Tanrı’nın Şövalyesi Olmak(I)

Esat Arslan, otobiyografik bir anlatımla bugün Türkiyesi’ne dair kapsamlı bir değerlendirme yazdı. “Müslüman Solcunun Genç Adam Olarak Portresi”ni, bu topraklarda anlatılmasına alışık olmadığımız ama müstesna olmaktan çıkmış hikayesini ilginize sunuyoruz. 

 

Dostlar Arasında Geleceğimize Ümitle Bakmak ya da Müslüman Solcunun Genç Adam Olarak Portresi

I.

Medyaya yansıdığı kadarıyla ülkemiz çok zor bir dönemden geçiyor. Ekonomimiz çöktü. Kurumlarımız tek adam yönetimi altında dumur oldu. Ülke insanı ise son on yılda peş peşe gelen travmatik olaylar sonucunda ülkeye ve geleceğe dair güzel hayaller kuramaz bir hale geldi.

İslam da daha önce yaşamadığı bir zihinsel travma yaşıyor. Eski kuşak İslamcılarının pek çoğunun çocuğu IŞİD’in, Fethullah Gülen’in ve AK Parti’nin yanlışlarını gözleyerek büyüdü. Ve İslam çocuklarımız için artık pek bir anlam ifade etmiyor. Pek çok eski kuşak İslamcı son iki yüzyılda üretilmiş bütün dini birikimin iflas etmiş olduğunu hatta belki de Türkiye’deki son İslamcı kuşağın kendileri olduğunu açıkça dile getiriyor.

Pek çok gencimiz ise politik bilincini ve yurttaşlık aidiyetini tamamen yitirdi. Pek çok gencimiz ülkeye dair güzel bir gelecek tahayyülüne sahip değil. Ve pek çoğu eline fırsat geçtiği anda ülkeyi terk etmek ve Avrupa ya da Amerika’da kendine bireysel güzel bir gelecek kurmak azminde.

Şu anda ülke ve İslam olarak yaşadığımız krize dair pek çok şey söylenebilir. Fakat tüm bu açıklamaların zeminine dünya-ölçeksel bir kırılmanın farkındalığının yerleştirilmesi gerekiyor. Bizler yani 40 yaş üstü kuşaklar ulus-devletler çağının son temsilcilileriydik. Gençler, yani 25 yaş altı kuşaklar ise küresel toplumun ilk temsilcileri. Türkiye’nin ve İslam’ın bugün yaşadığı krize yol açan pek çok etmen var olmasına rağmen, zeminde Türkiye’nin ulus-devlet kalıbından küresel toplum kalıbına uyum sağlayamamış olması yatıyor.

Türkiye medyada göründüğü bir biçimde yoluna devam edecek olursa ülkenin gelecek 30 yıl içinde Kolombiya gibi bir çeteler ve mafyalar ülkesine dönüşmesinin önünde bir engel yok. Kutuplaşma, medyada göründüğü şiddette devam ederse ülkenin gelecek otuz yıl içinde bir Suriye’ye dönüşmesinin önünde bir engel yok. Bu iç karartıcı tasavvur siyasetten anlayan ve ülkesini dert eden pek çok insanı korkutuyor. Ve pek çok siyasi bizi bu zor duruma sokan temel meseleleri dönüştürmek gerektiğini çok iyi biliyor. Fakat bu meselelerde bir dönüşüm gerçekleştirmek bir siyasetçinin eylem olanaklarını aşıyor. Bu temel sorunların dönüşümü sokaktaki insanın hayatı ele alırkenki temel parametrelerinde bir dönüşümü zorluyor.

Ülke siyasetçilerinin ülkenin geleceğine dair değiştirilmesi gerektiğini öngördükleri temel üç meseleleri var: (1) ekonominin geleceği için bir eğitim devrimi gerçekleştirmek zorundayız. (2) Asırlık İslamcı-Kemalist, Alevi-Sünni, Türk-Kürt kutuplaşmalarını aşmak zorundayız. (3) ülkemize üç beş yıllık kısa vadeleri düşünerek değil, elli yıllık hedeflerimizi göz önünde bulundurarak bir biçim vermek zorundayız.

