Din Yordu Mu Gençler?

Tanrı’ya inanıyor musun? Ne tanrısı be! Din denince aklına ne geliyor? Kan, barut, şiddet, bumbumbum.

Belgesel böyle başlayınca konuşan zibidilerin evde ayakkabıyla gezen hallerine, ellerindeki sigaralara bakıp hey gidi arsız orta-üst sınıf, şimdi de Allah’ı, kitabı inkar ediyor dedim. Yıllar içinde geliştirdiğim bir koruma mekanizması din inkarına genelde kişinin sınıfsal durumuna bakarak cevap veriyordu. Zenginse zaten umrum değil; şımarık, alçak, puşt der geçerim. Fakirse mazlumun dini sorulmaz haydi eyvallah.

Tepkiyi verdim vermesine… Kılık kıyafetten notunu kırdım seyiplerin. Ama iki dakika sonra beklemediğim ile burun buruna geldim ve huzursuz bir ağlama nöbeti içinde buldum kendimi. Az önce notunu kırdığım zibidiye soruldu “adın ne?”. El-cevap: Hasan el Benna.

Hasan el Benna ihvancı bir ailenin mahdumu. İslam’ın davetçisi olmak için yetiştirilmiş. Belgeseldekilerden bir diğeri selefi gelenekten gelme. Kendi isteğiyle başörtüsü giyen ve peçe takan iki kadın profili var. Şimdi uzaklaşmışlar. Kurulum olarak aynı olduğum bir takım kardeşlerim yani.

Arap baharı sırasında meydanlara aktılar ve kendileri dışındaki diğer insanlarla tanıştılar. Müslümanların tavırları karşısında yeri geldi müslümanlar karşısında diğer insanlarla birlikte aynı safta yer aldılar. Sapma olarak benzer tecrübelere sahip olduğum kardeşlerim yani.

Peki dinden diyanetten uzaklaşmalarının sebebi meydanda bu farklı fikirlerle bir araya gelmeleri mi? Öyle olsa Gezici müslümanlarla korelasyon kurardık ama öyle de değil. Belgesel cevaplamadan bir çok soru soruyor. Güzel bir gözlem.

Belgeselin ilk kısmı olan bu önce dindar-sonra değil çocuklar kısmı bence en trajik kısımdı. Bununla birlikte ikinci kısım Suriye’ye savaşmaya giden Mısırlı delikanlıları ele alıyor. Bu ikinci kısımdakilerin geçmişleri ilk kısımdakiler kadar İslami değil.

Birinci kısımdaki gençlerle ikinci kısımdakileri bağlayan bağ ise Mısır’da yedi sene içinde neler olduğu. Hepsinin hayatında Tahrir, Rabia büyük izler bırakmış. Kimini din dışına itmiş, kimini ülke dışına. Siyasi alandaki çaresizliğin itikadi boyuttaki etkileri işaret edilmiş.

Belgesel CNN’in “dans edemiyordum ben de başörtüsünü bıraktım şekerim” tarz belgeselleri yanında içli, içerden bir yapım. Ben hüzünle beğeniverdim. Hatta bir heyecanla Türkçe altyazı hazırlamaya başladım ama yarım bıraktım. El atan olursa beraber yapalım arkadaşlar.

Belgeselde beni ne bu kadar etkiledi diye sorguluyorum. “Müslümanların inhitatına ağladım” demiş bir zamanlar bir adam. Ben başka bir şeye ağlıyorum. İslam’ın geleceğine dair her türlü spekülasyona dair cevabım Abdulmuttalib’in Ebrehe ordusuna cevabının yankısı şeklinde vücut buluyor: “Ben develerin sahibiyim ve kaybolan develerimin peşindeyim. Kabe’nin sahibi Allah, onu koruyacak olan da O.” Kendimi bu fırtınadan kurtarma derdinde içime bakıp içimdeki oyuğu görüyorum. İçimdeki oyuk Hasan’ın, Ayşe’nin, Ali’nin içindeki oyuğun aynından.

Yitiğimizin mi peşindeyiz, kendi kuyruğumuzun mu? Bilmiyorum. Bizim gibi hikayeleri toplamanın faydası var mı onu da bilmem. Yine de bu konuyu daha ciddiyetle ele almanın zamanı, tam zamanı.

Unutmadan belgesel linki: https://www.youtube.com/watch?v=4tTdlSzIANo&t

*Öne çıkan görsel: El Cezire’nin In Seven Years belgeselinin kapağı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.