İstanbul’un Vitrini Yenilendi: Tahta Kurusu

oku
mazlumlar ve açlar ve yalın ayaklılar ve
gecekondularda yaşayanlar anısına
oku
köylünün gönlündeki ekim arzusunu
anarak
oku
işçinin nasırlı ellerinden fışkıran
kurtuluş özlemini anarak

–Zeynep Burucerdi-

Daha evvel kaç kere izlediğimi bile unuttuğum filmi acaba ben mi yanlış hatırlıyordum? Ne zamandır tekrar izlemeyi düşünürken geçen gece açıverdim. Artık kendime psikolojik zarar vermenin ötesine geçmeyen yorgun bir öfkeyle izlemeye başladım. Zekice kurgulanmış giriş sahnesi, zihinlere kazınan soundtrack, üç atlının insanı hem merak ettiren hem irkilten bir şekilde buğulu kum tepeciklerinin ardından gelişi… Bir ev sohbeti ortamında 3. havaalanı inşaatında çalışan işçilerin talepleriyle alay edilmesinin üzerinden yarım saat geçmişti: “Altı üstü tahta kurusu… Bu kadar büyük firmalar bunu görmezden gelebilir mi? Kesin havaalanının açılışına az bir süre kaldığı için birileri ortalığı karıştırmak istiyor. Yoksa herkes doğal olarak daha düşük maaş aldığı için işçinin yanında durur. Neden bir tane Müslüman yok orada? Neden hep solcular var? Çünkü kötü niyetliler. Müslümanın orada ne işi olur? Binlerce işçi çalışıyor sadece 300 tanesi ayaklanmış. Bu normal mi?” İslamcı mahallenin bitiremediği işçi ve emekçi alerjisinden bir kuple… Aslında onlara sorsak alerji işçiye değil, işçinin hakkını ararken kimlerin oyununa alet edildiğini bilmemesine, birtakım solcu sendikaların güdümünden çıkamamasına. Yani iddialarının aksine tam da işçinin varlığına…

Köprüleri, havaalanlarını, duble yolları, inşaatları konuşurken büyük bir ciddiyetle Malazgirt’i, Hicaz’ı, fetihleri hatta Peygamber Efendimizi anmaktan geri durmayanlar işçilerin sorunları söz konusu olduğunda meseleyi kolluk kuvvetlerine havale edip hak arayışını dış mihraklara bağlamaya çok hevesli. Alaya alma, küçümseme, öfke duyma, yok sayma üzerinden kurulan bu hakim dil bilimsel çalışmalara konu olabilecek düzeye erişmiş durumda ve üstelik yalnızca gündelik sohbetlerde değil siyasilerin açıklamalarında da çok sık rastladığımız, artık kanıksanan bir forma da büründü. Bu hakim dilin kurduğu bolca alkışlanan, ilham alınan ve hiç de yeni olmayan fetihçi ruh ise hiçbir istişareye alan açmayan ve arkasında bıraktıklarını, altında ezdiklerini görmeyen ‘girişimci’ [1] Geçtiğimiz aylarda düzenlenen Girişimci İş Adamları Vakfı 6. Girişimcilik Ödül Töreni’nde konuşan Bilal Erdoğan Peygamber Efendimizin girişimci bir kişilik olduğunu söyledi. ‘1400 yıl önce Hicaz’dan çıkıp, Semerkant’a, Çin’e, Endülüs’e uzanan o girişimci ruh, şimdi bizde var mı’ sorusunu yönelterek artık çok daha global düşünen girişimciler yetiştirilmesi gerektiğini ifade etti. Avrupa’da burjuvazinin ortaya çıkışını anlatan Werner Sombart bu rasyonel ve para hesabı yapan yeni tarihsel figürün bir numaralı özelliğinin ‘girişimcilik’ olduğunu söyler. Tüm vaktini, enerjisini, geleceğini tasarlayan ve kârını her şeyin ve herkesin önünde tutan bu girişimci ruha sahip burjuva yeni dünyaları fethe çıkan, düzenli aile hayatı olan bir tiptir. Bilal Erdoğan’ın imrenerek bahsettiği o ruh Peygamber Efendimizin sünneti üzerinden değil daha ziyade kapitalist girişimciliğin ilk nüvelerinin atıldığı bu dönemle kıyaslanabilir. Kurulmak istenen söz konusu imajın en önemli kurucu unsurlarından birinin dini referanslar olduğunu hatırlatmak gerekir.   bir tavırla ilerliyor.

3. havalimanı dahil tüm mega projelerin bu girişimci ruhtan alınan ilhamla ve meşruiyetle gerçekleşiyor oluşu bizi zorunlu olarak bu ruhla hesaplaşmaya götürür. Tahta kurusunu önemsiz bir detay olarak gören bu girişimci ruhun işçilerin hak talebinde bulunmasını milletin moral ve motivasyonunu düşürme teşebbüsü olarak değerlendirmesi bir tercihtir. Çünkü bu ruh yeni İstanbul’un ‘cazibe’ merkezi olarak pazarlanmasını öncelemektedir. Gerektiğinde tarihi, kültürel değerleri ve İslam dinini hoyratça yorumlamanın önü açılarak yeni bir kent imajı yaratılır. Bir dünya kenti olan yeni İstanbul imajında elbette ki tahta kurularına ve onlardan şikayet edenlere yer yoktur.

İktidar kentsel alanı biçimlendirirken yalnızca fiziksel müdahalede bulunmaz. Yapmak istediği işi çeşitli görsel ve anlamsal müdahalelerle meşrulaştırır. Kullandığı göstergelerle bir kültürel anlam inşa eder. Kent meydanına yaptırılan bir anıt, sıradan bir köprü, kaldırım taşı, otobüs durağı, havaalanı ya da bireylerin kenti deneyimleme süreci kültürel anlamın bir parçasıdır. Siyasetçilerin açıklamaları; akademisyenlerin, yazarların makaleleri ve kitapları da kente ilişkin söylemin ve anlamın üretildiği alanlardır. Tüm bu anlam üretim sürecinde unutulan emeği nasıl gün yüzüne çıkarabileceğimizi anlatan Yıldırım Şentürk dünya kenti olma yolunda ilerleyen İstanbul’daki mevcut çalışma şartlarını tartışmaya açar: “İnşaat, mimari, tasarım ve girişimciliğin en son eğilim ve uygulamalarını yansıtan bu binaların inşa sürecinde yaşanan kazalar, ölümler ve olumsuz çalışma koşulları ise oluşturulmak istenen yeni İstanbul imgesiyle pek ilişkilendirilmeden, münferit olaylar veya iş kazaları olarak değerlendirilmeye devam ediyor.” (Şentürk, 2014, s. 133). 3. havalimanı inşaatında çalışan işçilerin talepleri bu ‘münferit’ olayların bir örneği. Bir havalimanı inşa etmenin pratikteki karşılığı yerini ideolojik göndermelere, bir tür gösteriye bırakınca süreçte insana dair ortaya çıkan sorunlar önemsizleşiyor diyebilir miyiz? Bu belki de Türkiye toplumunun reklam ve imaj üretimiyle ilişkisinden yola çıkarak tartışabileceğimiz bir konudur.

1992 yılında dünyayla ilişkimizin aslen bir seyretme ilişkisine dönüşmesinde Türkiye’de nispeten yeni gelişen reklamcılığın önemli bir etkisinin olduğundan bahseden Nurdan Gürbilek, bir malı tanıtmanın, o malın özelliklerini tanıtmaktan çok, onunla ilgili bir imaj kurmayı, bir görüntüyü gerçek kılmayı da beraberinde getirdiğini ileri sürer. (Gürbilek, 2016, s. 35). Özellikle tüketim alışkanlıklarının ve kent hayatının radikal bir biçimde dönüşüme uğradığını göz önünde bulundurursak kent mekanındaki herhangi bir inşaatla kurduğumuz görsel ve anlamsal iletişimin daha da önemli hale geldiğini söyleyebiliriz. Bugün İstanbul’daki çoğu büyük çaplı inşaat her defasında güncel siyasette üretilen sağ popülist söylemin gövde gösterisine dönüşmektedir. Bu gösteri sırasında üretilen imaj yalnızca inşaatın kendisiyle değil kültürel ve dilsel olanla da ilişkilidir. Dinin, ideolojinin, siyasetin içeriğinden ve anlamından boşandığı bir dönemde söz konusu imaj meşruiyetini İslam dininden, Anadolu ve Mezopotamya’nın tarihinden sağlamaya çalışır. Siyasete ve topluma dair tekrar üretilemeyen her vaat yerini tarihsel referanslarla örülü bir imaja terk eder. Gösterinin büyüsü bakan kişiyi sanki bir anlam üretiminin olduğu yanılsamasıyla karşı karşıya bırakır. Ancak artık önemli olan imajın kendisidir.

İstanbul çok farklı kültürel, dini ve etnik bileşenlerle yaşanılan ve deneyimlenen bir kent olarak değil fethedilen, kazanılan ve üzerinden ‘destan’ yazılan bir tarihi şehir olarak karşımıza çıkar. Fethin 565. yıl dönümü için yapılan reklam filmini hatırlayalım. Kaslı, yanık, fiziksel olarak güçlü gözüken erkeklerin büyükçe bir gemiyi karaya çıkardıkları görülür. Dört nala koşan atlarla Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinden atlanır. Torun Süleyman denizin üzerinden atıyla geçen Fatih’e selam durur. Dağlar, taşlar önünde diz çöker, Abdulhamid tren raylarını döşer ta Hicaz’a. Ardından Atatürk cephede belirir. Adnan Menderes’in ardından Boğaziçi’nden geçen Turgut Özal ve nihayetinde Recep Tayyip Erdoğan takımı tamamlar. Derken Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’ndan 3. havalimanındaki olaylara ilişkin açıklama gelir: “Bu proje, Türkiye’nin gurur projesidir ve durdurmaya, engellemeye kimsenin gücü yetmeyecektir.” Reklam filminden dizilere, siyasi demeçlerden günlük sohbetlere uzanan geniş bir yelpazede kıymetli ve acil olan tek şeyin projenin kendisi olduğu konusunda kesin bir mutabakat vardır. Geriye kalan ne varsa hor görülmeye ve aradan çıkarılmaya mahkumdur.

Tarihe, kültüre ve dine ait olan; iktidarın kullandığı dilin, ürettiği anlamın dizgesel bütünlüğü içerisinde vitrine taşınır ve teşhir edilir. “Vitrinler, hep bir bolluğa işaret eder. Ama bu bolluğu mümkün kılan, onu var eden, onun için harcanan, o sırada tükenen yer almaz vitrinde. Vitrin, teşhir ettiği malın bir emek ürünü olduğunu gizler bakan kişiden. Nasıl piyasa farklı emek biçimlerini eşitler ve malları soyut bir değişim değerine indirgerse, toplum vitrine dönüştüğünde de bütün yaşantılar, yitirilen fırsatlar ve sarf edilen emek bir imajdan ibaret kalır.” (Gürbilek, 2016, s. 38). 3. Havalimanı kimsenin durdurmaya gücünün yetmeyeceği, her projeyle yeniden fethedilen medeniyetler merkezi İstanbul’un yeni gözdesi olarak devasa bir kent mekanı ve daha da önemlisi AKP’nin yeni vitrinidir. Ve bu vitrinde iktidarın tarihsel ve dini referanslarla üstünü örttüğü emeğe ve tahta kurusu gibi ‘küçük’ problemlere yer yoktur. Olsaydı zaten İstanbul bambaşka bir şehir olurdu.

Ucuz imaj pazarlamasından ve kahramanlık destanlarından sıyrılıp filme geri dönelim. Açılış sahnesini çok sevdiğimden ve özlediğimden başa sarıp öyle devam ettim. Yanlış hatırlamıyordum. Ammar, anne ve babasına Peygamber Efendimizin sözlerini şöyle aktarıyordu: “Kimse açlıktan ölmemeli, zengin fakiri kandırmamalı, kuvvetli zayıfı ezmemeli. Bunlar mı tehlikeli fikirler?” Pazar yerinde, çöl tepelerinde, Müslümanların gizlice buluştuğu iç mekanlarda karakterlerin ağzından çıkan her söz eşitlikten ve adaletten bahsediyordu. Bu anlamda Mustafa Akkad’ın Bilal karakterini hikayenin önemli bir kırılma noktasında karşımıza çıkarması tesadüf değil bir tercihtir. Yoksa Çağrı bambaşka bir film olurdu.

Kaynakça:

  • Gürbilek, N. (2016). Vitrinde Yaşamak. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Şentürk, Y. (2014). İstanbul, Kent Çalışmaları ve Unutulan Emek. Içinde Yeni İstanbul Çalışmaları. İstanbul: Metis Yayınları.

Dipnotlar   [ + ]

1.  Geçtiğimiz aylarda düzenlenen Girişimci İş Adamları Vakfı 6. Girişimcilik Ödül Töreni’nde konuşan Bilal Erdoğan Peygamber Efendimizin girişimci bir kişilik olduğunu söyledi. ‘1400 yıl önce Hicaz’dan çıkıp, Semerkant’a, Çin’e, Endülüs’e uzanan o girişimci ruh, şimdi bizde var mı’ sorusunu yönelterek artık çok daha global düşünen girişimciler yetiştirilmesi gerektiğini ifade etti. Avrupa’da burjuvazinin ortaya çıkışını anlatan Werner Sombart bu rasyonel ve para hesabı yapan yeni tarihsel figürün bir numaralı özelliğinin ‘girişimcilik’ olduğunu söyler. Tüm vaktini, enerjisini, geleceğini tasarlayan ve kârını her şeyin ve herkesin önünde tutan bu girişimci ruha sahip burjuva yeni dünyaları fethe çıkan, düzenli aile hayatı olan bir tiptir. Bilal Erdoğan’ın imrenerek bahsettiği o ruh Peygamber Efendimizin sünneti üzerinden değil daha ziyade kapitalist girişimciliğin ilk nüvelerinin atıldığı bu dönemle kıyaslanabilir. Kurulmak istenen söz konusu imajın en önemli kurucu unsurlarından birinin dini referanslar olduğunu hatırlatmak gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir