İşçiliğimiz!

İdeolojilerin çoktan öldüğü iddia edilen bir dönemde yaşıyoruz. Eskiden okuduğum kitaplarda dünyevi ideolojilerin dünya krizlerini aşmadaki yetersizliğinden dem vurulurdu. Cemil Meriç’e atıfla ideolojiler kökten tasfiye edilir, fikirlerimizin yalın halleriyle bu krizlerin zihinlerimizde yarattığı tahribatı tersine çevirmeye yeterli olduğu vurgulanırdı. Sanırım artık ideolojileri tasfiye etme ihtiyacı dahi hissedilmiyor. Yoksa “bunları aştık” diye mi? Çoğul bir ideolojiler kümesinden bahseden pek kimsenin kalmadığı da iddia edilebilir. Kimilerine göre ise bu, tek bir ideolojinin tahkimiyle mümkün olabildi. İdeolojilere olan ilginin tasfiyesiyle tek bir ideolojinin zafer çığlıkları arasında kim bilir belki de aşikâr bir ilişki gizlenmişti.

Malumunuz bir süredir emek ve adalet youtube hesabından online yayınlar yapıyoruz. Şimdiye kadar alanında ehil muteber kişileri, bazen kitabını okuduğumuz akademisyenleri, bazense dayanışma içerisinde olduğumuz ya da mücadelesini yaygınlaştırmak istediğimiz işçileri ağırladık. 70’lerin şanlı Ülker direnişinden günümüz taşeron işçi örgütlenmelerine kadar geniş bir yelpazede işçilerin durumunu konuştuk. Bu yayınlar boyunca yazıya konu olan, ilginç (ve bir o kadar da tanıdık) bir vaziyet de ortaya çıktı. İşçilerle yaptığımız yayınların çoğu diğer kategorilerdeki videolardan görece daha az izlendi.

Peki, bunun yukarda bahsi geçen tek-ideoloji ile bir ilişkisi olabilir mi? Yazı bu soruya cevap arıyor, hem iğne, hem de bir çuvaldız olarak…

Kocaman ve çok biçimli yapısıyla tipik bir Amerikalı olan bu tek-ideolojiye şimdilik Yeni Kapitalizm deyip geçelim. Aslında o öyle yakışıklı bir ideoloji ki, ona baktığımızda eskinin iş ilişkilerinde cisimleşen karşıtlıkların hiçbirini göremiyoruz. Bu tek-ideolojinin semirmesine eşlik eden maddi dönüşüm boyunca üretimin tüm kademeleri onlarca yeni kategoriye bölündü. Her bir kategori kendi içinde; yönetimde sahip olduğu söz, eğitimde geçirdiği yıl sayısı veya sahip olduğu iş güvencesi açısından tarihte hiç olmadığı kadar farklılaştı. Bu farklılaşma elbette Yeni Kapitalizmin iktisadi ilgileriyle de çok alakalıydı. Hayatın henüz yeterince metalaştırılmamış ne kadar cüzü varsa, hepsi üretim ve tüketim döngüsün parçası kılınmalı; sermaye yeni sektörlere doğru yelken açarken, toplumun sorumluluk alanında olan her şey piyasa bireyciliğinin sorumluluk alanına terk edilmeliydi.

Yeni sistemin tahkimi sermayenin küresel akışkanlığı gibi birçok fenomenin yanında iki çok kritik müdahale olmadan asla mümkün olamazdı. Yeni Kapitalizm, her işe koşulabilen ama asla sabit bir işi olmayan esnek, çeşitli ve dinamik bir işgücünün yanında, iş yeri ve toplumsal hiyerarşilerin çeşitlenmesini de gerektirdi. İş yerlerinde ara kademe işçilerin sayısı hiç olmadığı kadar arttı. Bazıları artık işçi bile değil, “çalışandı.” Eskinin fabrika “işçilerinin” bir kısmı, gerek aileden gelen kültürel sermayeleri gerekse kıvrak zekâları yardımıyla şimdinin şirketlerinde “çalışan” oluverdi. Yeni Kapitalizm tüm bir maddi gerçekliğe konuşan bilimsel bir hakikat olarak kendisini dayattı. Thatcher’ın deyimiyle alternatifsizdi. Galebe çalınması tahayyül edilemezdi.

Peki, emek ve sermaye arasındaki tarihsel uyuşmazlık mevzu bahis hiyerarşik çeşitliliğin potasında eritilemeseydi, bugünkü gibi bir “alternatifsizlik” inşa edilebilir miydi?

Yeni Kapitalizm oldukça nesnel birçok taarruzunun yanında öznel kırılganlıklar da yarattı. Gün geçti, eğitim olanaklarına erişimimiz çeşitlendi, sonra mesleklerimiz çeşitlendi, kentin hangi bölgesinde yaşayacağımız ve sosyalleşme biçimlerimiz çeşitlendi. Nihayet en önemlisi politik ilgilerimiz ve politik kültürlerimiz çeşitlendi. Bugün sınıfın açtığı toplumsal yaralar biteviye derinleşirken, çoğu yeni tip işçi-çalışan için “sınıf” açıklayıcı olmaktan uzak görülüyor. Emek önemliyse bile bu ya tamamen kendi bireysel emeğimiz, ya da bizden çok uzaktaki bir grup vasıfsız yoksulun emeği olarak düşünülüyor. Oysa hepimiz geçinmek için “özgür” emeğini satmaktan başka çaresi olmayan işçileriz. Emeğimize gömdüğümüz niteliğin çeşitliliği, yani farklı eğitim seviyelerine sahip oluşumuz, yani farklı ana-babalardan farklı kentsel mekânlarda dünyaya gelişimiz, yani farklı kültürel alışkanlıklarımız bu durumu değiştirmiyor.

Yeni Kapitalist ideoloji, yeni farkındalıklarımızı radikal politik ilgilerimizle yer değiştirmek istiyor. Oysa yeni farkındalıklar toplumun tümünü birden alakadar eden bu radikal ilgilerin tasfiyesini değil yeniden inşasını gerektiriyor. Yeni Kapitalizm habire kendi kendimize yetebileceğimiz yalanını pompalıyor. Hâlbuki örgütlü gücü elinden alındığında en nitelikli “çalışan” dahi sömürü karşısında acizleşir, türlü ruhsal bunalımlar kaçınılmaz olur. Yani Yeni Kapitalist ideoloji için tek hedef mücadelenin maddi zemininin parçalanması değildir. Bu yetmez de zaten. Tümüyle politik kültür de parçalanmalıdır. “İşçilik” salt bir mekân olarak değil, bir anlatı olarak da mümkün olmaktan uzaklaştırılmalıdır.

Amacım söz konusu ideolojinin tarihsel zaferini teslim etmek değil elbette. Bunun yerine, bu ideolojinin gündelik ilgi ve alakalarımıza sirayet eden izlerini görünür kılmayı, hesaplaşmayı denemek; diğer bir deyişle iyimser olmayan umudu sahneye çağırmak… Birçoğumuz emek meselesiyle hâlihazırda fikirsel-teorik bir yakınlaşmayı önemsiyor ve kuşanıyoruz. Ancak bu ne yazık ki Yeni Kapitalist ideolojiyi parçalamaya yetmiyor. Kültürel ve politik bir yakınlaşmayı da ısrarla diretmek gerekiyor.

Çözüm kabaca iki parçadan mürekkep:

  1. Kendi işçiliğimizi hatırlayacak, işçileşecek, işçi gibi düşünmeyi öğrenecek, örgütlenecek, emeğimizle aramızdaki bilişsel mesafeyi ortadan kaldıracağız. Yalancı vaatlere aldanmayacak, depresyonu reddedeceğiz. Sınıfın her türlü imkânını ilk olarak kendimiz için tüketeceğiz.
  2. Sistemin görece bizden daha fazla mağdur ettiği (daha az eğitimli) işçilerle hemhal olacak, mücadelelerine omuz verecek, aramızdaki fiziksel mesafeyi ortadan kaldıracağız. Kültürel bagajlarımızın belirleyiciliğinden sıyrılacak, politik ajandamızda işçi sınıfına önemli bir yer açacağız.

Zihinlerden kerpetenle sökülen dünyayı değiştirme fikrini belki de böylelikle yeniden hatırlayacak ve hatırlatacağız.

Şimdi tekrar kısaca yukardaki örneği hatırlayalım. İşçilerin videolarının youtube’ta daha az izlenmesi kesinlikle işçilerin apolitikliğiyle değil, bizimle alakalı. Zira aynı videolar eş zamanlı olarak işçilerin daha fazla kullanageldiği facebook’tan canlı olarak paylaşıldığında izleyen kişi sayısı en az 3-4 kat daha fazlaydı. Yani işçiler sanılanın aksine kendi gündemlerine bigâne değiller. Peki ya biz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.