Masis Kürkçügil: “Sendikalı dindar, sendika düşmanı laikten bin kat iyidir.”

1947, İstanbul doğumlu. Gelecek ve Yeni Yol Dergisi yazarlarından, ÖDP Kurucusu. 1978-1991 dönemini ele aldığı Hava Kurşun Gibi Ağır, değişik makalelerden oluşan Tehlikeli Alakalar (Yazın, 2000) ve Akıntıya Karşı ÖDP (Yazın, 2003) gibi kitapları, Sahibini Arayan Barış (Everest, 2002), Benim İçin Ağlama IMF (Everest, 2002), Kıbrıs Dün-Bugün (İthaki, 2003), Latin Amerika’nın Kanayan Damarları (İthaki, 2004) ve Hugo Chavez ve Devrimde Devrim (Agora, 2005) gibi derlemeleri var.

» Latin Amerika’da yükselen sol-sosyalist hareketlerin Hıristiyan inanca sahip dindar insanlarla buluşabilmesi, onları toplumsal mücadelenin organik bir parçası yapabilmesi nasıl mümkün oluyor?

Latin Amerika’da sosyalist hareketin dindar insanlarla buluşabilmesinden ziyade yetmişli yılların başlarından itibaren katolik kilisesinden gelme, marksizmden esinlenmiş siyasal ve dinsel bir düşünce olarak Kurtuluş Teolojisi söz konusu. Bu hareket, altmışlı yılların başlarında, Brezilya’da, Fransa’daki ilerici katolik kültürden beslenen Hıristiyan Üniversiteli Gençlik’in (JUC) Hıristiyanlık adına toplumsal dönüşümün radikal bir önerisini dile getirmelerinden başlamış, yetmişli yıllarda ise kıtanın diğer ülkelerinde de kültürel, manevi ve siyasal alanda kendini ifade etmiştir. Temel ayrım yoksullarla ilgilenmek değil “vaad edilen ülke”ye doğru (özgürlük-kurtuluş) “uzun yürüyüş” yoksulların katılımıdır. Yani yardım yapılacak, sadaka verilecek, merhamet edilecek bir yoksul değil kendi tarihinin aktörü, kendi kurtuluşunun özneleri olarak yoksullar temel alınırlar. Devasa mülksüzler kitlesi yalnızca sömürünün değil açıkça toplumsal dışlanmanın kurbanı olarak değerlendirilir.

Brezilya’daki Topraksız Emekçiler Hareketi (MTS) başta olmak üzere bir dizi örgütlenmenin temelinde Kurtuluş Teolojisi’nden esinlenen taban cemaatleri bulunmaktaydı. Kurtuluş Teolojisi’nden yana olanların hepsini bir kefeye sokmak mümkün değilse de, örneğin Porto Alegre’deki ilk Dünya Sosyal Forumu’nun açılış konuşmasını yapanlardan Frei Betto ve Leonardo Boff gibi isimlere göre din tamamıyla kamusal, siyasal ve toplumsal bir iştir. Bu haliyle özel alanın dışına çıktığı için laikliğe ters düştüğü sanılmasın. Devlet ve dinin tam bir ayrılığının yanı sıra din adamları ile güç merkezleri (iktidar odakları) arasındaki geleneksel bağların da kopartılmasından yanadırlar. Hıristiyanlıklarından zerre kadar taviz vermemekle birlikte bir katolik sendika veya parti kurulmasına da karşıdırlar. Siyasal ve toplumsal hareketlerin özerkliğinden, sektiler, halktan yana parti ve hareketlere katılınmasından yanadırlar.

Brezilya’daki en radikal toplumsal hareket olarak ortaya çıkmış olan MST’nin kurucularının ezici bir çoğunluğu “Yoksulların Kilisesinden yetişmiş olmalarına rağmen, yetmişlerdeki kuruluşundan itibaren hareket laik, sektiler ve kiliseden özerk ve bağımsızdır.

Bu açıdan sözü edilen akım doğrudan yoksulların gündelik hayatlarında onların kurtuluşu için varolmuş ve marksist kökenden gelme sosyalistlerle burada buluşmuşlardır.

Teoloji, yani tanrıya ilişkin bir söylem söz konusu olmakla birlikte, içinde bulunduğu toplumsal-kültürel bağlamda kendini ifade eden Kurtuluş Teolojisi, başlarda özellikle bağımlılık akımının etkisinde, merkez-çevre bağlamında içinde bulunduğu toplumsal gerçekliği tahlil ederek yoksunluğa, yoksulluğa ve baskıya karşı çıkar. Sosyal sınıflar dolayımıyla toplumu tahlil ederken marksizmden derinden etkilenen düşünürlerin metinlerin “teolojik” bölümleri çıkarıldığında neredeyse “ilahi” bir nefes kalmaz.

