İslam-Sol Tartışmalarının Serencamı ve Temaslarına Dair Bir Söyleşi

Emek ve Adalet Platformundan iki arkadaşımızın yaptıkları röportajı ilginize sunuyoruz. Yavuz Soysal’ın sorduğu ve Bedri Soylu’nun cevapladığı, İslam-Sol tartışmasının serencamı üzerine yapılan bu kapsayıcı röportajın anlamlı bir tartışmanın ucundan tuttuğu kanaatindeyiz. 

Soran: Yavuz Soysal, Cevaplayan: Bedri Soylu

  1. Teorik olarak İslam ve solun birlikteliğinin temeli var mı? İslam derken hangi İslam’dan bahsediyoruz, sol derken hangi soldan bahsediyoruz, ikisinin kesiştiği temalar nelerdir?

Cevap: Bu soruyu cevaplamadan önce kimlikleşme ve kurumlaşma mefhumlarını konuşmak gerekir. Kanaatimce İslam da sol da bu iki durumdan sebep konuşma ve dönüştürme kabiliyetlerini bir düzeyde kaybettiler. Yani namlarına kurumlar ihdas edildi ve toplumsal gerilimler içinde kimlikler olarak kodlanmaya başlandılar. Tarihsel dönüşümleri konuşmaya ansiklopediler yetmez ama özetle böyle… Kimlik mefhumu ve kurumlar insan hayatını ölümcülleşebiliyor. Ancak bu iki kavram için de elimizin altında kökenlere dair derli toplu anlatılar ve malumatlar var. Haliyle bu iki mefhumun dönüşümlerini izleyebiliyoruz. Dönüşümleri ve serencamları bahsi diğer tutarak mesele ettikleri şeylere odaklanabilmek için tarih bize kerteriz oluyor diyebiliriz.

Meseleyi tavsiflerden ve tasniflerden ayrı değerlendirdiğimizde iki mefhumun da bir takım tutumları dayattığını söyleyebiliriz. İslam kelimesi her şeyden önce “teslim” olmaya işaret ediyor. Olumlu ve püriten bir tefsir olarak da sadece Allah’a teslim olmaya işaret ediyor. Yani insanı ve hayatı iğfal eden, kirleten, kirlenmesine neden olan diğer ilahlara ve rablere teslim olmaktansa bir olan ve eşitliğe çağıran, herkese şah damarından daha yakın olan, adaleti emreden, sulhu savaştan hayırlı gören bir tanrıya… İslam özünde böyle bir teslim oluşa davet eder. Anlamı görüntülerden çok tutumla ilişkilidir. Sadece İslam değil bütün dinler kuruluşlarında bu açıdan çok benzerdir ve bir toplumsal-politik karşılıkla anlam kazanırlar.

Sol mefhumu ise bir eşitlenme arzusunun öyle yada böyle siyasallaşmasıdır. Bir konum alış ve tercihtir. Tarihine baktığımızda ise sosyalistlerin dinsel kimlikleri aşan bir arzuyla örgütlendiklerini ve terkipler geliştirmeye çalıştıklarını görürüz. Dindar ve sosyalist akımlar bu anlamda Avrupa tarihinde oldukça önemlidir. Sol kavramının ortaya çıktığı 1789 Fransız İhtilalinden itibaren yaşadığı dönüşüm amorflaşmasına neden oldu. Artık, “gerçek sol hangisidir?” diye sorduğumuzda karşımıza çok farklı cevaplar çıkıyor. Bence tutumu merkeze aldığımızda sorun büyük oranda çözülüyor ancak burada farklı görüntüleri öne çıkararak oluşturulan müphem bir anlatıya da itiraz etmek icap ediyor. Sol kavramı kanaatimce müphemleştirilerek değersizleştiriliyor. Kavramın yaşadığı deformasyonu gözeterek siyasal alanda toplumsallaşabilmek için kullanmamak belki bir düzeyde anlaşılabilir ancak konum alış olarak solu terk etmeye dönük tepkiler en hafif tabirli sinizmdir, polikimsiliktir. Açıkçası günümüzde kavrama sahip çıkmanın da hiç bir zararını görmüyorum, kavramı terk edenlerin kapitalizme ve baskıcı sistemlere daha iltimaslı yaklaştıklarını gözleme şansımız yeteri kadar oldu.

