Gelenek ve Hareket 

Arkadaşımız Süha Tarık, Filistin’de süren direnişten yola çıkarak Türkiye siyasetinde Filistin yanlısı eylemlilik gösteren organizasyonları ve hareketleri ele aldı. Hukuksuzca tutuklanan arkadaşlarımız Kemal, Dilan, Bengisu, Nazlı ve Yılmaz’ı mutlaka alacağımızı hatırlatıyor, yazıyı ilginize sunuyoruz;


Müslüman düşünce dünyası ile sol düşünce dünyasının boğuştuğu en büyük ortak sorunlardan birisi de gelenektir. Bu boğuşma öyle bir boğuşmadır ki, kendi iç spektrumlarında eski içtihatlar ile yeni gelişmeler arasında mekik dokuyan her iki düşünce iklimi de, olabildiğince anlamın ve hareketin dondurulmuş, kimi zaman plastik görüntüleri olan tabulara, şehitlere ve kalın tozlu kitaplara sıkı sıkıya bağlı bir ucu taşırken, aynı zamanda yönü olabildiğince tabulardan uzaklaşmış, merkez noktasını ve şirazesini olabildiğince akıp giden hayata saplamış ve onunla birlikte savrulmaya razı olmuş bir ucu da ihtiva eder. Nitekim her iki düşünce dünyasında da, her iki yaklaşım da bir atılım yapamamakta; ya sekter kalmakta ya da piyasa koşullarına teslim olmaktadır. 

Somutlamak gerekirse, müslüman düşünce dünyası, eskinin somut koşulları içinde üretilmiş olan görüşleri yüzeysel bir şekilde ve metodolojisini gelip geçen iktidar odaklarının eğilimlerinin belirlediği bir yönde yeniden önümüze getiriyor. Yönü tayin edilmemiş bir fetva siyaseti ancak ve ancak cari dünya sisteminin açıklarına bir yara bandı üretmekten başka bir şey yapmıyor. Önümüzdeki örnekler ise oldukça açık vaziyette, İşgalciler ile ticareti hangi arka kapıdan dolaşarak helal kılsak hesabında olan din fenomenleri, ham bir sekülerizm övgüsü ile dolaşan ilahiyatçılar ve torpili dini kıstaslar yerine felsefi/etik kabında tartışan fetva makamları… Sanki inanç, sürtünmesiz bir ortamda, hiçbir nesnel yöne haiz olmaksızın kendi kendine var olmuş gibi davranmak, inanç olgusunu tamamen eklektik bir yama haline getiriyor. Nitekim aynı inancın temsilcileri, camiye sığınan işçileri, patronun huzuruna kapı dışarı edebiliyor ve işgalci ile yapılan ticarete sessiz kalıyor. Bir zamanlar enflasyon hutbesi verenler, bugün aynı şekilde bir kalıp olarak inancı tezvir edilmiş sahte kopyalar ile yeniden ve yeniden piyasa koşullarına göre tab’ ediyor, basıyor. 

İlk örnekte inanç bir grevi söndürmek için battaniye görevi görürken diğer örnekte yine aynı battaniye işgalci ile ticaret konusunu bir sessizlik örtüsüne bürüyor. Aynı inanç, kimi gayrı resmi kanalları ile kimin müslüman olduğuna karar verirken, Instagram reelslerinden ve Youtube shortslarından aldığı güçle binlerle anlamsız aforizmayı kullanarak Filistin eylemlerine iştirak edenleri en kirli ifk-u iftiralar ile yargılayabiliyor. 6. Filo bu topraklara ayak basarken, Amerika karşıtı eylemlerin aleyhine “cihad” ilan edildiği gibi, bugün de “özel ticaret ve mülkiyetin kutsallığı” etrafında tavaf etmeye devam ediliyor. 

