“Hiçbir baloda yokum” – Muhammet Çelik

Özellikle Gezi Parkı olayları ve devamında “anti-tayyipçilik” ve tayyipseverlik” üzerinden yaşanan körleşmeler, hepimizin malumu. Piyasaya sürülen bilgiler eşliğinde yerlerde sürünen tartışmalar var. Tartışmalar öyle bir boyuta geliyor ki kimse kimseyi dinlemiyor ve karalamalar arasında boğuluyoruz. Bazen istişarenin öldüğünü, politika yapmanın mümkün olmadığını düşünebiliyoruz. Muhammet Çelik, sizlerle paylaşmak istediğimiz bu yazıda istişarenin hikmetini öldüren kutuplaşmadan söz açıp, müslümanca siyasetin imkânlarını sorguluyor.

http://parksesleri.wordpress.com/2013/12/15/hicbir-baloda-yokum/

 

Hiçbir baloda yokum (bir şiir kitabı adı). Peki, mutsuz muyum? Evet, belki biraz… İnsan mutlu olmak için kendini bir yere ait kılmak zorunda hisseder. Nereye peki? Eğer müslümansan ve eğer şu günlerde şu topraklarda yaşıyorsan, kendini nereye ait kılarsan kıl, mutlaka savaşacaksın, öyle ya da böyle… Kimler kaybediliyor bu savaşlarda? Dostlar… Neden kaybediliyor peki? Çünkü herkes kendini politik söylemlerin bir yanına yaslıyor, oradan bakıyor sana, at gözlükleriyle.. Ve sen de kendini bir yana yaslıyor, at gözlükleriyle ona bakıyorsun. O seni ısırmasa bile sen onu ısırıyorsun. Kuduz virüsü bulaşmış gibi kendimize.

Ölçülerimizden biri öteden beri belli: Atatürk.. Ben bu ülkenin bir vatandaşı olarak Atatürk ilke ve inkılaplarına göre yaşamak zorundaymışım, en azından yaşayamasam da yaşıyor gibi yapmak zorundaymışım.. Bu da olmadı en azından saygı göstermek zorundaymışım.. “Kardeşim, ben Atatürk ilke ve inkılaplarına göre yaşamak istemiyorum” deme özgürlüğümün olmayışı bir yana (çünkü o zaman okula gitmemek, askere gitmemek, nüfus cüzdanı dahi almamak gerekecek belki), daha ona ait fikirlerimi bile açıklayamıyorum. Evet, kimse beni alıp hapse atmıyor eskisi gibi ama dostlarım, dost bildiklerim beni arkadaşlıktan (facebook’ta veya gerçek hayatta) silebiliyor. Ben Atatürk’ün boyunduruğu altına girmeyi reddeden biri olmak istediğimde arkadaşlarımı kaybedebiliyorum.

Uzun süredir tek başına ilerleyen bu ölçüden sonra şimdi buna bir ölçü daha eklendi: Recep Tayyip Erdoğan. Atatürk nasıl bu ülkenin kurtarıcısı olduğu için borçlu olduğumuz kişiyse, Erdoğan da müslüman halkın kurtarıcısı olduğu için boyun eğmemiz gereken ve daima borçlu olarak kalacağımız bir kişi! Şimdiye kadar nasıl herkes konumunu Atatürk’e göre belirlediyse, şimdiden sonra da herkes konumunu Tayyip’e göre belirliyor. Bu etki o kadar genişledi ki, dindarıyla dinsiziyle Tayyip’ten nefret eden bir kitle doğdu ve onlar da kendileri için yegâne ölçü olarak Tayyip’i belirlediler.

Bu arada arkadaşlıktan silme olayları devam etti. Sırf Yeni Şafak gazetesini eleştirdiğim için beni on yıllık arkadaşlıktan silenlerden tutun da, sırf Tayyip’i eleştirdiğim için benimle bir daha konuşmayacağına yemin eden ağabeylere kadar bir dizi kayıplar daha yaşadım. İnsanlar bu arada kendilerine ufak tefek ölçüler de koyuyorlardı. Sakın biraz önce söylediğimden döndüğümü zannetmeyin! Bu ufak ölçüler, Tayyip’in gösterdiği ölçülerdi zira. Kesintisiz herkes için. Çünkü Tayyip daima tek ölçüdür. Hem sevenleri hem nefret edenleri için.