Özetle muharrik olan eşitlenme arzusunun ve tutumların, kesişimin tam merkezinde durduğunu söyleyebiliriz. Konuşmayı buradan başlatmak derli toplu bir tartışmanın ve yol aldıracak bir ilişkilenmenin önünü açacaktır. Eğer Müslümanlık kültürünün baskın olduğu bir ülkede yaşıyorsanız ve solun teklif ettiği değerlere inanıyorsanız yada Müslümansanız ve adaletin tesisi için solun teklif ettiği değerleri anlamlı görüyorsanız, kimliklerin ve kurumların yorduğu ve boğduğu hareket alanını aşarak düşünmek durumundasınızdır. Hakikatin ne veya hangisi olduğundan bağımsız olarak, teorik ve pratik bir yolculuğa çıkmanız gerekir. Kanaatimce İslam ve sol tartışmasını bu temel kabul üzerinden konuşmak gerekiyor.

  1. Sosyal Adalet meselesi kimi zaman tüketimde eşitsizliği giderme veya insanları aşırı tüketimden caydırma şeklinde tartışıldı. İslami cenahta kapitalizmin göze batan arazını, belirtilerini giderip sistemin özünü koruyan reformcu yaklaşımlar var. Daha ahlaki, daha dizginlenmiş bir kapitalizm en sonunda. Senin İslam-sol söylemi bakımından bu meseleye bakışın nedir?

Cevap: Bu büyük oranda bir muhayyile sorunu. Türkiye’de Müslümanlar, modern Cumhuriyet sonrasında başlayan süreçte bazı politik müdahalelerle kapitalizmin aşılamayacağına tedricen ikna edildiler. Sosyalist olmak günden güne toplum için tabulaştırıldı. Bu süreç; Mustafa Suphi gibi isimlerin katledilmesi, iştirakiyyun çevresinin etkisizleştirilmesi, sol kültür atmosferinin ve İslamcı arzuların sistem tarafından, kategorik ayrılar gibi kodlanarak müdahaleye maruz kalması, kadim Rusya korkusunu meze ederek retorik üreten Komünizme Mücadele derneklerinin fonlanması, “İlmi Sağ” gibi dini kılıf giydirilmiş ırkçı terkiplerin ana akım İslamcılığın asli unsuru gibi takdim edilmesi, 12 Eylül’den sonra Türk-İslam sentezi gibi terkiplerin devlet eliyle açıktan destelenmesi, gibi müdahalelerle şekillendi. Bunlara ek olarak bir de Baasçı siyasetin, ülke çeperdeki sosyalist pratikler olarak öne çıkarılarak öcüleştirilmesi ve Rusya güdümünde bir görüntü vermesi de etkili oldu diyebiliriz.

Meselenin tabi Türkiye’yi aşan boyutları da var. Özellikle 1918 Almanya Devrimi akim kaldığı ve boğulduğu için Avrupa’da yalnız kalan Bolşevik Devrim’in dünya sistemi nedeniyle yaşadığı dönüşüm, 1990’da bir çıkışsızlık ilanı ile dağıldı. Neticede Türkiye için sağ kökenli siyaset, sol bir terkibin yada anti kapitalist bir perspektifin imkansızlığını düşünmeye devam ediyor. Maalesef sosyalist kimliğin toplumsal dönüşüm için yeterli teveccühü görmeyeceğine dair inanç hala çok diri. Haliyle kapitalizmi dizginlemek fikri kolaylıkla müşteri bulabiliyor ve siyasi çıkışsızlıktan kurtulmanın imkanı olarak kapitalizmi mesele etmeyen siyasetleri öne çıkarmayı daha anlamlı görenlere bolca şahit oluyoruz.

Sosyal adalet tartışmaları da köklü bir dönüşümü gözetmektense sosyal demokrasiyi gözetmek üzerinden konuşuluyor. Devrimci bir muhayyilenin öne çıkmayışı burada iyice ayan beyan hale geliyor. Geçen yüzyılın başında ise Müslümanların sosyalizm fikrini daha cesurca tartışarak sahiplendiklerini ve anti-emperyalizmle birlikte anti-kapitalist tercihleri gözetebildiklerini, neşredilmiş metinlere bakarak görebiliyoruz. Bununla birlikte 2000lerin başından itibaren benzer bir zihinsel açıklığın tekrardan tebarüz ettiğini ve dünya genelinde etkili olmaya başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu tartışma bağlamında gelecek için ümitli olmamızı sağlayacak verilere sahibiz.

