Siyasi Dilin Dönüşümü: Devrimcilikten Islahatçılığa Doğru

Geçtiğimiz günlerde internet sitemizden Hür Beyan Hareketi’nin veda eseri Fasıla’nın tanıtımını yapmıştık.

Fasıla’nın Düşünce bölümünde Arif Emre İsa’nın İslamcılığa dair değerli bir tartışması var. Arif Emre içinde yetişmiş olduğu çevreyi analiz ederek geçmiş on yıllarda İslamcılığın durumunu, İslamcı muhalefetin tıkanmalarını ve nasıl bir yol izlemesi gerektiğini konu ediniyor. İslamcı camianın gelenekle kurduğu ilişkinin zayıflığı, emek meselesiyle ilişkisizliği ve diğer sorunları uzunca bir metinde ele alıyor. Şahsi tecrübesini siyasal hususlarla birleştiren bu metni sizlerle paylaşıyoruz.

 

SİYASİ DİLİN DÖNÜŞÜMÜ: DEVRİMCİLİKTEN ISLAHATÇILIĞA DOĞRU

Arif Emre İsa

 

70’lerde başlayan çeviri faaliyetlerine paralel olarak İslamcılık mücadelesi inkıtaa uğradığı yerden yoluna devam ediyordu. 60’lı yıllara kadar Müslüman halka uygulanan yoğun baskılar sebebiyle, Müslüman kanaat önderleri ve halkın büyük bir kesimi baskılar sebebiyle yeraltına çekilmişti. 40 yıllık bir boşluk yaşanmıştı Türkiye İslamcılık mücadelesinde. Bu kesinti döneminde dedelerimizin anlattıkları “ahırlarda Kur’an okuma” seansları, Müslüman halkın geri çekilme refleksini çok iyi özetliyordu. Yeniden doğmak için “özgüçlerin” ezdirilmemesi gerekirdi. Halk daha da güçlenmek için her daim ortaya koyduğu taktiği yineledi. Daha büyük bir işgal için yeraltına indi.

70’li yıllarda İslamî eserlerin Türkçe’ye kazandırılmasıyla birlikte, özellikle İslamcı gençlik arasında yaygınlaşan sorgulama faaliyetleri, geleneğin de sorgulanmasını zorunlu kılıyordu. Hak İslam- Halk İslam’ı ayrımı ile birlikte Müslüman gençler dedelerinin çektikleri sıkıntıları, zulümleri, İslam ile kurdukları ilişki biçimlerini de pek dikkate almaksızın bu çeviri eserleri anlama ve pratize etme işine giriştiler. Çeviri faaliyetleri üzerinden İslam’ı yeniden anlama çabası şüphesiz kıymetliydi. Fakat 1920-1960 arası yaşanan ve gelenekte önemli bir kırılmaya sebep olan ara boşluk neticesinde gelenekten kopuk bir İslamcılık çabası ortaya koyulmuştu. Bu çaba da o zamanın Müslüman gençleri üzerinde somutlaşıyordu. İlerleyen yıllarda ise bahsettiğimiz bu Müslüman Gençlik kendi geleneğini oluşturmaya çalışacaktır.

Sosyalist gençlerin durumuna baktığımızdaysa özellikle ’80 darbesi mihenk mesabesinde olacaktır. 80’ler özellikle sosyalist kesimlerin tasfiyesi ve Türkiye’nin sosyalist bir dönüşüm geçirmemesi için tezgâhlanan sürecin adı idi bir bakıma. Ülkücülere ve İslamcılara da ufak tefek zararları dokunsa da asıl amaç sosyalizm yoluna girmesi muhtemel bir Türkiye’nin önünü tıkamaktı. Buna binaen ağırlıklı olarak solcu gençler baskı altına alınarak ve darbenin hemen ertesinde de 83 Ocak kararları ile birlikte bu dönüşümün gerçekleşmemesi ve Türkiye’nin eksen kayması yaşamaması için projeler aşama aşama uygulamaya kondu. Ortada direnen kitle olarak sosyalist gençler vardı. Mücadele içerisinde, hareket içerisinde yetiştiler. Bir anlamda bireysel karakter inşası ile cemaatsel yapının bireyi dönüştürmesi birbirine paralel olarak işliyordu. Cemaat ferdi yetiştiriyor, fertse cemaatle birlikte varolma savaşı veriyordu. Cepheler vardı, hareket vardı, örgütsel “yapı” vardı. Ortada hareketin ve mücadelenin olması gençleri diri ve kaim kılıyordu.

90’lı yıllarda bu sefer devletin üzerinde çullandığı kesim İslamcılardı. Geniş İslamcı gruplar, ortak mücadele hattı inşa etmenin doğal zorunluluğunu omuzlarında hissediyordu. İslamcı mücadelenin ana hattı Kemalistlerin yoğun baskıları, başörtüsü yasağı, Filistin meselesi, Çeçenistan ve Afganistan direnişleri üzerinden şekilleniyordu. Müslümanların hâlâ devletle barışık olmadığı, sistemin baskısını üzerlerinde an be an hissettiği yıllar yaşanıyordu.

Başörtüsü eylemliliği, işgal edilen topraklardaki direnişlere destek amaçlı düzenlenen kitlesel gösteriler İslamcı camiayı birbirine bağlayan ortaklık alanları olarak tutkal vazifesi görüyordu. Ortada siyasal manada yekpare bir “hareket” olmasa da bu ortaklıklar üzerinden işleyen mekanizma Müslümanların birbirlerine sahip çıkmalarına, ortak işler üretmelerine imkân tanıyordu. Ortada “açık” zulümler vardı ve bu “açık” zulümler şahısları bir arada tutan yegâne muharrik idi.

Geçmişe yaşanılan bu tecrübeler bizlere atasözünde de ifade olunan “birlikten” kuvvet doğacağı gerçeğini bir kez daha hatırlatmaktadır. Birliktelik ise ancak mücadele içerisinde olmaktadır. Yan yana gelen insanların “birlikte” hareket ettiğini ifade etmek o kadar da kolay değildir. Bunun sağlanabilmesi insanların ancak ortak eyleyişlerle mümkün olabilmektedir. Yaşadığımız dönemin temel meselesi de belki bu birlikte eyleyişlerin tam olarak gerçekleştirilemiyor oluşudur. Bunun sebebi bizatihi insanın özüne ilişkin bir sorunsal veyahut Müslümanların “davalarına olan sadakatsizlikleri” değildir. Yaşanılanlar, ortamı ve yapıyı da şekillendirmektedir. Baskıların, zulümlerin artık cepheden ve açık olarak işlenmediği, en azından bunun halkın büyük bir kesimine “sopa” yoluyla dayatılmadığı ve başka mekanizmalara başvurulduğu bir zaman dilimindeyiz. Zulüm mekanizmalarının “evrildiği” böylesi bir dönemde 2000’ler Türkiye’sini yaşayan insanlar olarak zulme karşı mücadele biçimlerimizi ve ortak eyleyişlerimizi yeniden değerlendirebilmeliyiz. Zulümat bitmedi, maskesini değiştirdi, araçlarını da yeniledi; karşımıza bambaşka bir halde çıkıyor. İşte bu başkalaşmanın üzerine gidebilmemiz gerekiyor.

Değişen nedir? Buna bakmak gerekir. Problemlerimiz gün gibi ortada durmaktadır. Sorunlar çözüm beklemektedir. Ortaya koyacağımız çözümler ise gelenekten bağımsız olarak ele alınmamalıdır. Bu noktada ifade edebileceğimiz iki tür gelenekten bahsetmek mümkündür. İlki “bu toprakların” yahut başka bir ifadeyle toplumumuzun üzerine bastığı zemin olarak eğrisiyle doğrusuyla memleket geleneği. Diğeri de 70’lerle birlikte memleket geleneğinden bağımsız olarak –bazen de bu geleneğe karşı olarak-   kendi geleneğini inşa etmeye çalışan bir İslamcı gelenek. Müslüman Gençlik için sorunun düğümlendiği yerlerden birisi burasıdır. İslamcı yapıların birçoğunda zaten sorunlu olan gelenek algısı konu Müslüman gençler özelinde tartışıldığında daha da katmerleşmektedir. Genç olmayı fiziksel manada hayati tecrübelerden uzak olmak olarak aldığımızda, gençlerin içinde yaşadıkları topluma ve geleneğe karşı sırt çeviriyor olmaları, onları bindiği dalı kesen adam konumuna sürükleyecektir.

Peki gelenek deyince neyi kast ediyoruz, biraz açalım: Geleneği nötr bir kavram olarak ele alıyoruz. Böyle aldığımız anda gelenek üzerinde basabileceğimiz bir zemin olarak işlevsel hale gelmekte ve sorunların çözümünde bize yol gösterici olmaktadır. Gelenek, bünyesinde iyilikleri, kötülükleri ve iyi ile kötü dışı bir alan olarak menduplukları (?) barındırır. Geleneğe karşı ortaya koyduğumuz tavır bizim siyasal konumlanışımızı da belirleyecektir. Bu tavır alışları da üçe ayırmak  mümkündür.

Evvelen, gelenekte var olan iyiliklerin olduğu gibi bırakılması yahut daha güzele ulaşmak için gelenek üzerinden yeni çabalar ortaya koyarak “iyiliklerin artırılması” şeklinde ortaya çıkar. Saniyen, yanlışları yahut kötülükleri düzeltici bir tavır olarak ıslahatçı tavırdır. Toplumun hassasiyetlerini dikkate alarak tedrici bir yöntemle yanlış giden mekanizmaların düzeltilmesidir. Ve salisen, aksayan yönleri tamamlama şeklinde ortaya çıkan tavırdır. Bu üç yaklaşım sayesinde yanlışlar düzeltilir, noksanlıklar tamamlanır, iyilikler de artırılır. Böylece toplumsal olan içeriden bir dönüşüme uğramış olur. Yönteme ve değişime ilişkin tavrın bu şekilde olması taraftarıyız. Böylece tarihi tecrübeden maksimum verim elde edilebilecektir.

Bu noktada denebilir ki Müslüman Gençlik toplumun geleneğini ve büyük oranda beslendiği 70’lerin İslamcı geleneğini de hesaba katmalıdır. Abicilik, ablacılık yapmaksızın, fakat ağabeylerin ablaların ortaya koyduğu tecrübelerin üzerinde basan ve bu tecrübeleri de aşmaya çalışan bir çaba olmalıdır bizimkisi. Ortaya koyduğumuz siyasal tavırlar kamunun hassasiyetlerini de akılda tutarak ortaya konulmalıdır. Burada dikkate almak ve akılda tutmak ifadelerini özellikle kullanıyoruz. Zira bu dikkate alma meselesi “yönteme” ilişkin bir meseleyi yansıttığını ifade ediyoruz.  Yoksa ahlakın sabiteler alanına girdiğini ve ‘toplumsal hassasiyet’ adına Allah’ın batıl dediğine hak deme gibi bir tutumu salık veriyor değiliz.

Gençlik hareketlerini çıkmaza sokan tutumların başında ortaya koymaya çalıştığımız gelenek ile ilintili tavır alışlar yatıyor aslında Radikal tutum tam da bu noktada gelenekle cepheden savaşmayı öneriyor. Sol olsun İslamcı olsun birçok gençlik hareketinde gözlemleyebildiğimiz bu tutum, bir süre sonra hareketin kendi içine kapanmasında, elitist bir pozisyona sürüklenmesine ve en nihayetine kendi hatalarının faturasını topluma kesmesine sebebiyet veriyor. Ne diyor birçok siyasal hareket: “Biz el-Hak’ız. Toplum bizi anlamıyor.” Bu sızlanmaların sonu gelmiyor ne yazık ki. Oysa aynayı kendisine tutsa görecek gerçeği. Suç halkta mı kendisinde mi? Sorunun hem içeriğe ilişkin hem de yönteme ilişkin olduğunu anlayabilecek. Aslında bu farkındalık neticesinde birlikte sorgulama ve yeniden kendini inşa etme süreci başlayacak.

Radikal tutumu kendisini Müslüman halk ile kurulan diyalogda göstermektedir. Bu noktada, Müslüman halk ile 80’lerin İslamcılarının iletişim kanallarından bahsetmek faydalı olacaktır.80’ler ve 90’lar İslamcılarının halk ile kurmuş oldukları dilde sıkıntılar geleneğe ilişkin radikal tutumla ilgilidir. En başta da ifade ettiğimiz üzere çeviri eserler vasıtasıyla İslamî kaynaklara tekrardan dönmeyi amaçlayan, asıl İslam ile kültürel İslam’ın farkına varmış Müslüman gençler, dinin hurafelerle bezenmiş boyutundan hicret etme çabası içerisine girmişlerdi. Bu çaba bir zaman sonra ortaya koyulan dilde “radikalleşmeye” ve Müslüman halka karşı bir restleşmeye dönmüştü. Müslüman gençler “radikal dönüşüm” için İslami dili gereğinden fazla zorluyorlardı. Cahil halkı(!) Hak dine ulaştırma görevini omuzlarında hisseden radikal gençler adeta halk ile cepheden savaşıyorlardı. Anne babalara “of bile denilmemesi” gerektiğini söyleyen ayetler dahi askıya alınıyor, bodoslama bir tebliğ ve irşad faaliyetine girişiliyordu.

Halk ile kurulan iletişimdeki zaafları anlatabilmek adına, Cuma namazı ile ilgili üretilen fıkhı ifade etmek anlamlı olacaktır. Öyle ki üretilen bu fıkha göre Cuma namazı ancak özgür bir ülkede kılınabilirdi. İslam ahkâmının uygulanmadığı Türkiye Cumhuriyeti’nde Cuma namazı kılmak siyasal özgürlük şartlarının sağlanamamasından ötürü geçersiz sayılmaktaydı. Cuma namazı kılmamanın toplumdaki karşılığının ne olduğunu çok iyi bilen Müslüman Gençler namaz vakitlerinde bir şekilde ortadan kayboluyorlardı. Radikal toplumsal dönüşümü hedefleyen bir diğer kısım Müslüman genç ise halk ile cepheden savaşmayı göze aldığından olacak ki herkesin namaza gittiği vakitte dükkânın önünde bacak bacak üstüne atıp sigarasını tüttürebiliyordu.

Yukarıda biraz da ironize ederek anlattığımız örnek Müslüman halk ile kuracağımız iletişim ve daha sonrasında oluşabilecek bir siyasal yapının ortaya koyacağı hareket fıkhı açısından çok manidardır. Tarihe nötr bir araç olarak bakmak biz Müslümanların akıntıya karşı boşa kürek çekmemizi engelleyebilir. Halk ve gelenek ile cepheden savaşmak yerine, gelenek üzerine inşa edilen, geleneği içeriden dönüştüren bir söylem bizlere daha geniş kapılar açabilir. Yanlışlar düzeltilebilir, iyilikler sürdürülebilir yahut daha güzel olana ulaşmak için mücadele edilebilir. Fakat tüm bunların yapılması için bir zemine ihtiyaç vardır. İşte biz bu zeminin memleketin iç dinamikleri olduğunu ifade ediyoruz. Devrimci bir siyaset yerine memleket gerçeklerini dikkate alan bir yönelişe olan ihtiyaçtan bahsediyoruz. Batıl olanın, zulüm olanın uzun vadede zaten tutunamayacağına inanıyoruz. Fıtri olmayanın bir gün yok olup gideceğine inanıyoruz. Fakat bunun, halka karşı savaşarak ve radikalizmin yahut devrimciliğin köksüz yöntemleriyle de olabileceğine inanmıyoruz. Halk ile, halk içinde hep birlikte öğrenerek; kurtuluşa giden kapıları birlikte aralayabileceğimize iman ediyoruz.

Radikal siyaset tarzlarının dönüşebileceği 2000’ler asılında bizler için bu anlamda bir imkâna dönüşebilir. 70’lerin Sağ-Sol çatışması ve 90’ların Dindar-Kemalist karşıtlığı ideolojik savaşımlar ve kamplaşmalar içerisinde iki taraflı bir dünyayı öngörüyordu. Kafalar, ya siyah ya beyaz; ya ondansın ya bendensin, ikiliği üzerinden işliyordu. İdeolojik olan üzerinden hareket etmek de, sorunların öylece ortada kalmasına sebep oluyordu. Bugün ise geçmiş dönemlerde es geçilen bu noktalar, geniş Müslüman halk kitlelerinin ihtiyaçlarının, sıkıntılarının nasıl çözülebileceği konusunda bizleri zorunlu olarak düşünmeye ve eylemliliğe sevk ediyor. Kamplaşmalar daha esnek artık. Farklı ideolojik arka planı olan gençler bir masa etrafında oturup konuşabilme ve meselelerimize dair çözümler üretebilme cesaretini ortaya koyabiliyorlar. Birbirini tekfir eden, şeytanlaştıran eski tüfek İslamcılara kıyasla şimdiki kuşak, meseleleri itikadi boyuta çekmeksizin çözüm arayışlarına girişiyor. Bu önemli bir kırılmadır. Kıymetli bir yöneliştir. Artık sorunlar ideolojik gerekçelerle halının altına süpürülmeyecektir. Meselelerimiz itikadi alanın kıyısında ve fakat ‘bize ait olan’ boyutta sonuna kadar tartışılacaktır.

2000’li yıllarda ortak eyleyişlerimizin zora girmesinin bir başka nedeni de soğuk müdahalenin olmamasıdır. Bu da bizleri ayrı ayrı takılma ve kendine Müslüman olabilme gibi tavırlara itebilmektedir. “Görünür” zulmün 90’lar da olduğu gibi kitlesel boyutta bizleri etkilemiyor oluşu örgütleşememe sorununu gündeme getiriyor. Başörtüsü ile okula gidebiliyoruz, Başbakanımız İslam’a sövmüyor namaz da kılıyor üstelik. Sembolik olarak orada duran bu göstergelerin aksine zulüm biçim değiştirmiştir. En temelde siyasi, iktisadi ve kültürel boyutta ortaya çıkan zulümler Türkiye özelinde Müslümanlar açısından siyasi ve kültürel olandan ekonomik olana kaymıştır. Kayan, terazinin bir diğer kefesidir. Denge değişmiştir. Zulmün siyasal ve kültürel olan yönleri ortadan kalkmamıştır. Kefenin yönü bir diğer alan üzerine yoğunlaşmıştır. Ekonomik alanda meydana gelen “yoğunlaşma”  siyasal olanla desteklenmektedir. Böylece “sopa” politikaları daha derinden işlerlik kazanmaktadır. Son tahlilde, meselelerimizin en can alıcı noktaları siyasal ve ekonomik oluşlarıdır.

Böylece, üzerinde kafa patlatmamız gereken sorunların çerçevesini çizdikten sonra bu sorunların çözümü için mücadele ortaya koyacak biz Müslümanların yapısal sorunlarından da bahsetmek gerekmektedir. Bu noktada, özneleşme çabası içerisinde olmamızın gerekliliği ortadadır. Benzer ihtiyacı hisseden ve kedisini İslam dairesi içerisinde konumlandıran yapılarla dirsek temasımızı artırmamız gerekmektedir. Bizlerin de büyük oranda beslendiği 90’ların İslamcı yapılarının tecrübelerinden faydalanabilmeliyiz. Bu noktada hatırlatmamız gereken en önemli nokta, denetleme mekanizmalarını sürekli işlevsel tutmamızın gerekliliğidir. Yıllarca dilden dile dolanan meşveret kurumunun yapılarımızda bir türlü hayat bulamıyor oluşunu sorgulayabilmeliyiz.

90’ların İslamcı yapılarındaki zaafları aşabiliriz. Stalinist örgütçü zihniyetin İslamcı yapılara da yansıdığı bir dönemden daha esnek organizasyonların kurulabileceği bir sürece doğru yönelmiş bulunmaktayız. İstişare mekanizmasını daha çok tartışmaya açmalıyız. Gerçekten ortak kararların işlerlik kazandığı, meselelerin hak-batıl boyutundan, doğru-yanlış boyutuna çekildiği bir düzleme ihtiyacımız var. Birbirimizi ikna ederek, düşünsel olarak etkileyerek, daha mutedil bir siyasal hat oluşturabiliriz. İstişarenin olmadığı, kapalı kutu yapıları dönüştürme sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz. Bunu da ancak ahlaken olgunlaşmış ve zihnen özgürleşmiş bireyler yapabilir. Bireyleşme sürecimizi tamamlamadan örgütleşme işine girmek bir süre sonra bizleri, diğerlerinin kontrolüne sürükleyecektir. Böyle bir yapı, daha sonraki süreçte denetleme mekanizmasının zayıflaması ile birlikte yozlaşmaktan ve kendi içine kapanmaktan kurtulamayacaktır.

İstişarede yaş sınırı yoktur. Bu anlamda gençlik fiziksel sınırları ifade etmez. 20 yaşındaki bir delikanlının da 60 yaşındaki bir eski tüfeğin de ortaya koyacağı bir gerçeklik vardır. Birbirimizi dinlemeyi öğrenmeliyiz. Hakikat mutlak olsa da siyasal alanda doğru-yanlış kavramı çok da net değildir. İşte bu noktada genç-yaşlı demeksizin bütün İslamcı yapı mensuplarına sorumluluk düşmektedir. İtikadi alandan, doğru-yanlış ikilikleri alanına çekilebilen ve bu sayede birbirimizi ikna üzerine oturtulabilen bir yapı ile bu sorunlarımız çözüme kavuşabilecektir.

Meşveret kurumunu içeriğini gerçek manada doldurmak amacıyla hiyerarşi ile non-hiyerarşi arası bir vasatı tutturmanın yollarını aramalıyız. Hareket, gücünü denetleme mekanizmasından alır. Bu mekanizma zayıf olunca ister istemez tek adamın, abinin, hocanın görüşünün mutlaklaşması ve hareketin kaderini belirlemesi kaçınılmaz olacaktır. İstişarî olanın yaygınlaştırılmasını ve denetleme mekanizmalarının kuvvetlendirilmesinin yollarını aramalıyız. Birlikte iş yapma olanaklarımızı artırmalıyız. Yapıların mutlak hiyerarşi halini almamasının yolu ancak denetimden ve katılımcılığın artmasından geçmektedir.

İstişarede ortaya koyulacak konular açısından 80’lerin İslamcılarından farklı olarak 2000’lerin İslamcıları kavramları itikadî alandan doğru-yanlış alanına çekerek yeniden tartışmaya açmaktadırlar. İki kutuplu dünyanın bir alışkanlığı olan sağ ve solun bir alternatifi olarak üçüncü bir yol daha var diyen 80’lerin İslamcılarının çıkışları şüphesiz kıymetliydi bizler için. Fakat “model” üretmekte yetersiz kalan bu İslamcılığın aksine 2000’ler İslamcıları “model üretme” üzerine kafa yormalıdır. Model üretmede en temel noktalar ise sorunlarımızın belirlenmesi ile ortaya çıkacaktır. 40 yıllık tecrübe ile az çok bir direniş literatürü oluşmuştur. Bunun üzerinde koymak gerekmektedir. Bu modeller yönetim/iktidar mekanizmaları, ekonomik sistem ve hukukî mekanizmalar üzerine kafa yormakla gerçekleşebilir. Şimdiye kadar yapılan bir yığın eleştirinin üzerine çıkmak gerekmektedir.

Açık göstergeler bizleri zulme karşı ortak mücadele geliştirmeye itmişken zulmün boyut değiştirmesi, daha kapalı ve daha derinden ama alttan alta akan bir boyuta sürüklenmesi mücadele biçimimizi ve –“neye” karşı mücadele edeceğimizi de belirlemektedir. Ekonomik zulümler olduğu gibi ortadadır. 80 sonrası süreç katlanarak devam etmektedir. İslamcı gençlerin üzerinde düşünmesi gereken en temel nokta burasıdır. Bu süreç sadece memleketimiz özelinde yaşanmamaktadır. Belki bizim erken “demokratikleşme” hikâyemiz, bizi bu süreci diğer İslam beldelerine nazarla daha önce tecrübe etmeye zorlamıştır. Arap isyanlarının dahi en temel dinamiği “ekmek” ve “hürriyet” meselesidir. Hürriyet kısmen de olsa sağlanacaktır. Fakat bundan sonraki süreçte Arap Müslümanların da test olunacağı alan siyasal iktidar ve ekonomik paylaşım üzerine olacaktır. İktidara gelen İslamcılar kâfirlerle olan ilişkilerini nasıl şekillendireceklerdir? NATO ve AB mekanizmalarının esiri mi olacaklardır yoksa bu yapılara alternatif yapılar oluşturabilecekler midir? Uluslararası ölçekte ana gündem Amerikanlaşmama, İngiliz tipi Müslüman olmama üzerinden işleyecektir. Ekonomik alanda ise üretim tüketim ilişkileri nasıl düzenlenecektir? Kazanılanlar nasıl paylaşılacaktır? Hakça bölüşüm mekanizmaları işletilerek geniş halk kitleleri sefaletten biraz olsun kurtulabilecek midir? Yoksa mülk yine belirli bir elit kesimin eline mi yığılacaktır? Musluğun başı abdestsiz olandan “abdestli” olana geçmiştir. Abdestliler, malın bölüşümünde geniş halk kitlelerine ne vadedeceklerdir? Bunun gibi soruları çoğaltmak mümkündür. Biz Müslümanların yeni dönemde kafa yoracağı meseleler muhtemelen bu konuların sınırlarında dolaşmak olacaktır. Memleketimiz özelinde de İslam beldelerinde de iktidar, gâvurla olan ilişkiler ve paylaşım sorunu gündemlerimizi merkezini işgal edecektir.

Özetle bizim nesil Müslüman Gençler açısından temel kırılma yukarıda da ifade ettiğimiz üzere birkaç noktada gerçekleşecektir. Bunlar sosyal adalet vurgusu, dünya sistemine karşı direniş ve dönüştürme (antikapitalizm ve antiemperyalizm), iktidarın İslamî dönüşümü (Siyasetin İslamizasyonu), ve halkımızın İslamî ve kültürel taleplerinin gerçekleştirilmesi şeklinde ifade edilebilir. Daha adil bir dünya, bu meseleler üzerinden şekillenecektir.

Ortada sorunlar olduğu gibi durmaktadır. Önce devleti ele geçirip daha sonra yukarıda aşağı bir değişim-dönüşüm gerçekleştirme dönemi kapanmıştır. Sistemin İslamîleştirilmesi tek yönlü işleyebilecek bir süreç değildir. Aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı dönüşüm birlikte gerçekleştirilmelidir. Biri diğerin alternatifi değildir. Müslüman halkın yeniden İslamlaşması ve sorunlarımızın ortak çabalar ile çözülmesi aşağıdan yukarı doğru bir değişimi hedeflerken; İslamî zemine dayalı politik bir hareket ile iktidar erkinin kullanılması ve siyasal olan üzerinden sistemin dönüştürülmesi ise yukarıdan aşağı bir dönüşümü esas almaktadır.

Siyasal süreçlerin çift işlemesi gerektiğini ifade ettik. Yukarıdan aşağı değişimi politik olanla kurduğumuz ilişki açısından tehlikeli sınırlarda dolaşmak olarak gören anlayışlar bir nebze haklıdırlar. Siyaset yapmak demek tercih etmek demektir. Seçim yapmak, taraf olmak bünyesinde riski barındırır. Ayrıca şiddetin ta kendisidir. Tüm bu gerçekliğe rağmen ahlaklı kalma adına karşılaştığımız sorunlardan steril bir konuma çekilme tavrı zulmü ortadan kaldırmayacaktır. İyi insanlar olarak kalabiliriz fakat küfür ve zulüm tüm hızıyla bizleri kuşatacaktır. Tikel ahlakilikler küresel zulümleri ortadan kaldırmayacaktır. Herkes evinin önünü temiz tutsa dahi birileri çıkıp mahallemizi kirletmenin yollarını arayacaktır. İşte tam da bu nedenle bireysel ahlaki dönüşümle, toplumsal ve siyasal olanın daha adil olana evrilmesi birlikte düşünülmesi gereken meselelerimizdendir. Sorunlar gözümüzü kapasak dahi, sıcak yuvalarımıza dönsek dahi ortada olduğu gibi durmaktadır. İşçi cinayetleri, taşeronlaşma, Türklerin, Kürtlerin ve Anadolu’da yaşayan diğer kavimlerin kültürel ve hukuki hakları, evsizler meselesi, fuhşa zorlanan kadınlar, uyuşturucu müptelası gençler, sokak çocukları, göçmenler, şiddete uğrayan kadınlar ve erkekler, siyasal mülteciler gibi meseleler sadece ‘bireysel fücur’ kaynaklı zulümler olarak anlaşılamaz. Hem aşağıdan yukarı bir uğraşı ve bu anlamda mikro siyaset üretmeyi hem de yukarıdan aşağı devlet erkini kullanarak yahut bu erkin kullanılmasını zorlayarak siyaset üretmeyi gerekli kılar. 2000’lerin Müslüman Gençlerinin ana gündemleri bu meseleler üzerine kafa yormak ve çözüm üretmek olmalıdır.

Hürriyet, Musavvat ve Uhuvvet bizim için Allah, Ekmek, Özgürlük formuna dönüşmüştür. Adaletin, ekonomik, hukuki ve siyasi alanda tecelli etmelidir. Ekmek hakça bölüşümü, kapitalizmden farklı olarak Müslümanca üretmeyi ve paylaşmayı ifade ederken, özgürlük hukuki ve siyasi manada insan onuruna yaraşır düzenlemeleri ihtiva etmelidir. Biz Müslüman Gençler için da bunun “nasıllığı” üzerine kafa yorma görevini boynumuzun borcudur. Herkes hak, adalet, özgürlük demektedir. Her mümin “Huzur İslam’dadır.” demektedir. Hangi mümine sorsanız en adil ekonomik, siyasal ve hukuki sistem İslam’dadır diye yanıt verecektir. Peki, nasıl dediğinizde kocaman soru işaretleri zihnimizde belirmektedir. İşte bizlerin temel meselesi de sistemlerin adilliğinin ‘nasıl’ olacağı üzerine kafa yormak olacaktır. Kur’an bize dertlerimizin çaresini hususunda yol göstermektedir. Eyvallah, El-Hak doğru söylemiştir Allah Teala, işittik, itaat ettik. Amma velakin Kur’an bize hazır reçeteler, bir yutumluk ilaçlar sunmamaktadır. İmtihanın gereği de burada ortaya çıkmaktadır zaten. Vahyi ilkelerin ışığında modeller ve yeni fikirler üretmek bizim imtihan alanımızı oluşturacaktır.

Kendimizi gençlik için tavsiyelerde bulunacak bir makamda görmüyoruz. Bu; âlimlerin ve hocaların işidir. Biz ancak hakkı ve sabrı tavsiye etme açısından yaklaşıyoruz meseleye. Vaaz kürsüsünden konuşmuyoruz tüm bunları söylerken. Halkla beraber öğrenen ve birbirimize doğruları hatırlatan insanlardan olmayı temenni ediyoruz. Tam da bu noktada Müslümanlık-İslamcılık ayrımını özellikle vurgulamanın gerekliğine inanıyoruz.

Müslümanlara siyasallaşmayı önerirken altyapı-üstyapı diyalektiğini Müslümanlık-İslamcılık ikililiği üzerinden okumak anlamlı olacaktır. İslamcılık yapmadan önce Müslümanlığın altı kalın çizgilerle çizilmelidir. Önce Müslümanlık, önce ahlak, önce iman denmelidir. Ahlaken kendini yetiştirmemiş, karakteri oturmamış, ergen bozması Müslümanlarla İslamcılık yapmanın imkânı yoktur. Ahlak, bizleri Kur’anî ilkelere götürür. Ahlakın değişmez olduğunu kabul eden Müminler olarak namaz kılmayı, yetime kol kanat germekten, oruç tutmayı taşeron zulmüne karşı mücadele etmekten ayırmıyoruz. Bunları birbirinin alternatifi olarak da görmüyoruz. Her bir amalin Allah katında karşılığının olacağına inanan insanlar olarak ahlaki ve siyasi “bütünlüğü” gözetiyoruz. Fakat Müslümanlık İslamcılık ayrımına gitmemizin ve Müslümanlığı İslamcılığın zemini olarak görmemizin nedeni İslam’dan ayrı, ahlaktan ayrı bir İslamcılık icat edilmesi dolayısıyladır. Siyasi emellerine ulaşma gayesi güden bir takım zevat İslam’ı ve Müslümanları nesneleştirmeye çalışmaktadırlar. İslam’a bütüncül yaklaşma niyetleri olan insanlar İslam tezgâhından işlerine gelen ürünü almak konusunda rahatsızlık duymamaktadırlar. İşte tam da bu nedenle Müslümanın olmadığı yerde İslamcılıktan bahsetmenin anlamsız olduğunu ifade etmek isteriz. Evet, önce ahlak diyoruz.

Müslüman gençliğin siyasallaşmasını ve örgütlü bir yapı haline gelmesini özellikle temenni ediyoruz. Bu yapıdan kastımız ise tek bir çatı altında örgütsel mücadele veren şahıslar olarak algılanmamalıdır. Bu siyasal yapı, farklı platformlarda mücadele veren ve İslamcılık iddiasında bulunan Müslüman gençlerin aralarındaki mevcut sınırları esnetmeleri ve ortak mücadele alanları belirlemeleri ve bu alanlar üzerinden ortaklaşmaları ile oluşabilir.

Siyasal mücadele araçları bizden öndeki kuşaklar arasında çokça tartışma konusu olmuştur. Daha ziyade “sistem içi araçlar” bağlamında üzerinde tartışılan bu kavramlar – dergi, dernek, vakıf, medya organları, parti vs. – itikadi alan boyutunda değerlendirilmiş ve Müslümanlara çokça zaman kaybettirmiş meselelerdendir. Aracın amaçsallaştırılması riskini de akılda tutarak günümüz Müslüman gençlerinin bu gibi “araçları” itikadı boyutta değerlendirmemeleri sevindirici bir durumdur. Ana meselemiz Hakkın ve Adaletin bireysel, toplumsal ve siyasal alanda yaygınlaştırılması çabası olduktan sonra hangi aracın kullanılacağı meselesi teknik ve taktik boyutta kalmaktadır. Mutlak siyasallaşma ise partiler aracılığı ile olmaktadır. Belki de Müslümanların tıkandıkları nokta da burasıdır. Yıllarca kültürel ve ideolojik alanlarda birikim yapan İslamcı yapılar AK Parti örneğinde olduğu üzere onun bünyesine katılarak heba edilmekte yahut siyasal sinizm ve saf ahlakçılık tutumlarla geri çekilerekten toplumu ıslah edici, zulümatı giderici siyasal bir harekete evirilememektedir.

80’lerin solcuları ve İslamcıların kesiştiği ortak bir nokta vardı: Devlet aygıtının ele geçirilmesi. İktidarı ele geçirirsek tüm sorunlar kendiliğinden çözülecekti. Uğraşıldı, çaba sarf edildi fakat devrim bir türlü gerçekleşmedi. Devrim olmayınca adalet de gerçekleşmemiş oldu doğal olarak. Ah bir devrim olaydı siz o zaman görecektiniz nasıl bir ülke olurdu burası. Fakat hiçbirimiz göremedik o güzel cenneti. Proje yarım kaldı devrim gerçekleşmedi. Peki, ne yapacağız. Devrim için yeniden mi yollara düşeceğiz? Bunun cevabı çok da net değil aslında zihnimizde. Adaleti bizzat iktidarın el değişmesi olarak algılarsak böyle bir düşünme tarzı bir aldatmacadan ibaret kalır. Oysa biz toplumsal ve bireysel ahlaki dönüşümümüzü, birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye edişimizin, birlikte zulme karşı direnişimizin, bireysel İslamî dönüşümümüzün iktidarın dönüştürülmesi kadar önemli olduğunu vurgulamak isteriz. Daha önce de ifade ettiğimiz şekilde adalet deyince, hayır-hasenat, eğitim, kültür, tebliği çalışmalarımızla aşağıdan yukarı bir değişimi talep ederken, bu değişimi Müslüman halk ile birlikte yaşarken; aynı anda yukarından aşağı bir dönüşümü de talep etmeyi anlıyoruz. Birini diğerinin alternatif olarak ele almıyoruz.

Ortada mevcut iktidara alternatif olabilecek, emperyalistlere karşı dik durabilecek, ezilen mustazafların hakkını koruyacak, neoliberal talana ve dönüşüme dur diyebilecek, sosyal adaletçi ve İslamcı idealler ortaya koyan siyasal bir yapı da yoktur. Ufak kıpırdanmalar vardır fakat birçok oluşum ya AK Parti’nin parantezine girmekte ya da kendisini tamamen hayır hasenat işlerine, eğitim ve kültür faaliyetlerinde vakfetmektedir. Bunları ifade ederken kültürel faaliyetleri, hayır hasenat çalışmalarını, İslami eğitim programlarını tiye alıyor yahut tahfif ediyor değiliz. Böyle bir cahillikten Allah’a sığınırız. Söylemek istediğimiz Dünya sistemine karşı bağımsız bir irade ortaya koyabilecek, ekonomik alanda kapitalizm dışında Müslümanca üretim-tüketim modelleri üretebilen, halkın İslamî değerlerine savaş açmayan, mustazafların ve ezilenlerin gaspedilen haklarının teslimi noktasında mücadele edebilecek, memleketin ve halkın sorunlarına çözüm üretebilecek “saf İslamcı” bir siyasal partinin yokluğu noktasındadır. İşte bizler de böyle İslamcı siyasal hattı inşa etmenin yollarını aramak durumundayız.

Tabiidir ki bu siyasallaşma hedefini her Müslümanın sırtına bir zorunluluk olarak yüklemiyoruz. Birimiz, ehli zühd bir hayat yaşamayı öncelerken bir diğerimiz entelektüel çabayı merkeze koyacaktır. Bir diğerimiz ise bu işler ancak eğitim ve irşad faaliyetleri ile olur diyeceklerdir. Her bir tecrübe bizim için anlamlıdır, kıymetlidir. Aramızdan âlimler de çıkacak, aydınlar da, öykücüler, şairler, tebliğciler, eğitimciler de. Tüm bu grupların yanında kendini siyasete ve iktidara adamış, hırslı, aşk ile çalışacak siyaset erbabının olması da gerekmektedir. Fakat bu gereklilik bu işe inanan imanlı, ahlaklı, siyaset bilgisi olan, tarihi ve dünyada dönen dolapları idrak edecek ferasete sahip belirli bir ‘zümrenin’ işi olacaktır ki bu da eşyanın doğasına uygundur.

Allah’ın varlığı umudun olduğuna işaret eder. Bizler de umuda inanıyoruz. Zulüm ve kötülüğün ârızi olduğunu düşünüyoruz. Layık olabilirsek Allah nurunu bizim ellerimizle tamamlayacaktır. Bu yolda mücadele eden ve yeryüzünün daha adil bir yer olması için çabalayan Müminlerden olmak temennisiyle.

2 Responses

  1. mustafa emin dedi ki:

    yazının temel omurgası, sevgili habil sağlam’ın tokad’ın sempozyumunda ranciere’den hareketle dile getirdiği “siyasal’dan kültürel’e islamcılık” teziyle örtüşmekte. habil’in islamcılığın teklif ve tehdit içeren iddiasını yitirdikten sonra siyasal alanda kaybettiği mevzileri, sosyal ve kültürel alanda temsillerle nasıl doldurmaya çalıştığını (yardım dernekleri endüstrisi, sempozyumculuk, tinktankçilik vb) çok iyi resmetmişti. fasıla’daki diğer pek çok yazı gib bu da genel olarak teorik bir islamcılık tartışması yapıyor, o da bana havanda su dövmek gibi geliyor. onun için bir parça da dağınık bir yazı gibime geldi. heyecan verici değil yani. ama istifade edilir.

  2. İslamcılık bir yol bulmaya çalışıyor kendisine. Siyasallaşma alanları kontrol altında. Zayıf bir unsur olarak değil, bilinçli bir cemaat olarak İslami gruplar varlıklarını sürdürebilmek adına kültürel islamcılığa evriliyor. Bu açıdan kültürel islamcılık bir tercihten öte sürecin bir zorunluluğu gibi beliriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.