‘halı saha maçı yapacak kadar naif ve korumasız’ polislere ölüm yağdırmayı ‘faşist, anti insani’ tabirleriyle vahşeti mazur gösterme, kılıf  uydurma pervasızlığı… Kısacası doğruyla yanlışın çoktan yitirildiği bir öfke ve kayboluş hali…

Ulus bilincine feda edilenler

Ölüm, yaşadığımız topraklara ‘zalime dur deme’ iddiasıyla ortaya çıkanların elinden geldiği ilk günden itibaren bu savrulmayı ve kopuşu düşünüyorum. Acı, baskı zulüm, yokluk elbet vardı. En önemlisi eve kapatılmıştı annelerimizin ninnileri, kelimeleri. Evin dışına çıkınca; ‘başına bir iş gelme’ sebebi olabiliyordu çünkü. Ama hiçbiri bugün yaşadığımız öfke ve intikam halinden daha yıpratıcı değildi bana göre. Acımızı, başkalarına acılar yaşatarak dindirme gayretinde değildik en azından. Zulmün sistematiğe dönüşmesi, neredeyse her eve değen faili meçhuller, şiddetten öte çare kalmayışı  kısacası her gün tartışılan eski defterler başka yazıların konusu. Munzur’un deli sularının kenarındaki o halı sahada yitirdiğimiz insaniyetimizi daha çok kirlenmeden sorgulayabilmenin derdinde bu yazı…

Yukarıda anlattığım hatıra; bayrama ‘id’ demekten imtina etmediğimiz; yakın coğrafyanın kelimeleriyle harmanlanmış bir dilimizin olduğu vakitlerdeydi. Şimdi yeni kelimelerimiz var. Ölerek ve öldürerek kazanılan! Çözüm, irade, özerklik, önderlik, ulus, devrimci halk, kapsayıcı eylem, serhildan, mücadele her biri diğerinden daha siyasi nice kelime. O çokça kızdığı zalime benzeyiş yolunda kanla kazanılan yeni kelimeler…

Kazanım olarak görülse de içten içe bir yitirme ve kirlenme hali… Varlığını akan kanın kazanımı olarak görmek savrulmanın en büyük tezahürü değil midir?

Bekir Berat Özipek’in Açık Görüş’te geçtiğimiz haftalarda yer alan “Bahsedilmiş kimliğin bitmeyen diyeti” başlıklı önemli yazısında irdelemeye çalıştığı gibi; bu savrulmayla gelen ‘ulus bilinci’ yitip giden insani değerlerimizden, o bütün dünyayı sığdırabilecek genişlikteki gönüllerimizin öfkeyle kirlenmemesinden daha önemli midir? Biz Kürtlerin hak mücadelesi yürütürken; zalimlerimizden daha zalim olmaktan kurtulabilmesinin yolu bu soruya ‘siyasi’ değil ‘insani’ cevaplar verebilmekte yatıyor bana göre…

 

 

 

http://www.10yazar.com/preview.php?nID=317

 

Hrant o kaldırımda

Kaldırımda yatan Hrant Dink’in o cansız naaşı mı sadece

Hrant’ın Arkadaşları, dört yıldır her duruşma öncesinde Beşiktaş Meydanı’nda şu sloganla buluşuyor: “Hrant İçin Adalet İçin”. Çünkü onlar, davanın Hrant Dink’in katledilmesinin ötesinde, bu topraklarda vicdanın ve adaletin tesis edilmesinin ‘mihenk taşı’ olduğunun bilincindeler.

Dink’ın hayatına tanıklık etmeyenlerin Hrant Dink suikastını ve davasını anlamasının yolu ise; Tuba Çandar’ın Hrant Dink için hazırladığı biyografi şaheserini okumaktan geçiyor sanırım. Tuba Çandar kitabında Hrant Dink’in bir aydın olmasının ötesinde nasıl bir insan olduğunu, yaşadıkları acılarla kendi içine kapanan bir toplumdan adeta bir ulus yarattığını ve geçmişin acılarını bir kenara bırakarak, Türkler ve Ermenilerin bundan sonraki hayata nasıl birlikte devam edeceklerine kendisini adayan bir insan olduğunu bizzat tanıklarının anlatımıyla özetliyor.

Kitabı okurken Hrant Dink’in herkesi en çok etkileyen yönü olan Anadoluluğu’ndan ben de çok etkilendim. Ama en çok Hrant Dink’in de Anadolu insanının geniş yüreğine rağmen kalabalıklar içinde yalnızlık kaderine mahkûm olduğunu görmek etkiledi. Kitabı okurken Hrant’ın başta ailesi olmak üzere etrafındaki herkese bizzat değdiğini, kayıtsız kalmadığını, maddi manevi dertlerine koştuğunu ancak kendisine yönelik başlatılan ‘sürek avından’ sonra girdiği ‘güvercin tedirginliği’nde yalnız bırakıldığını hissedip üzülmemek mümkün değil. Ailesiyle bu tedirginlikler yüzünden iyice zor günler yaşarken, arkadaşları bu gidişin hayra alamet olmadığını fark edememişler. Bir anlamda yalnız bırakmışlar. Bu kötü bir niyet veya ilgisizlik değil aslında, sadece kendilerinin de benzer süreçler yaşadıkları için bir tür kanıksama hali… O kadar kendilerinden saydıkları için bunca saldırının O’nun ‘aydın ve demokrat’ kişiliğine değil ‘Ermeni’ kimliğine olduğunu gözardı etmişler. Gerçi bunu fark edip, Hrant’ı uyarsalar, yahut ondaki tedirginliği paylaşsalar ne değişirdi? Başta Yargıtay 9. Ceza Dairesi hâkimlerinin büyük çoğunluğunun ‘Türklüğe hakaret’ suçlaması kararını onamasından sonra “geliyorum’ diyen ve Trabzon ile İstanbul Emniyeti’nin aymazlık derecesindeki lakayt tutumuyla artık iyice açık olan suikastın önlenmesini sağlar mıydı? Bu aşamada bunun çok da önemi yok.

Hrant Dink davası en başından itibaren koca bir utanç davasıdır bu topraklar için. İlk utanç, ‘bir çatlak bulup girecek kadar’ aşkla bağlı kaldığı bu topraklarda ‘Türklüğe hakaret’ ettiği suçlamasından aldığı cezadır. İkincisi, bu cezayla birlikte kendisine yöneltilen öfkeye kurban edilmesidir, gazetesinin önünde yüzüstü kaldırıma düştüğü andır. Bundan daha da büyüğü, artık yılan hikâyesine dönen dava sürecidir. Eşi Rakel ve çocukları olmak üzere bütün ailesinin o mahkeme salonlarında adeta alaya alınmasıdır.

“Çocuktan katil yaratan’ karanlığın temsilcilerinin, görevi korumak olan devlet görevlilerinin aymazlığının yargılandığı değil, üç tutuklu sanıkla göstermelik bir adalet anlayışına mahkûm olmamızın istenmesidir.

Hrant Dink halen o kaldırımda delik ayakkabısıyla yatıyor. O kaldırımda yatan sadece O’nun naaşı değil. Ailesi başta olmak üzere Ermenilerin bu topraklarda hayatına devam edebilmesi… Sadece onların değil vicdan sahibi her insanın adalet duygusunu hissedebilmesi de o kaldırımda yatıyor. Vicdan ve ifade hürriyeti, yaşamın kutsallığı, farklılıklara saygı ve daha bir çok şey… Bu dava işte bu yüzden çok önemli.

AİHM davayı işte bu şekilde değerlendirdiği için “ifade özgürlüğü”, “yaşam hakkının güvence altına alınması” konusunda Türkiye’yi mahkûm etti.

Varsa bu ülkenin adaletine düşen, TMK’daki değişikliği jet hızıyla değerlendirip Ogün Samast’ı çocuk mahkemesine sevk ettiği gibi, Hrant Dink davasını AİHM’nın dikkat çektiği çerçevede en kısa sürede sonuçlandırmasıdır.

Ve yine vicdan sahibi her bireyin başta olmak üzere, Adalet Bakanı ve hükümetin diğer temsilcilerinin de Beşiktaş Adliyesi’ndeki davanın ‘derin devletin’ koruyuculuğunu değil, adalet ve vicdanın tesisini sağladığını takip etmeyi görev bilmesidir.

 

(30/10/2010 tarihinde Taraf Gazetesi’nde yayınlandı)

 

http://www.kadinnews.com/index.php?content_view=22258&ctgr_id=51

 

Ser Navemin Nekuje/Benim Adıma Öldürme

 

Nurcan, Kevser, Zeynep, Nergiz, çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği ‘şehir’de o yıllarda asla hayal edemeyeceğim ‘kız kıza gidilen arkadaşa veda yemeği’ dönüşü ne yazık ki çokça aşina olduğum bir şekilde ölüme gittiler. Gözlerini, gönüllerini öfke ve kan bürümüş belki kendi yaşıtlarının, roketatarlı bombalarıyla… İsimlerini ilk kez duyuyorum ama aileleri en fazla iki kuşak sonra benimkiyle kesişiyor; bu topraklarda hayat da ölüm de o kadar iç içe, o denli yakın… Yaşıtları kız kardeşim onlardan az önce geçmişti o yoldan, bir diğeri Diyarbakır’daki saldırıdan yine an farkıyla kurtulmuştu geçen gün…