  1. Solun Kemalizm’in ikliminde gelişmesi ve aynı zamanda aydınlanmacı yönü çok büyük oranda İslami kesime gerici olarak bakmasına sebep oldu. Soğuk Savaş sürecinde Müslümanların iyice sağa kayması ve anti-komünist cephede görev alması bunu daha da pekiştirdi. Bu durum sol ile Müslümanlar arasında tarihi bir ayrılığa yol açtı. Sence bu meseleye nasıl bakılmalı?

Cevap: Hikayeyi baştan okumak ve kurmak lazım. Kerteriz noktasını da daha evvelden almak ve tartışmayı işletmek lazım. Ön yargılardan arınarak konuya eğildiğimizde sistemi sarsabilecek terkiplerin pekala imkan dahilinde olabileceğini göreceğiz. Mustafa Kemal Paşa, kurucu bir figür olmasının yanında otoritesini de sağlamak için her türlü siyasi manevrayı icra etme kapasitesine sahipti. Siyasi zekası, potansiyel güç birikmelerini ve muhalefet imkanlarını okuma noktasında oldukça parlaktı. Haliyle iktidarını tahkim ederken hem teorik hem de pratik anlamda kritik müdahalelerde bulundu. İslamcı bir muhayyileyi o dönemlerde moda olan modernleşmeye mahsuben kenara ve itibarsızlığa iterken, sosyalist ve görece modern bir hattı temsil eden terkipleri de kendi meşruluğunun altında konumlandırarak kontrol altında tuttu. Sonuçta sosyalizm halk kitlelerince Kemalizm’e ve aydınlanmaya yazılan bir mefhum olarak görüldü, İslam kültürü ise eskinin adetleri olarak göz ardı edilmesi gereken bir olgu olarak görülürken, toplumda bir dip dalga olarak varlığını devam ettirdi. Sağ siyasetin kitlesel mobilizasyonun bileşenlerinden biri olarak işlenen tırnak içinde “İslamilik” bu ayrıştırma dili nedeniyle sol siyaseti düşmanı ve devletin bir aygıtı olarak görmede pek zorlanmadı. Tabi burada 60 darbesinden sonra Mustafa Kemal’e selam vererek söze başlamayı zaruri gören siyasal atmosferi de anmak gerekir. Politik figürler, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasetini benimsemeseler bile cari anlamda meşru kabul edilen siyasetin tek mümkün yolu diyerek sahiplendiler.

Tam bu noktada tarihe odaklanmak anlamlı olacaktır. Cumhuriyetin kuruluş dönemlerine gidelim. Mustafa Suphi’nin Türkiye’ye girişinden itibaren Ankara Hükumeti tarafından organize edilen ve yalanlara dayanan protesto nümayişleri ile kara propaganda işletilmeye başlamıştı. Suphi ve arkadaşları hakkında Ortaasya’daki Türklerin katledilmesinde pay sahibi oldukları şeklinde yalanlar tedavüle çoktan sokulmuştu. Toplumun komünistleri istemediği algısını oluşturmaya yetecek kadar etkili oldu bu nümayişler. Trabzon açıklarında Suphi ve 14 yoldaşı, teknelerini basan güdümlü çete tarafından katledildiler, 100 yıl önce. Ancak bir toplumsal gerçekliği olan bu rüzgarı engellemek için bu kadarı yetmezdi.

Fransız istihbarat raporlarında geçen bir bilgiye göre İstanbul İşgali sırasında Mustafa Kemal Paşa’ya bilgi gönderen ve kendisini komünist olarak adlandıran bir ekipten bahsedilir. Toplumsal Tarih dergisinin Osmanlıda Marksizm başlıklı 319. sayısında (Temmuz 2020) Erol Ülker’in “Kemalist Komünistler” İşgal İstanbul’unda Ankara’ya Bağlı Bir Sol Eğilim başlıklı yazısından alarak söylüyorum. Raporda bu ekibin Mustafa Suphi ve ekibi katledilerek tasfiye edildikten sonra teşekkül ettirilen Ankara güdümlü TKP içinde de etkili olmaya devam ettikleri ve Paşa için konspiratif müdahalelerde bulunduklarından bahsediliyor. Aynı raporlarda Mustafa Kemal Paşa’nın Kemal Ragıp Bey adındaki bir emekli albay öncülüğünde, anti-Bolşevik ve dini bir propagandayı yönlendirdiği de belirtiliyor. Bu ikinci bilgi Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden çok önceleri Müslümanlar için komünizmi öcüleştirme gayretlerinin başladığını gösterdiği için oldukça önemli.

Modern Cumhuriyet kurulurken sadece Mustafa Suphilerin temsil ettiği komintern çizgide değil, İstanbul ve Anadolu’da var olan başka komünist teşekküllerin ve tutumların da olduğunu biliyoruz. Bu örgütler arasında amorf görüntü veren teşekküller de var. İştirakiyyun fırkası, Yeşil Ordu Cemiyeti gibi Mustafa Kemal’e muhalif pozisyon alan yapıları da biliyoruz. Bütün bunların etkileri için rahatlıkla boğuldu diyebiliriz. Sonrasında oluşan ve sol siyaseti temsil eden gayretler ise devletin denetiminde hareket etmek zorunda kaldılar. Haliyle Modern Cumhuriyet iktidarını tahkim ettikten sonra da sol muhalefet sergileyenler, diken üstünde ve otoriteyi net çizgilerle karşılarına almadan söz söylemek zorunda kaldılar. İçinde bulundukları yenilgi psikolojisine ve oldukça az olmalarına rağmen sık sık taciz edildiklerini de biliyoruz. Sorun sadece Osmanlı çatısı altındaki Müslüman olmayan unsurların kaybolan temsiliyeti ve siyasi muhalefeti değil, Müslüman olsalar bile devletin denetimini yaşamak zorunda kalan bir sol politik hattan rahatlıkla söz edebiliyoruz. Üstelik meselenin acı tarafı aradan geçen 100 yıla rağmen bu gibi konular yeni yeni konuşuluyor.

Özetle İslamcı bir tahayyül köklerinden ve şehirli karakterinden koparılarak yok sayıldı ve sol siyaset de toplumda kök salabilecek ihtimallerden sistem eliyle uzaklaştırıldı. Aydınlanmacı bir karakterle arzı endam eden/edilen sol ile taşralı bir karakterle arzı endam eden İslamcılık ister istemez, karşılaşma anında ortak dili kolayca kuşanamayacaktır. Maalesef yaşadığımız böyle bir hikaye. Karşımızda duran şimdiki resmin, toplumu zayıflatan bir tırnak içinde tasarım olduğunu ve ipin ucunu yakalamak için 100 yıl öncesine daha dikkatli bakmak gerektiğini düşünüyorum.

  1. Mevdudi, Seyyid Kutup ve Ali Şeriati’nin kitapları bir dönem çok etkiliydi ve radikal İslam büyük oranda buraya dayanıyordu. Bu önemli birikimin İslam sol tartışmalarındaki imkan ve zaaflarını değerlendirir misin? Buna ek olarak Türkiye İslamcılığın Türkiye tarihindeki damarı ile ilişkileri hakkında ne söylersin?

Cevap: Öncelikle saydığın isimlerden Mevdudi’yi ayrı tutmak gerekir kanaatindeyim. Politik olarak kuşandığı Müslümancılık, Hint alt kıtasındaki toplumun hayrına neticeler vermedi. Kuşandığı kimlik siyaseti yaşadığı toplumda ölümcülleşmenin imkanlarını kolaylaştırdı. Ayrıca o toplumun kapitalist ve emperyalist sömürüden daha kolay nasiplenmesine neden oldu. Ali Şeriati ve Seyyid Kutup farklı hikayeleri olsa da neticede söyledikleri ve tutum alışları nedeniyle öldürülmüş insanlar. Haliyle toplumcu bir siyaset için söyledikleri kesinlikle dikkate değer kabul edilmeli. Ortak özellikleri olarak da şu söylenebilir, modernleşen dünyada sisteme karşı tutum alan ve Müslümanca bir söz söylemeye çalıştılar, karşılığında hapsedildiler ve öldürüldüler.

Türkiye özelinde radikal İslam’ın başka ülkelere bakması ve kendi köklerine dönmeden bir söylem geliştirmesinin muhtelif nedenleri var. Meselenin konspiratif boyutları da bolca dile getiriliyor. Devlet denetiminde, manipüle edilebilir ve günün sonunda yeşil hat projesine hizmet eden bir dincilik üretmek için Seyyid Kutup kitaplarının tedavüle sokulduğu söyleniyor. Özellikle 12 Eylül’den sonra, ayrıca küresel sermayenin de dahiliyetinden bahsediliyor, Rabıta gibi teşekküllere referans verilerek. Ancak bunlar özellikle İslam’ın çağa seslenen bir sözünü kuşanmak isteyen arzulu insanların esas mobilizasyonunu izah için yeterli değil. Bununla birlikte Namık Kemal gibi dev isimlerle bağını unutmuş olan Türkiye İslamcıları, biraz da Batı’da üretilen bilgiye karşı kompleksli olmaktan sebep saydığın isimlerden bir takım cevaplar aramaya çalıştılar. Ayrıca Kutup ve Şeriati’nin pek savunmacı olmayan, dünyayı değiştirmeye ve dışadönük terkipleri özellikle gençler arasında heyecan yaratabiliyordu. Teveccühün kaynağı bu gibi şeylerdi.

İsimleri çok da uzatmadan, ayrı ayrı incelemek de anlamlı olacaktır. Kutup, Mısır’daki İhvanı Müslimin etkisine rağmen müstakil ve anti kapitalist bir hattı kuşanmıştı, dışa dönük ve dünyayı değiştirme arzusunu görünür kılan tefsirleri ise devlet tarafından tehlikeli bulundu. Ölümünden sonra ortaya koyduğu bazı tezler kanaatimce onun maksadından ayrı bir formda ve aksta teveccüh görüp Müslümanlar arasında etkili oldu. Şeriati ise genç yaşına rağmen büyük bir terkip ustası ve hatipti. Onun İran’ın ve Şii dünyanın anlatı dünyası özelinde ortaya koyduğu tezler hala tartışılan ve konuşulan konular. Ayrıca İslam-Sol tartışmasındaki yeri Kutup’tan çok daha ileridedir. Maalesef Türkiye için tanınırlığı 1980 sonrasıdır. Bir anekdot, olarak şunu söyleyebilirim Şeriati’nin devam ettiricileri, İran’da hala varlar ve Şeriati’nin fikirlerinin İran devletince iktisatlı yaklaşılan fikirler olduğu söylenir, her ne kadar ismi caddelere verilmiş olsa da.

Mısır özelindeki durumu açıkçası hiç kestiremiyorum ve bilmiyorum ancak Şeriati özellikle bizim toplum için önemli bir örnekli teşkil ediyor. Onun İran’da yapmaya çalıştığını Türkiye’de de gözetmek gerekiyor. Hala bu topraklar için böyle bir terkip arayışının eksikliğini yaşıyoruz. Gerçi İran’da Halkın Mücahitleri gibi başka teşekküller de bu anlamda içerik ve siyaset ürettiler. Her ne kadar bugün geldikleri pozisyon içler acısı olsa da 70lerde önemli katkılar üretmişlerdi.

Sonuç olarak bu konuda şunu söyleyebilirim, başka tecrübeler ve pratikler önemlidir ve ilham verici olabilir ancak kalıcı olanı teşekkül ettirmek için daha çok buralı/yerel olana bakmak gerekir. Namık Kemal’i, Genç-Türkleri ve Müslüman olmasalar bile sosyalizmi benimseyen devrimci Osmanlı vatandaşlarını dahil ederek diyorum, Türkiye’nin sol hafızası çok büyük ve kıymetli. Ve özellikle Cumhuriyet öncesi ve başlarındaki arayışlar hala tam anlamıyla keşfedilmiş değil.

  1. Türkiye’de İslam ve sol birlikteliğinin tarihi kaynakları nelerdir? İslam ve sol ilişkisi sadece pratik ve pragmatik bir ilişki olarak mı tezahür etmiştir? Hem Müslüman ve hem de Sosyalist olmanın mümkün olduğunu rahatlıkla söylediğimize göre buradaki tarihi yükler nelerdir?

Cevap: Bu kavramları en başta belirttiğim gibi bir tutum olarak vasıflandırırsak köklerini yüzyıllar öncesine kadar dayandırabiliriz. Tarih bize bol miktarda vaka ve metinsel içerik verecektir. Babai İsyanlarından, Şeyh Bedrettin’e, Alevilik terkibinin Anadolu’ya müşahhaslığından, Balkanlara uzanan Bektaşiliğe kadar çok fazla veriye sahibiz. Meseleyi İslam öncesine götürdüğümüzde ise hetorodoks Hristiyanlık olarak adlandırılan Pavlikenleri bile bu anlamda kökler arasında sayabiliriz. Meseleyi bu nedenle bir tarihsel delillendirme arayışındansa güncele dokunan bir birleştirerek mezcetme (tevhid) odağından okumak gerekir.

Özellikle AKP siyasetinin boğuculuğundan yorulan seküler muhalefet başlarda bu gibi bir anlatının işlevselliğini gözeterek heyecanlanmıştı. Destek atmaların hatırı sayılır bir kısmı pragmatik amaçlara matuftu. Hala böyleleri var mı bilmiyorum, yenilgilerden sonra ümitlerini kaybetmiş olabilirler. Açıkçası pratiklik ve pragmatik olan kanaatimce sahici bir karşılık da bulamaz.

Eşitlik ve adalet toplumlar için bir ihtiyaç ve din dahil bütün siyasallıklar da bu ihtiyaçların ifadelendirilmesinden mürekkep. Yani somut meseleler bize elimizdeki malzemeden hayata dokunan bir söz üretmeyi mecbur kılıyor. Müslümanlığı toplumdan söküp atamayacağımıza göre organik ve sahici bir dönüşüm için ulaşabileceğimiz şeyleri tevhid etmemiz gerekiyor. Burada tevhid derken kastım, çokluğu birleştirme… Yani tarihsel ve kültürel alandan tevarüs ettiklerimiz ile değerler düzleminde kuşandığımız mefhumları senkretize etmek..

Tarihi yüklerimiz ise oldukça fazla. Bir kısmına biraz önce değindim ama genel olarak iktidarların toplumları iğfal etmesinden sebep sorunlar dışında büyük bir yükümüzün de olduğu kanaatinde değilim. Sonuçta bu yükler de az bir mesele değil.

  1. İhsan Eliaçık’ın çıkışı, Has Parti ve Emek Adalet Platformu’nun kuruluşu, soldan kimi çevrelerin katkısı ile bir dönem etkili bir çıkış yapan İslam-sol fikriyatı süreç içinde etkisini kaybetti. Sen bunu neye bağlıyorsun, teorik bir eksiklik mi, konjonktürel bir durum mu, her ikisi mi?

Cevap: Şimdi, bir asabiye teşekkül ettirmenin bazı dinamikleri var. Cesaret, dinamizm, teoriye hakimiyet, insanları halkaya katabilecek somut bağlar ve ilişkiler, net ve anlaşılır cümleler kurmak, uygun koşulları etkili değerlendirmek, karşı propagandanın şiddeti, etkili propaganda gibi birçok etken önemlidir. Bu süreçte İslami-Sol fikriyatın genel performansına baktığımızda bir çok eksikle malul olduğunu gördük. Teorik eksiklik tanısı, bu tartışmayı izleyenler için anlamlı bir tespit olarak görüldü, önce merakla kulak kesilip sonra heyecanını kaybeden insanlar oldu. Özellikle 2012 1 Mayıs’ından sonra merkez medyada sergilenen teorik performans pek de iç açıcı değildi. Ayrıca bu süreçten sonra teorik performansı zayıf olan bazı figürlerin siyasi kariyerlerinin hızla yükseldiğini ve tabir yerindeyse bayraktarlaşarak etkili bir fırsatçılık gösterdiklerini maalesef gördük. Bunlar acı tecrübeler olarak kaldı.

Bu tartışmaların alevlendiği dönemin görece daha demokratik bir ortamda olduğunu tekrar etmekte fayda var. Bu dönemde bir çok insan sistemi içerden dönüştürme potansiyelini görerek İslam-Sol denebilecek halkalara dahil oldular. Buna mukabil söylemin daha devrimci bir hattı mı yoksa tedrici bir dönüşümü mü gözeteceği konusunda ciddi fikir ayrılıkları ve programatik uyuşmazlıklar vardı. Sonrasında zorbalaşan iktidarın yarattığı gürültü de bu süreci salim kafayla değerlendirme imkanlarını da ortadan kaldırdı. Haliyle 2000lerden sonra kamusallaşma alanı bulan bu tırnak içinde sıra dışı politik hat, güçlü bir kök salamadan ancak varlığını da devam ettirerek bugünlere geldi.

Bir de aklıma gelen başka bir etken, hayal kırıklıkları geldiğimiz noktada çok etkili oldu sanırım. 2015 Ankara Gar katliamından sonra dindarlara olan güvenin radikal bir kırılma yaşaması ciddi bir etken oldu. Tabi bu dediğim doğrudan iktidarın kural tanımazlığıyla ve zorbalığıyla çok alakalı.

  1. Türkiye kapitalizminin gelişim sürecine baktığımızda, geniş dindar kitlelerin düzene eklemlenmesi ile sermaye kesimleri için bütün engeller ortadan kalktı. Sen, bu sermaye iktidarının kuruluşunda dinselleşmenin etkili olduğunu düşünüyor musun? Bu duruma ayak diremek anlamında kaçınılmaz olan İslam-sol fikriyatının geleceği nedir?

Cevap: Sadece dinsel olan kavramları değil komünizm gibi bir kelimenin bile içi boşaltılarak kapitalizme uygun bir toplum dizaynı için dönüşebileceğini Çin Komünist Parti pratiğinde gördük. Yani başa dönerek konuşalım, mesele pozisyon alışta düğümleniyor. Kapitalizm her yere girmeye ve girdiği yeri istismar etmeye çalışır, hafızaya da düşmandır. Buna karşın, toplumlar kendilerine sığınaklar ararlar. Bütün siyasi tarih de kendisine yapılan saldırılar karşısında sığınak arayan toplumların tercihleriyle birlikte yazılır. İslam sol mefhumu da sığınak metaforuyla izah edilebilir kanaatindeyim.

İkinci olarak, Türkiye özelinde geniş halk kitlelerinin düzene eklemlenmesi ve kapitalizmi mesele etmekten uzaklaşmaları AKP siyasetinin yükselişiyle birlikte oldu. AKP siyaseti sisteme entegre olmayan yada olamayan dindarların merkezde yer bulmalarına vesile oldu. Ancak bu konumlanış kapitalizme koşulsuz teslimiyetle mümkündü. Ülkemizdeki dindarlık görüntüleri ise yer yer anti-kapitalist refleksler sergileyebilen, finans-kapital düzene entegre olmayabilen bir görüntü arz ediyordu. Patronaj ilişkilerine açık tutumlar dindarlar arasında çokça sergilenmiş olsa da kredi kartı kullanmanın bir tabu oluşu halk nezdinde devam ediyordu. AKP siyaseti bu gibi direngenlikleri tuz buz etti.

Kanaatimce AKP döneminde somut görüntülere kavuşan İslam-sol arayışları, dini kültürü istismar edip kapitalizmin derinleşmesine amade kılan ve toplumun iliklerine kadar finans sistemine dahilini gözeten, sürekli saldıran mevcut siyasallığa karşı ayazda kalan ve tarihi başka türlü okumaya inanan insanların sığınak arayışı olarak ivmelendi. Bunun dindarlar arasında teveccüh görmesi de oldukça anlaşılır bir durum. Bu temayül, henüz güçlü kaleler inşa edememiş olsa da yaygınlaşma ve toplumsal bir dönüşüme evrilme potansiyelini fazlasıyla taşıyor. Sonuçta din dediğimiz mefhum da tarihte peygamberlerin toplumun mecbur bırakıldığı, Ali Şeriati’nin ifadesiyle “dine karşı din” mücadelesiyle anlam kazanıyor. Buradan yola çıkarak, “dine karşı din” sloganıyla bayrak çıkarmanın ölmeyeceğini ve solun teklif ettiği değerlerin anlamsızlaşmasının pek de mümkün olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nedenle bu tartışmanın geleceğine dair ümitsiz değilim. Başka bir çıkış kapısı görmüyorum çünki.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.