Gezi Parkı olayları bunlardan biriydi. Herkes birbirini öldürmeye ceht etmişçesine “konumunu belirledin mi?” diye sordu birbirine. Ortada kalmak bile suça ortak olmaktı. Burada yalanları yanlışları doğrulardan ayıklamaya çalışanlar bile bir tarafa geçmekle suçlanmaktan, yaftalanmaktan kurtaramadı kendisini. Bu arada birkaç arkadaşı da bu şekilde kaybetmedik mi? Adamlar Gezi Parkı olayında Tayyipçilik yapıp karşı tarafa sövmediğim için, olayları farklı bir şekilde değerlendirmeyi düşündüğüm için beni dinden çıkardıkları gibi dostluktan da sildiler. En hafif tekmeyi atan, “topun ucunda olduğumu” haber vermekle yetindi bana.

Kürt meselesinde de yeni ölçüler belirlenmeye başladı. Ama kesinlikle Tayyip’ten bağımsız değildi bu ölçüler. Kürtlerin haklarından bahsettiğim için beni arkadaşlıktan silen, elinden gelse yeryüzünden ve hayattan silmekten geri durmayacak olan arkadaşlarım da oldu. Ancak benim söylediğim şeyin aynısını birkaç ay sonra Tayyip Erdoğan söyleyince o kişilerin de bu söyleme sahip çıktıklarını gördüm. Mesela ben “barış”tan bahsettiğim için aforoz edilmiştim, ancak Tayyip’in barıştan bahsetmesi ile o arkadaşlar da benimle aşağı yukarı aynı şeyi söylediler ama geri dönmediler yine de.

Suriye meselesinde dünya genelinde oluşan bir küresel kutuplaşma kavgası yaşansa da, bu sadece siyasi manevralar olarak derinleşti. Olan Suriye halkına oldu. Ancak bunun Türkiye’deki yansıması Tayyip ekseninden bağımsız olmadı yine. Sırf Tayyip Suriye halkının ayaklanmasına sahip çıktığı için Suriye halkına düşman kesilenler oldu. Bu ölçü öyle bir ölçüydü ki, akılla mantıkla izah edilmesine gerek yoktu. Tayyip nerede duruyorsa, onlar karşı tarafa geçmeyi görev bellemişlerdi. Putperestliğin tersten okunan şekliydi bu. Aynı putperestliğin düzden okunan şekli Tayyip’i kutuplaştıranlarda ve kendisinde de görünüyordu tabi. Aklı başında adamlardan biri olan Yusuf Kaplan’ın bile onu dünya için kalan son ve tek umut olarak görmesi, ölçüleşen tek adamın etkisinin ne derece yaygınlaştığını gözler önüne seriyor. Peki, Suriye meselesinde didiştiğin kimse olmadı mı? Olmaz olur mu? Bu yüzden de bazı dostları kaybettik. Onlar bizi sildi veya biz onları sildik.. Sünni Şii çatışması, Selefilik ve saire gibi tartışmalar yüzünden henüz kimseyle didişmediysem de bu konular yüzünden birbirinin kafasını kıran dostları görmem için çok uzağa gitme gereği duymuyorum. Şükür Mısır olaylarında, yani Mursi’nin devrilmesi meselesinde çok dağılmadık, en azından daha derli toplu tepkiler verilebildi. Kimse kimseyi silmedi mesela…

Suriye halkının yanında durmak başka mesele, aşırı grupların İslam adına yaptığı yargısız infazları, zulümleri görmek başka bir şey.. Bunları birbirinden ayırdığımızda ne oldu dersiniz? Ne olacak, ölçü Tayyip değil miydi? Evet! O halde Tayyip bu grupların karşısındaysa Tayyipçiler beni sevecek, Tayyip’ten nefret edenler daha dün bu grupları eleştirseler bile bu gün bunların karşısında olmamı ABD yanlısı olmak şeklinde yorumlayacaklar…

Örnekleri çoğaltabiliriz. Mavi Marmara’yı Erdoğan destekledi mi? O halde Mavi Marmara sorgulanmalı! Mursi’yi destekledi mi? O halde Mursi’nin hataları didiklenmeli!