 

Nerden başlasam yazıya bilemedim. Ayda yılda bir kere o da ancak hastalanınca gidebildiğimiz Siirt’te; kocaman bir kuru pastayla (sonradan isminin limonata olduğunu öğrendiğim) buz gibi sarı içeceği babamla karşılıklı yudumladığım pastanede, hayatın her alanına nüfuz eden erkeklerle aynı kulvarda olmanın küçük bir kıza hissettirdiği ‘eşitlik/güç’ duygusundan mı? Vaktiyle kız çocuklarının okula bile gönderilmediği bir şehirde; okuyan, kendi ayakları üzerinde durabilen arkadaşlarıyla arabaya doluşarak ‘veda yemeğine’ giden genç kızların varlığının umudundan mı? En önemlisi; sevdiklerimizin, kardeşlerimizin, kızlarımızın, oğullarımızın her an bu acı kaderi paylaşıyor olabileceği hissinin verdiği yürek darlığından mı?

Kucağıma aldığımda griye çalan gözleriyle bana ‘hayat’ı müjdeleyen 4 aylık bebeğimi her emzirişte; kızının kopmuş parçalarını hastane önünde karşılayan ananın ‘kezepp kezepp ‘ciğerim ciğerim’ ağıtını hatırlamanın yakıcılığından, sütümle birlikte akan gözyaşlarımdan mı? (Eylülün sonuna yaklaştığımız bugünlerde başka Ceylan’ından kalan parçaları eteğine toplayan Saliha Ana’yı hatırlamamak mümkün mü? Analara yavrularının ardından ‘ciğerim’ diyerek ağıt yakmak düşüyor bu topraklarda hep ne yazık ki…)

Velhasıl çocukluğum, gençliğim, analığım hepsi; yüreğimden göğsüme dolan bir ‘sızı’’ya dönüşüyor, bugünlerde…  “Sızıyı gideren su, suyun sızladığını kimseler bilmez”  diyor şair. Herkes bilsin istiyorum aslında bu ‘sızı’yı, ‘sızı’mızı… Her şeyin sustuklarımızda gizli oluşunu…

Star Gazetesi’nin Açık Görüş ekinde geçtiğimiz  haftalarda yüreğimde ‘sızı’ya dönüşen savrulmalarımızın yakıcılığını dile getirdiğim yazıyla ilgili gelen maillerde ‘köylerimiz yakılmasaydı bu kadar acı çekmeseydik yine de zalimleşir miydik?  diyordu okuyucular. Haklı bir soru elbette. Bu savrulmanın bir hikayesi var.

Haklılar, bu savaşı biz yani Kürtler başlatmadı… Denize düşen yılana sarılır mecburiyetiyle sığındık zalimlerimize, evlat verdik, üstüne basıp gidecekleri omuz olduk. İki zalimden bize en çok benzeyene yanaştık ister istemez, gidecek başka kapımız olmadığı için.

Ancak yakıcı bir hikayesinin olması, ‘haklı’ kılmaz ölüm yağdırmayı, yok etmeyi, yakmayı yıkmayı. Bugünün hikayesi budur… Öldürdüğünde en önce kendin ölüyorsun, ruhun ölüyor, geride kalan et kemik. Manen çürüyen et yığınlarına dönüyoruz giderek…

Bu savaşı biz başlatmadık ama biz bitirmeliyiz. Daha fazla yok etmemek ve olmamak için. Görmemiz gereken bu. Cellatlarımızın; kızlarımızı, oğullarımızı bizden alanların, her gün başka analara ‘kezep’ acısı yaşatanların ‘barışmak, kanın durması’ gibi bir derdinin olmadığını, büyük hesapların büyük tuzakların maşası olduğunu artık görerek.

