Elitizm ve Halkçılık İkilemine Dair Kısa Bir Deneme

Dünyanın varoluşundan beri sürdüğünü varsayabileceğimiz hak mücadelesinde, bu mücadeleyi yürütmeye çalışan adanmış insanların, çok defa haklarını savunmaya çalıştıkları toplum kesimlerinin içinde yer alan kalabalık gruplar tarafından da terslendiği ve düşman bellendiği tatsız ama güçlü bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada muhalif söylemde geniş bir yer tutan halkçılık ve elitizm ikilemi ile karşı karşıya kalıyoruz. İlk bakışta kolayca çözümlenebilecekmiş gibi görünen bu konu aslında tüm mücadelenin sürdürülebilir şekilde var olmasına ve başarıya ulaşmasına etki eden ve ne yazık ki kolaylıkla da içinden çıkılamayan kilit bir yerde duruyor. Zira hiçbir hak ve emek mücadelesinin, arkasına yerli halkın desteğini almadan başarıya ulaşamayacağı gerçeği, tarihsel olarak da teorik ve pratikte de açık olarak görünüyor. Mevzuyu çetrefilli hâle getiren olgu ise mücadelede aktif olarak yer alan görece entelektüel ve örgütlü kesimin, desteğini almak için ulaşmaya çalıştığı geniş kitleye karşı gösterdiği tavırda kolaylıkla üstenci ve hor gören bir noktaya savrulabilmesi ya da böyle algılanmasıdır. Bu noktada mücadelede etkin olan ve genele ulaşmaya çalışan grubu Edward Said’den ilhamla “entelektüel” sıfatıyla tanımlarsak (Her örgütlü ve eylem sahibi, kelimenin tam anlamıyla entelektüel olmayabilir. Fakat bu noktada bir isimlendirmeye ihtiyaç duyacağımız ve aynı zamanda öyle olmaları arzu edilen bir durum olduğu için “entelektüel” sıfatını kullanmayı çok da yanlış bulmuyorum) entelektüelin atacağı her adım ve geliştireceği her söylemin hitap ettiği kitle ya da sistemin egemen paydaşları tarafından “elitist” olmakla suçlanması ve zaman zaman da elitist olması riskini tespit etmekle başlamak gerekir yordam arayışına.

Entelektüelin bu riskten uzaklaşabilmesi için öncelikle Edward Said’in şart koştuğu aşağıdaki özelliklerle donanması gerekir:

1) Entelektüelin görevlerinden biri, düşünceyi ve iletişimi sınırlayan klişeleri ve indirgemeci kategorileri ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

2) Hiç şüphe yok ki entelektüel zayıfların ve kimsesizlerin tarafında yer almalıdır.

3) Entelektüeller; milliyetçiliği, şirket mantığını ve sınıfsal/ırksal ayrıcalıkları sorgulayan kişiler olmalıdır.

4) Evrensellik; geçmişimizin, dilimizin ve milliyetimizin bize sunduğu ve bizi başka insanların gerçeklerini anlamaktan alıkoyan kolaycı şartlanmışlıkların ötesine gidebilme ve tüm insanlık için tek bir standardı kullanabilme riskini almaktır. Entelektüelin alabileceği en sefil tavırlardan biri, başka toplumlardaki yanlışlıklar hakkında ahkâm kesip kendi ülkesindeki aynı yanlışlıklara mazeret üretmektir.

5) Entelektüelin toplum içindeki rolü, utandıran sorular sormayı, yerleşmiş fikirleri ve dogmaları sorgulamayı, hükümetler ve şirketlerin yönlendirmelerine kapalı olmayı ve unut(tur)ulan mevzular ile kişileri temsil etmeyi gerektirir. Bir entelektüelin en son yapması gereken şey, dinleyicilerinin iyi hissetmelerini sağlamaya çalışmaktır; aksine, entelektüel utandıran (embarrassing), muhalif (contrary) ve hatta tatsız (unpleasant) birisi olmalıdır.

6) Müslüman entelektüele düşen ilk görev İslam’ın kompleks ve çoğul doğasına vurgu yapmaktır. Bunun da özü, içtihat kurumunun canlandırılması ve ikbal peşinde koşan ulema ile ağzı laf yapan karizmatik liderlerin peşinden körü körüne gidilmemesidir.

7) Şu gerçeklikten kaçış da yoktur: Entelektüellerin bu tür tutumları kendilerini yüksek mevkilerden ve resmi nişanlardan alıkoyacaktır; fakat bu her zaman için statükonun tolere edilmesinden daha iyidir. Önde gelen entelektüeller sıklıkla içinde yaşadıkları toplumun öfkesine muhatap olacaktır ve pek çok zaman da ‘yanlış taraf’ta olmakla suçlanacaktır. (Alıntılar Said’in Entelektüel kitabından derlenmiştir)

Entelektüelin bu özelliklerle donanmış olduğunu varsayarak devam edersek, hitap ettiği kitlenin niteliğini doğru tanımlayabilmesi de elzemdir. Anadolu coğrafyasında yaşıyor olduğumuz için bu toprakların halklarına atfettiğimiz ve fakat dünyanın tüm halklarında bir şekilde mevcut olduğunu düşündüğüm “halk irfanı” çoğu zaman şeksiz şüphesiz bir güzellemenin aracı olarak kullanılıyor. Oysa halk irfanı çoğunlukla hayat bilgisi ile edinilmiş ve bireylerin birbirlerini mayalaması yoluyla derinlerde oluşmuş bir nüvedir. Dolayısıyla da yüzeye çıkıp cari olabilmesi ne yazık ki her durumda mümkün olmamaktadır. Bu noktada entelektüele düşen, bu irfanın varlığından haberdar olup harekete geçirecek katalizör etkileri yaratmak olacaktır. Berkin ve Burakcan’ın kayıplarından sonra ailelerinin gösterdiği olgunluğu halk irfanı olarak tanımlarsak, ailelerin yanında olarak acılarını paylaşan ve bu arada da itidal çağrısı yapan entelektüellerin halk irfanının ortaya çıkmasında payları olduğu yadsınamaz, örneğin.

Hitap edilen geniş toplum kesimlerinin entelektüelden farkı, mücadele edilen konularda görece olarak belli farkındalık seviyesinin altında olması olarak tanımlanabilir. Bu durum egemenler tarafından dezenformasyon, muhtaç etme vb. gibi yöntemlerle kasıtlı oluşturulmuş olabileceği gibi sadece bireylerin bulundukları durumdaki konforlarına bağlılığı neticesinde de var olabilir. Bu noktada entelektüel ile hitap ettiği halkın arasındaki ilişkiyi metaforik olarak görme engelli bir insanla, görme melekesi yerinde olan bir insanın ilişkisi üzerinden tarif edebiliriz. Bu durumda görme engelli insanın niteliksel olarak dezavantajlı olduğunu yadsıyamayız. Bu noktada, gözleri sağlam olan insanın tavrı onu elitist ya da halkçı yapabilir. Ne yazık ki gösterebileceği tavırların pek çoğu elitist yapar. Örneğin;

“Kör zaten o, ne bekliyorsun?” tavrı.

“O da insan sonuçta ” tavrı.

“Daha hızlı ilerlemek için bu zayıflıklardan kurtulmalıyız” tavrı

“Sen yapamazsın onu, bana bırak” tavrı.

“Benim dediğim yoldan gitmezsen, düşersin” tavrı

“Ne halin varsa gör, bana ne” tavrı

Öte yandan görme melekesi yerinde olan kahramanımız, görme engelli yoldaşlarıyla aynı sofraya oturup ekmeğini bölüşebilirse, kol kola girip beraber düşüp kalkabilirse, yeri geldiğinde aşağılamadan kavga edip, yeri geldiğinde sırt sırta dövüşebilirse; yüzlerine karşı “n’aber lan kör?” dese bile incitmez. Bu durumda da halkçı olur. Sistemden duyduğu rahatsızlıktan beslenen ve vasata da bunu anlatmaya çalışan insanların “yol gösterme” dertlerini anlayabiliriz ve böyle bir dert entelektüelin varoluşsal bir problemidir de. Ancak birine yol göstermek için önünden gitmek değil yanında yürümek gerekir.

1 Response

  1. orkun dedi ki:

    kör olana lafımız olmaz da, ben daha ziyade biraz daha yukarıda bahsedilen konforculuğa, görememeye değil kasten bakmamaya bağlıyorum.

    öte yandan “bir takım şeylerin farkında” bir gruba çok fazla sorumluluk yükleyip, geri kalan kitleyi sorumluluktan azade görmek (burada tam o yok) de doğru değil.

    birileri entelektüel olup 7 maddelik checklist ile yaşarken 🙂 ben karşıma ilk çıkanın yönlendirmesi ile savrulamam. benim sorumluluğum da şüphe duymak, düşünmek, irdelemek olmalı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.