Dinin reformist kanalı için de tablo aynı, görünen o ki, bir hareket inşa etmek yerine, toplumun “muhalif orta sınıf kamuoyuna” laiklik sekülerlik bukleleriyle çiçek böcek yollayanlardan tutunuz, doğru mevkiyi tutmakla malul olmuş ve haklılığın yalancı cazibesine yakalanarak hareketten, akıp giden dünyaya karşı eyleme çıkmaktan kaçınanları görmek oldukça mümkün. Nitekim tabuları bu denli sarsınca elde birkaç büyülü sözden başka bir şey kalmadığı da, hepimizi kıvrandıran bu hayat koşullarına karşı da bir çözüm sunmadığı da herkesin malumu. 

Madalyonun bir başka yanını ise sol geleneğin yönünü direniş hattından çevirip, bayrak ve flama yarışına girmesinde görebiliriz. Öyle ki sosyalist sol, bize saatlerce Marx anlatıp, “sapmaları” harf kısaltmaları ile özetleyebilir iken, emek ile olan ilişkisini “bizim tabi olduğumuz geleneğe sarılın” diyerek, işçiden ve emek sermaye ilişkisinden koparak, bir kimlikçilik yarışına girmektedir. Nedir ki, bu kimlikçilik ve bayrak yarışı sebebiyle, iktidarın sınırlarını belirlediği bir kültür savaşını beslemekten kaçınamamaktadırlar. Nitekim kimi grup ve görüşlerin Filistin meselesi hakkındaki yaklaşımı da anti-emperyalist savaş uğruna can verenleri Mahir’i Deniz’i ve o topraklarda düşen onlarca şehidi anlatmak, tartışmak, eleştirmek ve onlara yeniden sahip çıkmak yerine, kültür savaşının birer malzemesi haline getirmesi de bunun açık bir göstergesidir. 

Görüldüğü üzere, Türkiye müslümanları da sol sosyalist toplam da verilen mücadele ve çelişkilerin bir sonucu olan şehitlerini ve tecrübelerini başörtüsü, laiklik, ilericilik gibi konuşulamaz bir tabu kelimesine indirgiyor. Öte yandan ise her iki grup da kavramların ötesinde kişileri ve bizleri üreten mekanizmalar yerine, tüm hayatı belli şehitler etrafında dondurarak yeni şehit totemleri ihdas etmekten geri durmuyorlar. 

Bugün Emek ve Adalet Platformu’nun en temel ödevi ve görevi, yukarıda ifade edilen gelenek sorununu hareket çerçevesinde her şeyi tartışıp bir manada yeniden üreterek tabuları aşmaktır denebilir. Açık bir örnekle ifade etmek gerekirse, Emek ve Adalet Platformu için naslar ve teoriler bir yöne haizdir. Gelenekler problemini bu tip bir haritacılık ile aşar. 

Gelenekte, Peygamber Aleyhisselam’ın kölelik ve cariyelik hususunda, kendi toplumunu daha adil bir yere getirmek adına toplumsal/hukuksal bir alanda vaaz ve vaz’ ettiği hükümler biz Emek ve Adalet Platformu için bir yöne sahiptir. Toplumsal hükümleri, kendi bulunduğu şartlar içerisinde bu olguyu değerlendirerek, deyim yerinde ise, X Y ekseninde bu yönün bugün nereye düştüğünü saptamaya çalışarak hareket eder. 

Aynı şekilde, bilindiği üzere sol gelenek 6. Filo’ya karşı sergilediği eylemlerde “Atatürk posterleri” ile meydana çıkmıştır. Biz Emek ve Adalet Platformu için merkez ve mikyas olarak kabul edilen nokta, bu eylemlerin yönünü tespit ederek, tabusal posterlere takılmaksızın yeni bir anti-emperyalist cepheyi inşa etmektir denebilir. 