Diğer taraftan Tayyip-Gülen tartışması patlak verdi. Sanki ikisi farklı politik duruşa sahipmiş gibi, insanlar saflarını belirlediler yeniden. Neden böyle diyorsun, ikisi farklı değil mi? Sadece ikisi değil Milli Görüş’ü de katarak diyorum ki, üçü de aynı politik duruşa sahip. O da şu: İslam’ın güçlenmesini sağlamak için bazı takiyyeler yapmak, köprüyü geçene kadar ayıya (mesela ABD, mesela AB) dayı demek. (Şiileri bir de takiyye yaptıkları için eleştirirler.) Bunun dışında başka bir fikre sahip değiller. Makyavelli’nin önerdikleri dışında, çağın ruhu dışında, klasik politika dışında farklı bir siyaset anlayışları yok. Neyse ki dersane konusuna girmedim de kimse beni silmedi.

Ama Türkiye’de hala Kur’ân ve benzeri derslerin okullara sokularak İslami eğitim verileceği zannediliyor. Dersaneler, okullar, imam hatip liseleri ve benzeri kurumlar İslamileşiyor gibi görünüyor ama bu sadece görünürde böyle. Okuduğumuz Allah kelamına materyalist bir biçimde yaklaşıyoruz. Ayetleri adeta tüketerek zafere erişiyor, zevkin doruklarına çıkıyoruz. Kur’ân ilimleri, ilahiyat, Kur’ân kursları hala bu ülkede laikliğin, materyalizmin, maddeciliğin teminatı gibi… Dini, bir hayat tarzı, bir düşünme tarzı olmaktan çıkarıp, onu yutulabilir haplar haline getiriyorlar. Ve yaşamamız için, refahımız için bize din dışı yaşam alanları açıyorlar. Müslümanların kendilerin özgü eğitimleri olmalı. Bu eğitim müslüman olmayanlara dayatılmadan sadece müslüman ailelerin kendi istekleriyle çocuklarına verilmeli. Sadece Müslümanların kendi çocuklarına vermesi gereken eğitim derken kastettiğim şey şu: Bize lazım olan şey “Kur’ân ilimleri /İslam ilimleri” değil, Kur’ân ve sünnete dayalı bütün ilimlerdir. Çünkü bir yerde İslam ilimleri veya din kültürü gibi dersler okutuluyorsa orada Kur’ân’a dayalı ilimler yok demektir. (Laikliği kendimiz belirlemişiz yüzyıllardır.) Şimdi bunlar tam tersi bir şekilde işlerken, ha dersane olmuş ha okul olmuş ne fark eder! Her neyse, konu dağıldı.

Toparlarsak: Neden Tayyip tek adam oldu peki? Çünkü bu toprakların gördüğü nadir karizmatik şahsiyetlerden biriydi. Yerine göre cesurdu. Hapse girip çıktı. Öte yandan biz mehdiyi beklemeye alışık bir milletiz. Ezilmiş milletler topluluğuyuz. Gazze’nin başbakanından tutun Yusuf Kaplan’a kadar herkesin Tayyip’te gördüğü şey, aslında hayal ettiği mehdi, zihninde oluşturduğu umut ışığı, kurtarıcı ve çıkış yoluydu. Herkes zihnindeki büyük kurtarıcının o olduğu fikrinde…

Diğer taraftan ondan nefret edenler neden bu denli nefret ettiler peki? Çünkü (onlara göre) aslında Erdoğan’ın öyle kendini gösterdiği gibi cesur olmadığını, ABD’nin müttefikliğinde İslam ülkelerinin işgal edilmesinden tutun da Kürt meselesindeki milliyetçi tutumuna kadar, kapitalist büyüme hedeflerini gerçekleştirmesinden seküler bir din anlayışının yerleşik hale getirilmesine kadar, Kemalizmin dinle harmanlanmasından toplumsal sınıfların arasındaki uçurumun kanıksanmasına kadar birçok konuda beklenilenin aksine performans göstermesini onlar sebep olarak ileri sürdüler. Bunlar aslında AKP’nin ilk iktidara geldiğinde savunduğu özgürlükleri savunan kişiler. Aslında ilk zamanlarda AKP hayranı olan kişiler bunlar… Biraz liberal, biraz solcu, biraz modern ve aynı zamanda biraz selefi, biraz seküler ve biraz da entelektüel kişiler. Ne oldu da değişti peki her şey? Ne olacak, olan şu: AKP ilk iktidara gelirken “kökten değiştiğini, artık ötekine daha saygılı olacağını, ötekinin haklarını da sonuna kadar savunacağını” falan dillendirdi. Bu öteki dediği kişiler, kendisinin iktidara gelmesini engelleyen, kendisini baskı altında tutan güç grupları ve onlara sempati duyan halk kesimiydi. Belki Alevilerdi, belki Kemalistler.. Kürtleri hep çantada keklik görüyordu, o ayrı mesele.. Ama güçlenince, yani iktidarının üzerinden yıllar geçince, taktiğini değiştirdi. Ötekini ezme hakkını gördü kendinde. Rövanş maçından bahsetti. Ağaç yüzünden çıkan olaylarda ölenler umursanmadı. Çantada keklik gördüğü Kürtleri bile içeri tıktı, bombaladı. Dış politikada giderek artan gücü zayıflayınca içeride dizginleri ele almak istedi. İşte birtakım insanda oluşan Tayyip nefreti de buradan doğdu. Onlar umduklarını bulamadılar Tayyip’te.

Tayyip, onu sevenlere göre birtakım hatalar yapsa bile bunları bir yerlere ulaşmak için yapıyor. Yani ayıya dayı diyor geçici süreliğine. Evet, belki gerçekten de öyle.. Tıpkı 28 şubat döneminde kız öğrencilerin başlarını açmalarını isteyen dindar imam hatip lisesi müdürleri gibi.. Çünkü her şey zamanı gelince olacak.. Şimdilik bekle.. Şimdilik kendini aşağıla, rezil et.. Sonra refaha ereceğiz hep birlikte… Tarikatlardaki “hocaefendinin bir bildiği vardır” mantığının politikadaki yansıması…

Bir ara Rojova meselesi çıktı, Rojova’da devrim var mı yok mu? Bir anda her yeri yalan haberler kapladı. Olay Tayyip’in desteklediği grupların Rojova’da Kürt halkını katletmesi meselesine kadar uzadı. Barzani orada bir devrim olmadığı fikrindeydi. Çünkü olan şey sadece muhaliflerle savaşması şartıyla Beşşar’ın orayı geçici olarak terk etmesiydi. Barzani mi iyi, Öcalan mı? Tayyip ikisiyle de görüşüyor, biriyle doğrudan biriyle dolaylı yoldan. Peki, Türkiye Kürdistanı denebilir mi denemez mi? Bakın olaylar nasıl da hızlı bir şekilde ilerliyor! Peki, herkes birbirini sildiğinde kim kiminle birlikte yaşayacak? Türklerle Kürtler kavgalı zaten, Kürtler de kendi içinde boğaz boğaza mı gelsin şimdi?

Bu arada unutmadan, bir de “kızlı-erkekli” meselesi çıktı. Tayyipçiler bir anda ahlak polisi kesildiler. Diğerleri bir anda Tayyip’in kızlarla çekildiği fotoğrafları yayımladılar. Seviye bu! Peki, Tayyip ne yapmaya çalışıyordu. Bence kendisi bunu açıklayabilse sorun ortadan kalkar zaten. Çünkü “din”i kültür haline getirmesi bir yana, onu böyle postmodern bir topluma dayatması daha bir saçmalıktı. “Kültürümüzde kızlı erkekli olarak aynı evde kalmak yok!” derken aslında dinimizi kast ediyordu ama din devleti olmadığımıza göre bunu kültür diye niteliyordu. Ama aslında olan şey daha başkaydı, din hızla kültürel bir yaşam biçimine dönüşmüştü ve Tayyip bunun koruyucusu olmak zorundaydı, çünkü kültürel demokratik müslüman bir siyasetçiydi.

Anti-Tayyip hareketi bir ara o denli ileri gitti ki insanlar Tayyip yüzünden İslam’dan nefret etmeye başladı desem abartmış olmam. Üstelik bunlar devrimci Müslümanlar arasında. Artık Msülümanların birleştiği bir konuda onlar kendilerini ayrı saymayı (muhalefet etmeyi) vazife bellemişlerdi. Müslümanlara karşı şiddetli, müslüman olmayanlara karşı merhametli olmuşlardı. (Kur’ân’daki müslüman tanımının tam tersi.) Dahası Müslümanlara karşı daima su-i zan beslerken müslüman olmayanlara karşı daima hüsn-ü zan besliyorlardı. Bu konuda bu devrimci müslüman kardeşlerimiz garip bir şekilde tam da Fethullah Gülen cemaatiyle aynı tavra bürünmüşlerdi. Bunun böyle olmasında iktidarın gayr-i islami uygulamalarının etkisi de var, ancak eğer eksene Tayyip Bey oturtulup her şey onun etrafında düşünülmeseydi, bu kadar ileri gidilmesine gerek kalmazdı.

Peki, gerçekten Yusuf Kaplan veya birilerini dediği gibi Türkiye’de bir şeyler hızla değişti mi? Evet, çok şey değişti. Ama bu değişmeden anladığımız şey kadar, beklediklerimizi karşılayıp karşılamadığı da önemli. Bazılarına göre, bu değişme beklediklerimizi tam olarak karşılamasa bile, çok yakın bir zamanda karşılayacağı için biraz daha sabretmeliyiz ve Tayyip’e yönelen her türlü tehdidin karşısında durmalıyız. Çünkü bu değişimler onun eseri. Bunu söyleyenler Tayyip fanatikleri. Bazılarına göre ise, evet, bazı şeyler değişti ama bu değişimlerin yanında “eski tas eski hamam” diyebileceğimiz birçok şey de başını alıp gitti. Dahası bu bazıları bir yandan değişimleri desteklerken bir yandan da bunları sürekli yetersiz görüyor. Bir yandan Tayyip’ten nefret ederken bir yandan da onun değişiklikleri daha da hızlandırmasını, yaptıklarının iki katını yapmasını istiyorlar. Oysa Türkiye’deki değişen şeyler sadece normalleşme sözcüğüyle ifade edilebilecek bir değişmeydi. Belki çoğumuzun hoşuna giden de buydu. Normalleşme dediğim şu: Cumhuriyetin kuruluşu olağanüstü bir şekilde halkın inançlarını ve kültürünü yok sayarak baskı ve zulüm temeli üzerine olmuştu. Kemalizm Türkiye’nin tek diniydi uzun yıllar boyunca. (Aslında hala öyle…) Fakat Türkiye’nin tarihi arka planında var olan İslam daha ne kadar inkâr edilebilirdi? Onun tehlikesi azaldığında, o yumuşadığında, onunla barışılamaz mıydı? Öyle de oldu. İslam’ın tehlikesiz hale gelmesiyle birlikte Kemalizm İslam’la buluştu. Bu buluşma işte AKP’nin iktidar tecrübesinin ta kendisiydi. Kemalistler de içten içe Müslümanlık duyguları hisseden, ölmüş dedeleri için mevlitler okutan insanlar sonuçta. Kemalistlerle İslam dini, AKP sayesinde barıştı, tamam! Peki, Kürt siyasi hareketi ne tarafa kayacak? Marksist çizgide nereye kadar ilerleyebilecek bu hareket? Sonuçta Kürtlerin tarihi arka planında da İslam yok mu? Bir yerde bu tarihi arka plana yaslanma ihtiyacı hissetmeyecek mi? son zamanlarda bu da oluyor, tamam! Yani Kürt siyasi hareketi de tehlikesi azaltılmış bir İslami söyleme sıcak bakıyor. Bu arada yüz yıllardır aynı toprakları paylaşan Kürtlerle Türkler arasında bir barış öngörülemez mi? Çünkü Kemalizm ve İttihat-Terakki zihniyeti bu ülkenin asli değil arızi unsuru olarak gelip tepeye yerleştiklerine göre, Türk halkıyla Kürt halkının birbirine düşman kesilmesine sebep olan milliyetçilik ilkesi de bir yerde törpülenmeliydi. Nitekim bunu halk kendisi törpüledi, zannedildiği gibi AKP veya Tayyip değil. Ancak Tayyipçilik o dereceye ulaşmış ki, onun bir yıl önce kesinlikle imkânsız gördüğü bir özgürlüğü bir yıl sonra kendi elleriyle vermesini, bir lütuf olarak görüyorlar. Oysa Tayyip bunu yapmak zorunda kalıyor ve yaptıktan sonra da asılda yaptığı şeyin çok da kötü bir şey olmadığını itiraf ediyor. İşte benim gördüğüm kadarıyla olaylar böyle normal akışı içinde, olağanüstü bir dönemin ardından olağan döneme geçiş şeklinde gerçekleşti. Tayyip olmasaydı bu normalleşme daha geç olurdu derseniz, doğrudur. Ancak bu da Tayyip’i bir mehdi olarak görmemize veya onu bir şeytan kılmamıza sebebiyet vermemeli.

Şimdi normalleşme bir taraftan tamamlanmış gibi gözükürken, diğer taraftan olan şey hiç de umut verici değil: “Kutuplaşma”. Bahsettiğimiz gibi, Recep Tayyip Erdoğan her iki taraf için de tek ölçü olunca, kutuplaşma da onun üzerinden devam ediyor gibi. Bir yanda muhafazakâr, Osmanlıcı, dindar veya kültürel dindar, ümmet birliğini savunan, sağcı, çoğunlukla kapitalist, genellikle ideolojilerden uzak olduğunu zanneden insanlar ve polisler birikmeye hevesliyken, diğer taraftan ideolojilere daha yakın duran, solcu olduğunu ifade eden veya öyle hissettiren, sosyalist temayüller gösterenler, dindarlar veya kültürel dindarlar, ötekiler, dünya vatandaşı olmaya hevesli olanlar ve göstericiler birikiyor. Aslında normalleşmenin bir yansıması da burada var. Tarihi arka planımızda İslam’ın olduğunu söylemiştim. Kemalistler ve orta direk sağcıları (CHP dâhil) nasıl AKP sayesinde İslam’la barışmanın yollarını bulmuş oldularsa (mesela CHP’nin açılımlar yapma zorunluluğu hissetmesi), devrimciler ve kenar mahalle solcuları da aynı şekilde İslami söylemler geliştirmenin yollarını buldular. “Biz sizden daha dindarız ulan” diyerek muhalefetlerini pekiştirdiler. Tarihi ve coğrafi açıdan bakıldığında bunda da yadırganacak bir durum yok. İnsanlar üzerlerindeki baskı kalkınca normalleşmişler demek ki. Peki, bu kadar normalleşme varken bu kutuplaşma da neyin nesi?

Mutlu muyuz, hayır! Diken üstünde gibiyiz. Demek ki bir krizle yüz yüzeyiz ve bunu kimse dillendirmese de kafamızdan çıkan duman dillendiriyor. Diyelim ki, etrafımızda olup bitenlerle birlikte biz de bir kriz içerisindeyiz. Peki, bunun için Tayyipçilerin bir çözüm önerisi var mı? Yok! Peki, bunun için Anti-Tayyip ekibinin bir önerisi var mı? Yok! Tayyipçilere göre zaten ortada var olan tek kriz, Tayyip’i kaybetme ihtimalidir. Ve çözüm önerisi olarak gördükleri her şey de o adamı orada tutabilmekle ilgili projeler. Daha fazla kültürel İslam’a yaslanıyorlar. Daha fazla büyütüyorlar Tayyip’i, yakında dünyaya sığmayacak! Diğerleri ise gitgide daha fazla klasikleşiyorlar, gitgide daha fazla eskilerin sol söylemlerini, klişe devrimcilik laflarını yeniden yazıyorlar pankartlara. Tarih sanki yeni şeyler hiç getirmemiş gibi.. Ne söyledikleri belli değil. Tayyip’in söylediğinin tersi olsun da ne olursa olsun! İyi de, bundan bir çözüm önerisi çıkmaz ki! Yukarıda söylediğimi tekrarlarsam, bu durum, putlaştırmanın tersten okunuşu..