Fakat yüksek siyasetin bu dönüşümleri gerçekleştirebilmesi için sokaktaki insanın kendi gündelik hayatını yeniden biçimlendirmesi elzem. Ülke insanı kitap okumayı bir tutku haline getirmediği sürece, Türkiye’deki farklı kesimlere kendi mahallesinin düşmanı gözüyle baktığı sürece ve kendi hayat hikayesini şekillendirirken uzun soluklu hayaller kurmadığı sürece siyasi seçkinlerin çözüm önerileri salt sözde kalacaktır.

Yine de ülkenin geleceği adına umut verici bir gelişme var. Zira son yirmi yıldaki tüm iç ve dış kaynaklı travmalardan sonra en başta gençler, sonra da o gençlere ebeveynlik yapan büyüklerin olayları ele alma ve hayata ve siyaset bakma biçimi eski bağnazlıklardan hayli temizlendi. Artık pek çok yurttaş yirmi yıl öncesine göre çok daha temiz bir kafayla ve kalple düşünüyor. Pek çok insan kendi mahallesinin özeleştirisini yapabiliyor ve eski hasımlarıyla empati kurabiliyor.

Bu yazı Türkiye’nin bu yeni şekillenen insanına bir ümit verebilmek adına yazılmıştır. Şu an ülkenin yaşadığı bu kadar buhrandan sonra büyük hayal kırıklıklarına uğramış bir topluma eğer doğru yaşarsak ve geçmişin hatalarından ders alırsak geleceğin çok daha güzel olabileceğini söyleyebilmek için…

II.

Elif Sitesinde çocukluğumu yaşadım ve Müslüman olduğumu öğrendim. Elif Sitesi İslamcıların ileride kurulacak İslam devletinin prototipi olsun diye Ankara-Demetevler’de kurulmuş etrafı surlarla çevrili bir siteydi. Ve orada Nakşisi, Nurcusu, radikal İslamcısı, İrancısı, Osmanlıcısı, ANAPlısı her çeşit Müslüman vardı. Aile büyüklerim bana hangi cemaatten olursa olsun ‘lailaheillallah muhammedurrasulullah’ diyen herkesi kardeş bellememi öğretmişti. Bu kardeşlikten bir tek ülkücüleri hariç tutuyorlardı. Zira onlar ırkçılık yapıyordu. Ve İslam’da ırkçılık yoktu. Aradan geçen on yıllarda ülkücüler de benim bu kardeşlik halkama girecekti. Fakat buna daha zaman vardı.

O dönemde İslamcılar’da henüz zengin-fakir kutuplaşması ortaya çıkmamıştı. Bugünün en zengin Müslümanları o dönemlerde, yani 1980’lerin başında son derece mütevazi işlerde çalışıyor, son derece mütevazi koşullarda yaşıyorlardı. Kanaat, helal rızık, infak, tevazu, hasbilik gibi değerler o dönemde el üstünde tutuluyordu. Uluslararası kardeşliğe inanılıyordu. Zenginlerin fakirlere karşı ciddi sorumlulukları olduğuna inanılıyordu. En yüksek yaşam ideali ise cihaddı. Yani Batı’ya diz çöktürecek İslam devletini ve medeniyetini kurmak için seferber olmak… İnsan hiyerarşisi cihadda önde olmaya göre çiziliyordu.

O dönemde Kemalistler bizleri hayli mağdur ediyordu. Kendi vatanımızda parya gibiydik. Ve bize İslam’dan çeşitli yollarla intikal eden bilgelik bizlerin yaşamlarına anlam ve değer katıyordu. Seküler bir bilinçten çok daha ulvi yaşam ideallerimiz vardı. Hayatlarımızın amacı para, lüks, refah, güç, şehvet değildi. Biz ulvi değerler ve idealler için yaşıyorduk. Ve biz bu ideallerin yansımalarını günlük hayatlarımızda her an müşahede ediyorduk. Babalarımız çok hasbi dosttu. Annelerimiz de… Yaşlılarımıza hürmet ediyor sahip çıkıyorduk. İffetlerimize çok düşkündük. Biz çocuklar da sitenin oyun alanında her gün ayrı bir İslamcılık oyunu oynayarak kimliğimizi kazanıyorduk. Genç kızlarımız da herhangi bir baskıyla filan değil, büyük bir gururla başlarını örtmeye karar veriyorlardı.  