Bunun en açık örneği, halkımızda büyük bir yankı uyandırmış olan Filistin İçin Bin Genç eylemlilikleridir. Bu eylemlerde, Türkiye’nin yerleşik sağ-sol ve seküler-muhafazakar kültürel kamplarını aşarak, Filistin direnişinin 5. kol faaliyeti olmak şiarıyla, bireylerin Türkiye atmosferi sebebiyle miras aldıkları yukarıda zikrettiğimiz kültürel çelişkileri bir araya gelerek, bedenleri ile direnişe destek olarak eylem alanında gidermektedirler. Bir manada bu kültürel çelişkileri ve bu çelişkilerin ürettiği sosyal sermayelerini tartışarak ivme kazanmaktadırlar. 

Bir başka açıdan bu eylemlilik, Türkiye ve Filistin halklarının 1980 darbesinden sonra, tahrip edilmiş bağlarını, yine Filistin direnişini örnek alarak, onarma hareketidir. Nitekim Filistin ve Türkiye halkları son yüz yıllık tarihin neredeyse her safhasında bir kader ortaklığı içerisindedir. Son dönemde su yüzüne çıkan İsrail ile Türkiye arasındaki ticaret rakamları ve Amerika’ya ait Kürecik üssünün “asli” görevi olan İsrail’i koruma vizyonu sermayenin tarafına karşı, Türkiye’de emeğinin işgalciye peşkeş çekilmesini istemeyen ve geldiği müslüman/sol geleneği yeniden yorumlayarak “anti-emperyalist” bir çığırı üreten Filistin için Bin Genç Hareketi, yönünü şirketlere, limanlara ve İşgalciyi destekleyen her kuruluşa çevirmiş durumdadır. 

Her ne kadar, aynı geçmişteki emek eylemlerini veya anti-emperyalist eylemleri Türkiye’nin kültürel çelişkilerine hapsetmek isteyenler olsa da, Filistin için Bin Genç Hareketi’nin sahip olduğu çelişkiler, hareketi eski kalıplaşmış kültürel alanlara sıkışmaktan muhafaza ederek, parlamento siyasetine yedeklenmesine engel olmaktadır. Başka bir noktadan Hareket, sosyal medyada aleyhine yürütülen operasyonlardan şeffaflığı ve her bireyin kendi sosyal sermayesi dolayımıyla sahiplenebileceği “İşgalci İle Ticareti Kes” iddiasından aldığı meşruiyet zemini sayesinde alnının akıyla çıkmıştır. 

Konuşulamaz alanları kendine birer kalkan edinen, bu tabular ile birlikte Türkiye’de kendine bir alan kapmak isteyen geleneksel islamcı ve sol siyasete karşı, Emek ve Adalet Platformu’nun ve Gençlik Komiteleri’nin bu hareketin içinde erimeleri, hareketi şeffaflaştırarak, talebi sarih bir hale getirmiştir. Nitekim bu ses ile birlikte ülkemizin dört bir yanında binler ayağa kalkmış ve İşgalciye karşı cephe almıştır. Bu geniş yankı da göstermektedir ki hareket, yerleşik/kurucu siyasal odakların ve partilerin talebini aşarak, kendiliğinden organik bir cephe örmeye başlamaktadır. 

Bu oluşuma karşın hükümet güçleri ise, deyim yerinde ise, benim düzenlediğim, hizip hizip bölüp mahalle mahalle dizayn ettiğim toplumdan nasıl bir ortak talep çıkarırsın dercesine, önce 1 Mayıs bahanesiyle, ardından da tutuklanan 5 arkadaşımıza hakaret davası açarak, onları kendi kamuoyu içinde kriminalize ederek Filistin İçin Bin Genç hareketini hedef almaktadır. Nitekim bugüne değin süregelen sağ iktidarların kullandığı “emperyalist” toplumu böl ve yönet politikasına karşı bir nesnel talebin arkasında bir araya gelen Filistin İçin Bin Genç hareketi, olabildiğince kendini toplama mal ederek sistemin temel “kültürel” ikilemlerini (Seküler-Dindar; Batıcı-Doğucu; Türk-Kürt) diyalogla ve siyasetle aşmış durumdadır. Hükümetin Gençlik Komitelerinde örgütlü Filistin İçin Bin Genç hareketi üyelerini haksız yere tutuklamasının temelinde de hükümetin kabarttığı kültürel ikilemlere dayanarak hareketi bölme çabası vardır. 