Bu konuları bir arkadaşla (henüz silmeyenlerden) konuştuğumda beni yanlış anlamıştı, o halde hiçbir şey yapmayalım, her şey akışında gidiyor zaten demişti. Eğer söylediklerimden bu anlaşılıyorsa, konuşmayı bilmiyorum demek ki.. Söylemek istediğim şey şu: Müslümanlar olarak çok büyük şeyler yapmadık, eleştirilerimiz de çok esaslı eleştiri değil, önerilirimiz de çok işe yarar öneriler değil.. Ama aynı zamanda her biri değerli.. Ama ideolojilerin kurbanı olduğumuzu görmemiz gerekiyor burada ve işte burada politika denen şeyin de hepimiz kurbanı olmuşuz. Politika ile istişare arasındaki fark karanlıkla aydınlık arasındaki fark kadara açıkken biz bunu nasıl temellendireceğimiz hakkında bir fikre dahi sahip değiliz.

Sonuçta gelinen noktaya bakar mısınız: İslam söz konusu olduğunda muhafazakâr demokrat olan iktidarla devrimci muhalif söylem aynı ortak noktada buluşuyorlar: Kültürel İslam. İktidar “kültürümüzde kızlı-erkekli aynı evde kalınmaz, denetlenecek” derken, kendi deyimiyle bir kültürü topluma dayatmaya çalışıyor. İyi de biz çoktan nihilistleştik, hiçbir şey umrumuzda değil. Senin kültür dediğin şey kimin umrunda? Kim takar kültürü? Kültürel İslam’ın toplumsal birçok yaraya iyi geleceği açık. Ancak şu da bir gerçek ki, konu “refaha ermekse” insan başka yollar da bulabilir. Ve nitekim refaha ermek isteyen bir toplum olduktan sonra İslam çok da sevimli gelmez bize. Diğer taraftan devrimci solcu İslami eğilim, ilk başta İslam’ın özüne vurgu yapma özelliğiyle tebarüz etmişken giderek kültürel İslam’a kaydı ve nihayetinde kandil gecesi kutlamasından (bkz.: Gezi Parkı) semah dönmeye varan bir kültür çemberine hapsetti kendini. Önemli olan halkı savunmak olduğuna göre, halk ne yapıyorsa, din onu savunmak zorundaydı. Din, halkın yaşadığı şeydi onlara göre. O halde ortak nokta belli: Kültürel İslam.. Peki, bu iki kutbun birbirine yaklaştığını farz edelim; yani kapitalist sistemden sosyalist siteme doğru bir geçiş de yaşarsak (ki böyle bir şey de ancak devrimle olur), her şey daha da normalleşir mi acaba?! Bu, insanımızın adını koyamadığı krize çözüm olur mu? Ya da bazılarının zannettiği gibi, Tayyip’in konumunu güçlendirerek, kültürel İslam’dan giderek daha gerçek İslam’a ulaşılabilir mi? Bu zihniyetle gidilerek ümmet birliği sağlanabilir mi? Sağlandı diyelim, nasıl bir ümmet çıkar ortaya?

Diğer topluluklar bir kenara, Müslüman topluluklar ölçülerinden çoktan uzaklaşmış görünüyor. Oysa müslüman için ölçü belli değil miydi, ölçü “Kur’ân ve sünnet” değil miydi? Sonuçta politikanın dışına çıkamayacaksak, meseleler hakkında oturup istişare yapamayacaksak, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimize kendimiz karar veremeyeceksek, hem müslümanım diyip hem ölçümüzü Kur’ân ve sünnet olarak belirlemeyeceksek, o zaman bizi bir yerlere çağırdığınızda, eylemlere, pikniklere, kermeslere, okullara, seçimlere vs. çağırdığınızda, gelmememizi de hoş görün lütfen! “Hiçbir baloda yokum” demiş şair. Ama bu aynı zamanda farklı bir konum belirleme arayışıdır da… En iyisi yardımlaşmak… Yardımlaşanlar çağırdığında gitmek, balo olmaması şartıyla..

Muhammet Çelik

 

 

1 Response

  1. mehtap çıracı dedi ki:

    eyvallah da devrimci dediğiniz herhalde eren erdemgil ile anti-kapitalistler ki bunlar çok kişi değiller. emek&adalet nereye dahil ediliyor merak ettim, “kültürel” eleştirilerine muhatap oluyorsa haksızlık edilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.