Önce çocuklarımızın sonra hepimizin varlığı üzerine inşa ettikleri ‘çadır medeniyetleri’nin derdinde onlar. Kirli hesaplarla, tehditlerle koskoca bir coğrafya üzerindeki sürdürdükleri tahakkümü yürütmenin derdindeler…

Korkudan, çaresizlikten kapılandığımız bu yoldan dönerek; dağlara emir eri olarak giden ve her gün ölerek ve öldürerek yaşadığını sanan çocuklarımızın önüne set çekerek, bu savaşı durdurabiliriz. Kızlarımızın cenazelerinde ağıtlar yakan analarımızı ‘kol kırılır yen içinde kalır’ anlayışıyla susturmaktan vazgeçerek. ‘Taziye evlerini’nin törenselliğinden kurtulup; kadim günlerimizdeki ‘birlikte’ yas tutmanın insaniliğine sığınarak…

Bu savaşın maddi manevi en büyük zararını biz yaşadık ve yaşıyoruz çünkü. Ölümle gelecek bir ‘düş’le avunuyor bu aralar bazılarımız… Anlamamız gereken ölümlerle gelecek o adına ister demokratik özerklik ister başka bir şey denilen yerde; bize yine ölümden, şiddetten, güç tapınıcılığından başka bir şey yok. O özerklikte bizi bekleyen, kuzuyu yemeyi kafasına koymuş çadır derebeylerinin canları istediğinde ‘boykot ve tahakkümleri. Kiralayacağımız eve, yürüyeceğimiz yola vereceğimiz Allah selamına bile ipotek koyan bir irade var o yolun sonunda. Yıllardır eli kanlı bir örgütten özgürlük veya yeşiller hareketi devşirmeye çalışanlar bile nihayet gördüler bu yolun sonunu.

Sigara molasındaki masumları, veda yemeğinden dönüşteki kızlarımızı gözünü bile kırpmadan pazarlıklarının kefesine kurban edenleri görelim artık.

Serhildanı, inisiyatifi, boykotu, canımıza TAK ettiniz; silahınızla gelecek ‘yarını’ istemiyoruz diyelim hep birlikte.

Bunun vebali elbet büyük olacak. İlk günlerdeki gibi ölüm yağdıracak köylerimize, evlerimize. Ama bu kez devlet aynı devlet asker aynı asker değil. Yılana sarılmamız gerekmiyor. Köylerimiz iki ateş altında kalmayacak. PKK’nın savaş baronlarına düşen yalnızlık olacak. Denemekten göreceğimiz zarar, şu an yaşadığımızdan daha acı olamaz.

Edi bese PKK. Mi nekuje… Zaroke mın nekuje. Zaroki keseki nekuje.

(Artık yeter PKK… Beni öldürme, Çocuklarımı öldürme, kimsenin çocuğunu öldürme)

En önemlisi:  Ser nave mın nekuje… (Beni adıma öldürme)
Emine Uçak Erdoğan

 

(Taraf gazetesinde yayınlanmıştır)

2011-09-25 14:27:29

 

 

 

4 Yorum
  1. bedri dedi ki:

    Emine Uçak ile yaptığımız muhabbet benim için fazlasıyla olumlu oldu. Kürt sorununa, asimile olmuş İslamcı ve Kürt kökenli biri olarak, Kürtlerden yana bakmaklığımın eksikliklerini farkettim. Meselenin esas müsebbibinin sistem oldugu ve sistem köklü bir şekilde temizlenmeden Kürt hareketi ile ugraşmanın yanlış ve belki faşizm oldugu konusunda hemfikirdik. Ancak benim gözden kaçırdığım olan, orda yaşayan halkın dramını, hatırlamama vesile oldu. Bu soruna sadece sistem karşıtı bir perspektifle bakarak halkın tam olarak yanında olmak gibi bir durum soz konusu değil. Bu gerilimli atmosferde karakter deformasyonu ve kisisel travmalar muazzam boyutlarda. Halkın kendi iradesini ortaya koymasını istiyor olmaktan öte, kendini kendi iradesiyle tamir etme şansını da en azından korumak icin ses çıkarmak lazım. Programa ciddi bir katılım olmadı ancak fazlasıyla verimliydi bence. Selam ile…

  2. zera dedi ki:

    sohbet benim açımdan da oldukça verimli ve güzel geçti.aslında konuşulan konular itibariyle güzel demek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama islami hassasiyetleri olan insanların bu derece duyarlı olmaları beni son derece umutlandırıyor. müslümanların kürt sorunu,aleviler,işçi hakları gibi meselelerde sessiz kaldığını düşünenlere ben pek katılmıyorum.Emine Uçak gibi insanların samimi ve kişisel bir gruba bağlı olmadan yapmaya çalıştıklarını görmezden gelmek hakkaniyetli bir davranış olmaz.biz görelim veya görmeyelim medyada yer alsın veya almasın ama müslümanların hepsi uyumuyor bunu unutmamak gerek.

  3. […] Emine Uçak Erdoğan ile büromuzda bir sohbet düzenlemiş, kendisini daha yakından tanıma fırsatı bulmuştuk. Kendisinin son günlerde takip […]

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>