15 Kasım Perşembe – Sabiha Ünlü İle İslamcılar ve Kürt Meselesi Sohbeti – Ne Yapabiliriz?

 

Sabiha Ünlü, 1980li yıllardan beri bu ülkede hak mücadelesi yürüten bir yazar. 94’te Halepçe katliamı mağdurlarıyla dayanışmak için yaptığı Kuzey Irak / Güney Kürdistan ziyaretinin ardından mücadelesini Kürt halkına yapılan zulme karşı yönelten Ünlü, 1995 yılından itibaren bölgeye ziyaretler yaptı. 7 senedir bölgede- önce Yüksekova, şimdi de Diyarbakır’da- yaşayan Ünlü’yle orada yaşadığı tecrübeyi, İslamcıların Kürt meselesine olan bakışını, açlık grevlerini konuşacağız ve ne yapabiliriz sorusuna cevap arayacağız.
 
15 Kasım Perşembe saat 19:00’da herkesi bekleriz.
 
Yer: Kıztaşı Meydanı, Turnalı İş Hanı, No:13 Fatih / İSTANBUL

 (not: yapılan söyleşinin notlarına buradan ulaşabilirsiniz)

Cihan Aktaş`ın Sabiha Ünlü ile Dünyabülteni`nde yayınlanan söyleşisini paylaşalım.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=161264

 

Sabiha Ünlü: Güneydoğu’yu okuma biçimleri arızalı…

Cihan Aktaş, Suffa’da Süreyya Yüksel’le birlikte yıllarca İslami alanda kendisini yetiştirmek isteyen hanımlara yönelik faaliyetlerde bulunan Sabiha Ünlü ile konuştu

 

Cihan Aktaş/ Dünya Bülteni

Sabiha Ünlü, yazar ve aktivist, Fatih’te yıllarca İslami alanda kendini eğitmek isteyen kadınlar için bir okul, yardıma muhtaç kadınlar için de bir sığınma evi gibi açık olan Suffa’nın kurucusu, rahmetli, Süreyya Yüksel ‘le birlikte.  Birkaç yıldır eskisi kadar yazmıyor gazetelerde, kitap çalışmalarına ağırlık veriyor. Hali hazırda Güneydoğu üzerine yazdığı kitaba son şeklini vermeye çalışıyor. Evlendikten sonra Yüksekova ve Diyarbakır gibi Güneydoğu şehirlerinde yaşamaya başlayan Ünlü ile  Güneydoğu tecrübesini ve yaklaşan seçimlerin  oluşturduğu havanın Güneydoğu’daki yansımalarını internet üzerinden konuşmak istedim, kabul etti.

Cihan Aktaş: Sevgili Sabiha Ünlü , son yıllarda basında yazılarınızı eskisi kadar okuyamaz olduk. İstanbul’dan uzaklarda, Güneydoğu şehirlerinde yaşamaya başladınız.  Bu yıllar içinde gündeminizde neler vardı, bize anlatır mısınız?

Sabiha Ünlü: İstanbul’dan ayrılalı altı sene oldu sevgili Cihan. Dört buçuk sene Hakkari – Yüksekova’da kaldım. Bir buçuk senedir de Diyarbakır’dayım. İstanbul’dan uzak kaldığım bu süre zarfında da, ‘islâmi kimliğimiz ve bu kimlikle siyasi, sosyal hayata bakışımız’  gündemimin ilk sırasında yer almaya devam etti.

Belirttiğin gibi, son senelerim, ülkenin en acılı bölgesinde geçti. Kürt Sorunu’nu, daha doğrusu Kürtleri ‘sorun’ olarak gören zihniyetin zihinlerde ve gönüllerde yaptığı tahribatı yakından görme imkanım oldu. Kürtlerin, bu acılı sürece gösterdikleri tepkileri, ‘biz hep vardık, varız, var olmaya da devam edeceğiz’ anlamına gelen mücadelelerini, öfkelerini, küskünlüklerini  veya teslimiyetlerini anlamaya çalıştım.

Ortalıkta görünmemeye gelince… Ortalık bana ihtiyaç duymayacak kadar dolu olmalı diye düşünüyorum.

Postmodern bir Çalıkuşu’sunuz bence. Arkanızda alıştığınız bir şehri, İstanbul’u, ailenizi, çevrenizi ve arkadaşlarınızı  bırakarak, ülkenin sorunlu bir bölgesine gittiniz yaşamak için. Zor olmadı mı? Bir zaman Yüksekova’da da yaşadınız. Zihnindeki Yüksekova ile hakiki Yüksekova arasında bir karşılaştırma yapabilir misiniz?

 

İşin daha evveline gidersek, Yüksekova ile ilgili zihnimde kayda değer bir iz yoktu. Haritanın en ucundaki şehrin, Hakkari’nin bir ilçesi olduğunu ve halkının Kürt olduğunu biliyordum sadece. Ne zamanki olaylar patlak verdi ve Kürt meselesi gündeme geldi, ben de ülkemizde neler oluyor diye etrafıma baktığımda,  en sıkıntılı bölgelerden biri olarak Hakkari’yi, Yüksekova’yı gördüm.

Sivil toplum kuruluşlarında çalışırken, yerinde araştırma ve gözlem amacıyla, heyet halinde, bölgeye birkaç kez gitme imkânım olmuştu. Ayrıca bölgeye ziyaret amaçlı gidip gelmelerim de olmuştu. Ama sağlıklı değerlendirme yapabilmek için  böyle sayılı günler yerine, uzun süreli kalıp, ortamın havasını tabii seyrinde solumak gerektiğini  düşünüyordum.  Bu isteğim gerçekleştiği için şükrediyorum.

Yüksekova’da kaldığım sürede ciddi bir zorluk yaşadığımı söyleyemem. Bunda -başta ailelerimiz olmak üzere- birçok olumlu etkenin yanısıra, bu sorunlu bölgeye isteyerek gitmiş olmak, neden-niçin gittiğini biliyor olmak, gittiğin ortamı -öncesinden- az buçuk tanıyor olmak etkili oldu diyebilirim.

Haklısınız, zihnimdeki Yüksekova’ya gitmiştim.  Yerinde yaptığım araştırmalar,oradan gelenlerle yaptığım uzun görüşmeler,çeşitli kaynaklardan Kürt tarihini okuyup irdelemeler sonucu bölge hakkında bir kanaat oluşmuştu zihnimde. Yüksekova’da kaldığım sürede, bu kanaati değerlendirme, doğruluğunu-yanlışlığını test etme imkanı buldum. Bu arada, zihnimde şekillenmiş Yüksekova ile, hakiki Yüksekova arasında, büyük farklılıklar görmediğimi ifade edeyim. Birçok konuda kanaatlerim daha da netleşti-pekişti diyebilirim. Zira o ortamda bulunmak, olayların sebebini, gelişme sürecini, neticesini kısa sürede ve doğru olarak öğrenme imkanı veriyor.

Malum, küçük yerlerde, üstelik böylesine politize olmuş bölgelerde, herkes birbirini ya doğrudan ya da dolaylı olarak tanıyor. Olaylar anında, yolda, pencerede, kapı önünde ayaküstü -isabetli şekilde-yorumlanıyor. Sevinçler, kederler, öfkeler herkesi bir anda tesiri altına alıyor. Kimin ne yaptığı, kime ne için ne yapıldığı, gizli kalmıyor.Ne olup bittiğini az çok herkes biliyor. Ülkenin batısında sanıldığı gibi, burada flu değil birçok şey. Kürtler nezdinde hemen her şey açık ve net. Zamanla, gördükleriniz, duyduklarınız sizi şaşırtmaz  oluyor. Bu kadarı da olamaz diyemiyorsunuz, bakıyorsunuz olmuş bile.

Burada oyun  demokrasi manevralarına gerek duyulmadan, öylesine fütursuz-çekincesiz-sorumsuz oynanıyor.

Yüksekova her zaman gündemde bir şehir. Her an bir kanlı olaya sahne olabilirmiş gibi geliyor insana, medyada öyle bir takdim var.  Medyadaki Yüksekova imajı veya görüntülenen sahneler ne kadar gerçeklere tekabül ediyor.

Hakkari, en doğudaki sınır şehrimiz.  Haritaya baktığımızda, en sağda alt köşede, stratejik bir konumda olduğunu görürüz. Hem İran’a, hem Irak’a, hem de Suriye’ye  sınırı olan özellikli bir şehir Hakkari. Üç ilçesi var, birbiriyle bağlantısız.   Hakkari içinde üç ayrı şehir gibi.Yüksekova, Çukurca ve Şemdinli. Hakkari, komşu ülkelerin, komşu kültürlerin kesişme noktasında bulunuyor ve onlarla irtibatlı. Zira, iki taraf da -sınırın ötesi ve berisi- birbirlerine, akrabalık bağlarıyla bağlı.

Utanç sınırları da diyebileceğimiz bu sınırların, emperyal kalemler tarafından çizilen yapay sınırlar olduğu malumunuz. Bu sınırlar aileleri,aşiretleri bölmüş. Araziyi, tarlaları, meraları bölmüş.  Bir kısmı Türkiye’ye ait, bir kısmı komşu ülkeye ait sayılmış. Şu noktaya gelmek istiyorum.  Hakkari ve ilçelerinin, coğrafi yapısı, konumu, tarihi geçmişi, sınır gerçeği, kültür ve geleneği kendine has özellikler taşıyor. Diğer şehirlerimizden farklılık arzeden özellikler bunlar. Burada olan biteni doğru okumak için, sıradan bilgiler dışında özel bir bilgilenmeye ihtiyaç duyuyor insan.

Bizim oturduğumuz ilçe Yüksekova, İran üzerinden gelen tarihi İpek Yolu üzerinde bulunuyor. Gerçekten de -istenirse- her an bir olay sahnelenebiliyordu orada.

 

Neye bağlıyorsunuz bu  yapıyı?

Müsait bir zemin, gergin, kaygan, güvensiz bir ortam oluşturulmuş. Cumhuriyetten beri devlet hep mesafeli durmuş buralara. Gerçi mesafeli dursa iyi.  Buralarda, askeri, polisi, mülki amiriyle sevimsiz, despotik, asık yüzüyle bulunmuş. Burada insanlar onlarca yılın bu onur kırıcı,bu yıpratıcı ağırlığını omuzlarında taşıyorlar.Çocuklar tez büyüyüp, çabuk ihtiyarlıyorlar.     Düşünün -bizim de tanık olduğumuz- otuz yıldır fiilen süren bir savaş var.  Bu savaş, dünyada muhabiri olmayan tek savaş olarak biliniyor.

Terörle mücadele adı altında pimi çekilmiş bombayı askerin elinde patlatan, yola mayın döşeyip, askeri aracı havaya uçuran, haberi olduğu halde karakol baskınlarına davetiye çıkaran komutanlar var. Ona emanet edilen, emrine verilen askere bunu yapan, gayrısına  ne yapmaz! Böylesine kirli bir savaş bu. Bugün bölgede yaşayan, kırk yaş ve aşağısı şahıslar, savaşsız bir dönem hatırlamıyor.  Dağdan oğullarının, kızlarının, kardeşlerinin cenazeleri geliyor. Ovada, güvenlik güçleri, siz gönderiyorsunuz diyerek, yakınlarının üzerine yürüyor. Ve bir grup genç  herşeyi arkada bırakıp, onurumuzu korumalıyız diyerek dağa gidiyor.

Bu zor şartlar altında ortalama Yüksekova mukimi nasıl bir hayat yaşıyor?

Ortalama Yüksekova insanı  geçim derdinde, ekmek derdinde, iş derdinde. Daha da önemlisi can derdindedir.  Çocuğunu nasıl okutacağının, oğlunu nasıl evlendireceğinin, kışın nasıl ısınacağının derdinde. Hastasını, bir yolunu bulup, Van’a, Ankara’ya, İstanbul’a götürebilme derdinde. Akrabalık bağlarına önem verir Yüksekova’lı. Taziyesini,hasta ziyaretini, düğününü, bayramını ihmal etmez.  Dindardır. Namazını kılar, orucunu tutar. En azından inanana saygılıdır, hürmet duyar.

Siz orada yaşıyorken şehrin medyaya yansıması ile kendi hakikatleri arasında nasıl bir bağlantı olduğunu düşünüyordunuz?

Medyada adeta bir harp meydanı hatırlanıyor Yüksekova denince. Sürekli olay çıkaran, karşısına gelen güvenlik gücüne saldıran, etrafı kırıp döken-yakıp yıkan kavgacı bir topluluk göz önüne geliyor.  Filmin ortasını seyrediyorsunuz ekranda. Başı ve sonu yok. Kavgayı kim nasıl başlattı, iş nasıl çığırından çıktı, daha çocuk yaştaki bu gençleri kim kurşunladı, bu kareler ekranda yok.   Yüksekova’da olay olduğu duyulduğunda, medya kuruluşlarından, beni arayan muhabirler oluyordu. Ben de şahit olduğum kısmı ve olaya bizzat şahit olanlardan duyduğumu onlara naklediyordum. Olay aslında öyle değil şöyle diyorum. Bu konuda, dikkate alınması gereken, delilleriyle ortaya sunulan şu ciddi iddialar var diyorum.  Haber kurulları, haberi değerlendiriyor olmalı. Ve çıkmıyor tabi. Alışılmış tarzda yazmayı sürdürüyorlar.  Medya, hakikati örtmede, şiddeti meşrulaştırmada ciddi rol oynuyor.

 

Onca gözlem ve tanıklıktan sonra İslamcıların Güneydoğu’yu okuma biçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslâmcıların genelinin, Güneydoğu’yu okuma biçimlerini arızalı buluyorum. Kürtlere ‘kardeşlerimiz’ derken, kardeşliğin gereği yapılamadı diye düşünüyorum. Bırakın kardeşliğin gereğini, insanlığın gereği olan zalime karşı durma, mazlumun yanında olma eylemi bile hakkıyla gerçekleştirilemedi. Devlete, hükümete, kararlı bir sesle,  kardeşlerimizin gaspedilmiş haklarını iade et, denilemedi.

Gerçi, hangi konuda bu ciddiyet gösterilebildi ki? İşte, başörtü konusu ortada.

Kendini İslâm’a nispet eden Sivil Toplum Kuruluşları, kanaat önderleri, vakıflar, dernekler -genelde- sorunu geriden izlediler. Hükümetin de gerisinden. Sivil kuruluşlardan, siyaseti sorgulaması, siyasete yön vermesi beklenirken, siyaset sivil kuruluşları yönlendirir oldu.

Geçmişten bugüne, hiçbir olumlu gelişme olmadı değil. Kürt sorununa yaklaşım konusunda az buçuk mesafe katedildi. Ama hala Kürtler’in talepleri karşısında hükümet tarzı tepki veriliyor. Söz birliği etmişcesine… Rejim değişince, Kemalizm gidince bu sorun kendiliğinden hallolur diyor kimi İslâmcılar. Aynen sosyalistlerin, sosyalizm gelince herşey düzelir dedikleri gibi. Peki, halkına zulmettiği bilinmeden, rahatsızlık dile getirilmeden bir rejim-bir sistem nasıl değişir?

Bir şeylerin çığırından çıktığı izlenimi vermeye çalışıyor siyaset, onarma çabası imkansızmış gibi… Size nasıl geliyor? Yani Yüksekova sadece BDP siyasetine bağımlı bir belde mi, yoksa her şeye rağmen hâlâ kurtarılabilir bir kardeşlik algısından söz edebilir miyiz?

Bölgede onarım hiçbir zaman imkansız değil. Malum, onarma işi, yenisini yapmaktan çok daha zordur.  Bilgi ister,samimiyet ister, kararlılık ister, sabır ister. Önce hasar tespit edilip enkaz-kalıntılar giderilecek, sonra da aslına uygun yapıma geçilecek. Tabii kolay değil.

Onarmadan söz ediyorsak, ortada  tahrip edilmiş, yıkılmış, yıpratılmış değerler var demektir.  Onarıma talip olan elin de bu tahribatın boyutlarını iyi bilmesi gerek.  Yoksa, tamir ediyorum derken, tahribatı derinleştirebilir. Evet, mevcut hükümet, dokuz senedir, onarıma talip olduğunu söylüyor. Ama halktan beklediği ilgiyi görmeyince öfkeleniyor, agresifleşiyor.  İşi, ‘bunlar iyilikten anlamaz, bunlar adam olmaz’ noktasına getiriyor. Sayıyor, şunu yaptım, bunu yaptım, benden öncekilerin yapmadığını yaptım ama beklediğim alkış yok diyor.

Doğru, çok şey yapıldı elbette. Sağlıkta, eğitimde, imarda. Açılımın adımları da atıldı. Bunun karşılığını da, anında sandıktan aldı hükümet.(2007 seçimleri)  Sonrasında, istikrarlı davranıp bu güveni sürdüremedi.  Geri adım atarak ümitleri söndürdü.  Kan durmadı. Gözyaşı durmadı. Şiddet durmadı. Halkın üzerindeki devlet tehdidi son bulmadı. Halk da yüzünü tekrar diğer tarafa döndürdü.  Evet Yüksekova , BDP siyasetine en bağlı beldelerden biri.  Neden,  diye sorulmalı değil mi?

Aradaki anlayış uçurumunu aşmanın ve incinme duygusunu gidermenin yolu öncelikle ne olmalı?

Neden insanlar, kendilerine maddi imkanlar sunabilen devlete karşı bu kadar güvensiz? Neden bu halk, devlete sırtını dönüyor da, dağları muhabbetle izliyor?  Öfkelenip, halkı kodese tıkmanın yolunu aramak yerine, devleti  temsil eden hükümetin,   ‘nerede yanlış yapıyoruz’ diyerek kendisini sorgulaması gerekmez mi? Onarımın yolu, her şeyden önce, halkı anlamaktan, BDP siyasetine bağlılığı,  bir suç, bir tehlike olarak algılamamaktan geçiyor.

Bir bakıma gelin olarak gittiniz Güneydoğu’ya. Gelinlik sendromu yaşadınız mı? Ya da  Kürtçe öğrenmek sorun oldu mu? Daha önemlisi: İlk gittiğiniz dönemde bir tür kültürel şok yaşadınız mı bütün hazırlıklarınıza rağmen? Örnek verebilir misiniz.

Farklı bir kültüre gelin gitmek, gelin gideni kadar, gelin gidilen yeri de endişelendiriyor. Sen, onlar beni kabullenecek mi, diye soruyorsun. Ben onlara uyum sağlayabilecek miyim? Hem kendim huzurlu olacak, hem de onları memnun edebilecek miyim,  diye düşünürken, bakıyorsun onlar da en az senin kadar endişeli. Bu Türk gelinle geçinebilecek miyiz? Dilimizi, giyimimizi, kültürümüzü yadırgayıp-dışlayacak mı? Bizi kabullenip, bize saygı duyacak mı? Yoksa oğlumuzu da bizden koparıp, bize hiç uğramayacak mı…Taraflar birbirini tanıyıncaya, karşılıklı güven oluşuncaya kadar, bu acabalar -doğal olarak- devam ediyor.

İlk günlere gidersek…  Bizim evde nikâh akdinin gerçekleştiği akşamdı. Baktım, Yüksekova’dan gelen annemiz, tebrikleri kabul ederken, sessizce gözyaşı döküyor.  Etkilendim,  ama benim müdahale etmem doğru olmazdı.  Yanımdaki arkadaştan, anneyi üzen sebebi sormasını istedim. Sordu. Annemiz şu cevabı verdi: ”Oğlumun evlenmesine çok seviniyorum. Artık onun gurbette nasıl yaşadığını,  nerede kimlerle kaldığını, aç mı-açık mı olduğunu merak etmeyeceğim.Bunun için mutluyum. Diğer taraftan; artık burada kalır, bizi unutur, bize uğramaz diye düşündüm, o yüzden duygulandım” dedi.

Arkadaş da, ”aman teyzeciğim endişe ettiğin şeye bak. Gelinin daha oğlunu tanımazken sizin memlekete gidip geliyordu.Şimdi siz oradasınız ya, daha da istekle gider gelirler, endişen boşuna” diyerek rahatlattı anneyi. Evlenince bir süre İstanbul’da oturduk. Onlar geldi kaldılar.Tatillerde biz oraya gittik.   Böylece taraflar birbirlerini daha yakından tanıma imkanı buldu.

Gene ilk dönemlerle ilgili bir anekdot nakledeyim.  Bir akşam, Yüksekova’dan -kayınvalidelerden- bir telefon aldık. İstanbul’a gelmek istediklerini söylediler.  O dönem oğulları, uzunca bir süre ara verdiği üniversiteyi bitirmeye karar vermiş, sınavlara hazırlanıyordu. Hatta, derslere yoğunlaşabilmek için evden ayrılmış, öğrenci evinde kalıyordu. Bu durumda gelenlerle ilgilenemez, onlar da sıkılır düşüncesiyle ‘gelmeyi biraz erteleseler, şu sınav dönemi geçse daha iyi olur’ dedim.  Öğrendim ki; bu sözüme alınmış, kırılmışlar.  ”Orası bizim evimiz değil mi? Oğlumuz evde yok diye, istediğimiz zaman gidemeyecek miyiz?” şeklinde serzenişte bulunmuşlar.  Bunu öğrenince hemen telafi yoluna gittim    ”Evet burası onların evi. Oğulları olmasa da ben evdeyim.İstedikleri zaman buyursunlar” dedim.

Nitekim geldiler. Kısa bir sohbetten sonra, oğulları vedalaşıp gitmek zorunda kaldı. Biz sınavlar bitene kadar evde başbaşa kaldık. Sıkıldılar ama; okulun bitmesini onlar da istedikleri için bu duruma katlandılar. Bir daha gelecekleri vakit, biz ‘buyrun gelin’ desek de, onlar ‘sınav dönemi mi?’ diye soruyorlardı.  Demek istediğim; bir alışma-tanıma-güven duyma dönemi yaşıyorsunuz. Sizi de, onları da şaşırtan şeyler oluyor.

Kendi cephemden ben, şok denecek boyutta kültürel bir olay yaşadığımı hatırlamıyorum.

Yüksekova’da Kürtçe öğrenmeye başladınız.  Aile çevresi Türkçe bilse de bölgede Kürtçe konuşamamaktan ileri gelen sıkıntılar yaşadınız mı?

‘Ana dil’ olayını, Güneydoğu yıllarında yakından tanıdım. İkinci bir dil-resmi dil olan Türkçe’nin, onlar için ne kadar zorlayıcı olduğunu yakından hissettim. Ben Kürtce öğrenmeyi, öteden beri istiyordum. İstanbul’da sağlık sektöründe çalışırken, Doğu’dan-Güneydoğu’dan gelen hastaların Türkçe konusunda nasıl zorlandıklarını görüyor, bu iki toplumun birbirlerinin dilini öğrenmeleri gerektiğine inanıyordum. Özellikle, sağlık hizmeti verenlerin Kürtce bilmeleri şart diye düşünüyordum.

Aileye gelince; ben Yüksekova’daki büyüklerin, özellikle de annemizin, Türkçe bilmediği kanaatindeydim. Bu durum beni kısa sürede Kürtce öğrenmeye zorlar ümidindeydim.  Yanıldım. Baktım bizimkiler, mükemmel Kürtçe’lerinin yanısıra, Türkçe’yi de çok iyi konuşuyorlar.  İletişimi, Türkçe üzerinden-kolayca- kurduk ama netice aleyhime oldu.  Kürtçem hala olması gereken düzeyde değil.

Kürtçe bilmemek  günlük yaşantımı zorlamadı, kimse bana, ‘burası Kürdistan, burada Kürtçe konuşacaksın’ diye dayatmadı, bunu demek istemiştim. Yoksa, gittiğim bölgenin dilini bilmemenin eksikliğini, iliklerime kadar hissettim diyebilirim. Aile içinde de, çevreyle iletişimde de bu sıkıntıyı -fazlasıyla- yaşıyorsunuz. Sürekli, ‘ne dedi? neden bahsetti? diye sormanın sıkıcılığını tahmin edersiniz. Kürtler, bir Türk’le muhatap değillerse, daima Kürtçe konuşurlar. Bu son derece doğal tabii. Kürtce, Kürtlerin, muhabbet-sevgi dili, sohbet dili, öfke dili, küfür dili, kavga dili. Ana dili yani. Ağıt dili, türkü dili, ninni dili. Bu ülkede birlikte yaşadığınız kardeşlerinizin dilini bilmemek ayrıca üzüntü verici. Mesela, evde ailece bir konu konuşuluyor. Siz de içlerindesiniz. Meseleyi az buçuk anlasanız da, inceliklerine vakıf olamıyorsunuz. Katılamamanız bir yana, o an alınan karardan, verilen hükümden de haberiniz olmuyor. O ortamdasınız, siz de duydunuz ya, anladınız sanılıyor.

Bazen fikrinize ihtiyaç varsa size birinin olayı baştan Türkçe tekrarlaması gerekiyor. İki taraf için de, bu çok sıkıcı tabii. Eve bir misafir geliyor veya bir yerde birileriyle karşılaşıyorsunuz.

İlginç şeyler geçmiş başından. İşte bu, bahsettiğimiz o şahıs diyorlar. Adam veya kadını işaret ederek.Tam zamanı deyip karşısına geçiyorsunuz. Olayın künhüne varmak, ilerisini-gerisini  anlamak istiyorsunuz. Yanınızdaki, -Türkce- özetleyiveriyor bir çırpıda.’Böyle olaylar çok var, bunun neresi ilginç’ dercesine.Tüm dikkatinizi, karşıdakinin vücut diline yoğunlaştırıp -meseleyi tekrar tekrar sorarak-doğru anlamaya çabalıyorsunuz. Dil bilmemek çok büyük bir kayıp. Türkce bilen Kürtler’e gıptayla bakıyorum. Keşke bu öğrenme, bir dayatmayla bir zorbalıkla olmasaydı, demeden de edemiyorum.

Dil konusundaki dayatmaların açtığı yaralar da çok ağır, bunu Kürtçe anadilli yazarların anlatımıyla öğrenmeye devam ediyoruz. www.dunyabulteni.net sitesi okuyucularından Vanlı Alper yazmıştı bana önceki sene. Sınıfta Kürtçe bir şarkı söylediği için öğretmeninden işittiği azarın etkisini hâlâ benliğinde taşıdığını söylüyordu. Daha kötüsü bir çocuğa kendisini anadiliyle konuştuğu için suçlu hissettirmek…

Okula başlayan çocuklar konusunda, aynı zorluklar yaşanıyor. Televizyonun Türkce’yi öğrenmede etkisi büyük. Bu arada birçok başka şeyler de öğreniyorlar, kendi kültürleri,kendi gerçekleriyle çelişen.Köydeki çocuk, tarladan, bahçeden, koyunların yanından koşa koşa gelip okula gidiyor. Hiç bilmediği veya çat pat bildiği türkçeyle eğitime başlıyor.

Öğretmeninin, ismini telaffuz ediş şekli bile ona yabancı. Bu çok ciddi bir travma oluşturuyor, tüm yaşamını etkileyen. Mübalağasız, hangi Kürt’e okula başlama dönemini sorsanız, size dilde nasıl zorlandığı  konusunda size Alper gibi birçok anısını sıralayacaktır. İş zorlanmayla kalsa iyi. Ya; Türkce bilmedikleri için geri zekalı muamelesi gören, öğretmenleri tarafından sürekli horlanan, cezalandırılan, dayak yiyen çocuklar… Ülkemde, cehalet bir türlü aşılamadı. En insani konu, ana dil konusu bile anlaşılamadı  vesselam…

Bir öğretmenin Kürtçe anadilli çocuğa bakışını değiştirmek, ülke sathında toplu bir zihinsel dönüşüm değiştirmek anlamına geliyor değil mi…  Yani merhameti bir öğretmene nasıl öğretirsin ya da dil gibi bir konudaki tabuları aşmayı mümkün kılacak bakış açısını topluma nasıl yerleştirirsin… Yeni bir pedagojik paradigma zorunlu görünmüyor mu size?

Bu çok insani bir konu. Biraz önyargılardan uzak-yalın düşünelim. Bir insan bilmediği bir dilde birşeyler öğrenmek için sizin yanınıza gelmiş. Sizi kızdıran konularda hiçbir sorumluluğu olmayan bir çocuk üstelik. Ürkek bakışlarla ne dediğinizi anlamaya çalışıyor.  Bir eğitimci olarak bu masumiyeti nasıl ötelersiniz? Biraz sağduyu, biraz insaf, meseleyi anlamayı kolaylaştıracaktır. İnsan, gayret ederse, ülke sathında toplu bir zihinsel dönüşümü beklemeden, kendi bakış açısını değiştirebilir. Bunun güzel örneklerine de şahit oluyoruz. Fakat herkesten aynı olgunluğu, aynı basireti bekleyemezsiniz. Sağlıklı bilgilendirme, sağlıklı yönlendirme şart.

Şimdi vaatler döneminde, seçim sathı mailindeyiz. Seçimler Güneydoğu insanını heyecanlandırıyor mu, İzlenimleriniz neler?

Seçim dönemlerini, Türkiye’nin en sevimsiz dönemleri olarak gördüğümü belirterek söze başlayayım. Partilerin seçim konuşmalarını uzun süreli dinleyemiyorum dersem inanın.

Seçimlerin bölgedeki yansımasına gelince…  Malum, bir süredir Kürtler gidişattan rahatsız. Referandumda kendileri için rahatlatıcı maddeler göremedikleri gibi, seçim sonrası oluşturulacak anayasadan da fazla ümitli değiller. Bu yüzden mecliste bulunmayı, anayasa çıkarılırken söz sahibi olmayı düşünüyorlar.

KCK tutuklamaları, Kürtçe eğitimin kesin bir dille reddedilmesi, seçim barajının düşürülmemesi, sınırda operasyonların hız kesmeden sürmesi, Başbakan’ın şu gelinen noktada, ‘Kürt sorunu yok, Kürt kardeşlerimin sorunu var’ demesi, gibi konular, Kürtleri ciddi rahatsız ediyor.

Halk arasında  ‘AKP, milliyetci oyları da kendine çekme, Batı’daki oylarla iktidarı garantileme çabasında. Kürdistan’dan ümidini kestiği, bölgede çıkardığı adaylardan da belli’ diye bir düşünce hakim. Eğer, hakkaniyet esas alınmazsa, mesele sayısal oy hesabıysa, hesap doğru. Kürtler kırılabilir, küsebilir, haklarına girilmiş de olabilir. Ama, ülkemizde politika böyle bir şey. Batıdan alacağı oylar yeter AKP’ye. Bu dönem de onu iktidara taşıyabilir.

Bölgeye gelince…  BDP, bölgede zaten bilinen bir partiydi. Bağımsız milletvekilleriyle mecliste bulunuyor, bir ucu İmralı’ya uzanan sosyalist Kürt yapılanmasını temsil ediyordu. Bu seçimlerde, Emek Özgürlük Ve Demokrasi Bloğu  da bağımsız adaylarla, bu gruba, -destek mahiyetinde- dahil oldu.

Bildiğim kadarıyla bu bloğun adayları arasında, farklı dünya görüşlerine sahip şahıslar var. Kürtler olduğu gibi, Kürt olmayanlar da var. Bu arada, islâmi kesimden adaylar da var. Ülkede, özgürlüklerin önünü açma, demokrasiyi işler kılma amacında birleşmiş görünüyorlar. Kürtler, ilk defa şahit olduğumuz  bir birliktelik örneği veriyorlar. Bu durum, siyasi bir dayanışmadan öte mesajlar taşıyor. Kürtler, bölgedeki gidişattan  hoşnut değil, rahatsız. Dindarı da rahatsız. Laiki de rahatsız. Solcusu da rahatsız, sağcısı da rahatsız. Liberali de rahatsız, demokratı da rahatsız. Hatta bu rahatsızlık; çeşitli dünya görüşlerine sahip Türk aydınlarını da harekete geçirecek, biz de fiilen aranızdayız, dedirtecek boyutta. Olayı –özetle- böyle okuyorum.

Başörtüsüne özgürlük, Kürtler’in de seçim vaadleri arasına girmiş durumda.

İnançlı şahsiyetlerin, sorunun çözümüne talip olması, Blok adaylarının seçim platformlarından halka islâmi terimlerle sesleniyor olması -görebildiğim kadarıyla- Kürtlerin ekseriyetini heyecanlandırıyor.

“Çılgın Proje” nasıl karşılandı Diyarbakır’da?

Çılgın Proje’nin burada hiçbir karşılığı yok gibi. Kimseyi ilgilenirken görmedim. Halk başında acaba nedir,  bize dönük yüzü var mı diye ilgilendi, ama kapsamını duyunca hayal kırıklığı yaşadı. Kalkınmayla ilgili birşey bekliyordu sanki. Marmara’da iki lüks şehrin kurulması da onu heyecanlandırmadı diyebilirim.

Sevgili Sabiha Ünlü, size Güneydoğu etrafında sormak istediğim daha çok şey var, ama artık bazı konuları sizden öğrenmek için kitabınızın yayınını bekleyeceğiz. Söyleşimizi bitirirken seçimlerle ilgili öngörülerinizi anlatmanızı isteyeceğim. Bu seçimler nasıl gerçekleşecek sizce, neler değişecek ya da aynı kalacak bölgede?

Tahminimce, bu seçimlerde, bölge bağımsız adayları oylarını arttırır. AKP’nin bölgedeki oylarında ise düşüş olur. Bu durumda hükümet, iki yoldan birini tutar: Ya bölgenin ihmale gelmediğini anlar, işi ciddiye alır, halkın sesini duyar, ya da, ” madem oy vermediler…” diyerek öfkeyle kalkar, haketmediklerini düşünerek cezalandırma yolu tutar. Yeni hazırlanacak Anayasa’nın, Kürtler’e tanıyacağı özgürlük alanı, bölgenin geleceğini belirlemede ciddi rol oynar kanaatindeyim. Yalnız, şu bir gerçek. Bazı şeyler böyle geldi, böyle gitmeyecek gibi. Kürtler artık, enselerinde boza pişirtmemeye kararlı görünüyor. Kürtleri oyalamaya, avutmaya yönelik hiçbir yapılanmaya sessiz kalınmayacağı, en azından sivil itaatsizlikle karşılık verileceği açık. Kürt sorunu çözülmeden, Kürtler’i sorun olarak gören zihniyet dönüşüp değişmeden, o hayal edilen Ortadoğu liderliğinin ayaklara dolanacağı muhakkak…

Çok teşekkür ediyorum. Selamlar Diyarbakır’a.

Ben de teşekkürlerimle İstanbul’a selam ediyorum.

2 Responses

  1. bedri dedi ki:

    Söyleşi son zamanlarda dinlediğim en etkileyici olanıydı diyebilirim. Sabiha Abla pozitif enerjisi ile ve ahlaki vicdanının diriliği ile gerçekten nadir insanlardan biri. Ufuk açıcı ve hayatın ortasında bir muhabbetti. Emeği geçenlerin eline sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.