Yayınlanma tarihi: Pts, Şub 6th, 2012

Sezai Karakoç’un Ezilenlerle İlişkisi

Sezai Karakoç ömrünü Müslüman ülkeleri Batı sömürgeciliği karşısında diriltecek teorik altyapıyı inşa etmeye vakfetmiştir. Gerek şiirlerinde gerekse de siyasi, iktisadi metinlerinde yeniden İslam fikrini nakış nakış işleyen şair ve yazar, özellikle gençler arasında etkili olmuş önemli bir düşünce insanıdır.

1933 Diyarbakır doğumlu Karakoç’un gençlik yıllarında dünyanın her yerinde ulusal bağımsızlık ayaklanma ve savaşları patlak verir. Birer birer bağımsızlaşan eski sömürge ülkeler arasında halkının çoğunluğu Müslüman olanlar da vardır. Siyasal bağımsızlaşmayı birinci aşama sayan Karakoç ikinci aşama olan iktisadi kalkınmanın ve toplumsal dirilişin kaynağı olarak İslam’ı görür. Bu savında haksız da değildir çünkü kendisinin de metinlerinde sık sık belirttiği üzere Pakistan’da Mevdudi, Mısır’da Kutub, Türkiye’de ise Necip Fazıl ve Said-i Nursi geniş kitlelerin ilgisini çekmeye ve onları sürüklemeyi başarmıştır.

Bu makalenin amacı Sezai Karakoç’un düşünce dinamiklerini açıklamak veya şiiri üzerine edebi analizler yapmak değildir. Bu daha derinlikli bir okuma ve araştırmayı gerektiren konu yerine Karakoç’un ezilenlerle kurduğu (ya da kuramadığı) ilişkinin zafiyeti üzerine tartışılacaktır. Bu bağlamda yapılacak eleştiriler Karakoç’un Türkiye düşüncesindeki önemini tartışmak üzere değil düşünce geleneğimizin bir parçası olan, manifesto niteliğindeki metinlerini geliştirmek amacını taşımaktadır. Bu eleştiri metni Karakoç’a onu gençliğin manevi dinamiği gören bakış açısından farklı bir bakışı geliştirme niyetindedir.

1960’lı yıllarda evrensel çapta güçlenen bağımsızlık hareketlerinin Türkiye’de de yansımaları olmuştur. Sosyalist hareket anti-Amerikancılık düşüncesiyle gençlikle buluşarak kitleselleşmektedir. Batı ve komünizme karşı maneviyatı muhafaza etmeye çalışan İslami hareketlerin de politikleşme eğilimi kuvvetlenmiştir.

Türkiye’de bu yıllarda yapılan tartışmalar sadece dış etkilerle şekillenmez. 1923’ten sonra kararlı biçimde sürdürülen modernleşme politikaları üzerine de yeni sorular türetilmektedir. Özellikle iktisadi kalkınmanın neden halen sağlanamadığına dair derin kaygılar, iktisat ve iktisat tarihi araştırmalarına yönelik ilgiyi arttırmış, değerli çalışmalar ortaya konmuştur. Bu çalışmalar “ATÜT”, “feodalizm”, “az-gelişmişlik” kavramları etrafında, genellikle Osmanlı’da ve hatta bazılarında İslam’da kusurlar arayan içerikte üretilmektedir. Böylesi bir ortamda Karakoç İslam’a yönelik eleştirileri cevaplamak ve güncel iktisadi doktrinlere karşı yeniden İslam fikrini oluşturmak maksadıyla “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü” adlı eseri yayınlar. Kapitalist ve sosyalist ekonomileri bir kefeye koyarak yargılayan Karakoç üretim-tüketim dengesi, toplumsal eşitsizlik, işçi-sermayedar gerginliği, israf, miras hukuku, faiz gibi meseleleri irdeleyerek yapar bunu. Ortaya koyduğu sorunların çözümünü ise faizin yasak, ticaretin helal, zekâtın eşitliği sağladığı ve mirasın caiz olduğu İslam’da görür. Karakoç’un iktisadi tartışmaların zengin olduğu bir dönemde iddialı bir başlıkla yayınladığı bu eserinin nesnel verileri ortaya koyma, kapsamlı analiz ve iddialarını ispatlamada zayıf olduğu gerçeğini bu makalenin kapsamı dışına alalım. Gerek kapitalizmi gerekse de sosyalizmi tahlil ederken bu sistemlerin toplumsal ve kültürel yönünü görmezden gelişi de ayrı bir tartışmanın konusudur.

Sezai Karakoç kapitalizmin ve emperyalizmin zorunlu sonuçları olan işsizlik, açlık, fırsat eşitsizliği ve savaşları neredeyse hiç işlemez. Bir şairden beklenmeyecek şekilde sanki ezilenlerin çığlığına kulak tıkamıştır. Zekâta birkaç yerde değinerek toplumsal eşitsizliğin giderileceğini iddia eder sadece. Elbette yeni-klasik iktisatçılar gibi sayısal verilere boğulmuş açıklamalar bekleyemeyiz ondan. Yine de İslam’da sosyal adalete göndermelerde bulunan onca ayet ve çokça rivayete rağmen Karakoç bir direniş, sömürüye karşı koyuş fikri üretmek yerine devletçiliğe savrulur. Özellikle İslami iktisadın sürekliliği iddiasında Emeviler, Abbasiler ve hatta Osmanlı’yı bir bütünselliğin parçası görmekteki çabası şu düşüncemi kuvvetlendirir: Karakoç’un İslam’ın dirilişi dediği şey aslında Osmanlıcılığın bir türevidir. Yer yer milliyetçi ve hatta Turancı arzulara sahip olduğu diğer metin ve şiirlerinden anlaşılmaktadır. Klasik sağ siyasetin bir türevini üretmektedir. Fakat bu sefer İslami yönü daha ağır basan bir sağcılıktır bu.

Doğrusu kapitalizmi sosyalizm kadar eleştirmez. Sosyalizm eleştirilerinde çoğu yönleriyle haklıdır. Fakat yukarda belirtildiği gibi sosyalizmi salt bir iktisadi teori olarak ele alır ve ortaya çıkış koşullarını irdelemez. Kapitalizmi de karşısına alır fakat yaşadığı ülkenin kapitalist (ya da kapitalist olma gayretinde) bir ülke olduğu gerçeğini atlar. Bu nedenledir ki Karakoç’ta kendi ülkesinde yaşanan iktisadi meselelere, yoksulluğa ve madunların durumuna dair notlar bulamayız. Karakoç yaşanan sorunlara klasik sağ İslamcı çerçevede cevap üretir. Ona göre İslam’dan vazgeçildiği için durumumuz vahim boyutlarda idi ve Osmanlı’da böyle sorunlar yok idi. Sosyal ve iktisadi sorunların çözümünü coğrafyamızın dini ve kültürel yapısını yok sayarak Batı kapitalizmine veya Sovyet sosyalizmine özenerek aramak ne kadar hatalı ve yanlış bir çaba ise yeniden büyük Osmanlı’yı inşa etme gayreti de o derecede sıkıntılıdır. Osmanlı’nın saadet dolu olmadığına dair nice örnekler bulunduğu gibi iktisadi yenilikleri, üretim araçlarındaki değişimi hiçe saymak olacaktır bu. Bu bağlamda İslam’ın sürekli ve evrensel ilkeler içeren bir ekonomik kalıba sahip olduğunu düşünmek yerine ekonominin üzerinde inşa edilmesi gerektiği tavsiyelere sahip olduğunu düşünmek daha doğru olacaktır.

İslam’ın iktisadi tavsiyeleri pek çok alt başlık altında sıralanabilir. Makalenin sınırları içerisinde şu söylenebilir ki, Kur’an-ı Kerim nüzul sırasına göre ilk ayetlerden itibaren yoksulları, yetimleri gözetmeyi, servet biriktirmenin felaketlere neden olacağını anlatır. Sezai Karakoç’un “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü” bir iktisat kitabı olarak değil bir manifesto olarak düşünüldüğünde de savım desteklenir. Eğer bir manifesto mustazaflara (ezilenler) seslenmiyorsa amacı ne olabilir ki?

Yoksullara yönelik yaklaşımına benzer şekilde Karakoç’un diğer milletlere dair yaklaşımı da eşitlik ve anti-sömürgecilik üzerinden oluşmaz. “İslam’ın Dirilişi” bu konudaki fikirlerini topladığı yapıtıdır. Yazar Afrika ve Asyalı milletlere hep birlikte emperyalizmin her biçimine (ABD, Avrupa ya da Sovyet) karşı koyuşu tavsiye etmez. Onların kurtuluşunu İslamlaşmakta görür. Onun İslam tasavvurundaki Osmanlıcı yönü göz önüne alırsak bu pek de eşit koşullarda olacak bir İslam ülküsü değildir. Zira kendi ülkesinde (ki Diyarbakırlıdır) Müslüman bir millet olan Kürtlere uygulanan zulüm aşikâr iken bu husus hakkında düz yazılarında tek satır söz etmemiş olması onun ezilenlerle kuramadığı ilişkinin bir başka örneğidir.

Devletler egemenliklerini ötekiler üzerinden inşa eder. İç ve dış düşmanlar icat ederek toplumlarının biatını bekler. Bu yöntemde genelde aynı ülkede ezilen pek çok tabaka ya da kesim vardır. Bu nedenle bir düşünce insanının ezilen grup ya da sınıflarla kurduğu ilişki onun samimiyetini gösterir. Sezai Karakoç, bırakalım İslam’ın evrensel ölçekteki güçlü çağrısını taşımayı kendi ülkesindeki sıkıntıları göremeyecek kadar devletçidir. Ona göre İslam’ın varlığı güçlü bir devletin varlığı ile eştir.

Sezai Karakoç iyi bir şairdir. Onun güçlü mısralarına diyecek söz yok. Fakat düz yazılarından oluşan sahnede ezilenlere yer vermeyen, yine jönlere rol biçen rejisör tavrını algılayabilmek için az buçuk okuyan bir ezilen olmak yeterli. Yukarda bahsedilen “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü”, “İslam’ın Dirilişi” eserlerinin yanı sıra sosyal ve siyasal konuları işlediği diğer eserleri “Çağ ve İlham – 1”, “Çağ ve İlham – 3”, “Tarihin Yol Ağzında” ve “Var olma Savaşı”dır. Ortaya koyulan işlemin sağlamasını yapmak isteyenler bu metinlerini inceleyebilir.

Sabahattin Gökalp

4 Yorum
  1. Selahattin dedi ki:

    Geçenlerde Peyami Safa’nın “Fatih Harbiye” romanına yeniden bir bakayım dedim. Genç Cumhuriyet’in “Modernleşme” çalışmalarına esaslı bir eleştiridir aslında, eski ve yeni, asrilik ve muhafazakarlık üzerine yaşam biçimlerinden bir bakıştır. Aslında bu romandan hareketle görüyoruz ki, o dönemin sağ, muhafazakar veya Müslüman yazarlarında hep aynı bakış tarzı var, eskiyi yani Osmanlı’yı olumlama, geleneğe vurgu yapma ve genelde ekonomik olarak orta ve alt sınıfta yer alan insanların yaşam biçimlerini ön plana çıkarma ve değerli hale getirme çabası. Bunu Peyami Safa’da da, Necip Fazıl’da da, Sezai Karakoç’ta da görüyoruz ve mesela şöyle bir örnek vardır. Fatih İstanbul’u fethetmiştir. Fetih’ten sonra yabancı bir memleketten gelen bir kişi İstanbul’da sabahleyin bir dükkana girer bir iki şey alır. Biraz daha malzeme alacağı zaman dükkan sahibi müşteriyi yandaki dükkana yönlendirir ve şöyle der “Ben siftahımı yaptım, komşum daha yapmadı, git birazda ondan alışveriş yap” Adam dükkandan çıkar ve kendi kendine derki “Komşusuna bu kadar değer veren bir toplum batmaz” Bu hikaye eskiden beri muhafazakar çevrelerde dilden dile anlatılır. Söylenmeye çalışılan odur ki o dönemlerde öyle bir memleket vardı ki o insanlar sanki bir cennette yaşıyorlardı, ya da o yöneticilerin adalet kılıcı hiç şaşmazdı. Oysa hayat acaba öylemi hareket ediyor. O toplumun insanları bu kadar hatasızlardı da bize böyle ne oldu ki bu kadar kötü insanlar haline dönüştük, buradaki eleştiri tam da kurulmaya çalışılan, salt akla dayalı, laiklik gibi bir kavramı ön plana almış düzene karşıdır. Cumhuriyet’in uygulamalarına karşı erken dönem eleştirileri hep bu minvalde gelişmiştir, tıpkı Cumhuriyet kadrolarının hep eskiyi kötüleyip, aklı ve aydınlanmacılığı olumladığı, din adamlarını ve dindarlığı “Gericilik” olarak nitelendirmesi gibidir. Aynı zamanda bu “ilerici” Cumhuriyeti de hep Bürokrat ve “Aydın” bir sınıf üzerinden kurmaya çalışmaktadırlar. Oysaki o Müslüman insanların dertleri vardı, köylerden şehirlere doldurulmuşlardı ve burada şehirlerin en kötü yerlerinde oturuyorlardı. Zenginlikten en az payı alıyorlardı, en temel insan haklarından yoksun olarak yaşamaya mahkum edilmişlerdi, bunları bu yazarlar görmez. Bu fakir insanlar kültürel olarak da birbirlerinden çok farklı insanlardı, bu göz ardı edilir. Yeknesak bir topluluktan bahsedilir. Bu insanlara Nurettin Topçu Yavuz Sultan Selim’i anlatır, Necip Fazıl Büyük Doğu idealinde seçkin bir insanlar topluluğundan bahseder. Tabii ki bu analizde yapılan işin bir ayağını eksik bırakır ve bu yazarların kitaplarında mazlumlar kendini gösteremez, inançlar ve kimlikler kendini gösterir. Hele soğuk savaş döneminin gözlüğü ile bakıldığında bir kişinin halktan, haktan ve fukaralıktan bahsetmesi komünistlik olduğu gibi, Allah, gelenek, din ve kültür gibi kavramlardan bahsetmekte gericiliktir. Hemen aklıma Şule Yüksel’in Huzur Sokağı adlı romanı geldi. Orada inanç ve yaşam biçimi üzerinden sosyete ve klasik bir Müslüman ailede yetişen iki genç arasındaki bir aşkın anlatımında kültürel bir mücadeleden bahsedilir ama diğer yüzünden bakıldığında bu aslında bir sınıf mücadelesidir ve yazar bu tarafına hiç bakmak istemez, çünkü işin o yüzüne bakınca aslında sistemle kavga etmesi gerekir. Ama Muhafazakar yazarın o dönem en büyük sıkıntısıdır bu, sen aslında Kapitalizmle, Sosyalizmi aynı kefeye koyup tartmaya çalışırsan toplumun içindeki derin yaraları bir türlü göremezsin ve o kaynaktan beslenen büyük bir Müslüman kitlede bugün bile ülkemizde var olan sorunlarda hiç mazlum zalim ilişkisine ve çelişkisine bakamazlar. Hala olaylara sağ, sol; inanmak ve inanmamak perspektifinden bakarlar.

  2. alp dedi ki:

    Karakoç’a dair pek üstünkörü malumatım olduğu için tartışmanın özüne dair değil de kavramsal bir meseleye dair dikkat çekeyim istedim. Bu arada içeriğe dediğim gibi hakim olmasam da derli toplu bir yazı olmuş onu da belirteyim, yazarın eline sağlık. Makalenin temel iddiası Karakoç’un ezilenlere seslenmemesi. Ezilenler kavramını çok kullanmasam da yazarın iddiası gösterdiği delillerle ima ettiği “ezilmişlikler” için makul görünüyor. Ancak Karakoç’un da önemli bir parçası olduğu ve eleştirilse de çok çok iyi anlaşılması gereken muhayyileyi daha iyi kavrayabilmek açısından, yazar arkadaş şunu göz ardı etmiş gibime geldi:

    Karakoç’a sorsak, muhtemelen mealen “Ezilenlerle ilişkilenmemek mi? Benim gözümde asıl ezilen özne topyekun bir islam alemidir, ben de bütün ömrümü bu yola vakfetmişim” gibi bir şey diyecektir. Bu anlayışa ben de birebir katılmam, ondan yazmıyorum. Ama kavramsal olarak bir sıkıntı olmuş gibi geldi ve asıl tartışmanın zannedersem “ezilenleri önemseyip önemsememe”den ziyade, hangi ezilme ilişkisinin daha önemli görüldüğü tartışması olduğunu hatırlatmak için yazdım. Bu söylemin/muhayyilenin türkiye toplumunun % 60-70 civarındaki bir bölümüne fevkalade ilgi çekici gelmesinin sebebi, bu söylemin bu kesimin büyük çoğunluğunu oluşturan dar gelirli, işçi, emekçi vs. katmanların “ezilmişliğine” öyle ya da böyle seslenebilmesidir gibime geliyor. Yani bu söylemin “ezilenler”e karşı ilgisiz olduğunu söylemek yanıltıcı olacaktır. Şöyle demek daha doğru zannedersem: Bu söylem, pek çok başka ezilmişlikleri gözardı ederek ve hatta onlarla zıtlaştırarak belli bir ezilmişliği belli bir kalıba döküp, “senin ezilmişliğinin sebebi batı, siyonizm vs.” şeklinde formüle edip, bu kalıbın da halkın bu geniş kesiminden teveccüh görmesini sürekli yeniden ve yeniden sağlayabilmektedir.

    Yorum için biraz uzattım. İnşallah derdimin tartışmaya katkı sunmak olduğu açıktır.

  3. Yasin Aygün dedi ki:

    İslam aydınları şaşırmış ve şaşırtıyorlar bizleri.Saldıracak kimse kalmadı sıra Sezai KARAKOÇ’da e mi? Yazık yazık. O kadar eleştirilecek fikir ve kişi var ki. Marks’ı yok etmeden Smith’i yok edmeden alakasız bir yönelişle İslam aydınlığının yüz akı Karakoç! İnsan bir genç olarak şevki kırılır. Ama ben aksine sizin yapamadığınız aydınlığı yapmaya baş koydum. Gidin AKP’yi eleştirin; şu işçi, anne dramı, aşık şiirini yazmış, sade şiirle de kalmamış fikirleriyle de altyapısını hazırlamış güzel insanı değil. O insan o dönemde meseleyi ele aldı bizler de meseleyi tez’leştireceğiz. Bu insanları yok ederek hiç bir baltaya sap olunmaz, ki baltaya balta küpüsü olmak varken!
    Şiir şu:

    Kaç aç varsa hepsi ben
    Kaç hasta varsa hepsi ben
    Kaç liman önlerinde dönen
    İşsiz hamal hepsi ben

    Kaç aşktan ters yüz edilmiş
    Aşık varsa hepsi ben
    Bütün çiçeklerle donanıp
    Bütün insanlarla ölen

    Atılmış kömür toplar
    Annelerinin zoruyla çocuklar
    -Başka çaresi ne annenin-
    çocuklarıyla yere çarpılan

    Ben o çocuklarla yere çarpılan
    Sevgili deyip yere çarpılan
    Sedye taşımaktan kolu tutulan
    Bu sessiz çılgın çalkantıda

  4. Bugünlerde bir vesileyle Sezai Karakoç’u yeniden okudum. Çıkış Yolu-1’i tüm Karakoç sevenlere tavsiye ederim. Kürtlere biçtiği rol Türk abisinin kardeşliği. Meğerse bütün Kürt ayaklanmaları birkaç kendini bilmezin huzursuzluğundanmış. Nevruz da esasında Türk bayramı imiş.
    DOğrusu Karakoç mu Ak Parti mi deseler; Ak Parti derim.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>