İsa’nın yoksullardan yana çok açık beyanatları (“Ne Mutlu siz yoksullara ki Tanrının Krallığı sizindir”) Vatikan’ın aksine Kurtuluş Teolojisi’nde özel bir yer tutar. Hatta İsa’nın yaşamı farklı bir biçimde okunarak kendi toplumunda bir toplumsal aktör olarak öne çıkarılır.

Vatikan ile Kurtuluş Teolojisi arasındaki oldukça gerilimli bir ilişki kurulmuş, Vatikan onu iki kez mahkûm etmiş, 1979’da Papa “İsa’nın bir siyasi sima, bir devrimci olarak gösteren bu anlayış Kilise’nin öğretisiyle bağdaşmaz” demiş, ancak yıllar sonra “hayırlı, yararlı ve hatta gerekli” olabileceğini belirtmiştir.

Ancak Kurtuluş Teolojisi, kitabi bir düşünceden öte esas olarak doğrudan insanın tarihsel kurtuluşunu hedefleyen, bunun için açık ve kesin olarak yoksullardan yana aldığı somut tutumla öne çıkmıştır. Bugün belli ülkelerde etkinliği sürmekte kimi ülkelerde eski ağırlığı olmasa da bağımsız örgütlenmeler yoluyla değil köylü birliklerinden sendikalara kadar bu düşüncenin izlerini görmek mümkün.

Latin Amerika’da siyaset ve inanç arasında bir başka örnek ise son zamanlarda, özellikle Bolivya’da kendini kanıtlamış olan yerli teolojileridir. Kozmiko-ekolojik bir dünya görüşü ile insan varlığını doğanın efendisi ve de tahripkarı olarak değil de ikisinin birlikte, ortak yaşamasını öngörür. Buna Kurtuluş Teolojisi’nde de bulunabilecek olan modernitenin dayatmalarına, neoliberalizme karşı yerli öznesinin kişi ve halk olarak inşasının teolojik bir görev olarak eşlik etmesi de eklenmelidir.

Latin Amerika’da siyahların da ırk, sınıf, tür, dine ilişkin yeni tartışmalar açtıkları ve de siyah, yerli, köylü kadınların feminist bir bakış açısıyla Feminist Teoloji üzerine çalıştıkları, kongreler yaptıkları eklenebilir (Örneğin kürtaj gibi hayati bir konuda klasik Kurtuluş Teolojisi ile köklü bir ayrılıkları vardır).

Böylece felsefe ve toplumsal bilimlerle belirgin sınırları olan bir teoloji olarak kalmaya devam eden Kurtuluş Teolojisi bugün daha az fark edilse de alanlarını çeşitlemiş ve bir anlamda kendi içine çoğulculaşmıştır.

Sosyalistlerle bu kesim arasındaki ilişkiyi bir tür cephe veya ittifak olarak görmemek gerek. Kimi zaman gerilla hareketlerinde önder roller oynayan (Kolombiya’da Camillo Torres gibi) rahipler veya inançlı insanlar bir sendikaya veya siyasal partiye girdiklerinde orada özel eğilimler de kurmuyorlar.

» Özellikle Avrupa’da 11 Eylül’den sonra gelişen İslam karşıtlığına dönük sol-sosyalist yapılar Müslüman göçmen toplumlarla ilişkilerini nasıl bir siyaset üzerinden yürütüyor?

Avrupa genelinde 11 Eylül öncesinde de neoliberal politikaların tetiklediği bir aşırı milliyetçilik, ırkçılık söz konusuydu; 11 Eylül bu eğride büyük bir sıçramaya neden olmadı, ancak hükümetler bunu rahatlıkla kullanma imkânına kavuşunca daha açığa çıktı. Dolayısıyla sosyalistlerin farklı kültürlerden gelen yabancıların haklarını savunma meselesi yeni değil. İslam karşıtlığı ibaresi de tek başına doğru değil, çünkü Batı’nın Hamas, Hizbullah ve Taliban gibi olmayan İslam ile herhangi bir sorunu olmadığı gibi aksine onlarla ittifak halinde.

Yeni durum esas olarak, Büyük Britanya’da daha önce liberallere oy veren Müslüman Birliği’nin, tutum değiştirerek Respect’e oy vermesidir. Bu ise toplumsal zeminden ziyade “Medeniyetler Savaşı”na bir karşı çıkış temelinde oluşmuştur. Siyasal İslam’ın ABD’ye karşı olan kesimi de neoliberal politikalar savunduğu için Latin Amerika’daki Kurtuluş Teolojisi’ne yapılan anıştırmalar tamamıyla abestir.