Bundan sonra nereye? 

Sol ve İslamcı gelenekler, bir talebin arkasında birleşerek, kendi siyaset alanlarını Özgür Filistin bayrağı altında eritmiş ve yeni bir kamuoyu oluşturmanın adımını atmışlardır. Nitekim Filistin bayrağı altında kendi gelenekleri ile çarpışan bu iki taraf, bu çelişkilerin gücüyle, Filistin İçin Bin Genç hareketini yürütmektedir. Sermayenin ve iktidarın onca sosyal medya operasyonlarına, iftiralara, işkencelere ve tutuklamalara rağmen, “İşgalci ile Ticareti Kes” talebinden ve toplum kesimlerinin çelişkilerinden aldığı güçle hareket, Türkiye topraklarında Filistin Direnişinin sözünü tutmaya devam etmektedir. Bir başka deyişle, her iki gelenek için de gelenek, harekete dönüşmüş ve kendini sürekli yenileyen bir yapıya evrilmiştir.

Harekete yönünü, her zaman gösterdiği gibi, Filistin direnişi gösterecektir. Nitekim, 7 Ekim’den itibaren Türkiye’de gösterilen ilk eylemlilikler, hükümetin beslediği kültürel çatışmalara uygun olarak gerçekleşmişti. Öyle ki 17 Ekim Şifa hastanesi katliamından sonra bile eylem grupları İslamcı-Seküler şeklinde bölünmeye çalışılmıştır. O kadar ki Filistin’de omuz omuza savaşan Hamas ve FHKC, Türkiye’deki eylemlerde birbirine zıt ve düşman örgütler gibi algılanmıştır. Bu içler acısı durumu aşmak için Emek ve Adalet Platformu ve Gençlik Komiteleri, kendi taleplerini Direniş örgütlerinin taleplerinde eritmiştir. 

Son durumda, İsrail ile Ticaretin tamamen kesilmesi hareket için büyük bir kazanım olmakla birlikte hükümet, sanki ceza verircesine, Gençlik Komitelerinden 18 arkadaşımızı “Filistin İçin Bin Genç” dava dosyasıyla 1 Mayıs’ta gözaltına almış, 2 Mayıs’ta ise 5 arkadaşımızı aynı suçlama ile tutuklamıştır. Nitekim yukarıda hangi amaç doğrultusunda bunu yaptığını zikretmiştik. 

Başka bir gelişme ise Hamas Lideri Heniye’nin Türkiye’ye gelmesi ve burada diğer direniş liderleri ile görüşmesidir. Nitekim ticaretin kesilmesi kararı da bu olayın hemen ardından gerçekleşmiştir. Kanımca, önce ticaretin kısıtlanmasını sağlayan Filistin İçin Bin Genç hareketi aynı zamanda direniş cephesinin Türkiye siyasetindeki bir “kozu” haline gelmiş durumdadır. Öyle ki Filistin İçin Bin Genc’in getirdiği ulusal ve uluslararası sesin yanı sıra, nesnel ve güncel bir talep olan “İşgalci ile Ticareti Kes” talebi bu konumda oldukça etkilidir. Bundan sonraki adım ise bellidir, direniş işgalciyi topraklarından kovana dek, Orta Doğu’daki emperyalist emeller bozulup çürüyene dek Direniş’in buradaki sesi olmaktır. 

Son olarak, bu hareket için olağanüstü çaba harcayan Gençlik Komitelerinden yoldaşlarımız Kemal, Dilan, Bengisu, Nazlı ve Yılmaz’ı da direnişten aldığımız güçle çıkaracağız. 

Yaşasın Filistin Mücadelemiz! 

Yaşasın Küresel İntifada!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir