AKP’nin Kapanan Parantezi: Toparlanın Gitmiyoruz!

23 Haziran günü, seçim gecesi Binali Yıldırım İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmediğinden Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Devlet Bahçeli’nin yaşadıkları ağır yenilgi kesinleşir kesinleşmez Twitter’da #ToparlanınGitmiyoruz hashtag’i açıldı. AKPliler için ‘Yenildik ancak bu yenilgiden sonra yeni yengilere yelken açabiliriz. Gevşemeyelim, üzülmeyelim. Daha yapacak çok işimiz ve ulaşacak hedeflerimiz var.’ gibi mesajlara işaret eden bu zekice cümleyi muhtemelen şimdilerde 30lu yaşlarda olan ve 2001 Türkiye’sini yaşamış bir İslamcı teklif etti. Zira böyle bir etiketi anlamlı görebilmek için Eski Türkiye’nin son dönemlerini ve sistemin taşıyıcılarının halka reva gördükleri şiddeti yaşamış biri olmak gerekiyor. Bununla birlikte etikete gösterilen teveccüh ise büyük oranda referans kaynaktan bağımsız olarak gelişti. Etiketi destekleyenler büyük oranda cümlenin evvelinden bihaber olabilir. Ayrıca bazı cümleleri sahiplenmek için referansını özellikle bilmek gerekmiyor. Pekala cümlenin ilk hatırlattıkları, sahiplenmeyi anlamlı kılabilir.

Bu cümleyi AKPlileşmiş bir İslamcının bulmuş olma ihtimalini bir kenara koyalım ve değdiği yeri anlamak için 18 yıl öncesindeki karşılığı ile şimdiki karşılığı arasında eleştirel bir analoji kurmak ve sürecin fotoğrafını çekebilmek için karşılaştırılma yapmamız gerekiyor. AKP’nin hala İslamcılığın ekmeğini yemeye talip olduğunu biliyoruz. Ve İslamcılık düşüncesinden bir çıkış bulabilme ihtimalinin ölmemiş olması nedeniyle kapısının önünde göreve talip bir şekilde el pençe divan bekleyen ve Pelikancı denilen trol şebekesinin tasfiyesi sonrasında pozisyon elde etme hayali kuran bir kısım insanlar var. AKP ise bu tipleri alargada tutarak kartlarını iktisatlı harcıyor görünüyor. Bu yazıda ise tüketilemeyen ve tekrardan kullanılabilir mi acaba diye bakılan bir sermayenin yukarıda kısmen işaret ettiğim bazı sebeplerle hala tartışılır olması hasebiyle, ifşa amaçlı bir dönem karşılaştırması yapmaya çalışacağım.

“Toparlanın Gitmiyoruz!” sloganı 2001 sonbaharında İsmet Özel’in başlattığı bir konferans serisinin adıydı. O zamanlar ülkenin geleceği noktasında İslamcı cenahta ciddi bir karamsarlık vardı. 28 Şubat döneminin kara bulutları, galat-ı meşhur ifadeyle, mahallenin üzerinde geziniyordu. Sistemin taşıyıcısı olan güçlerin de ülke için sükunet vaat etmediği açıktı. Buna mukabil sistemle arasında mesafe olan İslamcılar en azından kadro düzeyinde henüz pek kirlenmemişti. Şehre ve ülkeye dair söyleyecekleri, söylenmemiş sözleri olduğunu iddia ediyorlar ve buna inanıyorlardı. Siyasetteki gerilimli durum ister istemez; ülkenin kalıplarına sığamadığını hisseden gençlerin hicret etmekten bahsettiği ve çıkışın yollarını aradığı, taşrada kendini mehdi ilan eden kurtarıcı meczupların bolca türediği, geleneksel ya da radikal çevrelerde örgütsel dağılmaların yaşandığı, devrimci idealleri taşıyan insanların kişisel hayatlarında derin savrulmalara gark olduğu, bazı marjinal yöntemlerin tercih edilmesi gerektiğini savunan grupların çokça çıkmaya başladığı, alakalı alakasız öğrenci evleri baskınlarının yapıldığı ve özellikle İslamcılar için korku atmosferinin devam ettiği, ufak çaplı (tabi ki şimdikiyle asla kıyaslanamaz) işkencelerin yapıldığı, Beyazıt’ta zayıf, pek kitlesel olmayan ama coşkulu geçen Filistin ve başörtüsü eylemlerinin vuku bulduğu, meşhur İstanbul valisi Erol Çakır’ın o dönemlerde pahalı olduğundan şimdikinden daha iktisatlı kullandırdığı biber gazını keşfettiği, ekonomimizin olabildiğince kırılganlaştığı ve süper güçlere el açmamızın manşetlere taşındığı ilh. olayların yaşandığı kasvetli bir atmosfere neden olmuştu. Belediye ise hala dindarların elindeydi. 1999 seçimlerinde Ali Müfit Gürtuna küçük bir farkla belediyeyi almıştı.

İsmet Bey böyle bir zamanda Gerçek Hayat dergisinin bir konferanslar dizisi olarak “Toparlanın Gitmiyoruz!” başlıklı konferanslara başlamıştı. İlk etkinlik Eylül 2001’de Cemal Reşit Rey’de yapıldı. 11 Eylül saldırılarının yapıldığı gün üniversite kaydım için İstanbul’a hareket etmiştim ve kayıttan sonra arkadaşlarla birinci konferansa etkinliğine hevesle gitmiştim. Salon o tarihe kadar girdiğim ve gördüğüm en büyük mekanlardan biriydi ve tıklım tıklım doluydu. Arzulu ve bir arada duran bir kalabalık vardı. İsmet Özel bu etkinlikte, Bernard Lewis, Albert Sorel, Jürgen Habermas gibi düşünürlere kendince bulduğu cevapları canları sıkkın ve arayış halindeki bir kalabalığa anlattı. Ne salonda bulunanlar İsmet Bey’in gerçek muhataplarıydı ne de anlatılanlar ilgili adreslere ulaşmıştı. En azından bu etkinlik için anlatılanlar havada kaldı, salondakiler de tutuk buldukları ve pek anlamadıkları bir konuşmaya mecbur kalmışlardı. İsmet Bey’in anlattıkları hemen rasyonelleştirilebilecek somut fikirler kesinlikle değildi, akut çözümler gerektiren toplumsal sorunlara dair cevaplar arayan kalabalık için birçok soru o gün havada kaldı. Ancak toparlanmak, bir yerlere kaçmamak ve umudu yitirmemek gerektiği düşüncesinin değdiği gerçeklik mekanı paylaşanlar için görünür olmuştu. Kanaatimce o gün kafaları kurcalayan sorunlar; kapitalizm, emperyalizm, sulh vaat etmenin dinamiği, toplumsal gerilim hatları vb. hala çözülmeyi bekleyen birçok meselenin tartışılması gerekiyor. Bu mesele bahsi diğer…

Peki toparlanan ve bir yere gitmemeye ikna olanlar bundan sonra ne yapacaktı? Bu belirsizlik zamanla AKP gibi bir olguya evirilerek cisimleşti. Tabi orada hazır bulunan kitlenin büyük çoğunluğu sonrasında, İslamcılık’tan müstefi olarak tedricen ya da gömlek değiştirerek hızlıca AKP saflarına katıldı.

2002’de AKP seçimleri kazandıktan sonra İsmet Bey kendisini 2001’deki çağrısına kulak kabartan kesimden uzaklaştırdı. Gerçek Hayat’ta yazmayı bıraktı, Cemal Reşit Rey’de toplananlar ise daha konforlu hissettikleri sulara yelken açtılar. Ancak “o kısa an”, meraklı ve samimi insanları bir araya getiren moment tetkike muhtaçlığını ve sağladığı asabiye nedeniyle hala önemlidir. En azından AKP dönemiyle yaşattıkları için dikkate değerdir.

Başa döneyim. Bu tag’ı açan kişi bütün bu olan bitenden az çok haberdar biri olmalı. Ancak tüketmeye yeltendiği bu slogan ucuz bir romantizmle kullanılmaktan fazlasını hak ediyor. Güncele çektiği ve geçmişle ilişkilendirdiği durumun en azından bazı esaslar için benzerliklerinin olması icap eder. Bugün İslamcılıktan müstefi bir AKP’linin yaygınlaştırdığı “Toparlanın Gitmiyoruz!” sloganı ile 2001’de atılan slogan aynı anlamlara gelmiyor ve bana sorarsanız birbirine rakiptirler ve bir aynılık ya da paralellik anlamı asla çıkarılamaz.

Bazı sorularla somutlaştırarak ilerleyebiliriz:

– Bugünlerde gençler hangi motivasyonlarla bu ülkede bunalmış hissediyor ve buralardan gitmek gerektiğini düşünüyorlar? Bugün sorun dini yaşayamamak ve kendini dindar bir kimlikle ifade edememek mi yoksa devlet pazarlamasıyla önümüze servis edilen dinin bizzatihi kendisi mi sorunu teşkil ediyor? Hadi meseleyi din özelinde değil ancak özgür ifade imkanlarından muzdarip olanlar üzerinden ifadelendirelim: Bugün AKP janrıyla konuşanlar mı ifade özgürlüğünden şikayetçi yoksa AKP’ye rağmen konuşmak isteyenler mi?

–  Bugünlerde devletin gadrine uğramak için nerede olmak gerekir? 28 Şubat döneminde işten atılmak, baskı görmek, şimdiki kadar olmasa da tutuklanmak ve gözaltına alınmak için nerede olmak gerekirdi? Şuan AKPlilerin üstünde dolaşan bir karabuluttan kesinlikle söz edilemez.

– Bugün sistemin taşıyıcısı olma iddiası kimdedir? Kimler bütün semptomları ve yanlışlarıyla birlikte devlet geleneğini baştan sona sahipleniyor? Ve sistemin taşıyıcıları bütün bunları yaparken kimleri karşılarına alıyorlar? Süper güçlerle ilişkimizde değişen ne olmuştur ve kimler ekonomik destek için uçak dolusu üst düzey bürokratla güçlü ekonomiye sahip ülkelerin kapılarını aşındırıyor?

– Bugün deliler ve meczupların sayısında bir artış var mıdır ve meczuplar, meczupluklarını sergilerken neye karşı konuşuyorlar? Mesela “Asıl fitne siyasal İslamcılıktır” diyen Hasan Mezarcı kimleri karşısına alıyor ve kimleri yanına çekmek için konuşuyor?

– Saçma ve gayrı hukuki iddialarla hapse atılanlar, yılları çalınanlar, sokak ortasında polis olduğunu söyleyen bazıları tarafından kaçırılanlar, aylarca işkence gördüğünü çok sonradan öğrenme şansını bulduğumuz insanlar hangi mahallede kalıyorlar?

– Mesela kimler kendini en dışlanmış hissediyor?

– Dünya daha güzel bir yer olsun diye toplumun büyük kısmı tarafından pek ciddiye alınmayan küçük ama samimi eylemler kimler tarafından yapılıyor? Mesela Filistin meselesini ve Nekbe anmalarını bugün kimler sahipleniyor?

– Kimlerin iş garantisi yok? Kimler her an işlerinden edilebilirler?

– Polis en çok biber gazını kimlere atıyor? (Şimdi tedarik ihalesi AKPlilerde ve imal edilmesi eskisinden daha ucuz, haliyle bol)

Soruları uzatabiliriz. Bu kadarıyla bile bugünlerde eğer Toparlanın Gitmiyoruz! denecekse bile bunu deme ruhsatının ne tarafta kaldığı az çok anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Özetle bugün bu sözü belediye seçimlerinde yenilen AKPlilerin kullanması abesle iştigal olur. Kıymetli her sözü tüketmeyi iş edinmeleri konusunda sağlam bir sicile sahip olmalarından sebep alışmadığımız bir şey de değil.

Bu kadar teferruattan sonra odaklanılması gereken esas konuya gelebiliriz. Öyle ya da böyle AKP gibi bir siyasallığa akan mobilizasyon haklı bir takım olgulara yaslanıyordu. İsmet Bey’in 2001’de işaret ettiği eksiklik çürümenin kaçınılmaz olduğu bir çıkmaz sokakta son buldu şu günlerde. Gezi’de, 7 Haziran’da, muhtelif mecralarda toparlanarak gitmemekte ısrar eden ve başka bir siyasallığa işaret etmek isteyenlerin yükselişi ise başlıyor. Ancak burada aklımıza gelen ilk şey, ya yine AKPvari bir tasallutun kafesine düşersek ne olur? Adı CHP olan rengi yeşil değil de kırmızı olan ama Eski Türkiye’de bizi rahatsız eden tüm kurumların devam ettiği bir siyasallıkla nereye varabiliriz?

Bundan 15 yıl sonra, sistemin fevkalade zayıfladığı bugün ki momenti heba edenler olarak anılmayalım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.