Aradan geçen kırk yılda pek çok Müslüman pek çok haklı ve haksız sebeplerle Elif Sitesindeki yaşam ideallerini öncelemeyi bırakmış olsalar da, orada tattığımız değerler Hegelci anlamda ortak bir ruh/geist yaratıyordu. Biz çocuklar o ruhun içinde herhangi bir endoktrinasyona gerek olmadan İslamlaşıyor ve birbirimize aynı ümmetin fertleri gibi dostluk duygusuyla yaklaşıyorduk. Durkheim’ın anomisini, Marx’ın yabancılaşmasını, Weber’in büyübozumunu, Adorno’nun araçsal aklın hakimiyetini, Heidegger’in çerçevelemesini anlayabilmemiz mümkün değildi. Hayatlarımız her boyutuyla kutsalın tezahürüydü. Yalnızlık duygusunu hissedebilmemiz mümkün değildi. Bizim yaşadığımız acı içeriden, bizden kaynaklanan bir acı değildi, bütün meselemiz Kemalistlerin bize ettiği zulümlere son vermekti.

Fakat o dönemler biz çocukların, sitenin içinden geçmeye çalışan başı açık ve diz boyu etek giymiş kadınlara taş atarak onları yuhaladığımız zaman yaptığımızın kötü bir şey olduğunu düşündürecek bir hikmet birikimimiz yoktu

III.

Ben beş yaşımda okumayı öğrendim. Sonra da deli gibi kitap okudum. Aile dostumuz bir Yaşar Amca vardı. Çok akıllı bir adamdı. Ben yedi sekiz yaşındayken birkaç kez benle uzun uzun konuştu. Sonra birkaç gün beni kendi kuyumcu dükkanında çırak olarak çalıştırdı. Sonra da babama demiş ki “bu çocuk çok zeki. Bunu heba etme. İyi bir koleje gönder. Parasını sen veremiyorsan ben vereyim.” Babamı ikna etmiş, üçüncü sınıfta beni koleje yazdırdılar. Hemen öğretmenimin maskotu oldum. O dönemin hızlı İslamcısı amcamın oğlu Mahmut da benimle aynı okula yazıldı. Ama o tüccar kafalıydı. Benim gibi derslerine düşkün değildi. Ben son on yıla kadar sosyal zekanın kıymetini bilmezdim, sadece akademik zekaya değer verirdim. Mahmut ise sosyal zekası çok gelişkin bir çocuktu. Bunu anlamam ve Mahmut’un benim asla başaramayacağım insani ilişkileri yürütebilmesini gördükten sonra onun zekasının hakkını verebilmem çok geç bir tarihe kalmıştı.

İlkokul öğretmenim üzerime çok düştü. Nihayet okul ikincisi olarak Ankara’nın en iyi Anadolu lisesini kazandım: Ankara Atatürk Anadolu Lisesi. Fakat okulu kazanan 216 kişi arasında 199.ydum. Yani ortaokulun en yeteneksiz öğrencilerinden biriydim.

Anadolu lisesindeki arkadaşlarımın neredeyse hepsinin ailesi laikti. Ve çocuklarına benim aldığımdan çok daha iyi bir eğitim vermişlerdi. Sınıfta Müslüman olduğunu dile getiren tek İslamcı bendim. Bir iki İslamcı daha vardı. Ama onlar dindarlıklarını gizlerdi. Bir gün saydım, sınıfta ateistliğini açıklayan en az onaltı arkadaşım vardı. Ve sınıfıma göre o kadar başarısızdım ki kendimi ispatlamak için işi hergeleliğe vurdum. Beni maskot olarak gören İslamcı büyüklerim görse beni lanetleyecekleri işler yaptım ergen kafayla ortaokul boyunca…

Ortaokul arkadaşlarımın hepsi benden daha yetenekli, daha karakterli ve daha entelektüel insanlardı. O zamanlar soğuk savaş yıllarıydı. Bizim bazılarımızın babası kapitalist, bazıları komünist bizimkiler ise İslamcıydı. Hatırlıyorum öğle tatillerinde hergelelik yapmadığımız pek çok zaman oturur siyaset konuşurduk: hangisi daha iyiydi: ABD kapitalizmi mi? Sovyet komünizmi mi? İran şeriatı mı? Benim o tartışmaları kazanma şansım yoktu ama o tartışmalar çok keyifli olurdu. Çünkü hakikaten bir kamusal alan gibi işlerdi o tartışmalar… Kimse kimseyi aşağılamazdı sadece argümanlar vuruşurdu. Tartışmadan sıkılınca da ergen muhabbeti yapardık. Hatırlıyorum en çok beraberce ders astığım ve hergelelik yaptığım arkadaşlarımdan Çağdaş Kemalistti, Muzaffer bilinçli bir komünistti, ben de İslamcıydım. Fikir ayrılıklarımız dostluğumuza mani olmazdı. Bir gün rockçu bir arkadaşım bana şöyle demişti: “Yav Esat sen keşke imam hatipe gitseydin… Orada çok başarılı bir öğrenci olurdun.” Bense okulumdan memnundum.