Müslüman ülkelerden gelen göçmenlere yönelik bir ayrımcılığın diğer ülkelerden gelenlerden daha yoğun olduğu bir gerçek. Sosyalist hareketlerin bu meselede yeterli bir çaba sürdürdüğünü söylemek zor olmakla birlikte göçmen topluluğun kendi dinamiği de önemlidir. Bu cemaat de bir kül olmayıp kendi içinde bir “sınıf mücadelesi” cereyan etmektedir. İki kesimin kendi konumlarında kalmasından (yani biri solcu diğeri Müslüman) ziyade sosyalist bir perspektifte göçmenlerle “yerli”lerin buluşması gerekmektedir.

Türban meselesinde oldukça derin yarılmalar oldu ve değil sol bir bütün olarak, en devrimci örgütler bile kendi içlerinde bir bütün olarak hareket edemediler. Yine de önceki dönemlere bakarak hem üçüncü kuşaktan “göçmenlerin” siyasete atılmaları hem de radikal solun geçtiğimiz diyelim on yıla göre önemli gelişmeler kaydetmesiyle yeni bir yörüngeye girildiği söylenebilir. Ancak henüz yeterli deneyimden söz etmek için çok erken. Paradoksal olarak Müslüman cemaatlerle kurulacak ilişkide kadınlar başta olmak üzere özellikle seldiler güçler önemli. Yoksa cemaati olduğu gibi kabul ederek ilerici bir perspektif üretmek mümkün değil.

»Türkiye sol sosyalist hareketinin dindar kesimlerle ilişki kanallarını geliştirmek manasında ne tür arayışlar söz konusu oldu? Bu arayışların bugüne taşınan izleri var mı?

Sosyalist hareket neredeyse İştirakçi Hilmi’den beri yaşadığı toplumun kültürel dokusuna da işlemiş olan din olgusuyla nasıl ilişkileneceğini tartışa gelmektedir. Elbette din de toplumla birlikte yüz sene önceki gibi değil. İdris Küçükömer, solun CHP’den devraldığı laik-dindar, devrim-karşı devrim saflaşmasını reddederek, halkın (Doğucu-İs-lamcı Halk Cephesi diyordu) yukardan yapılan ve temel sorunları çözmekten uzak olan değişimlere karşı direncini açıklamaya çalıştı. Bu çizginin devamını bugün çok farklı yönelişlerde bulmak mümkün, ama aradan geçen kırk yıldan sonra tartışmayı basit bir tabloya indirgemenin yararı yok.

Yine de YÖN dergisindeki tartışmalar da dâhil olmak üzere her birini biraz tartışmanın tarih öncesi saymak mümkün. 1973 Ekim seçimlerinde MSP’nin ortaya çıkışıyla, yani siyasal İslam’ın billurlaşmasıyla tartışma daha sahici bir zemine oturdu. Sonradan İkinci Cumhuriyet diye bir keşif yapıldı ama 1924 ve 1961 Anayasaları veya Cumhuriyet’in kuruluşu ve 27 Mayıs i960 sıralanarak Üçüncü Cumhuriyet tabiri, Cumhuriyet’e sosyal bir muhteva katıldığı iddiasıyla ortaya atılmıştı. O günlerde CHP’nin sosyal demokrasisiyle MSP’nin Milli Görüş’ü arasında toplumsal bakımdan büyük benzerlikler bulunduğu söylendi ki en azından sözel düzeyde bunun karşılığını bulmak hiç de güç olmadı.

Ancak daha af kanunu çıkarken MSP yan çizmeyi marifet saydı. Çünkü seçmen tabanı, kadro bileşimi itibarıyla böylesi bir açılıma değil daha ziyade bir başka tür milliyetçiliğe daha yakındı. Kürt bölgelerinde aldığı ve azımsanmayacak oyların da bu bapta değerlendirmesi ilginç olabilir.

O dönemki tartışmaların bugün izini sürmek gerekse de, neoliberal dönemde “dindar” kesimler sözel olarak bile sosyal kaygılarını terk etmiş bulunmaktadırlar. Savaş karşıtı hareket ve kısmen sendikal çevrelerde zaman zaman gözüken geleneksel İslam’dan kopma eğilimlerini ise henüz kuvveden fiile çıkmamış olarak değerlendirmek gerek.

Bu tartışma ve deneyimlerden çıkarılacak ders dindarlık ve laiklik ikilemine kapılmadan, toplumsal ve siyasal haklardan hareketle özgürlükçü ve eşitlikçi bir tasarım ve mücadeleyi geliştirmektedir.

» İçinde yaşadığımız coğrafyada sol-sosyalist hareketlerin ezilen, sömürülen dindar insanlarla buluşamamasının nedenleri neler? Bu konuda nasıl bir siyaset yürütülmeli?

Dindar olarak Sünni Müslümanlar kast ediliyorsa, dikkatli olmakta yarar var. Alevileri veya çeşitli Hıristiyan mezhepleri bir yana koysak bile “dindar”lık inançla sınırlı olmayan bir muhafazakârlığı da içerir. “Sömürülen, ezilen dindarların zihniyeti, ideolojisi nedir?” diye sormak gerek. Her türlü zulüm ve sömürüye karşıysa “dindar” kesimlerle arası açılmaya başlar.

Türkiye’de sosyalist hareket genel olarak sınıfıyla buluşmamıştır. Ancak farklı inançtan (ve inançsızlar) ezilenlerin buluşmasından söz edilecekse sosyalistlerle buluşmayan dindar ezilenlerin kimlerle buluştuklarını adamamak gerekir. Yalnızca sosyalistlerin beceriksizliğine bağlanacak bir açıklamadan ziyade dindar ezilenlerin, sömürülenlerin nasıl bir gelecek tahayyül ettiklerine bakmak gerekir. Özgürlükçü eşitlikçi bir arayışı olan dindar ezilen, sömürülenler bir kenarda yığılmış da sosyalistler kendilerine burun kıvırmıyor. Ezilmek, sömürülmek tek başına yeterli bir husus değil “sınıf” olmak için, eyleminin muhtevasına bakmak gerekir. Aksi takdirde kelamdan hareket eden bir yaklaşımla seküler bir tutumdan uzaklaşılır ve nihayetinde nereye varacağı kestirilemeyecek bir ilahi yola girilir.

Mesele şudur, dindar emekçileri, ezilenleri, genel olarak yurttaşları lafla terbiye etmek, onlara laiklik dersi vermek abestir. Onlarla somut, ortak çıkarlar çerçevesinde birlikte çalışmak gerekir. Ancak onları oldukları yerde kabullenerek değil, özgürlükçü, eşitlikçi bir perspektife de kazanmaya çalışmak gerekir. Aksi takdirde kadınların kurtuluşu başta olmak üzere bir dizi meselede tıkanıp kalınır. Farklı türden egemenlik biçimlerini yeniden üreten dindarlık ezilmişliğin, sömürülmenin sürmesi için bir payanda olur.

Mevlana’nın söylediğini (mealen: samimi bir kâfirin mürai bir mümine evlâ olduğu) siyasete tahvil edebiliriz: Savaş ve militarizm karşıtı bir Müslüman savaştan yana olan bir laikten bin kat iyidir; sendika düşmanı bir laikten sendika militanı, hatta sendikalı bir dindar evlâdır… Hele hele antikapitalist bir dindar liberal bir yana sosyal demokrat bir laikten de… İlk ve hele hele belirleyici sorunun bir dönemini egemenlerini tanımladığı bir laiklik olamayacağı açıktır. Ama dindarlığın kendisinin bir siyasal program olarak sunulması halinde akıbetin El Kaide veya Taliban olması kader değilse de en hafifinden İran benzeri bir durum olacağı açıktır

Dindarlar ve hatta dindar ezilenler, sömürülenlerin yekpare olmayıp onların da farklı gelecek tahayyülleri vardır, temel nokta da burada bulunmaktadır. Ezcümle dindar emekçiler denilenler siyaseten muhafazakâr-milliyetçi partilere oy vermeyi uygun görüyorlarsa, bunun nedeni sosyalistlerin beceriksizliği değil onların mevcut müesses nizam içinde yaşamayı tercih etmeleridir. Gerçi sosyalist hareket “laik” emekçileri de kazanmış olmadığından her şey bitmiş de geriye “dindar” emekçileri kazanmak kalmış gibi bir zehaba da kapılmamak gerekir.

Dindar insanlar yalnızca bu toplumda yok. Dinin içinde bir kurtuluş aramak, yani dini bir program yaparak bir özgürleşim tasarımı kurmak mümkün değil. Sonuçta dindar çok fazla dindarsa bir de tarikat veya mezhebe dâhil demektir. O takdirde, farklı mezhep ve tarikattan dindar ezilenlere de seslenmenin yolunu aramak gerekecektir ki bu da, insanlığın kurtuluşunun teolojinin girdabında yolunun kaybedildiğinin resmidir.

(Kaynak: Birgün, 3.3.2007)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.