Celal Işık – Neden İşçi Sınıfı?

Geçtiğimiz hafta sitemizde Lütfi Bergen ile yerellik, sosyal adalet ve işçi sınıfının varlığına dair bir kaç yazılık bir tartışma yürüttük. Bir kaç yorum da yapıldı bu tartışmalara. Yorumların bir kısmında Marks’ın tezlerinden ve marksist literatürdeki sınıf kavramından söz açılmıştı. Bu tartışma bağlamında, bir arkadaşımızın yazıp kendi blogunda yayınladığı marksist sınıf kavramını/bakış açısını kısaca özetlediği, açıklayıcı olduğunu düşündüğümüz bir yazısını sizlerle paylaşmak istedik.

CELAL IŞIK

Sınıf mücadelesi Marksizm çekirdeğidir. Marksist tarih teorisine göre, farklı çıkarlara sahip gruplar ve insanlar arasında sürekli bir çatışma mevcuttur. İşte toplumun evrimini, dahası üretici güçlerin gelişmesini büyük ölçüde bu mücadele belirler. Bir toplum düzeninden diğerine geçişin başarısını veya başarısızlığını belirleyen de yine sınıf mücadelesidir.

Marksistler için sınıf mücadelesi tarihi açıklayan bir kavramsa eğer işçi sınıfını tanımlamak da kapitalizmi yıkacak gücü anlamamızı sağlar.

Marksistlerin sürekli işçi sınıfından söz etme nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz.

1-     İşçi sınıfı, sosyalizme geçişin sağlanmasında en dolaysız nesnel çıkarı olan toplumsal gruptur.

2-     İşçi sınıfı, baskının en temel ve en belirleyici biçimine – elbette tek biçimine değil- doğrudan doğruya hedef olduğu için, başka sınıflara baskı uygulamakta hiçbir çıkarı bulunmayan bir sınıf olduğu için, kendi özgürleşme mücadelesini verirken bütün insanların özgürleşmesi için gerekli koşulları yaratabilir.

3-     Sömüren sınıflarla sömürülen sınıflar arasında, baskı yapısının öznü oluşturan temel ve kesinlikle çözümsüz bir karşıtlık bulunduğu için, sınıf mücadelesi bu özgürleştirici dönüşümün başlıca lokomotifi olmalıdır.

4-     İşçi sınıfı, devrimci kuvvet haline gelebilmesi için gerekli stratejik toplumsal güce sahip olan tek toplumsal gruptur. Emeğin yaratıcı gücünden siyasal devlet gücüne kadar insan uğraşısının her düzeyinde iktidarın yabancılaşmasına  son vermeyi amaçlayan özgürleştirici bir görüş, bu çözümlemenin esasıdır. (Sınıftan Kaçış – E.M. Wood)

İşçi Sınıfın Tanımı

Devrimci Marksistler göre “İşçi Sınıfı” (proleterya) kavramının doğru bir şekilde kavranması gerekmektedir. Bu kavram, kesinlikle büyük sanayideki kol işçileri ile sınırlı değildir. İşçi sınıfın bu kısmı, epeyce zamandan beri büyümemektedir, tersine gittikçe azalmaktadır. İşçi sınıfını sadece kol işçisi ile sınırlayarak tanımlayanlar, işçi sınıfının toplumu değiştirme olanaklarının artmaktan ziyade daha da azaldığı sonucuna varacaklardır. Ancak Marx için işçi sınıfı “ kendilerine ait hiçbir üretim aracına sahip olmadıklarından, yaşamak için emek güçlerini satmak durumunda kalan modern ücretli emekçiler” dir. ( Komünist Partisi Manifestosu- Marx)  Dolayısıyla bu kavram sadece kol emeğiyle geçinen sanayi işçilerini değil, beyaz yakalı işçileri, teknikerleri, mühendisleri, ve hatta işyerindeki üretim sürecini planlayan ve kontrol edenlerin ( kelime anlamında :”yönetenlerin”) bir tabakasını, kamu hizmetlerinde ve devlete çalışanları da içerir (elbette, üst yöneticiler ve yüksek memurlar hariç olmak üzere); yani ekonomik baskı altında işgücünü satan ve gelirleri normal olarak sermaye birikimlerine ve kendilerini bu proloter hayat şartlarından bireysel olarak kurtulmalarına olanak tanımayan bütün herkesi kapsar. Marx’ın kapitalizmde işçi sınıfının niceliksel olarak artacağı tezi ancak bu tanımlama ile yorumlandığında bir anlam taşımaktadır.