Ortaokuldaki arkadaşlarımın pek çoğu sonradan son derece başarılı hayatlar kurdular. Yani yeteneklerini bir işe yatırdılar ve iyi kazançlar sağladılar. Muhasebe maliyeti olarak bakınca ortada ülkenin bir zararı yok. Fakat olaya iktisadi maliyet açısından bakınca, yani o yetenekleri bu işlere değil de, ülkeye çok daha fazla kazanç sağlayan işlere yatırsalardı ne olurdu, diye sorarsanız o arkadaşlarımın yanlış yerlere yönlendirildiğini söyleyebilirim. Mesela Onur diye bir dostum vardı. Yakın komşum olduğu için evine sık sık giderdim. Onur bir Hatay Alevisi’ydi. Okulu Türkiye kırk dördüncüsü olarak kazanmıştı. Çok alanda çok yetenekliydi. Fakat inşaat mühendisi olmayı tercih etti, çünkü inşaat mühendisliği modaydı ve para getiriyordu. Onur, örneğin fizikçi olsaydı, sanıyorum şimdi Nobellik bir adam olmuştu.

Ortaokuldaki dostlarımın adını ve yeteneklerini hatırladığımda, ki aralarındaki en ahmak adamlardan biri bendim, eğer onlar hemen para getiren moda mesleklere değil de, dünyaya katkı sunacak alanlara yönelselerdi ne olurdu diye sorduğumda ve bu ülkeden Aziz Sancar ve Orhan Pamuk gibi Nobellik adamların çıktığını görünce ister istemez yeteneklerimizi sistematik olarak israf ettiğimiz kanaatine kapılıyorum.

Bir ABDli eğitimciyi Türkiye’ye getirmişler. Adam bir çocuklarımızı incelemiş bir de yetişkinlerimizi… Sonra şöyle demiş: “Siz bu dahi çocuklardan bu vasat yetişkinleri nasıl üretebiliyorsunuz?”

Daha sonra AK Parti 2002’de iktidar olduğunda Türkiye’deki tüm İslamcı gruplar en yetenekli çocuklarını parası en çok ama ülkeye katma değeri en az alanlara yönlendireceklerdi. Hatırlıyorum bizim ortaokuldan mezun ve lisede dünya matematik olimpiyatlarında gümüş madalya kazanan bir Murat vardı. Fethullah Gülen’e bağlıydı. Ve lisede bizim okulu bırakıp Fethullah Gülen’in liselerinden birine geçmişti. Bu çocuk nihayetinde bilimi bırakıp bürokrasiye girdi. Bir matematik dehası için oldukça kötü bir tercih…

O arkadaşlarımın potansiyeline dair bir fikir olsun diye söyleyeyim: Mustafa diye bir dostum vardı. Ortaokul, lise ve üniversiteyi beraberce okuduk. Şu anda Mustafa dünyanın sayılı üniversitelerinden biri olan Duke Universitesinde Rus Tarihi profesörü. Ve ABD’ye kaliteli öğrenci yetiştiriyor. Fransa’da Ecole Normale Superiore öğrencilerine yaptıkları gibi bizim okul öğrencileri de öğretmenliğe ve akademisyenliğe yöneltilseydi sanıyorum şu an onların tezgahından geçen yirmi-yirmi beş yaşındaki öğrenciler çok farklı bir Türkiye konuşuyor olurlardı.

IV.

Ortaokulda ergen hergeleliklerinde sınır tanımadığımı söylemiştim. İş artık kız arkadaşlarıma ve öğretmenlerime ağır hakaretler etmeye de varmıştı. Orta ikinin sonlarına doğru bir yanlışım ifşa oldu. Bir Müslüman olarak utanç duydum yaptığımdan. Edebiyat öğretmenim de benim yanlışımı yüzüme vurmadan bir bahaneyle babamı çağırdı. Babama detayları hiç anlatmadan ‘bu gidişle bu çocuk berbat olur’ demiş. Babam utanç duymuş benden. Sonra orta üçte de ilk defa zayıf getirdim. Ve ahlakımı ve derslerimi düzeltmek için Nurculara katılmaya karar verdim.

O güne kadar Nurcular beni kazanmaya çalışıyordu. Ben de yaşıma göre İslam’ı iyi bilen biri olarak Nurcuları aşağılıyordum. Fakat bu utancı temizlememin başka yolu yoktu. Nurcu abiler derslerim düzelsin diye bana fizik matematik anlatmaya çalışıyordu. Fakat anlamıyordum. Hatırlıyorum ODTÜ Endüstri Mühendisliğinde okuyan bir abim vardı. Bir gün bana elektromagnetiğin en temel formülü olan V=IR’yi anlatmaya çalıştı. Salak gibi bakıyordum Ömer Abimin suratına… Beni gerizekalı sanmıştı.

Ben Nurculara katılır katılmaz bizim bölgenin imamı cemaatle kavgaya girdi. “Bizde gazete, siyaset yoktu, bunları Nurculuğa sokarsanız hizmeti ifsat edersiniz” diye bir isyan çıkardı. Bu imam da rüyalarda peygamberle görülen adam. Ben de Hazret-i Peygamber’e aşığım. Bir de bu imam 12-18 yaş arası gençler için çok karizmatik bir adam. Ben de bizim imamla beraber Fethullahçılara düşman oldum. Nihayet beş kişi olarak kendi cemaatimizi kurduk. Ben yaş olarak en küçükleriydim. Aramızda Fen lisesi sınavında Türkiye birincisi olmuş, Türkiye matematik olimpiyatlarında altın madalya kazanmış, günde en fazla iki saat çalışarak Türkiye onuncusu sıfatıyla Bilkent Elektronik’i kazanmış Ahmet Abi de vardı. Bana fiziğin temellerini öğreten oydu. Biz beş kişi tüm dünyaya İslam’ı götürecektik.

Topu topu beş kişiydik. Bediüzzaman’ın Hakk’ın Mehdisi olduğuna inanıyorduk. Sonra halkın Mehdisi gelecekti. Tüm dünya İslam egemenliğini kabul edecekti. Bizim görevimiz derslerimizi deli gibi çalışmak ve çevremizdeki arkadaşlarımızı bizim cemaate sokmaktı. İmama mutlak itaatle yükümlüydük. Fakat imam da bu itaati kötüye kullanmıyor, bizlerin yeteneklerinin patlama yapması için bizi yönlendiriyordu.

Orta üçün sonunda cemaate girince imam benden birkaç söz aldı: (1) Her sene takdirli karne kazanacak kadar sıkı ders çalışacaktım. (2) Üniversite sınavında Türkiye’de ilk üçe girecektim. (2) Dünya bilim olimpiyatlarında madalya kazanacaktım.

İlk sözü tuttum. İkinci sözü yarım olarak yerine getirdim. Zira ancak Türkiye altıncısı olabilmiştim. Üçüncü sözden ise Fethullahçıların Sacit Kadem gibi canavarlarının aldığı altın ve gümüş madalyaları görünce vaz geçmek zorunda kalacaktım. Zira daha lise ikideyken dünya fizik olimpiyatlarında altın madalya alan Sacit’le yarışabilmem mümkün değildi. Sovyet Rusya’nın en iyi fizik öğretmelerinden birinden ders alan Sacit dünyanın bir numaralı fizikçisi olacaktı. Ben ancak dünyanın iki numaralı fizikçisi olabilirdim. Bu yüzden lise sonda doğa bilimleri sahasını Sacit’e ve Fethullahçılara bırakıp dünyanın bir numaralı sosyal bilimcisi olmak için seferber olmaya karar verdim. Ama Sacit’le hikayem biraz bekleyebilir.

Orta sondan lise sona kadarki cemaat yaşamım hayatımın en kaliteli dönemlerindendir. (1) İffetimi korumayı öğrenmiştim. Ki Aristo gibilerin de öğrettiği üzere mutlu bir hayat için bu temeldir. (2) Bir anda hem doğal bilimler derslerinde hem sosyal ve beşeri bilimler derslerinde patlama yapmıştım. Öğretmenlerim ve arkadaşlarım bendeki dönüşümü görüyor, sebebini de az çok anlıyor fakat bu dönüşüm çok hayırlı bir dönüşüm olduğu için seslerini çıkarmıyorlardı. (3) Gündelik yemeğimiz haşlanmış patates, menemen, peynirli makarna gibi fakir yemekleri olmasına rağmen içinde bulunduğumuz devrim romantizmi ruh hali, yani dünya İslami devriminin öncüsü olduğumuz hissi bizde Hegelci bir ortak ruh/geist yaratıyor, bu da bizde candan yoldaşlık duygusu doğuruyordu.

Yani bir hezeyana tabiydik. Fakat bu hezeyan hayatlarımıza müthiş bir kalite getiriyordu. İlk yıl beş kişiydik. Sonraki yıl 40 kişi. Sonra 100 kişi, ben lise sonu bitirdiğimde ise galiba 200 kişi. Bir matematik hesabı yaptık ve bu hızla gidersek 20 yıl içinde tüm dünya Müslüman olur dedik.

15 kişi aynı evde yaşayan, günde üç öğün haşlanmış yumurtalı patates yiyen, hafta iki üç defa hizmetçi gibi ev temizleyen, haftada bir defa yemek yapıp bulaşık yıkayan, mahalle pazarından en çürük meyve sebzelerle yetinen, hafta en fazla bir defa et (daha doğrusu kıyma) yiyen, bir arabası bile olmadığı için her yere otobüsle, dolmuşla giden insanlar nasıl mutlu olur? Çok mutluyduk. Hem değerli bir iş yaptığımıza inanıyorduk, hem de hepimizin bilimlere ve sanatlara olan yetenekleri patlama yapıyordu. Dini, doğal, beşeri ve sosyal bilimlere olan yetenekleri… Ve yaz aylarında her hafta gittiğimiz pikniklerde tüm kurtlarımızı dökecek oyunlarda birbirimizle boğuşuyorduk. 12-18 yaş arası gençlerin dünya algısı için muhteşem bir evrende yaşıyorduk.

Aramızda kiminin babası ülkücü ileri geleniydi. Kiminin babası hatırı sayılır generaldi. Kimimiz Alevi kimimiz Kemalist kökenliydi. Ben de hatırı sayılır bir Kürt ailesinin çocuğuydum. Osmanlı yeniçerileri gibi devşirilmiştik. Bu devşirme sisteminin ciddi yanlışları da vardı. Fakat bizler üniversiteye girip, hayatı tanıyıp cemaatimizin yanlışlarını görmeye başlayıp bireysel hayatlarımızı kurduğumuzdan sonra bile o hasbi dostluklarımız devam etti.

Ve şu anda ağır bir iktisadi kriz yaşıyoruz. Kimliklerimizden kaynaklanan kutuplaşmalarımız var. Ve mutlu bir hayat yaratabilir miyiz bu zor koşullarda diye kederleniyoruz. Japonların ve Güney Kore’nin efsanevi kalkınma hikayelerine bakın. Onlar da bizler gibi çok zor koşullar altında yaşadılar. Fakat geleceğe dair ümitleri vardı ve deli gibi kitap okudular. Şu anda manevi açıdan olmasa da maddi olarak bir refah toplumu oldular. Ve Türkiye’nin 2002-2008 arasında yaratmış olduğu tüketim balonu artık tamamen söndü. Ülkenin bir geleceği olacaksa az tüketen, bolca tasarruf eden ve bolca kitap okuyan bir topluma dönüşmek zorundayız. Siyasetçiler bu lüzumu biliyor. Fakat biz sokaktaki insanların da gündelik hayatlarında bir dönüşüm yapması gerekiyor.

V.

Cemaatimle sorunlarımı lise üçte solcu bir üniversiteye hazırlık kursuna gitmek zorunda kalıp kursun maskotu olunca yaşamaya başladım. Hocalarımın kimi komünistti, kimi Kemalist kimi mason. Ama Ankara’nın en iyi öğretmenleriydi. Benim dinci olduğumu bilmelerine rağmen bunu problem yapmadılar. Ben de zaten ‘tedbirdir’ diye dinimi gizledim. Hocalarım da beni birinci sınıf bir bilim adamı olarak yetiştirmek istediler. Çünkü temel bilimci olacaktım. Bilkent Fizik tek tercihim olacaktı. Hocalarım beni geleceğin büyük bir fizikçisi ve ülkeye büyük bir katkı olarak görüyordu. Ve el üstünde tutuyorlardı.