Bu durumda; bir ücret karşılığı çalışan herkes ( üst düzey yöneticiler ve yüksek memurlar hariç) işçi sınıfı parçasıdır. Bir fabrikada, büroda, okul yada hastanede çalışıyor olmanızın sınıfın tanımıyla hiçbir ilgisi yoktur. Yine kol ya da beyin gücüyle çalışıyor olmanızın, çalışırken tulum yada takım elbise giymenizin, “iyi” ya da “kötü” ücret alıyor olmanız sınıfı tanımlamak için bir gösterge olamaz; işgücünüz bir ücret karşılığında satmak zorunda olmanız bu tanımlama için yeterlidir.

Ücret

İşgücü işçinin çalışma gücünü oluşturan fiziki ve entelektüel yeteneklerin bütünüdür. İşçinin çalışabilme kabiliyetini ifade eder. Çalışmaysa söz konusu fiziki ve entelektüel yetenekleri hayata geçirebilmek ve uygulamaktır.

Ücreti; işgücünü kiraya veren işçiye ödenen parasal değer olarak görebiliriz; bu işgücünün fiyatıdır. Bu fiyat da ücretlinin satın aldığı tüketim araçlarının miktarı kadardır (satın alma gücü) Tüketim araçlarının değeri ise o malda maddeleşmiş emeğin miktarı ile doğru orantılıdır. Emeğin miktarının ölçü birimi ise çalışma süresidir. Ücretlerin düzeyi ise ücretlilerle kapitalistler arasındaki güç dengelerine göre belirlenir.

Konuyu biraz daha açarsak, kapitalist düzende işçi emeğiyle ürettiği değerin bütününü ücret olarak geri alıyor gibi görünür. Aslında ise emeğiyle oluşan değerin bir kısmı kendisini çalıştıran kapitaliste artı-değer olarak geçmektedir. Bunun ilk bakışta görünmemesi, kapitalist ile işçi arasında işgücünün karşılığı olarak belirlenen ücret herhangi bir görünür bir zorlama olmadan taraflarca kabul edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. İşçi, dilerse, bu ücreti emeğinin karşılığı olarak, sunulan işi reddetmek olanağına sahipmiş gibi görünür. Kapitalist düzende patronlar, ücretlileri çalışmaya zorlamak ve ürettikleri artı değeri ellerinden almak için daha önceki dönemlerde olduğu gibi “kamçı” veya “kılıç” kullanmazlar. İşte bu yüzden işçiler fabrikada ve büroda işini yaptığı sürece kendini özgürmüş (istediği zaman işten ayrılma özgürlüğü) gibi hisseder. Diğer taraftan bu durum açlığın ve sefaletin özgürlüğüdür.

Diğer taraftan ücretlini tükettiği mallar kendi emeğinin ürünü değildir, onlar ancak elde ettiği ücretle satın alınabilir ve ücretle satın aldığı malların değeri malları üreten (kendi dışında) kişilerin harcadığı zamana denk bir süre olarak tanımlanabilir.

Örneğin günlük 16 TL alan bir işçi sanki saati 2 TL’den 8 saatin karşılığını alıyormuş gibi olur ve bu şekilde sömürü gizlenir. Oysa 8 saate 32 TL değer üretmektedir ve bunun 16 TL’si patrona kar olarak aktarılmaktadır. Yani ücretlinin tükettiği mallar için yaptığı çalışma 4 saatlik çalışmaya eşit olduğuna göre, ücretlinin gerekli çalışma süresi 4 saate eşittir: bu zaman diliminde işçi ücretli tükettiği kadar üretmiş olur. Ne var ki, ücretli bu zaman dilimin ötesinde de çalışır(örnekte 8 saat). Dolayısıyla tükettiğinden fazla çalışır. İşte toplam çalışma süresiyle gerekli çalışma süresi arasındaki fark, kapitalistlere bedava yapılan çalışmayı oluşturur. Fazla çalışma ise Marksist terminolojide artı-değer olarak kavramlaştırılır, kapitalistler için ise bu kardır, yani gelirdir.

Kapitalistler tarafından yapılan ücret ödemeleri ikili bir işlev görür: bir yandan ücretlinin bireysel tüketim araçlarını satın almasına olanak verir, diğer yandan da kolektif tüketim araçlarının (yol, hastane, okul gibi) finansmanına katılmasını sağlar. Bu ikili işlevi yerine getiren maliyet-ücrettir yani işçinin işletme için maliyetidir. Maliyet-Ücret ise aşağıdaki unsurlardan oluşur.

1-     Net Ücret: Ücretlinin eline geçen ve bireysel tüketim araçlarının satın alınmasında kullanılan ücrettir.

2-     Kesintiler (SSK ve Vergiler) : Kolektif tüketim araçları (yol, hastane, okul gibi) üretiminin finansmanına giden kısımdır. Bu kesinti iki yolla olur: birincisi gelirden alınan vergiler(bu ekseriyetle kaynaktan kesme şeklinde olur), ikincisi işçiler lehine yapılan kesintiler veya sosyal güvenlik primleridir. (işsizlik, hastalık, kaza, emeklilik gibi durumlar için) Kısmen işçi kısmen işveren tarafından yapılan bu ödentilere dolaylı ücret veya sonradan ödenen ücret (zira ancak emeklilik, hastalık vb durum ortaya çıktığında kullanılabilir)

3-     Net Kar: Kapitalistlerin artı-değerin kendi hesaplarına kullandıkları bölümdür, bunun bir kısmını kişisel tüketimleri için harcarlar ama asıl birikim için yeni ek üretim araçları ve yeni işgücü satın almak için kullanırlar.

4-     Kar üzerinden alınan vergiler: Kar üzerinden alınan vergiler, artı-değerin devlet tarafından el konulan kısmıdır. Bu yolla kapitalistler, kolektif mal ve hizmet üretimine katılırlar (Kapitalist Ekonominin Temelleri –  J. Gouverneur)

Ücreti bu şekilde tanımladıktan sonra kamu hizmetinde çalışanların ücretini tanımlamaya çalışalım.

Kamu Hizmetinde Çalışanların Ücreti

Kamu hizmetinde çalışanların ücretini açıklamadan önce, üretken emek iel üratken olmayan emek ayrımını kısaca açıklayalım. Kamu hizmetinde çalışan ücretliler üretken olmayan işçi olarak tanımlanabilir. Bu sorun, doğrudan doğruya malın (meta) tanımıyla ilgilidir ve dolayısıyla ne emeğin yararlı ve gerekli niteliğine ne de sosyal sınıfların tanımıyla ilgilidir.

Bilindiği gibi basit anlamıyla meta, bir pazarda satılmak üzere üretilmiş kullanım ve değişim değeri olan mallara ve hizmetler denir. Kısaca üretken emek Pazar için mal üretirken kapitalist için artı-değer üreten emektir, üretken olmayan emek ise Pazar için mal üretmeyen bunun sonucunda artı-değer üretmeyen emektir. Bu ayırımın bize yararı şudur, bazı ekonomik grupların geliri başak gruplar tarafından (geniş anlamda üretken) yaratılan değer üzerinden verildiğini gösterir.

Fakat bu ayırım yapılan iş ile ilgili hiçbir ahlaki değer yargısı içermez; bir silah fabrikasında çalışan ücretli işçi üretken bir emek harcamaktadır (üretilen silahların satılması kaydıyla) : Buna karşılık kamu sektöründe bir öğretmenin harcadığı emek üretken olmayan (zira onun ürünü pazara yönelik değildir) emektir. Ayırım, ücretlileri çelişik çıkarlara sahip iki sosyal sınıfa bölme amacı taşımaz ( biri artı-değer yaratan, diğeri yaratılan artı-değer ile yaşayan gibi)

Bu durumda ücreti tanımlarken yaptığımız ayrıştırmada görüldüğü gibi kamu hizmetinde çalışanların ücretleri üretken işçilerden kesilen vergilerle ödenmektedir yani bu vergilerin bir kısmı kamu hizmetinde çalışanların geliri olmaktadır. Diğer taraftan kamu hizmetinde çalışanlarda fazla çalışma sağlar. Üretken işçilerde olduğu gibi kamu hizmetinde çalışanların günlük çalışma süresi normal olarak tüketim araçları almak için gerekli olan süreden fazladır

Eğer bir demir çelik işçisi ve bir memur 8 saat çalışıp 3 saatlik emeğinin karşılığı (gerekli emek) olan ücreti alıyorsa, her ikisi de 5 saatlik fazla çalışma sağlıyor demektir. (Aradaki fark şuradadır ki; demir çelik işçisinin 5 saatlik fazla çalışması kapitalist için bir artı-değer yaratırken memurun 3 saatlik gerekli çalışmasının karşılığı olan ücret yaratılan artı değerden aktarılmaktadır). Üretken olmayan ücretlilerde fazla çalışma sağlarlar ve kapitalistlerin bir bütün olarak hem bu fazla çalışmayı hem de verimli üretken olan ücretlinin fazla çalışmasını artırmakta çıkarı vardır. Kamu hizmetinde çalışanların fazla çalışma süresi ne kadar artarsa ( yani gerekli gerekli çalışması ne kadar azalırsa) kapitaliste kalan kar o kadar artmaktadır işte bu yüzden kapitalistler kamu hizmetinde çalışanların ücretinin de artmasını istemezler. Üretken olan ücretlinin fazla çalışmasını artırmak yaratılan artı-değeri kitlesini artırmaktadır. Üretken olmayan ücretlinin fazla çalışmasını artırmaksa, artı değerden yapılan aktarmayı küçültmek dolayısıyla kullanabilir karı artırmaktır.

Herhangi bir işçinin çalışma süresi ne kadar uzun ve ücreti ne kadar küçükse fazla çalışması da o derece büyüktür. Üretken olmayan işçinin çalışma süresi ne kadar uzunsa çalıştırılan üretken olmayan ücretli sayısı ve ödenen ücret miktarı o derece düşüktür. Ücretler ne kadar düşükse, ödenen toplam ücret kitlesi de o derece düşüktür. Üretken olmayan işçilere ödenen toplam ücret kitlesi ne kadar düşükse, üretken olan işçilerden aktarılan miktarda o kadar düşüktür.

Özelleştirme, bütçeden eğitime ve sağlığa ayrılan payın az olması, hastanelerin işletme haline getirilmesi, eğitimin kalitesizleştirilmesi ve özelleştirilmesinin nedeni işçinin artı-değerinden alınan ve kolektif tüketim araçları için kullanılması gereken kısmın kapitalistlerin kalması için yaptığı mücadeleden kaynaklanmaktadır.

Bütün mesele artı-değere kimin ve nasıl el koyacağında yatmaktadır ve mücadele bunun üzerine sürmekte. İşçi sınıfı bunun için önemlidir mücadele ettiği ve kazandığı ölçüde bütün toplum bu kazanımlardan yararlanacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.