Bir İslamcı olarak Kemalistlerle, komünistlerle, masonlarla, ateistlerle vs ilk insani temasım galiba bu kursta başladı. Çocukluk yıllarındaki arkadaşlarımla ilişkilerime o kadar aşinaydım ki çocukluk yıllarımdaki temaslar bende bu bilincin farkına varmama sebep olmamıştı. Burası resmi bir devlet okulu değil de özel bir kurs olduğu için siyasi görüşler rahatlıkla konuşulabiliyordu. Biz öğrenciler elbette ki görüşlerimizi gizliyorduk ama hocalarımız rahattı. Emin değilim ama belki de o sıralar da ben İmam Gazali’nin benim için dönüm noktası olmuş bir cümlesini okumuştum: “Batı’daki Hıristiyanlar Hazret-i Muhammed’i deccal de sansalar cennetliktirler. Zira onların Hazret-i Muhammed’i hakkıyla öğrenme şansı yok. Ahirette bundan mesul olmazlar.” Ben de o solcu dershanedeki arkadaşlarıma ve hocalarıma bu gözlerle bakıyordum. Yani bunların hepsi din düşmanı olabilir, ama İslam’ı hakkıyla öğrenme şansları olmadığı için fetret dönemindeki insanlar gibi bundan mesul değiller, diyordum, Allah katında. Bu düşüncem sayesinde bu kursta sayısız dostluk kurdum.

Nietzsche bir toplumu geliştiren en temel vasıflardan birinin rekabet duygusu olduğunu söyler. İki çeşit rekabeti ayırt eder Nietzsche. Hasede dayanan kötü rekabet herkesi aşağı çeken bir yengeç sepeti gibidir. İyi rekabette ise rakipler birbirlerine hayranlık duyar ve rakibini onu yere sererek değil, ondan daha iyisini yaparak alt etmeye çalışır. Nietzsche ekler, Antik Yunan mucizesini yaratan da böylesi bir rekabetti. Sosyalist Horkheimer da Nietsche’ye ekler.: “Sağlıklı bir bireysellik duygusu yaratabilmek için rekabet duygusunu da sosyalizm bünyesinde sahiplenmek zorundayız.” Kuran da Mutaffifin Suresinde Müslümanlara şöyle der: “Allah’a en yakın olanların içtiği tesnim şarabından içmek için aranızda yarışın.”

Üniversite hazırlık kursunda çok çetin rakiplerim vardı. Çağdaş, Ahmet, Koray, Görkem, Onur, Cengiz, Vahit, Zihni, Burak, vs. Her deneme sınavında sıralama değişirdi. Her sınavda diğerlerini altına alan başka bir isim olurdu. Ama bizler, yani ezeli rakipler her öğle tatilinde beraberce aynı dönerciye gider, birbirimizle ‘taşşak’ geçerdik. Çok stresli bir dönem olduğu için çok yakın dostluklar da kurduk birbirimizle. O kurstaki arkadaşlarla hala buluşup keyifle o dönemdeki maceraları anabiliyoruz. Ve hala birbirimizin o günlerdeki meziyetlerine hayranlık duyabiliyoruz.

O arkadaşlarımdan bir iki örnek vereyim: Vahit… Benim liseden de arkadaşımdı. Sınıf başkanıydı. Sınıf başkanı olarak birinci sınıf bir liderdi. İlham vericiydi. Yetiştirilse Perikles ayarında bir devlet adamı olacak potansiyeli vardı. Fakat Vahit sırf moda diye ve sırf daha çok para var diye siyaset bilimi okumaktansa işletme okudu. Yine çok başarılı bir hayat kurdu. Fakat başka bir hayat rotası seçmiş olsaydı ve devlet büyükleri ona bu konuda destek olsaydı biz şimdi Vahit’ten zengin işletmeci olarak değil, Türkiye’ye yön veren bir devlet adamı olarak bahsedecektik. Ahmet de tıp seçti ve çok iyi bir doktor oldu. Fakat Ahmet tıp değil de örneğin moleküler biyoloji okumuş ve temel bilimlere katkı yapan bir adam olmayı seçmiş olsaydı, şu anda muhtemelen covid aşısını Ahmet bulmuş olacaktı. Ya da eğer Çağdaş bir finans şirketine program yazarak zengin olmayı değil de bir üniversite hocası olarak kariyer yapmayı seçmiş olsaydı, şu anda hocası olduğu okul dünya ölçekli bir yapay zeka laboratuvarı kurmuş olacaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir